Değerli dostlar,
Aşağıya, Star gazetesi yazarlarından olan Selahaddin E. Çakırgil’in bugünkü makalesinden alıntı yapıyorum. (Yazının tamamını alıntılamadım.) Bu tür insanların hangi milletten olduklarını, (Veya bizim hangi milletten olduğumuzu) anlamayı sizin üstün ferasetinize bırakıyorum.
Makalenin sonunda görüldüğü üzere, aynı toplantıda AKP milletvekili Yasin Aktay da “akıcı bir üslupla” Arapça konuşmuş. Çünkü kendisi Arap! Yasin Aktay, Bayburt’ta: “Dünyada Türk diye bir ırk yoktur!” demiş ve Bayburtlu bir Allah’ın kulu bu adama itiraz etmemişti.
Not: Önemli bulduğum satırların altını ben çizdim.
Selahaddin E. Çakırgil
(Star Gazetesi-6 Eylül 2023 Çarşamba)
Makalenin ilk kısmı aynen şöyle: (Gazetede yayınlandığı gibi aynen aldım.)
“Geçen hafta, merhûm Seyyid Kutub‘un (Qutb), Mısır’da Cemâl Abdünnâsır tarafından idâm edilişinin 57. yıl dönümü dolayısıyla Eyüpultan‘da (Eyüpsultan’da) Bahariye Mevlevîhânesi’nde, hem Arap dünyasından hem de Türkiye’den davetlilerin olduğu bir anma toplantısı vardı…
Programın sunuculuğunu Dr. Mâruf Çelik yapıyordu… Konuşmalar Arapça, Türkçe ve İngilizce olarak yapılıyor ve (simultane) denilen ‘ânında tercüme’ yöntemiyle çevriliyordu. Ancak bu tercümelerde nelerin, nasıl aktarıldığına dair acı-tatlı çok hatıralarımız olduğunu hatırlatmakla yetineyim.
Bu satırların sahibine de söz verilince, -uzuuun bir konuşmanın tamamı burada tekrarlanamaz elbette ama- bu tercüme konusuna merhûm Prof. Muhammed Hamidullah‘dan bir nükte ile başladı… 50-52 sene öncelerde merhûm Hamidullah İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine ‘misafir öğretim üyesi’ sıfatıyla gelir ve haftada bir yaklaşık 2,5-3 saat kadar ders verirdi. (Hukuk’ta okuyanlar olarak bazı arkadaşlarla biz de katılırdık, o derslere…) Anlatacağı konunun asıl diline göre Arapça, Farsça, Fransızca ve İngilizce anlatır, tercümeleri de o zamanın genç akademisyenlerinden Salih Tuğ ve Yusuf Ziya Kavakçı yaparlardı. (Bu iki isim de o sırada henüz prof. olmamışlardı). Haliyle, 2,5- 3 saatin yarısı tercümeye giderdi. Hamidullah Hoca, bu tercümeleri dikkatle dinler ve tercümede noksan kalan yerler olursa işaret ederdi. O zaman anlardık ki ‘Hoca, en azından bütün incelikleri anlayacak kadar Türkçe de biliyor.’ idi.
Biz de o zaman, ‘Hocam, Türkçe bildiğinize göre, derslerinizi Türkçe verseniz de anlatımda bir sıkıntı olursa, hocalarımız devam ederler ve biz de daha fazla istifade etmiş oluruz…’ demiştik. Hoca da bir gün, bu talebimiz üzerine, ‘Tamam çocuklar, gelecek derste size anadilinizle hitap edeceğim…’ dedi.
Bir hafta sonra geldiğinde Arapça olarak başladı derse… Hocaya vaadi hatırlatıldığında, ‘Ben vaadim üzereyim…’ demişti… ‘Hayır hocam, Türkçe demiştiniz…’ dediğimizde ise, ‘Sizler mümin olduğunuza ve Peygamber hanımları da ‘müminlerin anneleri ‘ olduğuna göre, ben size, annenizin diliyle konuşuyorum…’ şeklinde, ilginç ve güzel bir ders vermişti, bize…
Bu satırların sahibine de söz verilince bu hatırlatmayı yaparak, ‘Yazık ki, sizlere ana dilimizle hitap edemedim…’ demişti. Ve yazık ki dünya Müslümanlarından birçoğu genelde, bu gibi toplantılarda –İngilizce biliyorlarsa– İngilizce konuşmaya öncelik veriyorlar, bu dilin ‘dünya dili olduğu’ gibi iddialarla… Halbuki, 200 yıl öncelerde, İngilizce için böyle bir ‘dünya dili’ iddiası yoktu… Avrupalılar ve Hristiyanlar arasında daha çok Lâtince kullanılırdı… Dünya Müslümanları ise kendi aralarında, asıl kitaplarının, Kur’an-ı Kerîm‘in dili olan ‘Arabî’ce konuşurlardı…
*
Sözünü ettiğim anma toplantısında da, Prof. Beşîr Eryarsoy ve Prof. Yâsin Aktay konuşmalarını akıcı bir uslûpla Arapça olarak yaptılar”
(….)
0 Yorumlar.