Kıssadan Hisse

 

Değerli dostlar,

19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı ve önümüzdeki kritik seçim vesilesiyle sık sık okuduğum Falih Rıfkı Atay’ın ZEYTİNDAĞI kitabından aşağıdaki anekdotu sizlerle paylaşma ihtiyacı hissettim. Muhakkak okuyan her dostun kafasında birtakım soru işaretleri ve “acaba” lar oluşacaktır.

Zeytindağı, 35. ve 36. sayfalarından aldığım aşağıdaki yazı herhalde sizleri de derin düşüncelere sevk edecektir.

“Atatürk’ün umumi kâtibi Hasan Rıza Soyak’ın babası Necip Bey, Üsküp eşrafından pek dürüst bir efendi idi. 1908 hürriyet savaşından önce, İttihatçılarla münasebette bulunduğu vakit, Enver Bey de ona defalarca misafir olmuştu. Kendisini pek sayar, gördükçe elini öperdi. Bir sultanla evlendikten sonra da eşini yabancı erkek olarak yalnız onun yanına çıkarmıştı.

İttihat ve Terakki umumî merkezi Birinci Dünya Savaşı’nın son yılında artık zaferden umut kesmişti. Rusya da yıkıldığına göre, tekli barış yapma imkânı aramak fikri hepsini sarmıştı. Fakat Enver Paşa’ya bu bahsi açmaya hiçbirinin cesareti yoktu.

Bir gün Necip Bey’i merkeze çağırdılar. Durumu ve düşündükleri son çareyi anlattıktan sonra:

– Dinlese dinlese seni dinler! Bir vatan vazifesidir, teşebbüs et, dediler.

Necip Bey, Enver’in yalısına gideceği günün sabahı evdekilere:

– Bugün çok ehemmiyetli bir vazife yapmaya gidiyorum, inşallah muvaffak olurum dedi.

Enver, kendisini öğle yemeğine alıkoydu. Sofrada Necip Bey bahsi açtı, dili döndüğü kadar konuştu. Enver Bey sonuna kadar dinledikten sonra:
“Vah Necip Bey vah, seni de zehirlemişler. Sen ki maneviyata inanırsın. Bilmiş ol ki ben Allah tarafından Büyük Türk hakanlığını kurmaya vekilim. Git evinde rahat uyu!”

Necip Bey eve döndüğünde şöyle diyordu:
– Eğer bu adam Harbiye Nazırı, Başkumandan vekili ve Yaver-i Hazreti Şehriyari olmasa yeri doğrudan doğruya tımarhanedir. “

İngiliz Ajanlarının Başarıları

Bugünlerde “Bir İngiliz Ajanının Gözünden Yemen ve Yemen’de Türk İdaresi-(Bahtsız Arabistan ve Yemen’de Türkler) kitabını okuyorum.

Kitabın yazarı: Wyman Bury.

Çeviren: İlker Can

Yayınevi: Kayıt

Yayın Tarihi: 2021

Bugünlerde Yemen’le ilgili okumalar yapıyorum. Türkler neden Yemen’e gitti? Yemen’i neden ve nasıl kaybettik?

Kitabın yazarı İngiliz ajanı Wyman Bury’nin Yemen’deki adı Şeyh Abdullah Mansur’dur. Şeyh Abdullah Mansur tam bir Yemenlidir. Esmer, suratı yanmış, sakalları seyrek, beş vakit namaz kılan, sadaka veren, İslam dinini yayan, Yemenli kıyafetleri giyen, belindeki kuşağının içinde her Yemenli gibi kaması olan bir sade vatandaş gibidir.

Yemen’in elimizden çıkmasında asıl adı Wyman Bury olan “Şeyh Abdullah Mansur” adlı bu İngiliz ajanının büyük rolü olmuş.

İngiliz istihbaratı İslam coğrafyasını ele geçirmede dini terminolojiyi çok iyi kullanmıştır. Şeyh Nazım Kıbrisi de bunlardan biridir.

Osmanlı Devleti’nin yıkılışı büyük ölçüde İngiliz ajanlarının ön çalışmaları neticesinde mümkün olabilmiştir. İngilizler bugün de aynı sinsi ajanları kullanmaya devam ediyorlar. Basında İran Milli Savunma Bakan Yardımcısının 50 yıl İngiltere’ye İran Ordusu hakkında istihbarat verdiği haberi çıktı bugün. Sarsıldım, üzüldüm. Acaba İngilizler bugün bizim ülkemizde hangi elemanları kullanıyorlar diye düşündüm.

Yayıncı kitabın arka kapak yazısında şu ifadeleri kullanmış. Sizin de ilginç bulacağınıza inanıyorum.

“Milletler, kendilerini oluşturan bireylerin sırtında yükselirler; İngilizlere dünya hâkimiyetinin kapılarını açan, yetiştirdiği ajanlarının özverili ve bilimsel çalışmalarıdır. Türk toplumu olarak herkesin bildiği bir Arabistanlı Lawrens vardır. Fakat Lawrens, tek bir kişiden ibaret değildir; onun gibi Osmanlı İmparatorluğunun her tarafına dağılmış, yerel kıyafetler giyen, yerel dili konuşan ve her şeyden önemlisi İslam dininin ibadetlerini aksatmadan yerine getiren yüzlerce belki binlerce ajan bulunmaktadır. Arabistan için Thomas Edward Lawrens, Irak için Gertruth Bell, Yemen için G. Wyman Bury ve ismini bilmediğimiz daha niceleri. George Wyman Bury ya da Yemen’de kullandığı ismi ile (Şeyh) Abdullah Mansur, Osmanlı Devletinin yıkılma sürecinde imparatorluğun her yerinde faaliyet gösteren yüzlerce belki de binlerce ajandan sadece biridir. Abdullah Mansur (G.Wyman Bury), İngiliz olmasına rağmen Yemen’de aralarında bulunduğu Araplar gibi yaşamaktadır. Görünüşte ibadetlerini aksatmayan ve çoğunlukla cemaatle namaz kılan, asla içki içmeyen, fakirlere sadaka veren, ihtiyacı olana yardım eden ve dostlarına ikramda asla kusur etmeyen başarılı bir istihbarat ajanıdır. Biz, kutsal toprakları korumak ve Yemen’de hâkimiyetimizi devam ettirmek için Anadolu’dan yüzbinlerce Mehmetçiğin kanını ve devlet hazinesinden milyonlarca altını Yemen’e akıtırken, orada huzuru bozmak ve isyan çıkarmak için sadece iyi eğitimli birkaç ecnebi ajanı yeterli olmuştur.

Türkçeye çevirisi yapılan bu kitap Yemen’deki İngiliz ajanlardan biri olan G. Wyman Bury’e aittir.”

VİYANA KUŞATMASI GÜNLÜĞÜ

Siz de Olsaydınız Üzülür Müydünüz Acaba?

Anlatacağım olay bir hikâye değil.

Bugünlerde “Devlet-i Aliyye Teşrifatçıbaşısı Ahmet Ağa’nın Viyana Kuşatması Günlüğü Notları-Richard F. Kreutel/Esat N. Erendor” kitabını okudum. Duygu ve düşüncelerimi paylaşmayı bir vatan görevi bildim. II. Viyana Kuşatması ’nın hüzün verici bir mağlubiyetle sonuçlandığını hepimiz biliyoruz. Ama bu denli, orada, sahada yaşananları birebir okuyup da kahrolmamak, sanki bugün olmuş gibi üzülmemek elde değil. Bu mağlubiyetin asıl sebebinin kesinlikle insan unsuru olduğunu peşinen söylemeliyim. “İslam Ordusu” sanki Viyana’ya ticaret yapmaya gitmiş gibi davranmış. Yazının sonunda okuyacaksınız, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa bile elli kuruşa 2500 koyun almış. Ve tabii ki daha neler neler… Günlükleri yazan Ahmet Ağa olayları günü gününe açıkça yazmış. Başka söze hacet yok.

Hâlbuki Merzifonlu büyük bir kumandandı. Bir krala yazdığı mektupta “Yedi ve dokuz kral sakalımızdan bir kıl koparamamışlardır. İnşallah daima böyle olacak ve devletimiz dünya durdukça duracaktır” demiştir. Ama işte insan unsuru bu! Aldanır mı, aldanır.

Günlüklerden başlayarak büyük hezimetin nasıl geldiğini tarih sırasına göre sizlere aktarmaya çalışacağım.

Sonraki Sayfa »

Çiçekler Solmadan

Değerli Bayrak okuyucusu, size bu sayıda önemli bulduğum bir kitabı tanıtacağım:

Kitabın adı: İran’da Soluyor Çiçekler

Yazarı: Behman Nirumand.

Yayıncı: Belge Yayınları.

Yıl: 1987

Bu kitabı, ülkemizin halen içinde bulunduğu geçiş sürecinin manasını anlamak için çok önemli buluyorum. Bir daha, bir daha okumak istiyorum.

Sizin için kitaptan bazı alıntılar da yaparak neden böyle düşündüğümü açıklamaya çalışacağım.

Kitapta yazar, Humeyni devriminin rejimi nasıl değiştirdiğini ve İran’da hayatı nasıl adım adım solgunlaştırdığını anlatmış.

“İran’da Soluyor Çiçekler”

Çok anlamlı, değil mi?

Behman Nirumand solcu bir insandır. Berlin’de felsefe, Alman ve Fars Dili-Edebiyatı öğrenimi görmüş. Şah rejimine karşı faaliyetlerde bulunduğu için SAVAK (İran istihbarat örgütü) korkusundan Almanya’ya kaçmış. Almanya’da uzun yıllar kalmış. Ve tabii ki ülkesini özlemiş. Özlemini aşağıdaki satırlarla dile getirmiş. Bu müthiş bir vatan özlemiydi! Etkilendim. Herhalde vatanından ayrı kalan her insan aynı duyguları taşırdı!

Şu duyguları lütfen okuyunuz.

Sonraki Sayfa »

21. Yüzyıl Haçlı Seferleri ve Türkiye

  1. Yüzyıl Haçlı Seferleri ve Türkiye

Selçuklu döneminde yapılan Haçlı Seferleri:

1)  Birinci Haçlı Seferi (1096-1099)

2) İkinci Haçlı Seferi (1147-1149)

3)  Üçüncü Haçlı Seferi (1189-1192)

4) Dördüncü Haçlı Seferi (1204)

5) Beşinci Haçlı Seferi (1217-1221)

6) Altıncı Haçlı Seferi (1228-1229)

7) Yedinci Haçlı Seferi (1248-1254)

8) Sekizinci Haçlı Seferi (1268-1270)

 

Osmanlı devleti döneminde yapılan Haçlı Seferleri:

9)   Sırpsındığı Savaşı 1364

10) Birinci Kosova Meydan Muharebesi 1389

11) Niğbolu Savaşı 1396

12) Varna Savaşı 1444 (Son Haçlı ittifakı)

13)İkinci Kosova savaşı 1448

14)İstanbul’un fethinden sonra 20 devlete karşı Osmanlı’nın 16 yıl süren mücadelesi.

15) ….. bekleniyor…

Değerli dostlar, şu tabloya iyi bakmak lazım. 1. Haçlı Seferi 1096 yılında yapılmış. Yani Malazgirt Meydan Savaşı’ndan 25 yıl sonra. Bu demektir ki Batı alemi Türkleri Anadolu’ya sokmak istememiştir. Bin yıl önce başlamış Batı ile bu temas. Orta Asya’dan gelip Anadolu’yu vatan yapalı bin yıl olmuş neredeyse.

Sonra ardı ardına 14 defa Haçlı Seferi düzenlemişler Türklerin üzerine. Selçuklular döneminde sekiz sefer yapılmış. Osmanlılar Anadolu’ya hakim olduktan sonra ise 6 sefer yapılmış. Batılılar, II. Kosova Savaşı’ndan sonra artık ümitlerini kesmişler. Türkler’in önlerinin kesilemyeceğini anlamış ve geri çekilmişler.

İstanbul’un fethi çok önemli bir dönüm noktası olmuş. Fetihten sonra Türklerin üzerine 20 devlet toplanarak gelmiş. Bu 20 devlete İran ve Gürcistan ve Karaman Oğulları dahildir. Türkler bu 20 devletle 16 yıl süren bir savunma savaşı yapmış. Büyük bir deha ve büyük bir kumandan olan Fatih, bu 20 devleti birbirine düşürerek teker teker yenmiş. Aşağıdaki alıntıyı lütfen okuyunuz.

“Bu sebeple Venedik ile Türkiye arasında 16 yıl sürecek büyük harp patlak vermiştir. Bu harpte Türkiye, büyük devletlerden VENEDNİK, MACARNİSTAN, ALMANYA, LEHİSTAN, ARAGON, KASTİLYA, NAPOLİ, İRAN, diğer devletlerden KIBRIS, RODOS, PAPALIK, PLORANSA, MİLANO, SAOVİE, FERRARA, MODENA, SİENA, LUCCA, PİSA, MANTUA, TRENTO, BURGONYA, CENEVİZ, KARAMAN, GÜRCİSTAN ile savaşa girmiştir ve tek başına hepsini yenmiştir. Yine bu harbi, tahrik eden, organize eden PAPA olmuştur. Bu sefer meseleyi kökünden halletmek için ittifaklar yapmışlardı. Artık gündemde Türkiye’nin taksimi vardı. Yani Türkler’in Avrupa’dan tamamen sürülmesi kararlaştırılmıştı. Uzun-Hasan da Osmanlıları Anadolu’dan Balkanlara atmak azminde idi. Yine Osmanlılara hayat hakkı tanınmıyordu. Durum çok nazikti. Zira Türkiye aleyhine koalisyona girmeyen sadece Çin ve Japon imparatorlukları vardı.”

Dikkat ederseniz 15. Haçlı Seferi için “bekliyoruz!” diye yazdım. Doğu Akdeniz meselesi her an bir yeni haçlı seferinin başlamasına sebep olabilir.

Basından ve televizyon haberlerinden gelişmeleri takip ediyorsunuz. Yine bütün Batı alemi birleşip Türkiye’ye saldırma hesabı içinde. NATO üyesi olduğumuz halde NATO üyesi olan Hıristiyan ülkeler bile bize karşı cephe almış durumda. Hatta stratejik ortağımız olan ABD bile.

Amerika Birleşik Devletleri için; “ABD’nin Türk Milleti ile ve İslam alemi ile müttefik olması mümkün değildir” diye yazmıştım. 2010 yılında yayınlanan kitabımda bu konuyu anlattım. 1950 li yıllardan beri ABD Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni sömürmüştür, kendi emelleri için kullanmıştır. Hala da kullanmaya devam etmiştir. Düşünün ki, savaş yapmak üzere olduğumuz düşmanımıza silah yardımı yapmaktadır. (Kıbrıs Rum kesimine uyguladığı silah ambargosunu kaldırmıştır.) Şu anda NATO müttefiki olan Türkiye toprakları içinde ABD’nin üsleri bulunmaktadır. Mesela; İncirlik. Kürecik! Son derece vahim bir durum. Batı sınırlarımızın hemen ötesinde, Yunanistan toprakları içinde bulunan Dedeağaç’ta üs kurmuş durumda.

Sadece ABD örneğini verdim. Türklerin, Batılı milletler için yapmadığı fedakarlıklar kalmamıştır. Açlıktan ölen İrlanda’ya, Napolyon öncesi Fransız milletine büyük yardımlarımız olmuştur. Görüyoruz ki bu yardımların, bu fedakarlıkların, milletlerarası mücadelelerde hiçbir değeri olmamaktadır.

Türk basınında bazı köşe yazarları hamaset kokan çok güzel yazılar kaleme almaktadır. Bunlardan biri Yeni Şafak Gazetesi yazarı İbrahim Karagül’dür. Bakın Türkiye’nin yeni dönemde aldığı pozisyonu, geldiği noktayı nasıl değerlendiriyor:

“Çünkü savunma yüzyılı bitti.

Çünkü, savunma yüzyılı bitti.

Çünkü, dilenme yüzyılı bitti.

Çünkü, acizlikler yüzyılı bitti.

Çünkü, başkalarının cephesi olma, başkalarının güvenlik ve çıkarlarına göre pozisyon alma, rol üslenme dönemi bitti. O parantez kapandı.

Artık Batı; ABD ve Avrupa Türkiye ile ilişkilerini Türkiye’nin gerçekleri üzerinden yeniden şekillendirmek zorunda kalacak.

Artık Türkiye değil, onlar kendi ezberlerini terk etmek zorunda kalacak.

Çünkü artık durduramayacakları, eski taktiklerin etki edemeyeceği bir güç var. Eski blöflerin, tehditlerin, şantajların, baskıların, aldatma yöntemlerinin işe yaramayacağı bir gerçek var.

Çünkü Avrupa bizim için büyülü bir hedef değil artık. Çünkü biz kendi adresimizi, kendi yolumuzu, kendi gücümüzü kendimiz belirliyoruz. Engellenemeyen, diz çöktürülemeyen, vesayet altında tutulamayan Türkiye’ye bu yolla gelmelerinin hiçbir karşılığı olmayacak.” İbrahim Karagül, Yeni Şafak, 1 Eylül 2020

Sayın yazarın bu konudaki değerlendirmesi gerçekte çok yerinde. Bir Türk çocuğu olarak böyle duyguları paylaşmamak mümkün değil. Keşke dediği gibi olsaydı her şey…

Türkiye’nin durumu şu anda büyük özellik arz ediyor. Türk Ordusu için “Yavuz’un, Fatih’in, Kanuni”nin” ordusu olduğunu düşünerek kaleme alınan bu yazı bizi yanıltır. Türk Ordusu Ergenekon ve 15 Temmuz tertipleri ile çökertilmiştir. Uçakları kullanacak pilotları, donanmada tatbikat yapacak amiralleri bulamadığımız zamanlar olmuştu. Bana göre şu anda -İbrahim Karagül’ün düşündüğü gibi- Batı aleminin haçlı ittifakını bize saldırmaktan caydıracak bir durumda değiliz. Türkiye’yi böyle bir savaşın içine atmayı düşünen devlet adamlarımızın bir daha düşünmesi lazımdır. Bölgede müttefikimiz bile yoktur. Katar’la, Filistin’le bu iş olmaz. Zaten onlar da uluslararası konularda aleyhimize oy kullanmaktadır.

Böyle bir haçlı saldırısı olursa bana göre Türkiye için büyük bir yıkım olur.

Bundan endişe ederim.

Böyle bir savunmayı, ordumuzun güçlendiği, ekonomimizin güçlendiği, müttefiklerimizin çoğaldığı bir zamana ertelemek gerekir diye düşünüyorum.

Böyle bir zamanda hamaset yapmak, böylesine uçarı duygulara kapılmak son derece yanlıştır. Türk Milleti’ne yeni bir Balkan bozgunu, yeni bir dünya savaşı bozgunu yaşatmaktan kaçınılmalıdır. Anlaşmazlıklar diplomasi yoluyla çözülmeye ve zaman kazanmaya çalışılmalıdır. “İntiharı göze alabilen bir milletiz” söylemlerine kulak asılmamalıdır. Yeni bir istiklal savaşı yapmak zorunda kalmak bu çağda son derece tehlikeli olur.

Allah, ordumuza, devletimize ve milletimize zeval vermesin.

Uyarmak vatan borcumdnur.

Mikdat Topçu

03.09.2020

 

21. Yüzyıl Haçlı Seferleri ve Türkiye

21. Yüzyıl Haçlı Seferleri ve Türkiye

Selçuklu döneminde yapılan Haçlı Seferleri:

1)  Birinci Haçlı Seferi (1096-1099)

2) İkinci Haçlı Seferi (1147-1149)

3)  Üçüncü Haçlı Seferi (1189-1192)

4) Dördüncü Haçlı Seferi (1204)

5) Beşinci Haçlı Seferi (1217-1221)

6) Altıncı Haçlı Seferi (1228-1229)

7) Yedinci Haçlı Seferi (1248-1254)

8) Sekizinci Haçlı Seferi (1268-1270)

 

Osmanlı devleti döneminde yapılan Haçlı Seferleri:

9)   Sırpsındığı Savaşı 1364

10) Birinci Kosova Meydan Muharebesi 1389

11) Niğbolu Savaşı 1396

12) Varna Savaşı 1444 (Son Haçlı ittifakı)

13)İkinci Kosova savaşı 1448

14)İstanbul’un fethinden sonra 20 devlete karşı Osmanlı’nın 16 yıl süren mücadelesi.

15) ….. bekleniyor…

Değerli dostlar, şu tabloya iyi bakmak lazım. 1. Haçlı Seferi 1096 yılında yapılmış. Yani Malazgirt Meydan Savaşı’ndan 25 yıl sonra. Bu demektir ki Batı alemi Türkleri Anadolu’ya sokmak istememiştir. Bin yıl önce başlamış Batı ile bu temas. Orta Asya’dan gelip Anadolu’yu vatan yapalı bin yıl olmuş neredeyse.

Sonra ardı ardına 14 defa Haçlı Seferi düzenlemişler Türklerin üzerine. Selçuklular döneminde sekiz sefer yapılmış. Osmanlılar Anadolu’ya hakim olduktan sonra ise 6 sefer yapılmış. Batılılar, II. Kosova Savaşı’ndan sonra artık ümitlerini kesmişler. Türkler’in önlerinin kesilemyeceğini anlamış ve geri çekilmişler.

İstanbul’un fethi çok önemli bir dönüm noktası olmuş. Fetihten sonra Türklerin üzerine 20 devlet toplanarak gelmiş. Bu 20 devlete İran ve Gürcistan ve Karaman Oğulları dahildir. Türkler bu 20 devletle 16 yıl süren bir savunma savaşı yapmış. Büyük bir deha ve büyük bir kumandan olan Fatih, bu 20 devleti birbirine düşürerek teker teker yenmiş. Aşağıdaki alıntıyı lütfen okuyunuz.

21. Yüzyıl Haçlı Seferleri ve Türkiye

Selçuklu döneminde yapılan Haçlı Seferleri:

1)  Birinci Haçlı Seferi (1096-1099)

2) İkinci Haçlı Seferi (1147-1149)

3)  Üçüncü Haçlı Seferi (1189-1192)

4) Dördüncü Haçlı Seferi (1204)

5) Beşinci Haçlı Seferi (1217-1221)

6) Altıncı Haçlı Seferi (1228-1229)

7) Yedinci Haçlı Seferi (1248-1254)

8) Sekizinci Haçlı Seferi (1268-1270)

Osmanlı devleti döneminde yapılan Haçlı Seferleri:

9)   Sırpsındığı Savaşı 1364

10) Birinci Kosova Meydan Muharebesi 1389

11) Niğbolu Savaşı 1396

12) Varna Savaşı 1444 (Son Haçlı ittifakı)

13)İkinci Kosova savaşı 1448

14)İstanbul’un fethinden sonra 20 devlete karşı Osmanlı’nın 16 yıl süren mücadelesi.

15) ….. bekleniyor…

Değerli dostlar, şu tabloya iyi bakmak lazım. 1. Haçlı Seferi 1096 yılında yapılmış. Yani Malazgirt Meydan Savaşı’ndan 25 yıl sonra. Bu demektir ki Batı alemi Türkleri Anadolu’ya sokmak istememiştir. Bin yıl önce başlamış Batı ile bu temas. Orta Asya’dan gelip Anadolu’yu vatan yapalı bin yıl olmuş neredeyse.

Sonra ardı ardına 14 defa Haçlı Seferi düzenlemişler Türklerin üzerine. Selçuklular döneminde sekiz sefer yapılmış. Osmanlılar Anadolu’ya hakim olduktan sonra ise 6 sefer yapılmış. Batılılar, II. Kosova Savaşı’ndan sonra artık ümitlerini kesmişler. Türkler’in önlerinin kesilemyeceğini anlamış ve geri çekilmişler.

İstanbul’un fethi çok önemli bir dönüm noktası olmuş. Fetihten sonra Türklerin üzerine 20 devlet toplanarak gelmiş. Bu 20 devlete İran ve Gürcistan ve Karaman Oğulları dahildir. Türkler bu 20 devletle 16 yıl süren bir savunma savaşı yapmış. Büyük bir deha ve büyük bir kumandan olan Fatih, bu 20 devleti birbirine düşürerek teker teker yenmiş. Aşağıdaki alıntıyı lütfen okuyunuz.

21. Yüzyıl Haçlı Seferleri ve Türkiye

Selçuklu döneminde yapılan Haçlı Seferleri:

1)  Birinci Haçlı Seferi (1096-1099)

2) İkinci Haçlı Seferi (1147-1149)

3)  Üçüncü Haçlı Seferi (1189-1192)

4) Dördüncü Haçlı Seferi (1204)

5) Beşinci Haçlı Seferi (1217-1221)

6) Altıncı Haçlı Seferi (1228-1229)

7) Yedinci Haçlı Seferi (1248-1254)

8) Sekizinci Haçlı Seferi (1268-1270)

Osmanlı devleti döneminde yapılan Haçlı Seferleri:

9)   Sırpsındığı Savaşı 1364

10) Birinci Kosova Meydan Muharebesi 1389

11) Niğbolu Savaşı 1396

12) Varna Savaşı 1444 (Son Haçlı ittifakı)

13)İkinci Kosova savaşı 1448

14)İstanbul’un fethinden sonra 20 devlete karşı Osmanlı’nın 16 yıl süren mücadelesi.

15) ….. bekleniyor…

Değerli dostlar, şu tabloya iyi bakmak lazım. 1. Haçlı Seferi 1096 yılında yapılmış. Yani Malazgirt Meydan Savaşı’ndan 25 yıl sonra. Bu demektir ki Batı alemi Türkleri Anadolu’ya sokmak istememiştir. Bin yıl önce başlamış Batı ile bu temas. Orta Asya’dan gelip Anadolu’yu vatan yapalı bin yıl olmuş neredeyse.

Sonra ardı ardına 14 defa Haçlı Seferi düzenlemişler Türklerin üzerine. Selçuklular döneminde sekiz sefer yapılmış. Osmanlılar Anadolu’ya hakim olduktan sonra ise 6 sefer yapılmış. Batılılar, II. Kosova Savaşı’ndan sonra artık ümitlerini kesmişler. Türkler’in önlerinin kesilemyeceğini anlamış ve geri çekilmişler.

İstanbul’un fethi çok önemli bir dönüm noktası olmuş. Fetihten sonra Türklerin üzerine 20 devlet toplanarak gelmiş. Bu 20 devlete İran ve Gürcistan ve Karaman Oğulları dahildir. Türkler bu 20 devletle 16 yıl süren bir savunma savaşı yapmış. Büyük bir deha ve büyük bir kumandan olan Fatih, bu 20 devleti birbirine düşürerek teker teker yenmiş. Aşağıdaki alıntıyı lütfen okuyunuz.

“Bu sebeple Venedik ile Türkiye arasında 16 yıl sürecek büyük harp patlak vermiĢtir. Bu harpte Türkiye, büyük devletlerden VENEDİK, MACARİSTAN, ALMANYA, LEHİSTAN, ARAGON, KASTİLYA, NAPOLİ, İRAN, diğer devletlerden KIBRIS, RODOS, PAPALIK, PLORANSA, MİLANO, SAOVİE, FERRARA, MODENA, SİENA, LUCCA, PİSA, MANTUA, TRENTO, BURGONYA, CENEVİZ, KARAMAN, GÜRCİSTAN ile savaşa girmiştir ve tek başına hepsini yenmiştir. Yine bu harbi, tahrik eden, organize eden PAPA olmuştur. Bu sefer meseleyi kökünden halletmek için ittifaklar yapmışlardı. Artık gündemde Türkiye’nin taksimi vardı. Yani Türkler’in Avrupa’dan tamamen sürülmesi kararlaştırılmıştı. Uzun-Hasan da Osmanlıları Anadolu’dan Balkanlara atmak azminde idi. Yine Osmanlılara hayat hakkı tanınmıyordu. Durum çok nazikti. Zira Türkiye aleyhine koalisyona girmeyen sadece Çin ve Japon imparatorlukları vardı.”

Dikkat ederseniz 15. Haçlı Seferi için “bekliyoruz!” diye yazdım. Doğu Akdeniz meselesi her an bir yeni haçlı seferinin başlamasına sebep olabilir.

Basından ve televizyon haberlerinden gelişmeleri takip ediyorsunuz. Yine bütün Batı alemi birleşip Türkiye’ye saldırma hesabı içinde. NATO üyesi olduğumuz halde NATO üyesi olan Hıristiyan ülkeler bile bize karşı cephe almış durumda. Hatta stratejik ortağımız olan ABD bile.

Amerika Birleşik Devletleri için; “ABD’nin Türk Milleti ile ve İslam alemi ile müttefik olması mümkün değildir” diye yazmıştım. 2010 yılında yayınlanan kitabımda bu konuyu anlattım. 1950 li yıllardan beri ABD Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni sömürmüştür, kendi emelleri için kullanmıştır. Hala da kullanmaya devam etmiştir. Düşünün ki, savaş yapmak üzere olduğumuz düşmanımıza silah yardımı yapmaktadır. (Kıbrıs Rum kesimine uyguladığı silah ambargosunu kaldırmıştır.) Şu anda NATO müttefiki olan Türkiye toprakları içinde ABD’nin üsleri bulunmaktadır. Mesela; İncirlik. Kürecik! Son derece vahim bir durum. Batı sınırlarımızın hemen ötesinde, Yunanistan toprakları içinde bulunan Dedeağaç’ta üs kurmuş durumda.

Sadece ABD örneğini verdim. Türklerin, Batılı milletler için yapmadığı fedakarlıklar kalmamıştır. Açlıktan ölen İrlanda’ya, Napolyon öncesi Fransız milletine büyük yardımlarımız olmuştur. Görüyoruz ki bu yardımların, bu fedakarlıkların, milletlerarası mücadelelerde hiçbir değeri olmamaktadır.

Türk basınında bazı köşe yazarları hamaset kokan çok güzel yazılar kaleme almaktadır. Bunlardan biri Yeni Şafak Gazetesi yazarı İbrahim Karagül’dür. Bakın Türkiye’nin yeni dönemde aldığı pozisyonu, geldiği noktayı nasıl değerlendiriyor:

“Çünkü savunma yüzyılı bitti.

Çünkü, savunma yüzyılı bitti.

Çünkü, dilenme yüzyılı bitti.

Çünkü, acizlikler yüzyılı bitti.

Çünkü, başkalarının cephesi olma, başkalarının güvenlik ve çıkarlarına göre pozisyon alma, rol üslenme dönemi bitti. O parantez kapandı.

Artık Batı; ABD ve Avrupa Türkiye ile ilişkilerini Türkiye’nin gerçekleri üzerinden yeniden şekillendirmek zorunda kalacak.

Artık Türkiye değil, onlar kendi ezberlerini terk etmek zorunda kalacak.

Çünkü artık durduramayacakları, eski taktiklerin etki edemeyeceği bir güç var. Eski blöflerin, tehditlerin, şantajların, baskıların, aldatma yöntemlerinin işe yaramayacağı bir gerçek var.

Çünkü Avrupa bizim için büyülü bir hedef değil artık. Çünkü biz kendi adresimizi, kendi yolumuzu, kendi gücümüzü kendimiz belirliyoruz. Engellenemeyen, diz çöktürülemeyen, vesayet altında tutulamayan Türkiye’ye bu yolla gelmelerinin hiçbir karşılığı olmayacak.” İbrahim Karagül, Yeni Şafak, 1 Eylül 2020

Sayın yazarın bu konudaki değerlendirmesi gerçekte çok yerinde. Bir Türk çocuğu olarak böyle duyguları paylaşmamak mümkün değil. Keşke dediği gibi olsaydı her şey…

Türkiye’nin durumu şu anda büyük özellik arz ediyor. Türk Ordusu için “Yavuz’un, Fatih’in, Kanuni”nin” ordusu olduğunu düşünerek kaleme alınan bu yazı bizi yanıltır. Türk Ordusu Ergenekon ve 15 Temmuz tertipleri ile çökertilmiştir. Uçakları kullanacak pilotları, donanmada tatbikat yapacak amiralleri bulamadığımız zamanlar olmuştu. Bana göre şu anda -İbrahim Karagül’ün düşündüğü gibi- Batı aleminin haçlı ittifakını bize saldırmaktan caydıracak bir durumda değiliz. Türkiye’yi böyle bir savaşın içine atmayı düşünen devlet adamlarımızın bir daha düşünmesi lazımdır. Bölgede müttefikimiz bile yoktur. Katar’la, Filistin’le bu iş olmaz. Zaten onlar da uluslararası konularda aleyhimize oy kullanmaktadır.

Böyle bir haçlı saldırısı olursa bana göre Türkiye için büyük bir yıkım olur.

Bundan endişe ederim.

Böyle bir savunmayı, ordumuzun güçlendiği, ekonomimizin güçlendiği, müttefiklerimizin çoğaldığı bir zamana ertelemek gerekir diye düşünüyorum.

Böyle bir zamanda hamaset yapmak, böylesine uçarı duygulara kapılmak son derece yanlıştır. Türk Milleti’ne yeni bir Balkan bozgunu, yeni bir dünya savaşı bozgunu yaşatmaktan kaçınılmalıdır. Anlaşmazlıklar diplomasi yoluyla çözülmeye ve zaman kazanmaya çalışılmalıdır. “İntiharı göze alabilen bir milletiz” söylemlerine kulak asılmamalıdır. Yeni bir istiklal savaşı yapmak zorunda kalmak bu çağda son derece tehlikeli olur.

Allah, ordumuza, devletimize ve milletimize zeval vermesin.

Uyarmak vatan borcumdnur.

Mikdat Topçu

03.09.2020

Dikkat ederseniz 15. Haçlı Seferi için “bekliyoruz!” diye yazdım. Doğu Akdeniz meselesi her an bir yeni haçlı seferinin başlamasına sebep olabilir.

Basından ve televizyon haberlerinden gelişmeleri takip ediyorsunuz. Yine bütün Batı alemi birleşip Türkiye’ye saldırma hesabı içinde. NATO üyesi olduğumuz halde NATO üyesi olan Hıristiyan ülkeler bile bize karşı cephe almış durumda. Hatta stratejik ortağımız olan ABD bile.

Amerika Birleşik Devletleri için; “ABD’nin Türk Milleti ile ve İslam alemi ile müttefik olması mümkün değildir” diye yazmıştım. 2010 yılında yayınlanan kitabımda bu konuyu anlattım. 1950 li yıllardan beri ABD Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni sömürmüştür, kendi emelleri için kullanmıştır. Hala da kullanmaya devam etmiştir. Düşünün ki, savaş yapmak üzere olduğumuz düşmanımıza silah yardımı yapmaktadır. (Kıbrıs Rum kesimine uyguladığı silah ambargosunu kaldırmıştır.) Şu anda NATO müttefiki olan Türkiye toprakları içinde ABD’nin üsleri bulunmaktadır. Mesela; İncirlik. Kürecik! Son derece vahim bir durum. Batı sınırlarımızın hemen ötesinde, Yunanistan toprakları içinde bulunan Dedeağaç’ta üs kurmuş durumda.

Sadece ABD örneğini verdim. Türklerin, Batılı milletler için yapmadığı fedakarlıklar kalmamıştır. Açlıktan ölen İrlanda’ya, Napolyon öncesi Fransız milletine büyük yardımlarımız olmuştur. Görüyoruz ki bu yardımların, bu fedakarlıkların, milletlerarası mücadelelerde hiçbir değeri olmamaktadır.

Türk basınında bazı köşe yazarları hamaset kokan çok güzel yazılar kaleme almaktadır. Bunlardan biri Yeni Şafak Gazetesi yazarı İbrahim Karagül’dür. Bakın Türkiye’nin yeni dönemde aldığı pozisyonu, geldiği noktayı nasıl değerlendiriyor:

“Çünkü savunma yüzyılı bitti.

Çünkü, savunma yüzyılı bitti.

Çünkü, dilenme yüzyılı bitti.

Çünkü, acizlikler yüzyılı bitti.

Çünkü, başkalarının cephesi olma, başkalarının güvenlik ve çıkarlarına göre pozisyon alma, rol üslenme dönemi bitti. O parantez kapandı.

Artık Batı; ABD ve Avrupa Türkiye ile ilişkilerini Türkiye’nin gerçekleri üzerinden yeniden şekillendirmek zorunda kalacak.

Artık Türkiye değil, onlar kendi ezberlerini terk etmek zorunda kalacak.

Çünkü artık durduramayacakları, eski taktiklerin etki edemeyeceği bir güç var. Eski blöflerin, tehditlerin, şantajların, baskıların, aldatma yöntemlerinin işe yaramayacağı bir gerçek var.

Çünkü Avrupa bizim için büyülü bir hedef değil artık. Çünkü biz kendi adresimizi, kendi yolumuzu, kendi gücümüzü kendimiz belirliyoruz. Engellenemeyen, diz çöktürülemeyen, vesayet altında tutulamayan Türkiye’ye bu yolla gelmelerinin hiçbir karşılığı olmayacak.” İbrahim Karagül, Yeni Şafak, 1 Eylül 2020

Sayın yazarın bu konudaki değerlendirmesi gerçekte çok yerinde. Bir Türk çocuğu olarak böyle duyguları paylaşmamak mümkün değil. Keşke dediği gibi olsaydı her şey…

Türkiye’nin durumu şu anda büyük özellik arz ediyor. Türk Ordusu için “Yavuz’un, Fatih’in, Kanuni”nin” ordusu olduğunu düşünerek kaleme alınan bu yazı bizi yanıltır. Türk Ordusu Ergenekon ve 15 Temmuz tertipleri ile çökertilmiştir. Uçakları kullanacak pilotları, donanmada tatbikat yapacak amiralleri bulamadığımız zamanlar olmuştu. Bana göre şu anda -İbrahim Karagül’ün düşündüğü gibi- Batı aleminin haçlı ittifakını bize saldırmaktan caydıracak bir durumda değiliz. Türkiye’yi böyle bir savaşın içine atmayı düşünen devlet adamlarımızın bir daha düşünmesi lazımdır. Bölgede müttefikimiz bile yoktur. Katar’la, Filistin’le bu iş olmaz. Zaten onlar da uluslararası konularda aleyhimize oy kullanmaktadır.

Böyle bir haçlı saldırısı olursa bana göre Türkiye için büyük bir yıkım olur.

Bundan endişe ederim.

Böyle bir savunmayı, ordumuzun güçlendiği, ekonomimizin güçlendiği, müttefiklerimizin çoğaldığı bir zamana ertelemek gerekir diye düşünüyorum.

Böyle bir zamanda hamaset yapmak, böylesine uçarı duygulara kapılmak son derece yanlıştır. Türk Milleti’ne yeni bir Balkan bozgunu, yeni bir dünya savaşı bozgunu yaşatmaktan kaçınılmalıdır. Anlaşmazlıklar diplomasi yoluyla çözülmeye ve zaman kazanmaya çalışılmalıdır. “İntiharı göze alabilen bir milletiz” söylemlerine kulak asılmamalıdır. Yeni bir istiklal savaşı yapmak zorunda kalmak bu çağda son derece tehlikeli olur.

Allah, ordumuza, devletimize ve milletimize zeval vermesin.

Uyarmak vatan borcumdnur.

Mikdat Topçu

03.09.2020

Dikkat ederseniz 15. Haçlı Seferi için “bekliyoruz!” diye yazdım. Doğu Akdeniz meselesi her an bir yeni haçlı seferinin başlamasına sebep olabilir.

Basından ve televizyon haberlerinden gelişmeleri takip ediyorsunuz. Yine bütün Batı alemi birleşip Türkiye’ye saldırma hesabı içinde. NATO üyesi olduğumuz halde NATO üyesi olan Hıristiyan ülkeler bile bize karşı cephe almış durumda. Hatta stratejik ortağımız olan ABD bile.

Amerika Birleşik Devletleri için; “ABD’nin Türk Milleti ile ve İslam alemi ile müttefik olması mümkün değildir” diye yazmıştım. 2010 yılında yayınlanan kitabımda bu konuyu anlattım. 1950 li yıllardan beri ABD Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni sömürmüştür, kendi emelleri için kullanmıştır. Hala da kullanmaya devam etmiştir. Düşünün ki, savaş yapmak üzere olduğumuz düşmanımıza silah yardımı yapmaktadır. (Kıbrıs Rum kesimine uyguladığı silah ambargosunu kaldırmıştır.) Şu anda NATO müttefiki olan Türkiye toprakları içinde ABD’nin üsleri bulunmaktadır. Mesela; İncirlik. Kürecik! Son derece vahim bir durum. Batı sınırlarımızın hemen ötesinde, Yunanistan toprakları içinde bulunan Dedeağaç’ta üs kurmuş durumda.

Sadece ABD örneğini verdim. Türklerin, Batılı milletler için yapmadığı fedakarlıklar kalmamıştır. Açlıktan ölen İrlanda’ya, Napolyon öncesi Fransız milletine büyük yardımlarımız olmuştur. Görüyoruz ki bu yardımların, bu fedakarlıkların, milletlerarası mücadelelerde hiçbir değeri olmamaktadır.

Türk basınında bazı köşe yazarları hamaset kokan çok güzel yazılar kaleme almaktadır. Bunlardan biri Yeni Şafak Gazetesi yazarı İbrahim Karagül’dür. Bakın Türkiye’nin yeni dönemde aldığı pozisyonu, geldiği noktayı nasıl değerlendiriyor:

“Çünkü savunma yüzyılı bitti.

Çünkü, savunma yüzyılı bitti.

Çünkü, dilenme yüzyılı bitti.

Çünkü, acizlikler yüzyılı bitti.

Çünkü, başkalarının cephesi olma, başkalarının güvenlik ve çıkarlarına göre pozisyon alma, rol üslenme dönemi bitti. O parantez kapandı.

Artık Batı; ABD ve Avrupa Türkiye ile ilişkilerini Türkiye’nin gerçekleri üzerinden yeniden şekillendirmek zorunda kalacak.

Artık Türkiye değil, onlar kendi ezberlerini terk etmek zorunda kalacak.

Çünkü artık durduramayacakları, eski taktiklerin etki edemeyeceği bir güç var. Eski blöflerin, tehditlerin, şantajların, baskıların, aldatma yöntemlerinin işe yaramayacağı bir gerçek var.

Çünkü Avrupa bizim için büyülü bir hedef değil artık. Çünkü biz kendi adresimizi, kendi yolumuzu, kendi gücümüzü kendimiz belirliyoruz. Engellenemeyen, diz çöktürülemeyen, vesayet altında tutulamayan Türkiye’ye bu yolla gelmelerinin hiçbir karşılığı olmayacak.” İbrahim Karagül, Yeni Şafak, 1 Eylül 2020

Sayın yazarın bu konudaki değerlendirmesi gerçekte çok yerinde. Bir Türk çocuğu olarak böyle duyguları paylaşmamak mümkün değil. Keşke dediği gibi olsaydı her şey…

Türkiye’nin durumu şu anda büyük özellik arz ediyor. Türk Ordusu için “Yavuz’un, Fatih’in, Kanuni”nin” ordusu olduğunu düşünerek kaleme alınan bu yazı bizi yanıltır. Türk Ordusu Ergenekon ve 15 Temmuz tertipleri ile çökertilmiştir. Uçakları kullanacak pilotları, donanmada tatbikat yapacak amiralleri bulamadığımız zamanlar olmuştu. Bana göre şu anda -İbrahim Karagül’ün düşündüğü gibi- Batı aleminin haçlı ittifakını bize saldırmaktan caydıracak bir durumda değiliz. Türkiye’yi böyle bir savaşın içine atmayı düşünen devlet adamlarımızın bir daha düşünmesi lazımdır. Bölgede müttefikimiz bile yoktur. Katar’la, Filistin’le bu iş olmaz. Zaten onlar da uluslararası konularda aleyhimize oy kullanmaktadır.

Böyle bir haçlı saldırısı olursa bana göre Türkiye için büyük bir yıkım olur.

Bundan endişe ederim.

Böyle bir savunmayı, ordumuzun güçlendiği, ekonomimizin güçlendiği, müttefiklerimizin çoğaldığı bir zamana ertelemek gerekir diye düşünüyorum.

Böyle bir zamanda hamaset yapmak, böylesine uçarı duygulara kapılmak son derece yanlıştır. Türk Milleti’ne yeni bir Balkan bozgunu, yeni bir dünya savaşı bozgunu yaşatmaktan kaçınılmalıdır. Anlaşmazlıklar diplomasi yoluyla çözülmeye ve zaman kazanmaya çalışılmalıdır. “İntiharı göze alabilen bir milletiz” söylemlerine kulak asılmamalıdır. Yeni bir istiklal savaşı yapmak zorunda kalmak bu çağda son derece tehlikeli olur.

Allah, ordumuza, devletimize ve milletimize zeval vermesin.

Uyarmak vatan borcumdnur.

Mikdat Topçu

03.09.2020

 

Yaklaşan Tehlikeli Savaş Riski ve Ordumuzun Durumu

Aşağıya, bir emekli tuğgeneralin, Türk Ordusu’nun bugünkü durumuyla ilgili bir değerlendirmesini alıyorum.
Genaral, eksik bile yazmış. Balkan Savaşları öncesinde ordumuz, aynen bugün olduğu gibi, düşman tarafından ustalıkla zayıflatılmıştır. Subay kadrosu yarı yarıya azaltılmıştır. (32000 subay olması gerekirken 16000 subay kadrosu ile savaşa girilmiştir. Ve tabii ki “büyük hezimet” böyle gelmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bölgede tam bir ateş çemberi içinde bulunmaktadır. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u kuşatıp aldıktan sonra 20 devletle birden savaşmak zorunda kalmıştır. (Bu devletlere İran ve Gürcistan dahildir.) Bugün bu risk yine devam etmektedir. Denilebilir ki Batı alemi bütünüyle 15. Haçlı Seferi hazırlıkları içindedir. Generalin değerlendirdiği ordu ile bu büyük Haçlı Seferini karşılama ve düşmanı geri püskürtme gücümüz yok gibidir. Millî Görüş geleneğinden gelen, siyasetin ne olduğunu bilmeden başkuman oldum diyerek asker rolünü üstlenmeye çalışanlar ülkemizi ateşe atmak üzeredirler. “Erkekseniz karşımıza çıkın!” tarzındaki efelenmeleri bendeniz son derece hatalı buluyorum.
Ordumuz Ergenekon tertibi ve 15 temmuz tertibi ile zayıflatılmıştır. Düşman en mahrem bilgilerimizi eline geçirmiştir. (Kozmik odayı bilmeyenimiz yoktur.) Mevcut iktidarın ordu üzerindeki tasarrufları gerçekten can yakıcı bir şekilde ordumuzu zayıflatmıştır.
General, askerî terminoloji ile teknik bir analiz yapmıştır. Bu analiz dikkate alınmalıdır. Bizim ordumuzun çok kuvvetli olması gerekir. Çünkü çok tehlikeli bir bölgede bulunmaktayız ve müttefikimiz yoktur.
Allah, devletimize, milletimize ve ordumuza zeval vermesin. Bize yeni mağlubiyetler yaşatmasın.
30.08.2020 14:26   

Emekli Tuğgeneral Cihangir Dumanlı, 30 Ağustos Zafer Bayramı’nın 98’inci yıl dönümünde Türk ordusunun dünden bugüne durumunu inceledi.

Cihangir Dumanlı, Cumhuriyet gazetesindeki bugünkü “30 Ağustos 2020’de TSK” başlıklı yazısında “Emperyalizmin bölgedeki çıkarlarının önündeki en büyük engel olan TSK, emperyalizmin güdümündeki karşıdevrimci, işbirlikçiler eliyle 15 Temmuz NATO-FETÖ darbe girişimi ile önemli bir yara almıştır” ifadelerini kullandı.

İşte o yazı…

Bugünkü Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), Mondros mütarekesi ile terhis edilen, silahları alınan Osmanlı ordusunun yerine Kurtuluş Savaşı’nın olağanüstü zor koşullarında ulusumuzun büyük özverileri ile sıfırdan kurulmuş ve emperyalizme ilk büyük darbeyi vurmuş ordudur. Bu nedenle de emperyalizmin hedefindedir.

TSK, geçmişte parlamenter sistem içerisinde TBMM’nin kararlarına uygun olarak yurtdışında başarılı operasyonlar icra etmiş, Soğuk Savaş sonrası değişen güvenlik ortamına süratle uyum sağlamış, terörizmle mücadelede dünya ordularına örnek olabilecek performans göstermiş, milletinin güvenini kazanmış, caydırıcı gücü ile ulusal çıkarlarımızı başarı ile korumuştur.

Bu başarılarının altında şu faktörler vardır:

Kuruluşundan gelen ordu-millet bütünleşmesi,

Arkasındaki güçlü siyasi irade,

Harp prensiplerine uygun teşkilatlanma,

İyi yetişmiş subay kadrosu,

Gelenekselleşmiş yüksek disiplin, görev anlayışı ve karşılıklı güven duygusu,

Askerlik mesleğinin değerlerine bağlılık,

Cumhuriyetin kuruluş değerlerine ve ebedi Başkomutan Atatürk’e bağlılık.

Bunlar TSK’nin temel değerleri olup silah gücünün kuvvet çarpanıdır. Emperyalizmin bölgedeki çıkarlarının önündeki en büyük engel olan TSK, emperyalizmin güdümündeki karşıdevrimci, işbirlikçiler eliyle 15 Temmuz NATO-FETÖ darbe girişimi ile önemli bir yara almıştır.

FETÖ örgütlenmesine ve darbe girişimine katılan askerler, TSK içerisinde küçük bir azınlık olarak kalmış, Cumhuriyete ve yukarıdaki temel değerlere bağlı büyük çoğunluk sayesinde darbe başarılı olamamıştır.

TSK’YE DARBE

Ancak darbe girişimi bahane edilerek bu kez TSK’ye karşı önceden planlandığı belli olan darbe niteliğinde değişiklikler yapılmıştır. TSK’ye karşı yapılan darbenin önemli unsurları şunlardır: Kumpas davaları ile komuta kadrosundaki Atatürkçü deneyimli general/amiral ve subaylar emekli edilmiş, TSK’nin entelektüel birikiminde ve komutada zafiyet oluşmuştur.

Komuta yapısı harp prensiplerine ve anayasaya aykırı olarak değiştirilmiş, Genelkurmay Başkanlığı ve kuvvet komutanlıkları etkisizleştirilmiştir (Cumhuriyet, 22 Haziran 2020).

Önemli bir güç olan jandarma TSK’den ayrılmıştır.

Yüksek Askeri Şûra sivilleştirilerek orduya siyaset girme riski oluşturulmuştur (Cumhuriyet, 22 Temmuz 2020).

Askeri liseler kapatılmış, harp okulları kuvvetlerin bünyesinden alınarak Milli Savunma Üniversitesi’ne bağlanmış, subay eğitimindeki birbirini tamamlayan eğitim düzeni bozulmuş, harp akademileri eğitiminin düzeyi düşürülmüş, subay ve kurmay subay eğitiminde zafiyet oluşturulmuştur.

30 Ağustos 2016’da subay çıkacak Harbiyeliler, “suçun ve cezanın şahsiliği” ilkesine aykırı olarak toptan atılarak genç subay kadrolarında azalma olmuştur. Askeri hastaneler kapatılmış, özellikle sahra sıhhiye hizmetleri ve harp cerrahisi konusunda zafiyet yaratılmıştır.

Askeri adalet sistemi bozularak disiplin zafiyeti oluşturulmuştur.

Ordulara korgeneraller, kol-ordulara tümgeneraller, tümenlere tuğgeneraller atanarak silsile bozulmuştur.

Bu yıl 600 deneyimli albay birden emekli edilerek güç kaybı oluşturulmuştur.

Askerlik süreleri kısaltılarak ve bedelli askerlik sürekli hale getirilerek eğitim zafiyeti oluşmuştur.

ZARARLI TEDBİRLER

Ulusal bayramlarda dosta güven düşmana korku veren görkemli törenler iptal edilerek ordu-millet bütünleşmesine ve caydırıcılığa zarar verilmiştir.

Milli Güvenlik Kurulu (MGK) ve MGK Genel Sekreterliği’nin işlevi zayıflatılmış, milli güvenlikle ilgili karar sürecinde birikimli, deneyimli askerlerin görüşleri dışlanmıştır.

Laikliğe aykırı olarak orduya türban sokularak üniforma, disiplin ve beraberlik ruhu bozulmuştur.

Milli Savunma Bakanlığı’nda Din İşleri Başkanlığı ve alt kademelerde din işleri ile ilgili teşkilat kurularak anayasanın laiklik ilkesi (Md. 24) ihlal edilmiştir.

TSK’nin gücünü, saygınlığını ve caydırıcılığını azaltan bu tedbirlerin her biri ayrı ve detaylı inceleme konusu yapılmalıdır.

Söz konusu tedbirler, “Bir iktidar kendi ordusuna nasıl bu kadar zarar verebilir” sorusunu düşündürmektedir.

Üstelik bu değişiklikler;

Terörle mücadelenin içte ve dışta devam ettiği;

Suriye’de Irak’takine benzer bir Kürt devletinin kurulmaya çalışıldığı;

Ege’de 18 adamızın işgal edildiği, silahsız statüdeki adaların silahlandırıldığı;

Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarımızın ihlal edildiği;

Kıbrıs sorununun kalıcı bir siyasi çözüme ulaşmadığı;

Kafkasya’da Ermenistan’ın Azerbaycan’a saldırılarının devam ettiği, TSK’nin Libya’dan Afganistan’a kadar geniş bir coğrafyada görev yaptığı bir güvenlik ortamında yapılmıştır. Mevcut güvenlik ortamı, yapılanın aksine daha güçlü bir silahlı kuvvetleri gerektirmektedir. Güçlü silahlı kuvvetler sadece modern silahlar değildir. Eğitim, moral gücü ve değerlere bağlılık da bir o kadar önemli kuvvet çarpanıdır.

Söz konusu değişiklikler, TSK’nin gücüne, saygınlığına ve caydırıcılığına zarar vermekle birlikte TSK, bugün de verilen görevleri başarı ile yürütmektedir. Bunun nedeni, yukarıda belirtilen temel değerlerini bir bütün olarak henüz yitirmemiş olmasıdır. Yukarıdaki uygulamalar devam ettiği tahkirde bu değerlerin de uzun vadede kaybolma riski vardır. TSK’nin gücüne en çok ihtiyaç duyulan bir ortamda neden bu gücün zayıflatılmaya çalışıldığı ve bunun kimin çıkarına olduğu sorulmalıdır.

Amaç, yeni bir darbe girişiminin önlenmesi ise bu önlemler aşırıdır. “Kendi ordusundan korktuğu için orduyu zayıflatan iktidar” görünümü vermektedir. Amaç, askerin sivil siyasetçe kontrolünü de aşmış, orduya siyasetin sokulması gibi ölümcül bir hata yapılmıştır. Anayasaya göre (Md.117) “Başkomutanlık TBMM’nin manevi varlığından ayrılamaz” olmasına rağmen bu önlemler TBMM’de tartışılmamış, onaylanmamıştır. Bu durumda TSK’nin zayıflatılması ve saygınlığının azaltılmasının, emperyalizmin çıkarlarına hizmet ettiğinden kuşku yoktur. Tarihin bize öğrettiği dersler şunlardır: Orduya siyasetin girmesi, o ordunun sonu demektir.

Bu coğrafyada güçsüz olursan yok olursun.

SONUÇ:

15 Temmuz hain darbe girişimi bahane edilerek TSK’de yapılan değişiklikler TSK’yi zayıflatarak ulusal güvenliğimizi doğrudan ve olumsuz etkileyecek niteliktedir. Konu, başkomutanlığı manevi varlığında bulunduran TBMM’ce ivedilikle ele alınmalı, ciddiyetine uygun olarak bütün yönleri ile TBMM’de ve kamuoyunda tartışılmalı, bilimin ışığında ve ulusal güvenlik ihtiyaçlarımız dikkate alınarak hatalardan dönülmelidir.

FETÖ OLAYININ EN GÜZEL DEĞERLENDİRMESİ

Değerli dostlar, aşağıdaki yazı Sayın Taha Akyol’un 15 Temmuz 2020 tarihli yazısından alınmıştır. Bana göre bu olayın nedenini en güzel bir şekilde izah eden bir yazı.

15 Temmuz darbe teşebbüsü önceki darbelerden farklıdır. Klasik darbeler dizisinin bir halkası değildir.

27 Mayıs darbesi ve Talat Aydemir olayları ordu içi cunta hareketleriydi.

Diğer müdahale ve darbeler ise askeri hiyerarşi içinde yapılmıştı. İnsan haklarında korkunç tahribat yapılsa da “zapt u rapt” sağlanarak bir gün yönetimi sivillere devretme kararındaydılar.

15 Temmuz ise askeri hiyerarşiyi tahrip eden, devletin siyasi, askeri ve idari kurumlarına bomba yağdıran, sivil kitlelere ateş açarak 251 insanımızı şehit eden, 2200 vatandaşımızı yaralayan gözü dönmüş bir cuntanın kanlı darbe teşebbüsüydü.

Onun için klasik darbeler zincirinden biri değildir.

‘KAİNAT İMAMI’

15 Temmuz ihanetini tahlil ederken iki anahtar kavram önemlidir: Biri “kainat imamı” denilen sınırsız egonun mistik karizması…

Öbürü bu egonun “devleti ele geçirme” ihtirası…

Mistisizm ve karizma şu veya bu ölçüde hepimizin hayatında vardır. Felsefe ve sanatın gelişmesinde olumlu katkıları da olabilir. Sorun, bunun bireyi yok eden totaliter bir büyü haline gelmesi ve devleti ele geçirme ihtirasına kapılmasıdır.

FETÖ dıştan bakında eğitim ve sosyal yardım çalışmalarıyla meşru ve güzel bir görüntü veriyordu. İslami enerjinin, “cihadizm”e değil, eğitim ve sosyal yardımlaşmaya yönelmesi elbette iyi olurdu. Bu sahada yer alanların hukuken suçsuz olduğu tartışılamaz.

Bu görüntünün arkasında “devleti ele geçirme” ihtirasının örgütlendiği gerçeği ancak olaylarla ortaya çıktı. Hukuken suç alanı, buradaki eylemlerdir:

Soru çalmak, resmi görevi bunun için kullanmak, yasadışı finansman ve darbe teşebbüsü gibi…

15 Temmuz’daki gözü dönmüşlüğün kaynağı işte bu totaliter karizmanın hastalıklı güç tutkusudur.

Bu noktada özgür birey, açık toplum ve hukuk devleti kavramlarının hayati önemini görmeliyiz.

‘KURALLAR VE KURUMLAR’

Kuralları sağlam, kurumları güçlü bir hukuk devletinde sınav sorularını çalarak ve siyasi ilişkiler kurarak devlet içinde “bizimkiler”i böylesine örgütlemek mümkün olmazdı.

Almanya’da, Fransa’da veya Güney Kore’de böyle bir şey düşünülebilir mi?

Amerika’da çok tarikat var; hangisi devlet içinde böyle örgütlenebilmiştir?

Hem siyasi kültürün demokratikleşmiş olması hem sağlam denetim ve denge mekanizmaları buna imkan vermez.

Bizde kurallarının ‘delinebilir’, kurumların ‘ele geçirilebilir’ olması sadece bu tür örgütlenmelerin iştahını arttırmıyor; devlet idaresinde verimsizlik, partizanlık, hatta yolsuzluk gibi eğilimlere de imkan veriyor.

Marmara İlahiyat Dekanı Sayın Prof. Ali Köse, TRT’deki 15 Temmuz programında “bir FETÖ gitti,. Bin FETÖ geliyor, bunun vebalini kimse üstlenemez” diyordu.  (Gazete Pencere, 16 Temmuz)

Kuralların ve kurumların böyle zayıf olursa “bizden”lerin bu iştahı tükenmez!

İngiltere’de Yapılan Türkiye’nin Geleceği Toplantısı

Değerli dostlar,

Hamza Andreas Tzortzis hakkında daha önce de yazmıştım. Bu adam bir İngiliz profesör. Karşıdan bakarsanız güzel, nurlu bir yüze sahip. Uzunca sakalları var. İlk görüşte “Müslüman bir insan!” dersiniz. Tabii ki bilemeyiz kimin hidayete ermiş olduğunu! Belki gerçekten Müslümandır! Biliyorsunuz Boğaziçi Üniversite’sine Müslüman öğrenciler tarafından bir konferans için çağrılmıştı.

Hamza’nın aslen Mısır’lı olduğunu, sonra Yunanistan’a yerleştiğini ve daha sonra da İngiltere’de olduğunu yazılanlardan anlıyoruz.

“Hakikatın İzinde, Din Bilim ve Ateizm” adlı bir kitap yazmış Andreas. Kitabı Türkiye’de bastırmış. Tabii ki “hakikati” hiçbir zaman araştırmayan bizim bazı basın organlarımız, yazarlarımız, -özellikle Müslüman yazar ve basın organları- Hamza’nın kitabını tanıtmışlar. Mesela; 2019 Aralık ayında yayınlanan Haksöz dergisi’nde Elif Nuran Özgün adlı kızımız bu kitabı bir güzel tanıtmış. Yazısının bir ara başlığında ” Ortodoks Hıristiyanlık’tan İslam’a Uzanan Bir Ömür” diye anlatmış Hamza’yı. Haksöz dergisi dini içerikli bir dergi. Yazar kızımız da muhakkak ki Müslüman bir insandır. İnanıyorum ki hiçbir art niyeti olmadan, objektif bir şekilde kitabın tanıtımına soyunmuştur. Olaya düz bir şekilde baktığınızda her şey normal. Eleştiri de çok güzel yapılmış.

Değerli dostlar,

Zaman zaman İngilizler hakkında yazıyorum. Bir yazımda İngiltere kraliçesinin Bakingam Sarayı’nda verdiği bir resepsiyona bizim basından sadece bir kişiyi çağırdığını yazmıştım. (İlgili basın organının adını ve katılan kişinin adını yazmıştım.) Bendeniz, İngiltere’nin, İslam alemindeki bütün dini müesseselere bir şekilde sızdığı kanaatindeyim. Bu noktada çok önemli insanları ajan olarak kullanmış. Duymuşsunuzdur, bilmem hangi camide 20 yıl imamlık yapan Hıristiyan…

Düşman elbette düşmanlığını her zaman yapacaktır. Önemli olan bizim düşmanımızı tanımaktaki irademiz, ferasetimizdir. İşte Türkler maalesef bu aklı kullanmıyorlar.

Ülkemiz aydınlarının bu konuda hassasiyet göstermesi çok önemlidir. Düşmanımızın kim olduğunu bilmeliyiz. Her sakal koyan bizim dedemiz değildir. Tarihimiz bunun örnekleriyle doludur.

Size bir örnek daha vermekten çekinmeyeceğim.

Biliyorsunuz, bundan önceki cumhurbaşkanımız, Abdullah Gül’dü. Abdullah Gül, Tayyip Bey tarafından cumhurbaşkanlığına aday gösterildiği sırada “Cumhurbaşkanı adayımızı tanıtıyorum: Kardeşim Abdullah GÜl” şeklinde takdim etmiştir.

Abdullah Gül, İngiltere’de okumuş. Bir müddet önce İngiltere’de “Türkiye’nin geleceği”  ile ilgili bir toplantıya katılmış. Basında açıka yazıldı, çizildi. Saklanacak bir şey değil.

Bu beyefendi ile birlikte toplantıya katılan diğer insanların kim olduğunu yazarsam bu konuda herhalde bir fikir edinmiş olursunuz.

Toplantıya katılanları sırasıyla yazayım: Abdullah Gül ile birlikte:
Ekseter Üniversitesi’nden iki öğretim üyesi profesör. Bu insanların İngiliz istihbaratı MI6’dan olduğuna kalıbımı basarım.

Naci Koru. Biliyorsunuz bu şahıs Fehmi Koru’nun kardeşi. Naci Bey’in eşi ile Abdullah Gül’ün eşi akraba imiş.

Kerim Yıldız: İngiltere’de bulunan Demokratik Gelişim Enstitüsü başkanı. Yani Kürt Enstitüsü başkanı, PKK’nın Londra temsilcisi.

Akın İpek. Bu adamı tanımayan yoktur. İngiltere’ye kaçan büyük FETÖ’cü.

İsmail Nazlı adlı bir başka FETÖ’cü.

Mehmet Sarımermer. Abdullah Gül Bey’in damadı.

Cafer Mahiroğlu. Bu şahıs şu anda Halk TV’nin sahibi görünüyor. CHP adına bu toplantıda.

Özetle; Türkiye’nin geleceğinin planlanması toplantısında Abdullah Gül, FETÖ, CHP, PKK ve İngiliz makamları birlikte bulunuyorlar.

Değerli dostlar, düşünmek, üzülmek gerekmez mi? Aklımızı başımıza toplamamız, daha derin düşünüp, düşmanımızı tanımamız gerekmez mi? İnanır mısınız, düşünebileceğiniz en milliyetçi bazı insanların bu konuda ne kadar gafil olduklarını gördükçe kahroluyorum.

Görüldüğü gibi, Türk milletinin başına daha ne Hamza Andreas’lar musallat edilmiş! Allah Türk milletine akıl ve basiret versin. Uyanmak nasip etsin.

UYARMAK VATAN BORCUMDUR.

Not: Hamza Anderas Tzortzis ile ilgili daha önceki yazımı paslikilit.com’da bulup okuyabilirsiniz.

 

 

 

 

’ 

Gülüyorum

Değerli dostlar, yazının başlığını “Gülüyorum” diye yazdım. Ağlanacak halimize gülüyorum.

Ben bir Türk çocuğuyum. Bu toprakları Türk Milleti’nin ecdadı vatan yapmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Türk’e Türk demenin yasak olduğunu biliyorsunuz. Herhalde yine aynı hastalık nüksetti. Şimdi bir adım daha ileri gidilerek bu topraklarda “Türk yoktur” demeye getiriliyor. Bu konuda kimlerin nasıl mücadele ettiğini, bazılarının imparatorluk sevdasında olduğunu anlatmıştım. Mücadele aynen devam ediyor. Hem de çok yüksek perdeden.

Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu’nun tespitlerini dikkatlerinize sunuyorum. Türk Ocakları bir açıklama yapmış, sonra da Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu’nun bu konudaki tespitlerini paylaşmıştır. Metni aynen aşağıya alıyorum.
Neye üzülüyorum, neye ağlıyorum biliyor musunuz? Üzerimize ölü toprağı atılmış gibi hissiz, idraksiz kalmamıza üzülüyorum. Çocuklarımızın, torunlarımızın yarın bi işin altından nasıl çıkacaklarını düşünerek üzülüyorum. Ruhum herhalde göklerden gelip torunlarımızın halini görecektir.

İnşallah buna gerek kalmadan halen bindiği dalı kesen Türkler uyanırlar. Yoksa bu işin sonu çok kötü olacaktır değerli dostlar.

Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu

8 Mayıs 2020 tarihli açıklama.

Türkiye Toplumu çok kimlikli bir toplumdur… Bizim toplumumuz farklı kimlik gruplarının bir bileşkesidir. Türkiye toplumu ve onu oluşturan bireyler çok kimlikli olmakla birlikte başat aidiyetini tek kimlik üzerinden ifade edilmesi ihtiyacı doğduğunda hiçbir kimlik grubu tek başına toplumun çoğunluğunu oluşturmamaktadır. Yani hiçbir kimlik grubu gerek halk kesimi olarak gerekse seçmen olarak yüzde elliden fazla bir sosyolojik güce sahip değildir. Hepsinin sosyal tabanı yüzde ellinin altındadır. Bu durum âdeta maruf ve meşhur bir vakıadır.”

Türk Ocakları’nın açıklaması.

Malum olduğu üzere, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda, 21.01.2017 tarihinde köklü bir değişiklik yapılarak “Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi” ne geçildi. Bu kapsamda, yürütmenin başı olan ve halk tarafından seçilen Cumhurbaşkanı’na, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi çıkarabilme yetkisi verildi. Bu yetkiye dayanılarak çıkartılan Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin (10.07.2018 tarih ve 30474 sayılı Resmî Gazete) 20. maddesiyle de dokuz adet Cumhurbaşkanlığı Politika Kurulu oluşturuldu.

İşte bu kurullardan biri olan Hukuk Politikaları Kurulu, 08.05.2020 tarihinde, twitter hesabından “CUMHURBAŞKANININ YÜZDE ELLİDEN FAZLA OYLA SEÇİLMESİNİN BAZI ANLAMLARI ÜZERİNE” başlıklı bir açıklama yayımlamıştır. Açıklamada ifade edilen “Cumhurbaşkanının yüzde 50’den fazla oyla seçilmesini sorun olarak görmenin halkın siyasal sistemin işleyişindeki iradesini geliştirmeye bir katkısı olamaz.” görüşüne katılmakla birlikte devamında Cumhurbaşkanı’nın yüzde 50’den fazla oyla seçilmesinin manası açıklanırken kullanılan ifadeler, Anayasa’yla çeliştiği gibi millî birliğimiz ve “Tek Millet” söylemiyle açıkça çelişmektedir: