Prof. Vahit Türk Hoca’nın İttihat ve Terakki yazısı

Değerli Vahit Hocam,

Millidevletgazetesi’nde: “Milliyetçiliğimizin Kaynakları-106” başlığı altında, 28.06.2023 tarihinde yayımlanan İttihat ve Terakki Cemiyeti ile ilgili yazınızı dikkatlice okudum.

Böyle bir konuyu bütün detayı ile ortaya koymak gerçekten de bugünkü Türk aydınının en öneli görevleri arasındadır. Bu sebeple makalenizden dolayı size teşekkür ediyorum.  Bu konuyu tartışma dönemi başlatmak, zamanın Hüseyinzade Ali Turan Beylerin, Ziya Gökalp Beylerin yeni bir düşünce hayatını başlatması gibi bir başlangıç teşkil etmesini temenni ediyorum. Siz düşünmüş, olayı kaleme almışsınız. Aynı konuyu daha detaylı bir şekilde, güncel hale getirerek tartışma geleneğinin henüz en hızlı İttihat ve Terakki taraftarları bile bilimsel bir tarzda, bütün yönleriyle tartışılır hale getirememektedir. İnşallah sizin bu çalışmanız bir başlangıç olur.

Yazınızdaki aşağıdaki paragrafı son derece önemli buluyorum:

“Günümüzde bu cemiyete en katı karşıtlığın siyasal İslamcılardan geldiği görülür. Onlara göre milliyetin, özellikle de Türklüğün telaffuzu bile din açısından sakıncalı bir durumdur. Bu cemiyet, insanlarda Türklük duygusunu uyandırmış ve dolayısıyla Osmanlı egemenliğindeki azınlıklar da onlardan etkilenerek kendi uluslarına sahip çıkma gereği duymuşlar ve Osmanlı böylece parçalanmıştır.”

Değerli Hocam, İttihat ve Terakki dönemini gerçekte iki ana bölümde incelemek gerekmektedir.

Birincisi; 1902 yılında Mısır’da Şura-yı Ümmet Gazetesi’nde ilan edilen programdan sonra 1912 yılana kadar geçen zaman.
İkincisi ise; 1912’den kurucuların ülkeyi terk ettikleri güne kadar geçen zaman!

İttihat ve Terakki’nin insanlarda Türklük duygusunu uyandırdıkları zaman artık devletin yıkılışını önlemeyecekleri zamana denk gelmektedir. Tabii ki bu çabalar da boşa gitmiştir. İttihad-ı Anasır’ı ve daha sonra İttihad-ı İslam’ı da ilan etmeleri devletin yıkılışını önleyememiştir. İpin ucu bir defa kaçırılıştır.

Devletin yıkılışın İttihad-ı Anasır ile sağlayamayacaklarını anlayınca İttihad-ı İslam çaresine başvurmuşlardır. Her iki durumda da iş işten geçmiştir. Osmanlının kuvvetli rakipleri çoktan harekete geçmiş, İttihad-ı Anasır’ı meydana getiren “Tebai Osmanî’yi” daha sonra da İttihad-ı İslam sarılan bütün odakları kontrol altına almayı başarmışlardır. İngiliz Muhipleri Cemiyeti’ni, dolayısıyla Mustafa Sabri Efendileri unutmamak gerekir.

Sizin de yazınızda paylaştığınız, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin 1902 yılında Mısır’da yayımlanan Şura-yı Ümmet gazetesi tarafından ilan edilen programın 3. Maddesinde: “Kurtuluş ve saadet Osmanlılıkta olduğu için bütün Osmanlıların ittihadını (birliğini/kaynaşmasını) sağlamak, 5. Maddesinde: Osmanlı hanedanı ve hilafet makamını, vatan ve millete faydalı olacak surette kuvvetlendirmek şeklindeki amaçlarına bugünkü Siyasal İslamcıların  itiraz etmeleri mümkün değil. Başlangıçta Cemiyet Osmanlılığı ve Hilafeti savunmaktadır.

Makedonya’da başlayan II. Meşrutiyeti ilan etme faaliyetleri sebebiyle Sultan Abdülhamit’e karşı oluşu o zaman için İstanbul’daki Saray’a yakın olan basını ayaklandırmıştır.

II. Meşrutiyeti ilan ettirdikleri halde, bir başka deyişle darbe yaptıkları halde Padişahlık müessesini ortadan kaldırmamışlardır. Rejimi ortadan kaldırmamışlardır.

1912 yılından sonra Balkan Savaşlarını başlamasını önleyememişler, mağlubiyetler arka arkaya gelince akılları başlarına gelmiş, bir takım İdeolojik tedbirler almış, Babıali Baskınını yaparak Sadrazam Kâmil Paşa’yı devirmiş, Mahmut Şevket Paşa’yı ortadan kaldırmış ve hiç olmazsa Edirne ve civarını kurtarmayı başarmışlardır. Osmanlı İmparatorluğunun Birinci Dünya Savaşı’na girmesine vesile olan İttihatçıların Almanlarla nasıl işbirliği yaptığını bugün açıkça görebilmekteyiz.

Halaskâran-ı Zabitan’ın, İttihat ve Terakki Fırkası’nın fütursuz politikalarına karşı ordu içinden bir protesto hareketi olarak doğduğu ve bu protestoların Prens Sebahattin (ve tabii ki sekreteri Bosna Hersekli İngiliz casusu ve Mason Saffet Mithat Tozan), Masonların hakim olduğu Melamiler gibi kuvvetler tarafından nasıl büyük bir faciaya dönüştürüldüğü, İttihat ve Terakki Fırkası’nın bundan büyük faydalar sağladığı gayet açıktır. Talat Paşa’nın, yakalanacağını haber aldığı muhalif Prens Sebahattin’in yurt dışına kaçması için haber gönderdiğini hiç kimse göz ardı edemez. Hem muhalefetin, hem İttihat ve Terakki’nin arkasındaki (mesela Emanuel Karasu) kuvvetlerin Türk siyasetiyle nasıl oyun oynadığı ve devletin siyasetine nasıl hâkim olduğu gün gibi aşikârdır.

Dağılmaya yüz tutmuş imparatorluğu kurtarmak için yapılan İslamcılık faaliyeti fayda etmeyince Türkçülük çaresine başvurmak İttihatçıları kahraman yapmaya yetmez. İşte bu ikinci dönemde gösterdikleri kahramanlıklardan dolayı bugünkü milliyetçiler İttihatçıları severler.

Netice olarak, hiçbir saplantıya düşmeden bu mesele iyice araştırılmalıdır. Etkilerinin bugün bile devam ettiğini gördüğümüz İttihat ve Terakki Cemiyeti hareketini –özellikle milliyetçi kesimlerin- çok iyi bilmesi gerekmektedir.

Böylesine tartışmaya hazır bir yazıyı kaleme aldığınız için size minnettarım değerli Hocam. İttihat ve Terakki Fırkası zamanında işlenen bazı cinayetlerin bugün bile çözülememiş olması bu konuya kafa yoran yazarlarımızı düşündürmelidir.

Bugün hala o zamanki “Terakki” hareketini destekleyenlerin arkasında kimlerin olduğunu, amaçlarının ne olduğunu iyice araştırmak ve bu konuyu iyice düşünmek gerekmektedir.

Bu vesileyle saygılarımı sunuyorum.

Sinan Oğan’ın Cumhur İttifakı’nı Tercih Etmesi Sebebiyle

Kıssadan Hisse :
DEĞERLİ DOSTLAR ASLA ÜMİTSİZ OLMAYIN!
Rahmetli Mustafa Necati Sepetçioğlu, Türklerin Anadolu’ya gelişlerinde Selçukluların başına gelen olayları anlattığı KİLİT, ANAHTAR, KAPI, KONAK, ÇATI ve ÜÇLER YEDİLER KIRKLAR eserlerinden birinde anlattığı ilginç bir olayı bugün sizlere anlatmak zorundayım. Bu kitapları okuyanlar mutlaka hatırlayacaklardır.
Alparslan, çok yakın arkadaşları olan Afşın Beyi ve Ersagun Beyi yanına çağırır. Onlara şunu söyler. “İkinizden biriniz ebediyen hain, biri de ebediyen kahraman olarak anılacaktır. Hainliğe hanginiz razısınız?”
Büyük komutan Alparslan Bey’in elbette bir bildiği vardır!
Hainliğe Ersagun bey razı olur. Afşın Bey ve Ersagun Bey, ordularıyla, bayağı bildiğimiz büyük bir savaşa tutuşur. Ersagun Bey, yenilmiş gibi Afşın Bey’in önünden kaçar ve Bizans’a sığınır. Bizans, düşmandan kaçarak kendisine sığınan Alparslan’ın bu büyük komutanına kapılarını açar. Ve Ersagun Bey hayatı boyunca Bizans’tan Alparslan’a istihbarat gönderir.
Kıssadan hisse diye yazdım. Sinan Ogan Cumhur İttifakı’nı tercih etti ve Ümit Özdağ da Millet İttifakı’na yakın durdu. Her iki komutan iki ayrı bloka yerleşmiş olacak.
Ne dersiniz? Bu iki insan Alparslan’ın komutanlarının görevini yapabilirler mi?
Bence yaparlar ve bu onların tarihi görevleridir. Onlar için bu görev Türk Milletinin bütün tarihi boyunca yapabilecekleri en son ve en mukaddes görev olur. Eğer böyle düşünmemişlerse biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kaderi meçhul olur.

Kıssadan Hisse

 

Değerli dostlar,

19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı ve önümüzdeki kritik seçim vesilesiyle sık sık okuduğum Falih Rıfkı Atay’ın ZEYTİNDAĞI kitabından aşağıdaki anekdotu sizlerle paylaşma ihtiyacı hissettim. Muhakkak okuyan her dostun kafasında birtakım soru işaretleri ve “acaba” lar oluşacaktır.

Zeytindağı, 35. ve 36. sayfalarından aldığım aşağıdaki yazı herhalde sizleri de derin düşüncelere sevk edecektir.

“Atatürk’ün umumi kâtibi Hasan Rıza Soyak’ın babası Necip Bey, Üsküp eşrafından pek dürüst bir efendi idi. 1908 hürriyet savaşından önce, İttihatçılarla münasebette bulunduğu vakit, Enver Bey de ona defalarca misafir olmuştu. Kendisini pek sayar, gördükçe elini öperdi. Bir sultanla evlendikten sonra da eşini yabancı erkek olarak yalnız onun yanına çıkarmıştı.

İttihat ve Terakki umumî merkezi Birinci Dünya Savaşı’nın son yılında artık zaferden umut kesmişti. Rusya da yıkıldığına göre, tekli barış yapma imkânı aramak fikri hepsini sarmıştı. Fakat Enver Paşa’ya bu bahsi açmaya hiçbirinin cesareti yoktu.

Bir gün Necip Bey’i merkeze çağırdılar. Durumu ve düşündükleri son çareyi anlattıktan sonra:

– Dinlese dinlese seni dinler! Bir vatan vazifesidir, teşebbüs et, dediler.

Necip Bey, Enver’in yalısına gideceği günün sabahı evdekilere:

– Bugün çok ehemmiyetli bir vazife yapmaya gidiyorum, inşallah muvaffak olurum dedi.

Enver, kendisini öğle yemeğine alıkoydu. Sofrada Necip Bey bahsi açtı, dili döndüğü kadar konuştu. Enver Bey sonuna kadar dinledikten sonra:
“Vah Necip Bey vah, seni de zehirlemişler. Sen ki maneviyata inanırsın. Bilmiş ol ki ben Allah tarafından Büyük Türk hakanlığını kurmaya vekilim. Git evinde rahat uyu!”

Necip Bey eve döndüğünde şöyle diyordu:
– Eğer bu adam Harbiye Nazırı, Başkumandan vekili ve Yaver-i Hazreti Şehriyari olmasa yeri doğrudan doğruya tımarhanedir. “

İngiliz Ajanlarının Başarıları

Bugünlerde “Bir İngiliz Ajanının Gözünden Yemen ve Yemen’de Türk İdaresi-(Bahtsız Arabistan ve Yemen’de Türkler) kitabını okuyorum.

Kitabın yazarı: Wyman Bury.

Çeviren: İlker Can

Yayınevi: Kayıt

Yayın Tarihi: 2021

Bugünlerde Yemen’le ilgili okumalar yapıyorum. Türkler neden Yemen’e gitti? Yemen’i neden ve nasıl kaybettik?

Kitabın yazarı İngiliz ajanı Wyman Bury’nin Yemen’deki adı Şeyh Abdullah Mansur’dur. Şeyh Abdullah Mansur tam bir Yemenlidir. Esmer, suratı yanmış, sakalları seyrek, beş vakit namaz kılan, sadaka veren, İslam dinini yayan, Yemenli kıyafetleri giyen, belindeki kuşağının içinde her Yemenli gibi kaması olan bir sade vatandaş gibidir.

Yemen’in elimizden çıkmasında asıl adı Wyman Bury olan “Şeyh Abdullah Mansur” adlı bu İngiliz ajanının büyük rolü olmuş.

İngiliz istihbaratı İslam coğrafyasını ele geçirmede dini terminolojiyi çok iyi kullanmıştır. Şeyh Nazım Kıbrisi de bunlardan biridir.

Osmanlı Devleti’nin yıkılışı büyük ölçüde İngiliz ajanlarının ön çalışmaları neticesinde mümkün olabilmiştir. İngilizler bugün de aynı sinsi ajanları kullanmaya devam ediyorlar. Basında İran Milli Savunma Bakan Yardımcısının 50 yıl İngiltere’ye İran Ordusu hakkında istihbarat verdiği haberi çıktı bugün. Sarsıldım, üzüldüm. Acaba İngilizler bugün bizim ülkemizde hangi elemanları kullanıyorlar diye düşündüm.

Yayıncı kitabın arka kapak yazısında şu ifadeleri kullanmış. Sizin de ilginç bulacağınıza inanıyorum.

“Milletler, kendilerini oluşturan bireylerin sırtında yükselirler; İngilizlere dünya hâkimiyetinin kapılarını açan, yetiştirdiği ajanlarının özverili ve bilimsel çalışmalarıdır. Türk toplumu olarak herkesin bildiği bir Arabistanlı Lawrens vardır. Fakat Lawrens, tek bir kişiden ibaret değildir; onun gibi Osmanlı İmparatorluğunun her tarafına dağılmış, yerel kıyafetler giyen, yerel dili konuşan ve her şeyden önemlisi İslam dininin ibadetlerini aksatmadan yerine getiren yüzlerce belki binlerce ajan bulunmaktadır. Arabistan için Thomas Edward Lawrens, Irak için Gertruth Bell, Yemen için G. Wyman Bury ve ismini bilmediğimiz daha niceleri. George Wyman Bury ya da Yemen’de kullandığı ismi ile (Şeyh) Abdullah Mansur, Osmanlı Devletinin yıkılma sürecinde imparatorluğun her yerinde faaliyet gösteren yüzlerce belki de binlerce ajandan sadece biridir. Abdullah Mansur (G.Wyman Bury), İngiliz olmasına rağmen Yemen’de aralarında bulunduğu Araplar gibi yaşamaktadır. Görünüşte ibadetlerini aksatmayan ve çoğunlukla cemaatle namaz kılan, asla içki içmeyen, fakirlere sadaka veren, ihtiyacı olana yardım eden ve dostlarına ikramda asla kusur etmeyen başarılı bir istihbarat ajanıdır. Biz, kutsal toprakları korumak ve Yemen’de hâkimiyetimizi devam ettirmek için Anadolu’dan yüzbinlerce Mehmetçiğin kanını ve devlet hazinesinden milyonlarca altını Yemen’e akıtırken, orada huzuru bozmak ve isyan çıkarmak için sadece iyi eğitimli birkaç ecnebi ajanı yeterli olmuştur.

Türkçeye çevirisi yapılan bu kitap Yemen’deki İngiliz ajanlardan biri olan G. Wyman Bury’e aittir.”

VİYANA KUŞATMASI GÜNLÜĞÜ

Siz de Olsaydınız Üzülür Müydünüz Acaba?

Anlatacağım olay bir hikâye değil.

Bugünlerde “Devlet-i Aliyye Teşrifatçıbaşısı Ahmet Ağa’nın Viyana Kuşatması Günlüğü Notları-Richard F. Kreutel/Esat N. Erendor” kitabını okudum. Duygu ve düşüncelerimi paylaşmayı bir vatan görevi bildim. II. Viyana Kuşatması ’nın hüzün verici bir mağlubiyetle sonuçlandığını hepimiz biliyoruz. Ama bu denli, orada, sahada yaşananları birebir okuyup da kahrolmamak, sanki bugün olmuş gibi üzülmemek elde değil. Bu mağlubiyetin asıl sebebinin kesinlikle insan unsuru olduğunu peşinen söylemeliyim. “İslam Ordusu” sanki Viyana’ya ticaret yapmaya gitmiş gibi davranmış. Yazının sonunda okuyacaksınız, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa bile elli kuruşa 2500 koyun almış. Ve tabii ki daha neler neler… Günlükleri yazan Ahmet Ağa olayları günü gününe açıkça yazmış. Başka söze hacet yok.

Hâlbuki Merzifonlu büyük bir kumandandı. Bir krala yazdığı mektupta “Yedi ve dokuz kral sakalımızdan bir kıl koparamamışlardır. İnşallah daima böyle olacak ve devletimiz dünya durdukça duracaktır” demiştir. Ama işte insan unsuru bu! Aldanır mı, aldanır.

Günlüklerden başlayarak büyük hezimetin nasıl geldiğini tarih sırasına göre sizlere aktarmaya çalışacağım.

Sonraki Sayfa »

Çiçekler Solmadan

Değerli Bayrak okuyucusu, size bu sayıda önemli bulduğum bir kitabı tanıtacağım:

Kitabın adı: İran’da Soluyor Çiçekler

Yazarı: Behman Nirumand.

Yayıncı: Belge Yayınları.

Yıl: 1987

Bu kitabı, ülkemizin halen içinde bulunduğu geçiş sürecinin manasını anlamak için çok önemli buluyorum. Bir daha, bir daha okumak istiyorum.

Sizin için kitaptan bazı alıntılar da yaparak neden böyle düşündüğümü açıklamaya çalışacağım.

Kitapta yazar, Humeyni devriminin rejimi nasıl değiştirdiğini ve İran’da hayatı nasıl adım adım solgunlaştırdığını anlatmış.

“İran’da Soluyor Çiçekler”

Çok anlamlı, değil mi?

Behman Nirumand solcu bir insandır. Berlin’de felsefe, Alman ve Fars Dili-Edebiyatı öğrenimi görmüş. Şah rejimine karşı faaliyetlerde bulunduğu için SAVAK (İran istihbarat örgütü) korkusundan Almanya’ya kaçmış. Almanya’da uzun yıllar kalmış. Ve tabii ki ülkesini özlemiş. Özlemini aşağıdaki satırlarla dile getirmiş. Bu müthiş bir vatan özlemiydi! Etkilendim. Herhalde vatanından ayrı kalan her insan aynı duyguları taşırdı!

Şu duyguları lütfen okuyunuz.

Sonraki Sayfa »

21. Yüzyıl Haçlı Seferleri ve Türkiye

  1. Yüzyıl Haçlı Seferleri ve Türkiye

Selçuklu döneminde yapılan Haçlı Seferleri:

1)  Birinci Haçlı Seferi (1096-1099)

2) İkinci Haçlı Seferi (1147-1149)

3)  Üçüncü Haçlı Seferi (1189-1192)

4) Dördüncü Haçlı Seferi (1204)

5) Beşinci Haçlı Seferi (1217-1221)

6) Altıncı Haçlı Seferi (1228-1229)

7) Yedinci Haçlı Seferi (1248-1254)

8) Sekizinci Haçlı Seferi (1268-1270)

 

Osmanlı devleti döneminde yapılan Haçlı Seferleri:

9)   Sırpsındığı Savaşı 1364

10) Birinci Kosova Meydan Muharebesi 1389

11) Niğbolu Savaşı 1396

12) Varna Savaşı 1444 (Son Haçlı ittifakı)

13)İkinci Kosova savaşı 1448

14)İstanbul’un fethinden sonra 20 devlete karşı Osmanlı’nın 16 yıl süren mücadelesi.

15) ….. bekleniyor…

Değerli dostlar, şu tabloya iyi bakmak lazım. 1. Haçlı Seferi 1096 yılında yapılmış. Yani Malazgirt Meydan Savaşı’ndan 25 yıl sonra. Bu demektir ki Batı alemi Türkleri Anadolu’ya sokmak istememiştir. Bin yıl önce başlamış Batı ile bu temas. Orta Asya’dan gelip Anadolu’yu vatan yapalı bin yıl olmuş neredeyse.

Sonra ardı ardına 14 defa Haçlı Seferi düzenlemişler Türklerin üzerine. Selçuklular döneminde sekiz sefer yapılmış. Osmanlılar Anadolu’ya hakim olduktan sonra ise 6 sefer yapılmış. Batılılar, II. Kosova Savaşı’ndan sonra artık ümitlerini kesmişler. Türkler’in önlerinin kesilemyeceğini anlamış ve geri çekilmişler.

İstanbul’un fethi çok önemli bir dönüm noktası olmuş. Fetihten sonra Türklerin üzerine 20 devlet toplanarak gelmiş. Bu 20 devlete İran ve Gürcistan ve Karaman Oğulları dahildir. Türkler bu 20 devletle 16 yıl süren bir savunma savaşı yapmış. Büyük bir deha ve büyük bir kumandan olan Fatih, bu 20 devleti birbirine düşürerek teker teker yenmiş. Aşağıdaki alıntıyı lütfen okuyunuz.

“Bu sebeple Venedik ile Türkiye arasında 16 yıl sürecek büyük harp patlak vermiştir. Bu harpte Türkiye, büyük devletlerden VENEDNİK, MACARNİSTAN, ALMANYA, LEHİSTAN, ARAGON, KASTİLYA, NAPOLİ, İRAN, diğer devletlerden KIBRIS, RODOS, PAPALIK, PLORANSA, MİLANO, SAOVİE, FERRARA, MODENA, SİENA, LUCCA, PİSA, MANTUA, TRENTO, BURGONYA, CENEVİZ, KARAMAN, GÜRCİSTAN ile savaşa girmiştir ve tek başına hepsini yenmiştir. Yine bu harbi, tahrik eden, organize eden PAPA olmuştur. Bu sefer meseleyi kökünden halletmek için ittifaklar yapmışlardı. Artık gündemde Türkiye’nin taksimi vardı. Yani Türkler’in Avrupa’dan tamamen sürülmesi kararlaştırılmıştı. Uzun-Hasan da Osmanlıları Anadolu’dan Balkanlara atmak azminde idi. Yine Osmanlılara hayat hakkı tanınmıyordu. Durum çok nazikti. Zira Türkiye aleyhine koalisyona girmeyen sadece Çin ve Japon imparatorlukları vardı.”

Dikkat ederseniz 15. Haçlı Seferi için “bekliyoruz!” diye yazdım. Doğu Akdeniz meselesi her an bir yeni haçlı seferinin başlamasına sebep olabilir.

Basından ve televizyon haberlerinden gelişmeleri takip ediyorsunuz. Yine bütün Batı alemi birleşip Türkiye’ye saldırma hesabı içinde. NATO üyesi olduğumuz halde NATO üyesi olan Hıristiyan ülkeler bile bize karşı cephe almış durumda. Hatta stratejik ortağımız olan ABD bile.

Amerika Birleşik Devletleri için; “ABD’nin Türk Milleti ile ve İslam alemi ile müttefik olması mümkün değildir” diye yazmıştım. 2010 yılında yayınlanan kitabımda bu konuyu anlattım. 1950 li yıllardan beri ABD Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni sömürmüştür, kendi emelleri için kullanmıştır. Hala da kullanmaya devam etmiştir. Düşünün ki, savaş yapmak üzere olduğumuz düşmanımıza silah yardımı yapmaktadır. (Kıbrıs Rum kesimine uyguladığı silah ambargosunu kaldırmıştır.) Şu anda NATO müttefiki olan Türkiye toprakları içinde ABD’nin üsleri bulunmaktadır. Mesela; İncirlik. Kürecik! Son derece vahim bir durum. Batı sınırlarımızın hemen ötesinde, Yunanistan toprakları içinde bulunan Dedeağaç’ta üs kurmuş durumda.

Sadece ABD örneğini verdim. Türklerin, Batılı milletler için yapmadığı fedakarlıklar kalmamıştır. Açlıktan ölen İrlanda’ya, Napolyon öncesi Fransız milletine büyük yardımlarımız olmuştur. Görüyoruz ki bu yardımların, bu fedakarlıkların, milletlerarası mücadelelerde hiçbir değeri olmamaktadır.

Türk basınında bazı köşe yazarları hamaset kokan çok güzel yazılar kaleme almaktadır. Bunlardan biri Yeni Şafak Gazetesi yazarı İbrahim Karagül’dür. Bakın Türkiye’nin yeni dönemde aldığı pozisyonu, geldiği noktayı nasıl değerlendiriyor:

“Çünkü savunma yüzyılı bitti.

Çünkü, savunma yüzyılı bitti.

Çünkü, dilenme yüzyılı bitti.

Çünkü, acizlikler yüzyılı bitti.

Çünkü, başkalarının cephesi olma, başkalarının güvenlik ve çıkarlarına göre pozisyon alma, rol üslenme dönemi bitti. O parantez kapandı.

Artık Batı; ABD ve Avrupa Türkiye ile ilişkilerini Türkiye’nin gerçekleri üzerinden yeniden şekillendirmek zorunda kalacak.

Artık Türkiye değil, onlar kendi ezberlerini terk etmek zorunda kalacak.

Çünkü artık durduramayacakları, eski taktiklerin etki edemeyeceği bir güç var. Eski blöflerin, tehditlerin, şantajların, baskıların, aldatma yöntemlerinin işe yaramayacağı bir gerçek var.

Çünkü Avrupa bizim için büyülü bir hedef değil artık. Çünkü biz kendi adresimizi, kendi yolumuzu, kendi gücümüzü kendimiz belirliyoruz. Engellenemeyen, diz çöktürülemeyen, vesayet altında tutulamayan Türkiye’ye bu yolla gelmelerinin hiçbir karşılığı olmayacak.” İbrahim Karagül, Yeni Şafak, 1 Eylül 2020

Sayın yazarın bu konudaki değerlendirmesi gerçekte çok yerinde. Bir Türk çocuğu olarak böyle duyguları paylaşmamak mümkün değil. Keşke dediği gibi olsaydı her şey…

Türkiye’nin durumu şu anda büyük özellik arz ediyor. Türk Ordusu için “Yavuz’un, Fatih’in, Kanuni”nin” ordusu olduğunu düşünerek kaleme alınan bu yazı bizi yanıltır. Türk Ordusu Ergenekon ve 15 Temmuz tertipleri ile çökertilmiştir. Uçakları kullanacak pilotları, donanmada tatbikat yapacak amiralleri bulamadığımız zamanlar olmuştu. Bana göre şu anda -İbrahim Karagül’ün düşündüğü gibi- Batı aleminin haçlı ittifakını bize saldırmaktan caydıracak bir durumda değiliz. Türkiye’yi böyle bir savaşın içine atmayı düşünen devlet adamlarımızın bir daha düşünmesi lazımdır. Bölgede müttefikimiz bile yoktur. Katar’la, Filistin’le bu iş olmaz. Zaten onlar da uluslararası konularda aleyhimize oy kullanmaktadır.

Böyle bir haçlı saldırısı olursa bana göre Türkiye için büyük bir yıkım olur.

Bundan endişe ederim.

Böyle bir savunmayı, ordumuzun güçlendiği, ekonomimizin güçlendiği, müttefiklerimizin çoğaldığı bir zamana ertelemek gerekir diye düşünüyorum.

Böyle bir zamanda hamaset yapmak, böylesine uçarı duygulara kapılmak son derece yanlıştır. Türk Milleti’ne yeni bir Balkan bozgunu, yeni bir dünya savaşı bozgunu yaşatmaktan kaçınılmalıdır. Anlaşmazlıklar diplomasi yoluyla çözülmeye ve zaman kazanmaya çalışılmalıdır. “İntiharı göze alabilen bir milletiz” söylemlerine kulak asılmamalıdır. Yeni bir istiklal savaşı yapmak zorunda kalmak bu çağda son derece tehlikeli olur.

Allah, ordumuza, devletimize ve milletimize zeval vermesin.

Uyarmak vatan borcumdnur.

Mikdat Topçu

03.09.2020

 

21. Yüzyıl Haçlı Seferleri ve Türkiye

21. Yüzyıl Haçlı Seferleri ve Türkiye

Selçuklu döneminde yapılan Haçlı Seferleri:

1)  Birinci Haçlı Seferi (1096-1099)

2) İkinci Haçlı Seferi (1147-1149)

3)  Üçüncü Haçlı Seferi (1189-1192)

4) Dördüncü Haçlı Seferi (1204)

5) Beşinci Haçlı Seferi (1217-1221)

6) Altıncı Haçlı Seferi (1228-1229)

7) Yedinci Haçlı Seferi (1248-1254)

8) Sekizinci Haçlı Seferi (1268-1270)

 

Osmanlı devleti döneminde yapılan Haçlı Seferleri:

9)   Sırpsındığı Savaşı 1364

10) Birinci Kosova Meydan Muharebesi 1389

11) Niğbolu Savaşı 1396

12) Varna Savaşı 1444 (Son Haçlı ittifakı)

13)İkinci Kosova savaşı 1448

14)İstanbul’un fethinden sonra 20 devlete karşı Osmanlı’nın 16 yıl süren mücadelesi.

15) ….. bekleniyor…

Değerli dostlar, şu tabloya iyi bakmak lazım. 1. Haçlı Seferi 1096 yılında yapılmış. Yani Malazgirt Meydan Savaşı’ndan 25 yıl sonra. Bu demektir ki Batı alemi Türkleri Anadolu’ya sokmak istememiştir. Bin yıl önce başlamış Batı ile bu temas. Orta Asya’dan gelip Anadolu’yu vatan yapalı bin yıl olmuş neredeyse.

Sonra ardı ardına 14 defa Haçlı Seferi düzenlemişler Türklerin üzerine. Selçuklular döneminde sekiz sefer yapılmış. Osmanlılar Anadolu’ya hakim olduktan sonra ise 6 sefer yapılmış. Batılılar, II. Kosova Savaşı’ndan sonra artık ümitlerini kesmişler. Türkler’in önlerinin kesilemyeceğini anlamış ve geri çekilmişler.

İstanbul’un fethi çok önemli bir dönüm noktası olmuş. Fetihten sonra Türklerin üzerine 20 devlet toplanarak gelmiş. Bu 20 devlete İran ve Gürcistan ve Karaman Oğulları dahildir. Türkler bu 20 devletle 16 yıl süren bir savunma savaşı yapmış. Büyük bir deha ve büyük bir kumandan olan Fatih, bu 20 devleti birbirine düşürerek teker teker yenmiş. Aşağıdaki alıntıyı lütfen okuyunuz.

21. Yüzyıl Haçlı Seferleri ve Türkiye

Selçuklu döneminde yapılan Haçlı Seferleri:

1)  Birinci Haçlı Seferi (1096-1099)

2) İkinci Haçlı Seferi (1147-1149)

3)  Üçüncü Haçlı Seferi (1189-1192)

4) Dördüncü Haçlı Seferi (1204)

5) Beşinci Haçlı Seferi (1217-1221)

6) Altıncı Haçlı Seferi (1228-1229)

7) Yedinci Haçlı Seferi (1248-1254)

8) Sekizinci Haçlı Seferi (1268-1270)

Osmanlı devleti döneminde yapılan Haçlı Seferleri:

9)   Sırpsındığı Savaşı 1364

10) Birinci Kosova Meydan Muharebesi 1389

11) Niğbolu Savaşı 1396

12) Varna Savaşı 1444 (Son Haçlı ittifakı)

13)İkinci Kosova savaşı 1448

14)İstanbul’un fethinden sonra 20 devlete karşı Osmanlı’nın 16 yıl süren mücadelesi.

15) ….. bekleniyor…

Değerli dostlar, şu tabloya iyi bakmak lazım. 1. Haçlı Seferi 1096 yılında yapılmış. Yani Malazgirt Meydan Savaşı’ndan 25 yıl sonra. Bu demektir ki Batı alemi Türkleri Anadolu’ya sokmak istememiştir. Bin yıl önce başlamış Batı ile bu temas. Orta Asya’dan gelip Anadolu’yu vatan yapalı bin yıl olmuş neredeyse.

Sonra ardı ardına 14 defa Haçlı Seferi düzenlemişler Türklerin üzerine. Selçuklular döneminde sekiz sefer yapılmış. Osmanlılar Anadolu’ya hakim olduktan sonra ise 6 sefer yapılmış. Batılılar, II. Kosova Savaşı’ndan sonra artık ümitlerini kesmişler. Türkler’in önlerinin kesilemyeceğini anlamış ve geri çekilmişler.

İstanbul’un fethi çok önemli bir dönüm noktası olmuş. Fetihten sonra Türklerin üzerine 20 devlet toplanarak gelmiş. Bu 20 devlete İran ve Gürcistan ve Karaman Oğulları dahildir. Türkler bu 20 devletle 16 yıl süren bir savunma savaşı yapmış. Büyük bir deha ve büyük bir kumandan olan Fatih, bu 20 devleti birbirine düşürerek teker teker yenmiş. Aşağıdaki alıntıyı lütfen okuyunuz.

21. Yüzyıl Haçlı Seferleri ve Türkiye

Selçuklu döneminde yapılan Haçlı Seferleri:

1)  Birinci Haçlı Seferi (1096-1099)

2) İkinci Haçlı Seferi (1147-1149)

3)  Üçüncü Haçlı Seferi (1189-1192)

4) Dördüncü Haçlı Seferi (1204)

5) Beşinci Haçlı Seferi (1217-1221)

6) Altıncı Haçlı Seferi (1228-1229)

7) Yedinci Haçlı Seferi (1248-1254)

8) Sekizinci Haçlı Seferi (1268-1270)

Osmanlı devleti döneminde yapılan Haçlı Seferleri:

9)   Sırpsındığı Savaşı 1364

10) Birinci Kosova Meydan Muharebesi 1389

11) Niğbolu Savaşı 1396

12) Varna Savaşı 1444 (Son Haçlı ittifakı)

13)İkinci Kosova savaşı 1448

14)İstanbul’un fethinden sonra 20 devlete karşı Osmanlı’nın 16 yıl süren mücadelesi.

15) ….. bekleniyor…

Değerli dostlar, şu tabloya iyi bakmak lazım. 1. Haçlı Seferi 1096 yılında yapılmış. Yani Malazgirt Meydan Savaşı’ndan 25 yıl sonra. Bu demektir ki Batı alemi Türkleri Anadolu’ya sokmak istememiştir. Bin yıl önce başlamış Batı ile bu temas. Orta Asya’dan gelip Anadolu’yu vatan yapalı bin yıl olmuş neredeyse.

Sonra ardı ardına 14 defa Haçlı Seferi düzenlemişler Türklerin üzerine. Selçuklular döneminde sekiz sefer yapılmış. Osmanlılar Anadolu’ya hakim olduktan sonra ise 6 sefer yapılmış. Batılılar, II. Kosova Savaşı’ndan sonra artık ümitlerini kesmişler. Türkler’in önlerinin kesilemyeceğini anlamış ve geri çekilmişler.

İstanbul’un fethi çok önemli bir dönüm noktası olmuş. Fetihten sonra Türklerin üzerine 20 devlet toplanarak gelmiş. Bu 20 devlete İran ve Gürcistan ve Karaman Oğulları dahildir. Türkler bu 20 devletle 16 yıl süren bir savunma savaşı yapmış. Büyük bir deha ve büyük bir kumandan olan Fatih, bu 20 devleti birbirine düşürerek teker teker yenmiş. Aşağıdaki alıntıyı lütfen okuyunuz.

“Bu sebeple Venedik ile Türkiye arasında 16 yıl sürecek büyük harp patlak vermiĢtir. Bu harpte Türkiye, büyük devletlerden VENEDİK, MACARİSTAN, ALMANYA, LEHİSTAN, ARAGON, KASTİLYA, NAPOLİ, İRAN, diğer devletlerden KIBRIS, RODOS, PAPALIK, PLORANSA, MİLANO, SAOVİE, FERRARA, MODENA, SİENA, LUCCA, PİSA, MANTUA, TRENTO, BURGONYA, CENEVİZ, KARAMAN, GÜRCİSTAN ile savaşa girmiştir ve tek başına hepsini yenmiştir. Yine bu harbi, tahrik eden, organize eden PAPA olmuştur. Bu sefer meseleyi kökünden halletmek için ittifaklar yapmışlardı. Artık gündemde Türkiye’nin taksimi vardı. Yani Türkler’in Avrupa’dan tamamen sürülmesi kararlaştırılmıştı. Uzun-Hasan da Osmanlıları Anadolu’dan Balkanlara atmak azminde idi. Yine Osmanlılara hayat hakkı tanınmıyordu. Durum çok nazikti. Zira Türkiye aleyhine koalisyona girmeyen sadece Çin ve Japon imparatorlukları vardı.”

Dikkat ederseniz 15. Haçlı Seferi için “bekliyoruz!” diye yazdım. Doğu Akdeniz meselesi her an bir yeni haçlı seferinin başlamasına sebep olabilir.

Basından ve televizyon haberlerinden gelişmeleri takip ediyorsunuz. Yine bütün Batı alemi birleşip Türkiye’ye saldırma hesabı içinde. NATO üyesi olduğumuz halde NATO üyesi olan Hıristiyan ülkeler bile bize karşı cephe almış durumda. Hatta stratejik ortağımız olan ABD bile.

Amerika Birleşik Devletleri için; “ABD’nin Türk Milleti ile ve İslam alemi ile müttefik olması mümkün değildir” diye yazmıştım. 2010 yılında yayınlanan kitabımda bu konuyu anlattım. 1950 li yıllardan beri ABD Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni sömürmüştür, kendi emelleri için kullanmıştır. Hala da kullanmaya devam etmiştir. Düşünün ki, savaş yapmak üzere olduğumuz düşmanımıza silah yardımı yapmaktadır. (Kıbrıs Rum kesimine uyguladığı silah ambargosunu kaldırmıştır.) Şu anda NATO müttefiki olan Türkiye toprakları içinde ABD’nin üsleri bulunmaktadır. Mesela; İncirlik. Kürecik! Son derece vahim bir durum. Batı sınırlarımızın hemen ötesinde, Yunanistan toprakları içinde bulunan Dedeağaç’ta üs kurmuş durumda.

Sadece ABD örneğini verdim. Türklerin, Batılı milletler için yapmadığı fedakarlıklar kalmamıştır. Açlıktan ölen İrlanda’ya, Napolyon öncesi Fransız milletine büyük yardımlarımız olmuştur. Görüyoruz ki bu yardımların, bu fedakarlıkların, milletlerarası mücadelelerde hiçbir değeri olmamaktadır.

Türk basınında bazı köşe yazarları hamaset kokan çok güzel yazılar kaleme almaktadır. Bunlardan biri Yeni Şafak Gazetesi yazarı İbrahim Karagül’dür. Bakın Türkiye’nin yeni dönemde aldığı pozisyonu, geldiği noktayı nasıl değerlendiriyor:

“Çünkü savunma yüzyılı bitti.

Çünkü, savunma yüzyılı bitti.

Çünkü, dilenme yüzyılı bitti.

Çünkü, acizlikler yüzyılı bitti.

Çünkü, başkalarının cephesi olma, başkalarının güvenlik ve çıkarlarına göre pozisyon alma, rol üslenme dönemi bitti. O parantez kapandı.

Artık Batı; ABD ve Avrupa Türkiye ile ilişkilerini Türkiye’nin gerçekleri üzerinden yeniden şekillendirmek zorunda kalacak.

Artık Türkiye değil, onlar kendi ezberlerini terk etmek zorunda kalacak.

Çünkü artık durduramayacakları, eski taktiklerin etki edemeyeceği bir güç var. Eski blöflerin, tehditlerin, şantajların, baskıların, aldatma yöntemlerinin işe yaramayacağı bir gerçek var.

Çünkü Avrupa bizim için büyülü bir hedef değil artık. Çünkü biz kendi adresimizi, kendi yolumuzu, kendi gücümüzü kendimiz belirliyoruz. Engellenemeyen, diz çöktürülemeyen, vesayet altında tutulamayan Türkiye’ye bu yolla gelmelerinin hiçbir karşılığı olmayacak.” İbrahim Karagül, Yeni Şafak, 1 Eylül 2020

Sayın yazarın bu konudaki değerlendirmesi gerçekte çok yerinde. Bir Türk çocuğu olarak böyle duyguları paylaşmamak mümkün değil. Keşke dediği gibi olsaydı her şey…

Türkiye’nin durumu şu anda büyük özellik arz ediyor. Türk Ordusu için “Yavuz’un, Fatih’in, Kanuni”nin” ordusu olduğunu düşünerek kaleme alınan bu yazı bizi yanıltır. Türk Ordusu Ergenekon ve 15 Temmuz tertipleri ile çökertilmiştir. Uçakları kullanacak pilotları, donanmada tatbikat yapacak amiralleri bulamadığımız zamanlar olmuştu. Bana göre şu anda -İbrahim Karagül’ün düşündüğü gibi- Batı aleminin haçlı ittifakını bize saldırmaktan caydıracak bir durumda değiliz. Türkiye’yi böyle bir savaşın içine atmayı düşünen devlet adamlarımızın bir daha düşünmesi lazımdır. Bölgede müttefikimiz bile yoktur. Katar’la, Filistin’le bu iş olmaz. Zaten onlar da uluslararası konularda aleyhimize oy kullanmaktadır.

Böyle bir haçlı saldırısı olursa bana göre Türkiye için büyük bir yıkım olur.

Bundan endişe ederim.

Böyle bir savunmayı, ordumuzun güçlendiği, ekonomimizin güçlendiği, müttefiklerimizin çoğaldığı bir zamana ertelemek gerekir diye düşünüyorum.

Böyle bir zamanda hamaset yapmak, böylesine uçarı duygulara kapılmak son derece yanlıştır. Türk Milleti’ne yeni bir Balkan bozgunu, yeni bir dünya savaşı bozgunu yaşatmaktan kaçınılmalıdır. Anlaşmazlıklar diplomasi yoluyla çözülmeye ve zaman kazanmaya çalışılmalıdır. “İntiharı göze alabilen bir milletiz” söylemlerine kulak asılmamalıdır. Yeni bir istiklal savaşı yapmak zorunda kalmak bu çağda son derece tehlikeli olur.

Allah, ordumuza, devletimize ve milletimize zeval vermesin.

Uyarmak vatan borcumdnur.

Mikdat Topçu

03.09.2020

Dikkat ederseniz 15. Haçlı Seferi için “bekliyoruz!” diye yazdım. Doğu Akdeniz meselesi her an bir yeni haçlı seferinin başlamasına sebep olabilir.

Basından ve televizyon haberlerinden gelişmeleri takip ediyorsunuz. Yine bütün Batı alemi birleşip Türkiye’ye saldırma hesabı içinde. NATO üyesi olduğumuz halde NATO üyesi olan Hıristiyan ülkeler bile bize karşı cephe almış durumda. Hatta stratejik ortağımız olan ABD bile.

Amerika Birleşik Devletleri için; “ABD’nin Türk Milleti ile ve İslam alemi ile müttefik olması mümkün değildir” diye yazmıştım. 2010 yılında yayınlanan kitabımda bu konuyu anlattım. 1950 li yıllardan beri ABD Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni sömürmüştür, kendi emelleri için kullanmıştır. Hala da kullanmaya devam etmiştir. Düşünün ki, savaş yapmak üzere olduğumuz düşmanımıza silah yardımı yapmaktadır. (Kıbrıs Rum kesimine uyguladığı silah ambargosunu kaldırmıştır.) Şu anda NATO müttefiki olan Türkiye toprakları içinde ABD’nin üsleri bulunmaktadır. Mesela; İncirlik. Kürecik! Son derece vahim bir durum. Batı sınırlarımızın hemen ötesinde, Yunanistan toprakları içinde bulunan Dedeağaç’ta üs kurmuş durumda.

Sadece ABD örneğini verdim. Türklerin, Batılı milletler için yapmadığı fedakarlıklar kalmamıştır. Açlıktan ölen İrlanda’ya, Napolyon öncesi Fransız milletine büyük yardımlarımız olmuştur. Görüyoruz ki bu yardımların, bu fedakarlıkların, milletlerarası mücadelelerde hiçbir değeri olmamaktadır.

Türk basınında bazı köşe yazarları hamaset kokan çok güzel yazılar kaleme almaktadır. Bunlardan biri Yeni Şafak Gazetesi yazarı İbrahim Karagül’dür. Bakın Türkiye’nin yeni dönemde aldığı pozisyonu, geldiği noktayı nasıl değerlendiriyor:

“Çünkü savunma yüzyılı bitti.

Çünkü, savunma yüzyılı bitti.

Çünkü, dilenme yüzyılı bitti.

Çünkü, acizlikler yüzyılı bitti.

Çünkü, başkalarının cephesi olma, başkalarının güvenlik ve çıkarlarına göre pozisyon alma, rol üslenme dönemi bitti. O parantez kapandı.

Artık Batı; ABD ve Avrupa Türkiye ile ilişkilerini Türkiye’nin gerçekleri üzerinden yeniden şekillendirmek zorunda kalacak.

Artık Türkiye değil, onlar kendi ezberlerini terk etmek zorunda kalacak.

Çünkü artık durduramayacakları, eski taktiklerin etki edemeyeceği bir güç var. Eski blöflerin, tehditlerin, şantajların, baskıların, aldatma yöntemlerinin işe yaramayacağı bir gerçek var.

Çünkü Avrupa bizim için büyülü bir hedef değil artık. Çünkü biz kendi adresimizi, kendi yolumuzu, kendi gücümüzü kendimiz belirliyoruz. Engellenemeyen, diz çöktürülemeyen, vesayet altında tutulamayan Türkiye’ye bu yolla gelmelerinin hiçbir karşılığı olmayacak.” İbrahim Karagül, Yeni Şafak, 1 Eylül 2020

Sayın yazarın bu konudaki değerlendirmesi gerçekte çok yerinde. Bir Türk çocuğu olarak böyle duyguları paylaşmamak mümkün değil. Keşke dediği gibi olsaydı her şey…

Türkiye’nin durumu şu anda büyük özellik arz ediyor. Türk Ordusu için “Yavuz’un, Fatih’in, Kanuni”nin” ordusu olduğunu düşünerek kaleme alınan bu yazı bizi yanıltır. Türk Ordusu Ergenekon ve 15 Temmuz tertipleri ile çökertilmiştir. Uçakları kullanacak pilotları, donanmada tatbikat yapacak amiralleri bulamadığımız zamanlar olmuştu. Bana göre şu anda -İbrahim Karagül’ün düşündüğü gibi- Batı aleminin haçlı ittifakını bize saldırmaktan caydıracak bir durumda değiliz. Türkiye’yi böyle bir savaşın içine atmayı düşünen devlet adamlarımızın bir daha düşünmesi lazımdır. Bölgede müttefikimiz bile yoktur. Katar’la, Filistin’le bu iş olmaz. Zaten onlar da uluslararası konularda aleyhimize oy kullanmaktadır.

Böyle bir haçlı saldırısı olursa bana göre Türkiye için büyük bir yıkım olur.

Bundan endişe ederim.

Böyle bir savunmayı, ordumuzun güçlendiği, ekonomimizin güçlendiği, müttefiklerimizin çoğaldığı bir zamana ertelemek gerekir diye düşünüyorum.

Böyle bir zamanda hamaset yapmak, böylesine uçarı duygulara kapılmak son derece yanlıştır. Türk Milleti’ne yeni bir Balkan bozgunu, yeni bir dünya savaşı bozgunu yaşatmaktan kaçınılmalıdır. Anlaşmazlıklar diplomasi yoluyla çözülmeye ve zaman kazanmaya çalışılmalıdır. “İntiharı göze alabilen bir milletiz” söylemlerine kulak asılmamalıdır. Yeni bir istiklal savaşı yapmak zorunda kalmak bu çağda son derece tehlikeli olur.

Allah, ordumuza, devletimize ve milletimize zeval vermesin.

Uyarmak vatan borcumdnur.

Mikdat Topçu

03.09.2020

Dikkat ederseniz 15. Haçlı Seferi için “bekliyoruz!” diye yazdım. Doğu Akdeniz meselesi her an bir yeni haçlı seferinin başlamasına sebep olabilir.

Basından ve televizyon haberlerinden gelişmeleri takip ediyorsunuz. Yine bütün Batı alemi birleşip Türkiye’ye saldırma hesabı içinde. NATO üyesi olduğumuz halde NATO üyesi olan Hıristiyan ülkeler bile bize karşı cephe almış durumda. Hatta stratejik ortağımız olan ABD bile.

Amerika Birleşik Devletleri için; “ABD’nin Türk Milleti ile ve İslam alemi ile müttefik olması mümkün değildir” diye yazmıştım. 2010 yılında yayınlanan kitabımda bu konuyu anlattım. 1950 li yıllardan beri ABD Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni sömürmüştür, kendi emelleri için kullanmıştır. Hala da kullanmaya devam etmiştir. Düşünün ki, savaş yapmak üzere olduğumuz düşmanımıza silah yardımı yapmaktadır. (Kıbrıs Rum kesimine uyguladığı silah ambargosunu kaldırmıştır.) Şu anda NATO müttefiki olan Türkiye toprakları içinde ABD’nin üsleri bulunmaktadır. Mesela; İncirlik. Kürecik! Son derece vahim bir durum. Batı sınırlarımızın hemen ötesinde, Yunanistan toprakları içinde bulunan Dedeağaç’ta üs kurmuş durumda.

Sadece ABD örneğini verdim. Türklerin, Batılı milletler için yapmadığı fedakarlıklar kalmamıştır. Açlıktan ölen İrlanda’ya, Napolyon öncesi Fransız milletine büyük yardımlarımız olmuştur. Görüyoruz ki bu yardımların, bu fedakarlıkların, milletlerarası mücadelelerde hiçbir değeri olmamaktadır.

Türk basınında bazı köşe yazarları hamaset kokan çok güzel yazılar kaleme almaktadır. Bunlardan biri Yeni Şafak Gazetesi yazarı İbrahim Karagül’dür. Bakın Türkiye’nin yeni dönemde aldığı pozisyonu, geldiği noktayı nasıl değerlendiriyor:

“Çünkü savunma yüzyılı bitti.

Çünkü, savunma yüzyılı bitti.

Çünkü, dilenme yüzyılı bitti.

Çünkü, acizlikler yüzyılı bitti.

Çünkü, başkalarının cephesi olma, başkalarının güvenlik ve çıkarlarına göre pozisyon alma, rol üslenme dönemi bitti. O parantez kapandı.

Artık Batı; ABD ve Avrupa Türkiye ile ilişkilerini Türkiye’nin gerçekleri üzerinden yeniden şekillendirmek zorunda kalacak.

Artık Türkiye değil, onlar kendi ezberlerini terk etmek zorunda kalacak.

Çünkü artık durduramayacakları, eski taktiklerin etki edemeyeceği bir güç var. Eski blöflerin, tehditlerin, şantajların, baskıların, aldatma yöntemlerinin işe yaramayacağı bir gerçek var.

Çünkü Avrupa bizim için büyülü bir hedef değil artık. Çünkü biz kendi adresimizi, kendi yolumuzu, kendi gücümüzü kendimiz belirliyoruz. Engellenemeyen, diz çöktürülemeyen, vesayet altında tutulamayan Türkiye’ye bu yolla gelmelerinin hiçbir karşılığı olmayacak.” İbrahim Karagül, Yeni Şafak, 1 Eylül 2020

Sayın yazarın bu konudaki değerlendirmesi gerçekte çok yerinde. Bir Türk çocuğu olarak böyle duyguları paylaşmamak mümkün değil. Keşke dediği gibi olsaydı her şey…

Türkiye’nin durumu şu anda büyük özellik arz ediyor. Türk Ordusu için “Yavuz’un, Fatih’in, Kanuni”nin” ordusu olduğunu düşünerek kaleme alınan bu yazı bizi yanıltır. Türk Ordusu Ergenekon ve 15 Temmuz tertipleri ile çökertilmiştir. Uçakları kullanacak pilotları, donanmada tatbikat yapacak amiralleri bulamadığımız zamanlar olmuştu. Bana göre şu anda -İbrahim Karagül’ün düşündüğü gibi- Batı aleminin haçlı ittifakını bize saldırmaktan caydıracak bir durumda değiliz. Türkiye’yi böyle bir savaşın içine atmayı düşünen devlet adamlarımızın bir daha düşünmesi lazımdır. Bölgede müttefikimiz bile yoktur. Katar’la, Filistin’le bu iş olmaz. Zaten onlar da uluslararası konularda aleyhimize oy kullanmaktadır.

Böyle bir haçlı saldırısı olursa bana göre Türkiye için büyük bir yıkım olur.

Bundan endişe ederim.

Böyle bir savunmayı, ordumuzun güçlendiği, ekonomimizin güçlendiği, müttefiklerimizin çoğaldığı bir zamana ertelemek gerekir diye düşünüyorum.

Böyle bir zamanda hamaset yapmak, böylesine uçarı duygulara kapılmak son derece yanlıştır. Türk Milleti’ne yeni bir Balkan bozgunu, yeni bir dünya savaşı bozgunu yaşatmaktan kaçınılmalıdır. Anlaşmazlıklar diplomasi yoluyla çözülmeye ve zaman kazanmaya çalışılmalıdır. “İntiharı göze alabilen bir milletiz” söylemlerine kulak asılmamalıdır. Yeni bir istiklal savaşı yapmak zorunda kalmak bu çağda son derece tehlikeli olur.

Allah, ordumuza, devletimize ve milletimize zeval vermesin.

Uyarmak vatan borcumdnur.

Mikdat Topçu

03.09.2020

 

Yaklaşan Tehlikeli Savaş Riski ve Ordumuzun Durumu

Aşağıya, bir emekli tuğgeneralin, Türk Ordusu’nun bugünkü durumuyla ilgili bir değerlendirmesini alıyorum.
Genaral, eksik bile yazmış. Balkan Savaşları öncesinde ordumuz, aynen bugün olduğu gibi, düşman tarafından ustalıkla zayıflatılmıştır. Subay kadrosu yarı yarıya azaltılmıştır. (32000 subay olması gerekirken 16000 subay kadrosu ile savaşa girilmiştir. Ve tabii ki “büyük hezimet” böyle gelmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bölgede tam bir ateş çemberi içinde bulunmaktadır. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u kuşatıp aldıktan sonra 20 devletle birden savaşmak zorunda kalmıştır. (Bu devletlere İran ve Gürcistan dahildir.) Bugün bu risk yine devam etmektedir. Denilebilir ki Batı alemi bütünüyle 15. Haçlı Seferi hazırlıkları içindedir. Generalin değerlendirdiği ordu ile bu büyük Haçlı Seferini karşılama ve düşmanı geri püskürtme gücümüz yok gibidir. Millî Görüş geleneğinden gelen, siyasetin ne olduğunu bilmeden başkuman oldum diyerek asker rolünü üstlenmeye çalışanlar ülkemizi ateşe atmak üzeredirler. “Erkekseniz karşımıza çıkın!” tarzındaki efelenmeleri bendeniz son derece hatalı buluyorum.
Ordumuz Ergenekon tertibi ve 15 temmuz tertibi ile zayıflatılmıştır. Düşman en mahrem bilgilerimizi eline geçirmiştir. (Kozmik odayı bilmeyenimiz yoktur.) Mevcut iktidarın ordu üzerindeki tasarrufları gerçekten can yakıcı bir şekilde ordumuzu zayıflatmıştır.
General, askerî terminoloji ile teknik bir analiz yapmıştır. Bu analiz dikkate alınmalıdır. Bizim ordumuzun çok kuvvetli olması gerekir. Çünkü çok tehlikeli bir bölgede bulunmaktayız ve müttefikimiz yoktur.
Allah, devletimize, milletimize ve ordumuza zeval vermesin. Bize yeni mağlubiyetler yaşatmasın.
30.08.2020 14:26   

Emekli Tuğgeneral Cihangir Dumanlı, 30 Ağustos Zafer Bayramı’nın 98’inci yıl dönümünde Türk ordusunun dünden bugüne durumunu inceledi.

Cihangir Dumanlı, Cumhuriyet gazetesindeki bugünkü “30 Ağustos 2020’de TSK” başlıklı yazısında “Emperyalizmin bölgedeki çıkarlarının önündeki en büyük engel olan TSK, emperyalizmin güdümündeki karşıdevrimci, işbirlikçiler eliyle 15 Temmuz NATO-FETÖ darbe girişimi ile önemli bir yara almıştır” ifadelerini kullandı.

İşte o yazı…

Bugünkü Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), Mondros mütarekesi ile terhis edilen, silahları alınan Osmanlı ordusunun yerine Kurtuluş Savaşı’nın olağanüstü zor koşullarında ulusumuzun büyük özverileri ile sıfırdan kurulmuş ve emperyalizme ilk büyük darbeyi vurmuş ordudur. Bu nedenle de emperyalizmin hedefindedir.

TSK, geçmişte parlamenter sistem içerisinde TBMM’nin kararlarına uygun olarak yurtdışında başarılı operasyonlar icra etmiş, Soğuk Savaş sonrası değişen güvenlik ortamına süratle uyum sağlamış, terörizmle mücadelede dünya ordularına örnek olabilecek performans göstermiş, milletinin güvenini kazanmış, caydırıcı gücü ile ulusal çıkarlarımızı başarı ile korumuştur.

Bu başarılarının altında şu faktörler vardır:

Kuruluşundan gelen ordu-millet bütünleşmesi,

Arkasındaki güçlü siyasi irade,

Harp prensiplerine uygun teşkilatlanma,

İyi yetişmiş subay kadrosu,

Gelenekselleşmiş yüksek disiplin, görev anlayışı ve karşılıklı güven duygusu,

Askerlik mesleğinin değerlerine bağlılık,

Cumhuriyetin kuruluş değerlerine ve ebedi Başkomutan Atatürk’e bağlılık.

Bunlar TSK’nin temel değerleri olup silah gücünün kuvvet çarpanıdır. Emperyalizmin bölgedeki çıkarlarının önündeki en büyük engel olan TSK, emperyalizmin güdümündeki karşıdevrimci, işbirlikçiler eliyle 15 Temmuz NATO-FETÖ darbe girişimi ile önemli bir yara almıştır.

FETÖ örgütlenmesine ve darbe girişimine katılan askerler, TSK içerisinde küçük bir azınlık olarak kalmış, Cumhuriyete ve yukarıdaki temel değerlere bağlı büyük çoğunluk sayesinde darbe başarılı olamamıştır.

TSK’YE DARBE

Ancak darbe girişimi bahane edilerek bu kez TSK’ye karşı önceden planlandığı belli olan darbe niteliğinde değişiklikler yapılmıştır. TSK’ye karşı yapılan darbenin önemli unsurları şunlardır: Kumpas davaları ile komuta kadrosundaki Atatürkçü deneyimli general/amiral ve subaylar emekli edilmiş, TSK’nin entelektüel birikiminde ve komutada zafiyet oluşmuştur.

Komuta yapısı harp prensiplerine ve anayasaya aykırı olarak değiştirilmiş, Genelkurmay Başkanlığı ve kuvvet komutanlıkları etkisizleştirilmiştir (Cumhuriyet, 22 Haziran 2020).

Önemli bir güç olan jandarma TSK’den ayrılmıştır.

Yüksek Askeri Şûra sivilleştirilerek orduya siyaset girme riski oluşturulmuştur (Cumhuriyet, 22 Temmuz 2020).

Askeri liseler kapatılmış, harp okulları kuvvetlerin bünyesinden alınarak Milli Savunma Üniversitesi’ne bağlanmış, subay eğitimindeki birbirini tamamlayan eğitim düzeni bozulmuş, harp akademileri eğitiminin düzeyi düşürülmüş, subay ve kurmay subay eğitiminde zafiyet oluşturulmuştur.

30 Ağustos 2016’da subay çıkacak Harbiyeliler, “suçun ve cezanın şahsiliği” ilkesine aykırı olarak toptan atılarak genç subay kadrolarında azalma olmuştur. Askeri hastaneler kapatılmış, özellikle sahra sıhhiye hizmetleri ve harp cerrahisi konusunda zafiyet yaratılmıştır.

Askeri adalet sistemi bozularak disiplin zafiyeti oluşturulmuştur.

Ordulara korgeneraller, kol-ordulara tümgeneraller, tümenlere tuğgeneraller atanarak silsile bozulmuştur.

Bu yıl 600 deneyimli albay birden emekli edilerek güç kaybı oluşturulmuştur.

Askerlik süreleri kısaltılarak ve bedelli askerlik sürekli hale getirilerek eğitim zafiyeti oluşmuştur.

ZARARLI TEDBİRLER

Ulusal bayramlarda dosta güven düşmana korku veren görkemli törenler iptal edilerek ordu-millet bütünleşmesine ve caydırıcılığa zarar verilmiştir.

Milli Güvenlik Kurulu (MGK) ve MGK Genel Sekreterliği’nin işlevi zayıflatılmış, milli güvenlikle ilgili karar sürecinde birikimli, deneyimli askerlerin görüşleri dışlanmıştır.

Laikliğe aykırı olarak orduya türban sokularak üniforma, disiplin ve beraberlik ruhu bozulmuştur.

Milli Savunma Bakanlığı’nda Din İşleri Başkanlığı ve alt kademelerde din işleri ile ilgili teşkilat kurularak anayasanın laiklik ilkesi (Md. 24) ihlal edilmiştir.

TSK’nin gücünü, saygınlığını ve caydırıcılığını azaltan bu tedbirlerin her biri ayrı ve detaylı inceleme konusu yapılmalıdır.

Söz konusu tedbirler, “Bir iktidar kendi ordusuna nasıl bu kadar zarar verebilir” sorusunu düşündürmektedir.

Üstelik bu değişiklikler;

Terörle mücadelenin içte ve dışta devam ettiği;

Suriye’de Irak’takine benzer bir Kürt devletinin kurulmaya çalışıldığı;

Ege’de 18 adamızın işgal edildiği, silahsız statüdeki adaların silahlandırıldığı;

Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarımızın ihlal edildiği;

Kıbrıs sorununun kalıcı bir siyasi çözüme ulaşmadığı;

Kafkasya’da Ermenistan’ın Azerbaycan’a saldırılarının devam ettiği, TSK’nin Libya’dan Afganistan’a kadar geniş bir coğrafyada görev yaptığı bir güvenlik ortamında yapılmıştır. Mevcut güvenlik ortamı, yapılanın aksine daha güçlü bir silahlı kuvvetleri gerektirmektedir. Güçlü silahlı kuvvetler sadece modern silahlar değildir. Eğitim, moral gücü ve değerlere bağlılık da bir o kadar önemli kuvvet çarpanıdır.

Söz konusu değişiklikler, TSK’nin gücüne, saygınlığına ve caydırıcılığına zarar vermekle birlikte TSK, bugün de verilen görevleri başarı ile yürütmektedir. Bunun nedeni, yukarıda belirtilen temel değerlerini bir bütün olarak henüz yitirmemiş olmasıdır. Yukarıdaki uygulamalar devam ettiği tahkirde bu değerlerin de uzun vadede kaybolma riski vardır. TSK’nin gücüne en çok ihtiyaç duyulan bir ortamda neden bu gücün zayıflatılmaya çalışıldığı ve bunun kimin çıkarına olduğu sorulmalıdır.

Amaç, yeni bir darbe girişiminin önlenmesi ise bu önlemler aşırıdır. “Kendi ordusundan korktuğu için orduyu zayıflatan iktidar” görünümü vermektedir. Amaç, askerin sivil siyasetçe kontrolünü de aşmış, orduya siyasetin sokulması gibi ölümcül bir hata yapılmıştır. Anayasaya göre (Md.117) “Başkomutanlık TBMM’nin manevi varlığından ayrılamaz” olmasına rağmen bu önlemler TBMM’de tartışılmamış, onaylanmamıştır. Bu durumda TSK’nin zayıflatılması ve saygınlığının azaltılmasının, emperyalizmin çıkarlarına hizmet ettiğinden kuşku yoktur. Tarihin bize öğrettiği dersler şunlardır: Orduya siyasetin girmesi, o ordunun sonu demektir.

Bu coğrafyada güçsüz olursan yok olursun.

SONUÇ:

15 Temmuz hain darbe girişimi bahane edilerek TSK’de yapılan değişiklikler TSK’yi zayıflatarak ulusal güvenliğimizi doğrudan ve olumsuz etkileyecek niteliktedir. Konu, başkomutanlığı manevi varlığında bulunduran TBMM’ce ivedilikle ele alınmalı, ciddiyetine uygun olarak bütün yönleri ile TBMM’de ve kamuoyunda tartışılmalı, bilimin ışığında ve ulusal güvenlik ihtiyaçlarımız dikkate alınarak hatalardan dönülmelidir.

FETÖ OLAYININ EN GÜZEL DEĞERLENDİRMESİ

Değerli dostlar, aşağıdaki yazı Sayın Taha Akyol’un 15 Temmuz 2020 tarihli yazısından alınmıştır. Bana göre bu olayın nedenini en güzel bir şekilde izah eden bir yazı.

15 Temmuz darbe teşebbüsü önceki darbelerden farklıdır. Klasik darbeler dizisinin bir halkası değildir.

27 Mayıs darbesi ve Talat Aydemir olayları ordu içi cunta hareketleriydi.

Diğer müdahale ve darbeler ise askeri hiyerarşi içinde yapılmıştı. İnsan haklarında korkunç tahribat yapılsa da “zapt u rapt” sağlanarak bir gün yönetimi sivillere devretme kararındaydılar.

15 Temmuz ise askeri hiyerarşiyi tahrip eden, devletin siyasi, askeri ve idari kurumlarına bomba yağdıran, sivil kitlelere ateş açarak 251 insanımızı şehit eden, 2200 vatandaşımızı yaralayan gözü dönmüş bir cuntanın kanlı darbe teşebbüsüydü.

Onun için klasik darbeler zincirinden biri değildir.

‘KAİNAT İMAMI’

15 Temmuz ihanetini tahlil ederken iki anahtar kavram önemlidir: Biri “kainat imamı” denilen sınırsız egonun mistik karizması…

Öbürü bu egonun “devleti ele geçirme” ihtirası…

Mistisizm ve karizma şu veya bu ölçüde hepimizin hayatında vardır. Felsefe ve sanatın gelişmesinde olumlu katkıları da olabilir. Sorun, bunun bireyi yok eden totaliter bir büyü haline gelmesi ve devleti ele geçirme ihtirasına kapılmasıdır.

FETÖ dıştan bakında eğitim ve sosyal yardım çalışmalarıyla meşru ve güzel bir görüntü veriyordu. İslami enerjinin, “cihadizm”e değil, eğitim ve sosyal yardımlaşmaya yönelmesi elbette iyi olurdu. Bu sahada yer alanların hukuken suçsuz olduğu tartışılamaz.

Bu görüntünün arkasında “devleti ele geçirme” ihtirasının örgütlendiği gerçeği ancak olaylarla ortaya çıktı. Hukuken suç alanı, buradaki eylemlerdir:

Soru çalmak, resmi görevi bunun için kullanmak, yasadışı finansman ve darbe teşebbüsü gibi…

15 Temmuz’daki gözü dönmüşlüğün kaynağı işte bu totaliter karizmanın hastalıklı güç tutkusudur.

Bu noktada özgür birey, açık toplum ve hukuk devleti kavramlarının hayati önemini görmeliyiz.

‘KURALLAR VE KURUMLAR’

Kuralları sağlam, kurumları güçlü bir hukuk devletinde sınav sorularını çalarak ve siyasi ilişkiler kurarak devlet içinde “bizimkiler”i böylesine örgütlemek mümkün olmazdı.

Almanya’da, Fransa’da veya Güney Kore’de böyle bir şey düşünülebilir mi?

Amerika’da çok tarikat var; hangisi devlet içinde böyle örgütlenebilmiştir?

Hem siyasi kültürün demokratikleşmiş olması hem sağlam denetim ve denge mekanizmaları buna imkan vermez.

Bizde kurallarının ‘delinebilir’, kurumların ‘ele geçirilebilir’ olması sadece bu tür örgütlenmelerin iştahını arttırmıyor; devlet idaresinde verimsizlik, partizanlık, hatta yolsuzluk gibi eğilimlere de imkan veriyor.

Marmara İlahiyat Dekanı Sayın Prof. Ali Köse, TRT’deki 15 Temmuz programında “bir FETÖ gitti,. Bin FETÖ geliyor, bunun vebalini kimse üstlenemez” diyordu.  (Gazete Pencere, 16 Temmuz)

Kuralların ve kurumların böyle zayıf olursa “bizden”lerin bu iştahı tükenmez!