Öyle Bir Milletiz Ki! (1)

Büyük bir milletiz. Kafasını kuma gömenler, başkalarının propagandası altında ezilenler, din adına yobazlığa sapanlar, hümanistlik ayağına yatanlar, “İttihad-ı İslam” dolmasını yutanlar bunu anlayamazlar. Milletleri millet yapan çok derin değerler vardır. Bu değerler manzumesi çok önemlidir. Partizanlığın, kör siyasetin çukuruna düşenlerin, düşünmeden “biat” edenlerin anlayacağı bir şey değildir bu.

Profesör Osman Turan (Allah rahmet eylesin) Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi adlı eserinde bakınız nasıl bir menkıbe anlatıyor:

“Türkistan’da zevkle okunan “Satuk Buğra Han Tezkiresi”, Buğra Han’ın İslamiyeti ve haleflerini tarihe yakın bir şekilde anlatır. Menkıbeye göre; Allah’ın Resulü Muhammed (as.) Mi’raca çıktığı gece peygamberler arasında tanımadığı bir bir kimseyi görmüş ve Cebrail’e hangi peygamber olduğunu sormuş. Cebrail, onun peygamber değil, 333 yıl sonra Türkistan’ı dininize sokacak Satuk Buğra Han’ın ruhu olduğu cevabını vermiş. Hazreti Peygamber sonsuz bir sevinç içinde yere inmiş ve Türkler arasında dinini neşredecek (yayacak) olan Buğra Han’a dua etmiş. Hazreti Muhammed arzularını kabul edince, başlarında Tür külahı ve silahlı kırk atlı selam vererek yaklaşmış. Bunlar Buğra Han ve arkadaşların ruhları imiş. Bunların arasında Türk hanına hidayet yolunu gösteren Samanî Ebu Nasr da varmış. Ebu Nasr, idare edecek bir vilayete sahip olmadığından, Türkler arasında İslamiyeti yaymak maksadı ile ticarete başlamış.

Bir gün rüyasında Peygamberin kendisine “kalk, Türkistan yolunu tut! Orada tekin Satuk Buğra Han Müslüman olmak için seni bekliyor!” demiştir. Bunun üzerine o da sevinerek, 300 kişilik bir kervanla yola çıkar. Buğra Han o zaman oniki yaşına ermişti. Doğuşunda harikulade hadiseler olmuş, yer deprenmiş, kış mevsiminde bağ ve çayırlar çiçeklerle dolmuştu. On iki yaşında karşısına çıkan bir ihtiyar ona bazı haberler vermiş ve birkaç gün sonra Ebu Nasr ile Endican’da karşılaşarak Müslüman olmuş. Amcası Harun Bura Han, yeğenini babalarının dinine çevirmek istedi ise de buna muvaffak olamadan öldü. Bu suretle Satuk Buğra Han artık hükümdar olmuş ve İslamiyet onunla zafer kazanmış.”

Bunu bir menkıbe olarak anlatmış değerli tarihçi. İşte milletleri millet yapan böyle değer sistemleri vardır. Bu değerler bir milletin harcıdır, temel taşıdır.

İyi ki Müslüman olmuşuz. Ne Mutlu Türküm Diyene!!!!!!!!!

 

Not: Metni aynen yazdım, cümle hataları varsa bağışlayınız. Hiçbir değişiklik yapmadım.

 

Ders Almanın Zamanı Gelmedi Mi?

Bir onurlu aydın bakın neler söylüyor:

“Azıcık ulusal onurumuz kalmışsa ve gerçekleri okumayı biliyorsak, ders almayı biliyorsak, oltanın ucundan kurtaramadığımız balığın, bu kez bir ağda çırpınışını seyrettirmek isteyenlere ders vermenin gününü geciktirmemeliyiz” 3.10.2002 M. Emin Değer

Aradan 14 yıl geçmiş. İkili anlaşmaların imzalanmasından sonra da yarım asırdan fazla zaman geçmiş. Biz hala oltanın ucundan kurtaramadığımız balığın ağda çırpınışını izlemeye devam ediyoruz.

Bu kader mi? Teslimiyet mi? Tembellik mi? Cesaretsizlik mi? Tecrübesizlik mi? Devlet adamı yokluğu mu? Korkaklık mı? Yoksa ihanet mi? Bunu nasıl izah edeceğiz? Kim izah edecek? Kim anlayacak? Kim çözüm bulacak. Türk Milleti’ni emperyalistlerin elinden kim kurtaracak? Büyük Türk Hakanlığı’nı stratejik oyuncu haline kim getirecek? Türk Milleti tarihin sahnesine nasıl çıkacak? Türk Milleti’ni tarihe verdiği randevuya kim getirecek?

Hiç ders alınsaydı tarih tekerrür mü ederdi?

Uyarmak vatan borcumdur.

Hiç Ders Alınsaydı Tarih Tekerrür Mü Ederdi!

 

GERÇEKLERİ HALA ANLAYAMADIK

 

“ABD ile Türkiye arasındaki Ortak Savunma İşbirliği anlaşmasına göre yapılan yardım, hibe, satış ya da herhangi bir nedenle size devredilen bilgi, proje ya da malzemenin sahibi, yalnız ve her zaman Amerika’dır. Benim devletimdir!”

“Bunlar size Ortak Savunma anlaşmasının gereği olarak devrediliyor. Dikkat ederseniz bunların statüsü Kongre Yasası’nın 1/4 ve 3. maddelerine göre saptanır. Buna göre de Türkiye zilyet durumundadır. Bu nedenle yasanızdaki -… bütçeye kaydedilir – hükmü uygulanamaz. Unutmayın ki, Başkan ya da Kongre istediği an yardımı durdurduğu gibi o madde ya da bilgiyi geri isteyebilir.” 

Bir Amerika’lı Albayın 1969 yılında Milli Savunma Bakanlığı Hukuk Müşavirleri bürosunda açıkça söylediği sözler. Amerika’lı Albay MSB hukuk müşavirlerine ABD Kongre yasasını vererek “Alın okuyun, öğrenin!” diye haykırmış. 

Sonraları o hukuk müşavirlerinden biri “Biz bu yasal gerçeği neden öğrenemedik!” diye hayıflanmış durmuş. Cahilliklerinden ötürü de hepsi pişman olmuşlar. Ama iş işten geçmiştir. 

Yıl 1969 ….. ve şimdi 2016!!! Bu gerçekleri öğrenemeyen nice müşavirlerimiz, başbakanlarımız, Cumhurbaşkanlarımız oldu. Ya da her şeye rağmen gerçekleri öğrenmek istemeyen aydınlarımız oldu. Vatanın bölünme pahasına da olsa….

Durum an itibariyle de bundan ibarettir. 

Hiç ders alınsaydı tarih tekerrür eder miydi?

Uyarmak vatan borcumdur. 

 

 

 

 

 

Anadolu’nun Vatan Yapılması

“Türkler, Malazgirt zaferine kadar, yarım asır zarfında, Anadolu hudutlarına “Karıncalar” gibi yığılıyor, Bizans Topraklarına girerek kendilerine yurt arıyorlardı. Onlar, Abbasiler zamanında bu devletin askerleri ve Türkistan’dan gelip din uğrunda savaşan gaziler olarak bu ülkeyi daha eski devirlerde de tanımaya başlamışlardı.

Çağrı Bey, 1018 yılında, Karahanlı ve Gazneliler’in baskıları karşısında, şarkî Anadolu içlerine kadar gelip tekrar Türkistan’a dönmüş, kendileri için zaruret halinde bu uzak diyarda bir yurt aramış ve dolayısıyla müstakbel Türk vatanını keşfetmişti. Büyük kahraman ve kumandan Çağrı Bey, 3000 süvarisi ile Horasan’a dönünce kardeşi Tuğrul Bey’e : “Buralarda bize karşı koyacak bir kimseye rastlamadım” derken hem Bizanslılara karşı üstünlük duygularını belirtiyor ve hem de istikbal için ümitli olduğunu ifade ediyordu.

Bundan sonra yurt arayan Türkmenler Anadolu hudutlarına yığılmış ve sık sık akınlara girişmişlerdi. Selçuklu devleti kurulunca Türkiye Selçuklularının ceddi Kutalmış 1045 yılında, fetih yollarını açmak maksadı ile Gence önünde Rum, Ermeni ve Gürcülerden mürekkep bir Bizans ordusunu bozguna uğratmıştı. Aras vadisinden ilerledikten sonra piyataht Rey’e dönünce  Tuğrul Bey’e: “Bu bölgeler zengin ve Romalılar da  kadın gibi korkak insanlardır. Bu sebeple buraları kolaylıkla fethedilebilecektir” haberini veriyordu. Anadolu’yu müthiş bir akın ile baştanbaşa dolaşan Afşin,Malazgirt muharebesi arifesinde , Alparslan’a yazdığı bir mektupta “İşte Rum ülkelerini istila edip büyük bir ganimetle döndüm. Rumlar bizimle savaşacak bir kudrette değildir” diyerek, Malazgirt’e doğru büyük bir ordu ile birlikte ilerleyen İmparator R. Diogenis’e karşı Alparslan’a cesaret verici haberler iletmişti. Bizanslıların zulmü altında ezilen Süryaniler ve Ermeniler de Rafizi Rumları kadınlaşmış sayıyor, onları cezalandırmak için Allah’ın Türkleri gönderdiğine inanıyor ve bu sebeple de bazan Türklere yardım ediyorlardı. 12. asır Musevî seyyahı Benjain de Tudele: “Rumlar çok mahir ve eğlenceye düşkündürler. Barbar dedikleri  bütün milletlerden ordularına asker alır ve sultana, yani Türk adını taşıyan Torgaman’ların hükümdarına karşı muharebeye sevkederler. Çünkü eğlenceye düşkün olduklarından kadınlaşmış ve savaş kabiliyetini yitirmişlerdir.. Bu münasebetle erkekten ziyade kadına benzerler” ifadeleri ile Türk görüşünü teyid ediyorlardı. Anonim bir Bizans  kroniği “Kara ve deniz dünya sanki kâfir Türkler tarafından işgal edildi ve ıssızlaştırıldı. Onlar şarkın (Anadulu’nun) bütün köylerini istila ve yağma ettiler” der. Diğer bir Rum müellifi de “Türkler Anadolu’ya eskisi gibi yağmacı olarak değil, işgal ettikleri yerlerin hakiki sahibi sıfatı ile giriyorlardı” ifadesiyle yeni durumu ve eski gazalardan farkını daha doğru bir şekilde belirtir.

Anadolu’ya akan Türkmen göçlerini de güzel tespit etmişlerdir. “Türklerin kudreti dolayısıyla  Rumlar şarktaki bütün şehir ve kalelerini bırakıp gidiyor, bu bölgeleri Türklere terk ediyor, onların buralarda yerleşmelerine imkân veriyor, hudutlarda komşumuz olan Türkler her tarafı istila ediyorlar. Büyük Emir Ahmed, Kars’ı aldıktan sonra, kral Giorgi (Gücü) yi ani bir saldırıyla kaçmaya mecbur etti. Dönüşte Rum ülkelerine Türk kitleleri sevk eden Ayaz ve Bujgob adlı iki büyük Emîre rastladılar…. Rumların devleti çöküntü halinde idi. Zira Türkler denizin berisinde (Marmara ve Boğazların) bütün ülkeleri (yani Anadolu’yu) işgal etmişlerdi.

Türklerin önünde Rumlar garba ve Balkanlar’a doğru çekilirken, bu ilk şaşkınlık devresinde, Ermeniler de Toroslar’ın dağlık bölgelerine, ötelerine ve Klikya’ya doğru göçüyorlardı.

Ermeni muhacereti de “Maraş’a ve Tarsus’a kadar bölgelerde kargaşalık hüküm sürüyordu. Zira halk kitleler halinde birbirleri üzerine atılıyor, binlerce insan birbirinin yolunu tıkıyor, çekirgeler gibi yeryüzünü kaplıyor ve her taraf insan dalgaları ile doluyordu”

Büyük Türk muhacereti ile Anadolu’ya akan insan dalgaları hakkında bu birkaç kayıt bile bir milletin bu ülkeyi nasıl bir yurt ve vatan haline getirdiğini gösterir.”

Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi, sayfa 217-218-219

-Değerli okuyucu, –

Görülüyor ki, Türkler Anadolu’yu öyle kolay bir şekilde vatan yapmamışlardır. Tarihçiler Bizans halkının kadınlaştığını anlatıyor. Kadınlaşan bir toplum vatanını artık koruyamaz. O halde bu toprakların kıymetini bilmek, vatanımızı sonuna kadar savunmak bizim boynumuzun borcudur. Son zamanlarda ülkemiz üzerinde dolaşan kara bulutların bizi nasıl etkileyeceğini düşünmemiz, anlamamız ve ona göre hareket etmemiz gerekiyor.

Türklerin Cihangirliği

Dünyayı beş büyük imparatorluğa ayıran Said El – Endelüsî;

Çin amparatorlarını “itaatkâr”,

Hindistan hükümdarlarını, ilme olan saygılarından dolayı “hikmet kralı”,

Cesur Türklerin hükümdarların “arslanlar hanı”

İranlı padişahlarını “şahlar şahı”

Güler yüzlü ve bedenli insanlar üzerine hüküm sürdüğü için Rûm (Roma) imparatorlarını da “İnsanlar imparatoru”

diye sınıflandırır. (Tabakat ül-ümem, fr. terc. Blachere, Paris, 1935, sayfa 43

 

Arap mütefekkiri Cahız,

Arapların edebiyat,

Çinlilerin san’at

Yunanlıların felsefe,

Sasanilerin siyaset

ve

Türklerin de askerlik kabiliyeti ile yükseldiğini

söyler. Fezail ül -Etrak

(Tabii ki Cahız, Türklerin İslamdan önce ve Selçuklulardan sonra kurdukları büyük imparatorlukları bilmiyor bu sebeple de onların yalnız askerî hasletlerini belirtiyor).

 

 

N o t :

Ders Alınsaydı Tarih Tekerrür Mü Ederdi yazılarını lütfen (1) den başlayarak 18 e doğru okuyunuz.  Sondan başlamayınız.

Ders Alınsaydı Tarih Tekerrür Mü Ederdi? (18) Sonuç

Değerli Okuyucu,

Kısa bir özet halinde Osmanlı Devleti’nin yıkılma sürecinde yapılan hataları ve bu günlere nasıl gelindiğini anlatmaya çalıştım. Elbette bir takım hataların yanında ihanetler de olmuş. İktidar çekişmeleri olmuş, kurmay hataları yani stratejik hatalar olmuş, mal edinme hırsı olmuş. II. Selim’den sonra padişahların zevklerine düşkünlüğü sebebiyle devletin idaresine bizzat karışmadıkları ve işleri vezirler aracılığı ile yani bir bakıma vesayetle yürütmeleri sebebiyle devlet yanlış idare edilmiş ve mukadder son gelmiş çatmış.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti böyle bir kaos ortamından sonra, Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve İstiklal Savaşı sonrasında, canhıraş bir mücadele sonrasında kurulmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti de bir “devlet” tir. Anayasası, yasaları, yürütmesi vardır. Ama “ders alınmadığı için” yine tarih tekerrür etmeye başlamış, Türkiye Cumhuriyeti Devleti de aynı yollardan geçerek, yani ihanet, idaresizlik, beceriksizlik ve mal edinme hırsı yollarından geçerek çökme yoluna girmiştir.

Bu yola girildiği aslında anlaşılmalıydı. Bazı aydınlar elbette anladı ve yetkilileri her zaman uyardı. Ama ders alınmadığı için tarih kendi kuralını işletti ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti yok olma yoluna girdi.

Ergenekon, Balyoz olayları aslında orduyu çökertmek ve devleti yok etmek için hazırlanmış senaryolardı.

Paralel denilen olaylar devleti yok etmek için hazırlanmış senaryo idi.

Suriye sınırındaki mayınların temizlenerek Suriye ile durup dururken boğaz boğaza gelinmesi devletin yıkılması için hazırlanmış senaryo idi.

Habur olayı, Kürt kongreleri, Güneydoğu’daki bir sürü isyan hareketi, aslında devletin yıkılması için düşman kuvvetler tarafından hazırlanmış, içerideki beceriksiz ve gözünü mal hırsı bürümüş idarecilerin kullanılması suretiyle yani “dahili bedhahların” kullanılması suretiyle devletin yıkılmasının yollarına döşenmiş kilometre taşları idi.

Ders alınmadı!

Ders alınsaydı tarih tekerrür eder miydi?

Ders Alınsaydı Tarih Tekerrür Mü Ederdi? (17)

KIRIM SAVAŞI

(1853-1856)

Bilindiği gibi Kudüs, üç semavi dinde de kutsal bir şehirdir. Rusya, Ortodokslara haksız muameleler yapıldığını ileri sürerek Kudüs’ün kontrolünü istemektedir. Bu sebeple İstanbul’a fevkalade bir büyük elçi göndermiştir. Bu büyükelçi Prens Mençikof’tur. III. Napolyon, Katolikler aleyhine Rusya’ya taviz vermemesi için Bab-ı Ali’yi sıkıştırıyordu. Bab-ı Ali, Kudüs’teki Hıristiyan kutsal makamlarının Müslüman dinince de kutsal olduğunu, bundan böyle bu makamlardaki hizmetlerin Katolikler ve Ortodokslarca değil Müslümanlarca ifa edilmesine karar verdi. Rusya, Osmanlı devletinin bu kararına şaşırdı ve ilk defa “hasta adam” tabirini kullandığı Osmanlı devletini paylaşmak için İngiltere’ye teklifte bulundu. Prens Mençikof 5 gün içinde cevaplanması şartıyla bir “ültimatom” verdi ve bu ültimatom reddedildi. Bu sebeple Rusya savaşa karar verdi. Böylece Kırım Savaşı başladı. Özetle Kırım Savaşı’nın sebebi bu.

Dış siyasette  Reşid Paşa mutlak şekilde hakimdi ve Rusya’yı ezmenin, hiç olmazsa çeyrek asır için Türkiye’yi tehdit edemez hale getirmenin tam zamanı olduğu fikrini taşıyordu. Neden! Çünkü o, aslında bir İngiliz dostuydu ve Rusya’nın Osmanlı devletini yenerek Akdeniz’e inmesi İngiliz menfaatlerine aykırı idi.

4 ekim 1853’te savaş başladı ve Rusya hemen Romanya’yı işgale başladı. Müşir Ömer Paşa Romanya’dan Rusları geri attı ve Rus ordusunu yendi. Ruslar bozgun şeklinde kaçtılar.

Ama Kafkas cephesinde Abdülkerim Nadir (Abdi) Paşa, Şeyh Şamil’in desteğine rağmen başarı elde edemedi. Ruslar, Sinop’ta yatmakta olan 12 parçalık Türk filosunu batırdı. 2.000 Türk şehit oldu. Sinop’u yaktı yıktı Ruslar. Tarihçiler, bu filonun kasıtlı olarak Rus saldırısına açık bırakıldığını, İngiltere ve Fransa’nın desteğini sağlamaya yönelik bir taktik olduğunu yazmaktadırlar. Ne demeli!

Alışılagelmiş, geleneksel savaş taktikleri ile Kırım Savaşı devam ediyordu. Rus Çarı I. Nikola’nın Fransa ve İngiltere’nin “Hıristiyan dinine ihanet ederek Müslüman Türklere yardakçılık ettikleri” şeklindeki beyanı III. Napolyon’u kızdırdı ve III. Napolyon, Londra’ya, Rusya’ya karşı savaş teklifinde bulundu. Londra bu teklifi kabul etti. Artık Fransa ve İngiltere ile müttefiktik.  Rusya’ya karşı, Osmanlı devleti, Fransa ve İngiltere birlikte savaşacaklardı.

Bütün cephelerde Ruslar yenildi. Kaybedilen birçok toprak geri alındı, Namık Kemal’in “Vatan Yahut Silistre” piyesine konu olan Silistre kuşatması kaldırıldı. Kırım’a çıkarma yapıldı. Sivastopol düştü.

Ruslar, sadece kuşattıkları Kars’ı teslim aldılar. Kars Rusların eline geçince Kırım Savaşı fiilen bitti.

Üç büyük dine göre de kutsal bir şehir olan Kudüs’ün kontrolünü Rusların istemesi, aslında “sıcak denizlere” inmek için bir bahane idi.

Kırım Harbi sonunda Paris Konferansı toplandı. (1856). Bu konferansın; topraklarla, sınırlarla, kuvvetlerle, tersanelerle, donanmalarla ilgili bir sürü maddesi vardı ve konferansın kararları Osmanlı Devleti’nin aleyhinde değildi. Ancak bir maddesi vardı ki, işte bu can alıcı idi. Bu maddeye göre;

“Türk imparatorluğunun mülki bütünlüğünü, muahedeye imza koyan bütün devletler müteselsil olarak tekeffül edeceklerdir”.

Yani, devletimizin sınırlarına, Paris Konferansı’na katılan  İngiltere, Fransa, Rusya, Avusturya, Prusya ve Sardunya kefil oluyorlardı. Ne hallere  kalmıştık! İşte böyle günlere gelmiştik ve daha ne günler görecektik! Daha da acı olanı, devleti böyle günlere getirenlerin “kahraman” ilan edilmeleri ve bunların hala devletin “resmi” statükosunda kahraman olarak kabul edilip, çocuklarımıza da kabul ettirilmeye çalışılmasıdır.     Mustafa Reşit Paşa için bugün, “Koca!”, “Büyük!”   gibi unvanların kullanılması bu sebepten olsa gerektir. Tabii ki bu kişiler, imparatorluğu tasfiye ederken gösterdikleri başarılar! dolayısıyla “büyük”tüler… İmparatorluğun tasfiyesi sırasında, imparatorlukla birlikte tasfiye edilen bütün vatanperverler zelil, hain, ama, tasfiye edenlerin tümü kahraman oldular. Bu kabul edilir bir durum değildir. Ve Batı karşısında mağlubiyetimizle aynı anlamı taşımaktadır. Bunu Türk milletinin çocukları daha ne kadar zaman kabul edecektir. Türk milletinin çocukları daha ne kadar süre ile uyutulacaktır, bu duruma tahammül gösterecektir!

Ders Alınsaydı Tarih Tekerrür Mü Ederdi? (16)

Rus Çarı 1. Nikola, zamanın diğer devletleri ile anlaşıp, Osmanlı devletini “paylaşmak” ister. Hem de bunu ciddi olarak teklif eder Fransa ve İngiltere’ye. Arena’da oklanmış boğanın da artık iyice mecali tükenmiştir. Edirne’ye, Erzurum’a girmiştir Ruslar. İstanbul’u zaptetmeyi düşünmektedir I. Nikola!

İstanbul’un Ruslar tarafından ele geçirilmesi İngiltere’nin ve Fransa’nın işine gelmez ve bu paylaşmaya şimdilik engel olurlar. Osmanlı’nın kaderi şimdi, bu üç büyük devletin elindedir. “Edirne Muahedesi” yapılır. Devletin durumu son derece vahimdir. Düşman, leşe üşüşen kuzgunlar gibidir.

Bundan sonra Batılıların istekleri bitmez. Bize daima “ıslahat yapın!” diye dayatırlar. Bu dayatmalar  artık hep devam edecekti. Bugün de ediyor. “Islahat” yapacaktık, buna artık mecburduk! Yoksa, mevcut medeniyetimizi, kültürümüzü koruma yoluna gidersek “mürteci” olacaktık! Devletin ömrünü uzatamayacaktık! Bunun için “Islahat” yapacaktık! Islahat yapmazsak “gerici” olacaktık! Düşününüz ki; hala Türk aydınının kafasından silinemeyen bir fikr-i sabit… İrtica!

İşte şimdi Batı’nın istediği ilk “ıslahat” yapılıyordu.

Mustafa Reşit Paşa, 16 yaşındaki çocuk padişahı, Abdülmecit Han’ı önüne katıp, Gülhane Hattı Hümayunu’nu ilan etmişti bile!

1839 yılında ilan olunan bu hattı hümayun, neyse ki, devletin ömrünü biraz daha uzatıvermişti!

Gülhane Hattı Hümayunu ile başlayan ve bundan sonra ardı arkası kesilmeyen “ıslahat” hareketlerinin hepsinin birer “çağdaşlaşma ve modernleşme” hareketi olduğu iddia ediliyordu. Bu gün de böyle iddia ediliyor. Demek ki; Batı’nın müesseselerini kabul ediyorsanız, “çağdaş” oluyorsunuz, yoksa, asla “çağdaş” değilsiniz. Kendi düşünce ve iradenizle, kendi medeniyetinizle Batının karşısına çıkarsanız bunun adı “irtica” olacaktır. Batı Türk Hakanlığı mensubu milletimiz bu zılgıtı bir türlü çıkaramamıştır. Türk milleti bu psikolojik, bu derin stratejik saldırıyı bir türlü kıramamıştır. Türk aydını öncelikle düşürüldüğü bu “gayya kuyusu”ndan mutlaka kurtulmalıdır.

Ders Alınsaydı Tarih Tekerrür Mü Ederdi? (15)

Kandık ve  aldandık.

Rusya’nın ortaya çıkmasından sonra, Batı ile dengeler değişecek, sıcak denizlere inmek isteyen Rusya’nın önünü kesmek için, Batı’lı devletler bile bazen Osmanlı Devleti ile birlikte hareket  edeceklerdi.

Batı’lı ölçülere göre Segban-ı Cedid’i kuran Sultan II. Mahmut, Kapıkulu Ocaklarını kaldırdı. Alemdar Vak’ası, Tepedelenli Ali Paşa gailesi, Yunan İhtilali’nin hazırlanması, Türkiye-İran Savaşı’nın başlaması ve her an patlak verebilecek Rus savaşı, artık yalnız padişahı değil,  bütün devlet erkanını ve hatta Yeniçeri generallerini dahi düşündürüyordu. Yeniçeri Ocakları padişahın emirlerini tanımıyordu. III. Selim, devletin geleceğinin bu noktada düğümlenip kaldığını Sultan Mahmud’a iyice anlatmıştı. Halk da Yeniçerilere diş biliyordu.

Adeta, bir iç savaş yapılarak Yeniçeri Ocağı kaldırıldı. Binlercesi öldürüldü, binlercesi tutuklanarak sürgüne gönderildi. Yeniçerilerin mensup olduğu Bektaşi dergahları kapatıldı. (1826)

“Vak’a-i Hayriye” diye anılan Yeniçeri ve Kapıkulu Ocakları’nın kaldırılması, Türkiye tarihinin dönüm noktalarından biridir.

Tarihçiler, böylece yeni ve “modern” bir devrin başladığını, 1839 Tanzimat’ının, hatta Cumhuriyet’in, Yeniçeri Ocakları’nın kaldırılmasının sonucu olarak ortaya çıktığını, Türkiye’de Batı medeniyeti’nin bu tarihte başladığını yazmaktadırlar!

Ne var ki; Batı Türk Hakanlığı mensubu milletimizin, binlerce yıldan beri biriktirip getirdiği, olgunlaştırdığı, yücelttiği, “gaza” diyerek, “ilay-ı Kelimetullah” diyerek, yüzbinlerce şehidin kanıyla üç kıtaya yerleştirdiği kendi medeniyeti ve onun taşıyıcısı büyük imparatorluk, şimdi, entrikacı, gözünü dünya malı hırsı bürümüş, devletin yüksek menfaatlerini düşünmeyen vezirlerin ve Yeniçeri Ocakları’nın bu sorumsuzlukları sebebiyle parçalanmak tehlikesi ile yüzyüze getirilmişti.