Ders Alınsaydı Tarih Tekerrür Mü Ederdi? (14)

İşte şimdi, Türklerin Anadolu’ya ayak bastıklarından beri ortada olmayan Rusya, zorla, Prut’ta imha etmediğimiz için,  büyük bir devlet olarak ortaya çıkacak ve bugüne kadar makus talihimizde çok büyük rol oynayacaktı.

Bu 1769 ve 1770 savaşlarında, Rusların kalleşçe taktiklerle Türkiye’yi yenmesi, bundan sonraki yıllarda Türkiye’nin başına gelen bütün felaketlerin belki de başlangıcı olacak ve sonunda imzalanan Küçükkaynarca (1774) antlaşması Türk milletinin tarihinde imzaladığı en feci antlaşmalardan biri olacaktı. Çünkü; “harp hiledir” buyrulmuştu. Ama biz bu altın kuralı  unutmuştuk.

Bu antlaşma ile;

-Karadeniz bir Türk gölü olmaktan çıkıyor, Rusya Karadeniz’de sahil ediniyordu.

-Kırım gibi, 1.5 milyon Türk’le meskun, 15 asırlık bir Türk ülkesinin geleceği, Rusya’ya bırakılıyordu.

-Ortodoksluk bahanesi ile Rusya’nın Türkiye’nin iç işlerine müdahale etmesine imkan veriliyordu.

-Aslında Türkiye, Lehistan için savaşa girmişti. Ama, Lehistan da elimizden gitmiş, bu ülkeye Rusya değil, Almanya hakim olmuştu.

 

Ve yüzyıllar sonra Süleyman Nazif şöyle diyecekti:

 

“Moskof’un sulhu aldatıcı, sükutu kudurgan, yardımı mihnet verir. Anadolu’nun herhangi bir köşesinde, herhangi bir hanüman gösterilemez ki, Moskof muharebelerinde bir evladını şehit vermemiş olsun. Ey Türk oğlu, kanma, aldanma!”.

Ders Alınsaydı Tarih Tekerrür Mü Ederdi? (13)

3) “Kartal Bozgunu”nda da yine Ruslar, ümitsiz bir durumda iken ve ikinci Prut gerçekleşmek üzere iken, kalleşçe bir karşı saldırı ile 50 bin Türk askerini şehit ettiler.

Böylesine disiplinsiz, ihmalci, kolay aldanan, adeta  savaşlarda artık bıkkınlık göstermeye başlayan ve mağlubiyetler karşısında kılı bile kıpırdamayan devlet adamları yüzünden Osmanlı Devleti, Rus’lara Kırım’ı da kaptırmış ve bundan böyle Türkiye iyice geri çekilmiş ve dünya dördüncüsü durumuna düşmüştü. Devlet gücünü iyice yitirmişti, yıpranmıştı. Ruslar vurdukça vurmuşlar, işgal ettikleri Türk şehir ve kasabalarını, akıl almaz barbarlıklarla tahrip etmişler, ellerine geçen her Türk’ü, cins ve yaş farkı gözetmeksizin, küçük çocuklara varıncaya kadar, türlü işkencelerden sonra kılıçtan geçirmişlerdi. Ruslar, ele geçireceği ülke halkını “özgürlük” verme yalanı ile kandırıyor ve sonra vatanlarını ellerinden alıyordu. Aynen Kırım’da olduğu gibi…

Belki bazı padişahlar, savaşları kaybedince kederlerinden ar damarları çatlayıp ölmüştü, ama, Türkiye devleti artık, arenada oklanan boğa gibi, gittikçe gücü tükenmeye, rakiplere boş gözlerle ve ümitsizce bakmaya başlamıştı. Osmanlı seyyar ordusu bütün kabiliyetini kaybetmişti. Ve artık adeta disiplinsiz bir sürüden ibaret hale gelmişti.

Halbuki devlet idaresi, hiçbir zaman disiplinsizliği, ihmali ve düşmanı affetmeyi kaldırmazdı. Bunu, o günkü liderlerin, atalarının yaşanmış olaylar karşısındaki tutumlarından öğrenmiş olmaları gerekirdi. Ama öğrenmemişlerdi.

Yukarıdaki örnekleri, Türk milletinin bu karakterinin hala devam ettiğini gözlemlediğim için verdim.

Ders Alınsaydı Tarih Tekerrür Mü Ederdi? (12)

Ordu galip geldiği halde galibiyet mağlubiyete nasıl dönmüştü!

1) Hotin savaşını Ruslar kaybeder, geri çekilir. Ancak Türk vezir, asi askerle işbirliği yapar ve idam edilir. Yani içeri karışıktır. Rus ordusu bunu fırsat bilir, geri döner ve boşaltılmış olduğunu gördüğü Hotin’i 300 topla birlikte işgal eder. Böylece Türk başarısı ile başlayan savaş mağlubiyetle biter.

2) 1770 yılında Mora Harekatı yapılır. Bakınız ibret dolu bir tarih sayfası size. Görünüz ve anlayınız ki, Osmanlı devletinin düşmesi öyle kendi kendine olmazdı. Bu ancak ihanetlerle, bazen Türk milletinin karakterinde var olan, devlet ve askerlik işlerinde olmaması gereken safdil olmak ve merhamet duygularının yersiz bir şekilde kullanılması ile  mümkün olabilirdi. Ve öyle olmuştu.

İşte bakınız: Kocası Çar’ı öldürterek Rusya’nın başına geçen ve damarında bir damla Rus kanı bulunmayan, Alman asıllı Çariçe Katherina çok hırslıdır ve modern bir Rus donanması kurmuştur. Karadeniz, kapalı bir Türk gölü olduğu için bu donanma Baltık Denizi’nde bulunmaktadır.

Savaş başlar başlamaz Rus donanması, Baltık Denizi’ni, Kuzey Denizi’ni, Atlas Okyanusu’nu, Cebelitarık Boğazı’nı geçerek Akdeniz’e girer. Fransız büyükelçisi Rus donanmasının bu harekatını Bab-ı Ali’ye bildirir. Ancak devlet tedbir almaz. Kimse inanmaz ve kulak asmaz.

Ruslar Güney Mora’da “Maynot” denen Rumlara güvenmiştir. Bu Rumlar, Ruslar Mora’ya asker çıkarırlarsa isyan etmeye söz vermişlerdi. Ruslar karaya çıkar çıkmaz Maynot’lar ayaklanmışlardı. Eli silah tutan 70 bin kadar  Maynot erkeği Ruslara katılmıştı.

Türk ordusu Rusların desteklediği bu 70 bin Maynot’u imha etmişti. Ruslar,  Kapdan-ı Derya Hüsameddin Paşa’nın yaklaşması üzerine Mora sularından çekilmişlerdi. Savaş 4 saat sürmüştü. Türk toplarının üstünlüğü sayesinde Rus donanması geri çekilmişti.

Kapdan-ı Derya Hüsameddin Paşa donanması ile, Rusların yeniden bir savaşı göze alamayacakları düşüncesiyle, gün batarken Çeşme Limanı’na girmişti.

Gece yarısına doğru,  iki küçük Rus yardımcı gemisi Çeşme Limanı’na girdi. Türkler, iki küçük geminin donanmalarına zarar verebileceğini akıllarına bile getirmediler. Bu gemileri, düşman donanmasından kaçıp kendilerine sığınıyor sandılar. Bazı reisler bu gemileri batırmak istedilerse de, diğer reisler, bunların batırılmamasını, İstanbul’a götürülüp zafer alayında teşhir edilmesini teklif ettiler.

Aslında bu iki düşman gemisi “ateş gemisi” idi. Düşman amirali çılgın ve cesur bir şekilde Türk gemilerine iyice yaklaştı. Bu teknelerden atılan “kundaklar”, bir Türk gemisinin yelkenlisini tutuşturdu ve ambarına sirayet ederek cephanesini infilak ettirdi. Yangın yanaşık nizamdaki bütün gemilere sıçrayarak, çok kısa zamanda Türk donanmasını yaktı. Türk cephaneliklerinin patlaması 230 km. uzaklıktaki Atina’da bile duyuldu.

Bu bozgunun adı Çeşme Bozgunu idi!

Ders Alınsaydı Tarih Tekerrür Mü Ederdi? (11)

Rusya ile Savaş ve Kaynarca Muahedesi (1768-1774)

 

Rusya, açıkça Türkiye’ye savaş açmaktan çekiniyor ve sinsi bir Türk düşmanlığı siyaseti takip ediyordu. Türk imparatorluğunun Ortodoks teb’ası arasında, hatta Romanya prensliklerinde, Arnavutluk ve Mora’da propagandaya başlamışlardı. Ortodoksları Türkler’e karşı kışkırtıyordu. Bu çok tehlikeli bir durumdu.

 

Rusya, Lehistan’ı işgal edince elbette ki savaş başladı. Ancak Türk ordusu hazırlıksız idi. İyi komutanlar yoktu. Hele Sadrazam’ın askerlikle hiçbir ilgisi yoktu.

Hem Hotin harekatında, hem de Mora harekatında şans eseri Türk ordusu üstün geldiği halde, Rusların ani ve sinsi saldırıları ile her iki savaş ta kaybedildi. İşte meş’um 1769 tarihi böyle başladı.

 

Ordu galip geldiği halde galibiyet mağlubiyete nasıl dönmüştü!

 

Ders Alınsaydı Tarih Tekerrür Mü Ederdi ? (10)

1750’lili yıllara gelindiğinde, her şeye rağmen Türkiye, 1736-1739 savaşında Almanya ve Rusya imparatorluklarının ikisini birden yenmişti. Mevcut büyüklüğünü henüz devam ettirme gayretinde idi. Bu yıllarda Köprülüler ve Merzifonlu Kara Mustafa Paşa gibi vezirlerin ortaya çıkması Türkiye imparatorluğu için bir şanstı. Ancak 1769’da, kesin olarak, 1447’den beri aralıksız devam ettirdiği dünyanın birinci devleti sıfatını kaybedecektir. Aynı yıllarda İran ve Hindistan da büyük devlet olma sıfatlarını kaybedeceklerdi.

Asya tam bir duraklama ve küçülme halindedir.

Ders Alınsaydı Tarih Tekerrür Mü Ederdi? (9)

Önce Karlofça (1699) ve şimdi Pasarofça (1718) antlaşması… Bundan sonra Sevr’e kadar, Lozan’a kadar bu tip antlaşmalar hep olacaktır.

Görüldüğü gibi; hala kaybedilen toprakları geri almak isteyen, mağlubiyete dayanamayan devlet adamları vardır. Ama, artık eskinin siyasi ve askeri dehaları yetişmemektedir. Toprak kayıpları giderek artmış ve Türkiye, geri çekilmesini sürdürmeye devam etmiştir.

İslam alemi ise, bu savaşlarda Türkiye’nin kayba uğramasından sadece üzüntü duyuyordu. Vaktiyle Osmanlıların kazandığı zaferler nasıl bütün İslam aleminde sevinç yaratıyor idiyse, şimdi de mağlubiyetler acı ve elem veriyordu. Hepsi o kadar…

Ders Alınsaydı Tarih Tekerrür Mü Ederdi? (8)

Evet miras yenmiştir. Türkiye Avrupa’da 356 bin km2. toprak bırakarak geri çekilmiştir.  Daha sonraki yıllarda kaybedilen bu topraklar geri alınmak istenecektir. Ama, Almanya’ya bırakılan topraklar bir daha geri alınamayacaktır. 1718’de Türkiye’nin kaybedilen toprakları geri almak maksadıyla, Almanya ile savaşı da mağlubiyetle bitmiş, binlerce Türk kılıçtan geçirilmiş, binlercesi göç etmiş ve sonunda Türkiye Pasarofça Antlaşması’nı imzalamak zorunda kalmıştır. Bu antlaşma ile Venedik ve Rusya’ya verilen bazı topraklar geri alınmış ama, Almanya Macaristan’dan Türkiye’yi kovmuş ve Belgrad’ı almıştır.

Ders Alınsaydı Tarih Tekerrür Mü Ederdi? (7)

1683’ten sonra kuşatmaları hep Batı’lı müttefikler yapacaktı. İşte şimdi Almanlar Budin’in kapısına dayanmışlardı. Ve Budin kuşatılmıştı.

Kaleden çıkarak “huruç” hareketi yapma sırası, yani “savunma” sırası bize gelmişti. Bundan böyle hep “savunmada” olacaktık. Ama, yazık ki savunamayacaktık!

“Şehirde çok büyük sayıda Türk ve daha büyük sayıda Macar yaşıyordu. Türkler’in mühim kısmı boğazlandı. Kadınlar, ihtiyarlar ve çocuklar istisna edilmedi. Katliamdan bıkan düşman, binlerce Türk’ü esir olarak aralarında paylaştı. 160 yıldan beri bir Türk şehri olan, Kanuni’nin fethettiği Budin’in akibeti  işte böyle oldu. Kanuni şehre girerken bir tek Hıristiyan’ın burnu kanamamıştı”[1].

“Matem” tutma sırası şimdi bizde idi. Zaman zaman elde edilen zaferler, artık “Türk geri çekilmesini” durduracak çapta değildi.

Budin’in acısı, ancak asırlar sonra düşman sürüleri Edirne önlerinde, Selimiye Camii’nde görüldüğü zaman hafızalardan silinecekti.

Müttefik kuvvetler, Mohaç’tan 160 yıl sonra rövanşı aldılar. Türkler bozularak geri çekildi. Toplarını ve ağırlıklarını götüremediler. Bu rövanşın kaybı, Türkiye için büyük felaketlere zemin hazırladı.

Atina düştü, Mora düştü, Eğri düştü, İstolni-Belgrad düştü, Banyaluka ve Zvornik düştü, Niş düştü. Erdel’de Türk hakimiyeti son buldu. Macaristan’ın yarısı elden çıktı.  İrili ufaklı birçok kale düşmanın eline geçti. Düşen her şehir ve kale halkı kılıçtan geçirildi.  Ve bu savaşların sonunda 1699’da Karlofça antlaşması yapıldı.

Bu 1699 yılı tarihin önemli yıllarından biridir. Artık bu yıldan itibaren üstünlük Asya’dan Avrupa’ya geçecektir.

[1] Yılmaz Öztuna, Türkiye Tarihi. Cilt 10 Sayfa 88

Ders Alınsaydı Tarih Tekerrür Mü Ederdi? (6)

Evet, miras giderek tükenmişti. Türk ordusunda “düşmanı yok etme fikir ve kabiliyeti” yok olmuştu. Türkler’in yenilmezliğini sabit fikir haline getiren Batı’lılar, Viyana’dan sonra kendilerini aştılar. Komplekslerinden sıyrıldılar. Buna rağmen, Türkiye’ye, Köprülüler ailesi ve Merzifonlu Kara Mustafa Paşa epey zaman kazandırmıştı.

Merzifonlu’nun bir takım entrikalar sonunda idam ettirilmesinden sonra Batı, -tabiri yerinde ise- “gemi azıya almıştı”. Viyana bozgunundan Karlofça antlaşmasına kadar geçen zaman içinde, atalarımızın yaptığı fetihlerin tersine olarak, yeni fetihler bizim topraklarımızdan ve müttefik Batı tarafından yapılıyordu.

Bir ince ayrıntı vardı! O da şu idi: Batı’lı tarihçilerin dahi kabul ettiği gibi, Osmanlı hiçbir zaman fethettiği yerlerde zulüm yapmamıştı. Sivil halktan bir insanın dahi burnu kanamamıştı. Ama, Batı ittifakı, girdikleri her yerde inanılmaz zulümler yapıyordu.

Türkiye artık “felaket yılları”nı yaşıyordu. Mağlubiyet ve geri çekilmenin elemli acıları yaşanmaya başlamıştı. Bu dönemde IV. Mehmed, kardeşleri II. Süleyman ve II. Ahmet ve nihayet II. Mustafa saltanat makamını işgal etmişlerdi. İşgal etseler ne yazardı. Hiç biri atalarının adeta ilahi olan, üstün vasıflarına erişemezdi. Zaten, devleti de “vezirler” idare ediyordu. Onların hiç ismi bile geçmiyordu. Vezirler de iktidar çekişmelerine giriyor, liyakat ve ehliyeti olanlar –tıpkı bugünkü gibi- bir türlü sadaret makamına (başbakanlık) gelemiyorlardı.

Viyana bozgunu ile, Kara Mustafa Paşa gibi, devleti ve orduyu demir ellerle tutabilecek tek adamın yok edilmesi, müttefiklere çoktan aradıkları fırsatı vermişti. Şimdi Türkiye, çok kudretli bir Haçlı koalisyonu ile karşı karşıya idi. PAPALIK, TOSKANA, MALTA ŞÖVALYELERİ, ALMANYA İMPARATORLUĞU, FRANSA,  LEHİSTAN KRALLIĞI, VENEDİK CUMHURİYETİ, İSPANYA KRALLIĞI, RUS ÇARLIĞI Türkiye’ye karşı birleşmişlerdi. Bu ittifaka “Sainte Alliance” yani “Mukaddes İttifak” demişlerdi.

 

Acaba bu kaçıncı Haçlı seferiydi! Kaçıncı Mukaddes İttifaktı! Bu ittifakların ardı arkası kesilmeyecektir.

 

Artık Türk kaleleri  “vire”[1] ile teslim olmaya başlamıştı. Yani, kaleler savunulmadan  teslim ediliyordu.

 

Budin elimizden gitti.

 

“Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i”

 

diye ağıtlar yapıldı ve Türk milleti ağladı!

[1] Kalenin hiç silah kullanılmadan teslimi

Ders Alınsaydı Tarih Tekerrür Mü Ederdi? (5)

1769’da Türkiye, dünyanın birinci devleti olma vasfını kaybedecek ve tam bir gerileme, hatta çözülme ve yıkım dönemine girecekti.

Yine görüldüğü gibi, bütün Avrupa ittifak halinde ve kendi aralarında kanlı bıçaklı oldukları halde, bir Hıristiyan beldesi olarak kabul ettikleri Anadolu’yu kurtarmak için topyekün saldırıya geçecekti. Anadolu Reconquistası’nı başarmaya çalışacaktı…

Fransa ile Almanya savaşta oldukları halde, Viyana kuşatılınca derhal aralarında  barış imzalayacaklar ve birlikte Viyana’yı savunacaklardır.

DİRENİYORUZ AMA ASLINDA GERİ ÇEKİLİYORUZ.

Demek ki, Türk milleti için, tarihin zirvesindeki platodan artık inmenin zamanı gelmişti. Acaba bu kesin dönüş mü olacaktı!

Fransız akademisyenin işaret ettiği, toplumların gel-git olayında, biz Türk toplumu olarak 1683’te başlayan geri yürüyüşle ve halen devam eden geri çekilmeyle, gerçekten Asya’nın yolunu tutmuş bir toplum durumundayız. Geri çekilirken belki vuruşa vuruşa çekiliyoruz. Ama “geri çekiliyoruz”.

Viyana’daki ihanetin ve -tabii ki hataların- bedelini çok ağır ödedik ve şu anda bile ödemeye devam ediyoruz.

Mağlup olduk. Bu kesin. Mağlup milletler, galip milletleri taklit ederlermiş. İşte şimdi tam da o anı yaşıyoruz.

Aslında, hala bazı mevzilerde direniyoruz.

Anadolu’ya çekilirken kaybettiğimiz bütün topraklarımız üzerinde şimdi hiçbir hak iddia edemiyoruz. Şu anda Anadolu’da tutunmak için gerekli stratejik mevzileri bile zor koruyoruz.

Direniyoruz.

Kıbrıs’ta, Güney Doğu’da, Batı Trakya’da, Bosna-Hersek’te mevzileri kaybetmemek için direniyoruz.

Vatan toprakları üzerinde de dahili düşmanlara karşı direniyoruz.

Cami için, Kur’an için, ezan için, İmam Hatip okulları için, başörtüsü için, yani kendi öz kültürümüzü yaşamak için şartları zorluyoruz. Ama kime karşı direndiğimizi bilmiyoruz. Sanki gizli bir güç Türk çocuklarını kontrol ediyor. Aslında “arif” olanlar elbetteki biliyor. Ama, millet yine de direniyor.

Direniyoruz.

“1683 yılı sonbaharında Türkiye, üç yüzyıl sürecek bir çekilme, gerileme ve çökme devresine girmişti. Viyana kuşatması sebebiyle Avrupa’yı, bir kere daha karşısında birleşik bir halde bulmuştu. Bu defa, tarihinde ilk defa olarak, birleşmiş bir Avrupa’yı yenemeyecek, yenilecekti. Buna rağmen 1769’a kadar daha 86 yıllık bir duraklama devresi yaşayabilecek güçtedir. İspanya’nın, Hıristiyan aleminin Osmanlı İmparatorluğu olan bir devletin nasıl zirveden başdöndörücü bir şekilde yuvarlandığı hatırlanacak olursa, Osmanlı Türk duraklamasının yavaş yavaş tecelli ettiğini kabul etmek gerekir. Bu, şüphesiz Türk Cihan İmparatorluğu’nun temellerinin pek sağlam atılmış olmasındandır. 17. yüzyılın sonlarında henüz Batı medeniyetinin, zirvesini Türkler’in teşkil ettiği Doğu medeniyetine üstün olduğu iddia edilemez. Bu üstünlük, bir asra yakın bir zaman geçmeden gerçekleşmeyecektir. Ancak Batı, üstünlüğünün bütün sebeplerini hazırlamış, bütün imkanları ele geçirmiş veya ele geçirmek üzeredir. Başta okyanuslar üzerinde egemenlik kurması gelmek üzere, Doğu’nun henüz farkına varamadığı birçok değerlere sahip olmuştur. Doğu, pek azametli olan mirasını yemektedir. Bu miras, az zamanda tükenecektir” Türkiye Tarihi, Yılmaz Öztuna Cilt 10 Sayfa 55