Ders Alınsaydı Tarih Tekerrür Mü Ederdi? (5)

1769’da Türkiye, dünyanın birinci devleti olma vasfını kaybedecek ve tam bir gerileme, hatta çözülme ve yıkım dönemine girecekti.

Yine görüldüğü gibi, bütün Avrupa ittifak halinde ve kendi aralarında kanlı bıçaklı oldukları halde, bir Hıristiyan beldesi olarak kabul ettikleri Anadolu’yu kurtarmak için topyekün saldırıya geçecekti. Anadolu Reconquistası’nı başarmaya çalışacaktı…

Fransa ile Almanya savaşta oldukları halde, Viyana kuşatılınca derhal aralarında  barış imzalayacaklar ve birlikte Viyana’yı savunacaklardır.

DİRENİYORUZ AMA ASLINDA GERİ ÇEKİLİYORUZ.

Demek ki, Türk milleti için, tarihin zirvesindeki platodan artık inmenin zamanı gelmişti. Acaba bu kesin dönüş mü olacaktı!

Fransız akademisyenin işaret ettiği, toplumların gel-git olayında, biz Türk toplumu olarak 1683’te başlayan geri yürüyüşle ve halen devam eden geri çekilmeyle, gerçekten Asya’nın yolunu tutmuş bir toplum durumundayız. Geri çekilirken belki vuruşa vuruşa çekiliyoruz. Ama “geri çekiliyoruz”.

Viyana’daki ihanetin ve -tabii ki hataların- bedelini çok ağır ödedik ve şu anda bile ödemeye devam ediyoruz.

Mağlup olduk. Bu kesin. Mağlup milletler, galip milletleri taklit ederlermiş. İşte şimdi tam da o anı yaşıyoruz.

Aslında, hala bazı mevzilerde direniyoruz.

Anadolu’ya çekilirken kaybettiğimiz bütün topraklarımız üzerinde şimdi hiçbir hak iddia edemiyoruz. Şu anda Anadolu’da tutunmak için gerekli stratejik mevzileri bile zor koruyoruz.

Direniyoruz.

Kıbrıs’ta, Güney Doğu’da, Batı Trakya’da, Bosna-Hersek’te mevzileri kaybetmemek için direniyoruz.

Vatan toprakları üzerinde de dahili düşmanlara karşı direniyoruz.

Cami için, Kur’an için, ezan için, İmam Hatip okulları için, başörtüsü için, yani kendi öz kültürümüzü yaşamak için şartları zorluyoruz. Ama kime karşı direndiğimizi bilmiyoruz. Sanki gizli bir güç Türk çocuklarını kontrol ediyor. Aslında “arif” olanlar elbetteki biliyor. Ama, millet yine de direniyor.

Direniyoruz.

“1683 yılı sonbaharında Türkiye, üç yüzyıl sürecek bir çekilme, gerileme ve çökme devresine girmişti. Viyana kuşatması sebebiyle Avrupa’yı, bir kere daha karşısında birleşik bir halde bulmuştu. Bu defa, tarihinde ilk defa olarak, birleşmiş bir Avrupa’yı yenemeyecek, yenilecekti. Buna rağmen 1769’a kadar daha 86 yıllık bir duraklama devresi yaşayabilecek güçtedir. İspanya’nın, Hıristiyan aleminin Osmanlı İmparatorluğu olan bir devletin nasıl zirveden başdöndörücü bir şekilde yuvarlandığı hatırlanacak olursa, Osmanlı Türk duraklamasının yavaş yavaş tecelli ettiğini kabul etmek gerekir. Bu, şüphesiz Türk Cihan İmparatorluğu’nun temellerinin pek sağlam atılmış olmasındandır. 17. yüzyılın sonlarında henüz Batı medeniyetinin, zirvesini Türkler’in teşkil ettiği Doğu medeniyetine üstün olduğu iddia edilemez. Bu üstünlük, bir asra yakın bir zaman geçmeden gerçekleşmeyecektir. Ancak Batı, üstünlüğünün bütün sebeplerini hazırlamış, bütün imkanları ele geçirmiş veya ele geçirmek üzeredir. Başta okyanuslar üzerinde egemenlik kurması gelmek üzere, Doğu’nun henüz farkına varamadığı birçok değerlere sahip olmuştur. Doğu, pek azametli olan mirasını yemektedir. Bu miras, az zamanda tükenecektir” Türkiye Tarihi, Yılmaz Öztuna Cilt 10 Sayfa 55

Ders Alınsaydı Tarih Tekerrür Mü Ederdi (4)

“Yedi ve dokuz kral sakalımızdan bir kıl koparamamışlardır”.

“İnşallah, daima böyle olacak ve devletimiz, dünya durdukça duracaktır”.

Böyle diyordu meşhur Osmanlı sadrazamı…

Bu kadar samimi, bu kadar vatanperver olan ve devletine Kanuni dönemini tekrar yaşatmak isteyen Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, II. Viyana bozgunu sebebiyle, bir dünya devleti olan Osmanlı İmparatorluğu’nu “Duraklama Devri”ne soktu.

Kara Mustafa Paşa zamanında Türkiye imparatorluğu, siyasi kudret ve prestij bakımından, en yüksek dereceye ulaşmıştı. Köprülülerin sağladıkları iç huzur, asayiş, devlet otoritesi, dış zaferler, hatta bazı fetihler, siyasi üstünlüğün de zirvesini bulmasını sağlamıştı. Osmanlı tahtının prestiji, ölçülmez derecede olağanüstüydü.

Ancak, Fransa’nın, hatta İngiltere’nin bile tazminat ödemeye mecbur kaldığı devletin, hemen hemen bütün devletlerle arası bozulmuştu. LEHİSTAN, VENEDİK, İSPANYA, PAPALIK, hatta FLORANSA ile devlet daimi savaş halindeydi. Bu defa RUSYA büyümüştü ve gözlerini açmış fırsat bekliyordu. Yine eskiden olduğu gibi –bir Müslüman devleti olan- İRAN ve hatta bu defa Fas Türkiye’ye dost değillerdi.

Kudretli Türk diplomasisi, farkında olmadan devletin böylesine “tecrit” edilmesine zemin hazırlamıştı.

Fatih Sultan Mehmet de 20 devletle birden savaşa girmişti, ama muzaffer çıkmıştı.

Şimdi durum aynı değildi;

Padişah’ın esamisi okunmuyordu, devleti yine vezirler idare ediyordu.

–  Ordu disiplini o zaman ki ordunun disiplini değildi. “Yağma” hırsı ile hareket ediyordu. “Gaza” misyonu kaybolmuştu.

– Batı, Roma imparatorluğundan beri görülen bu en büyük siyasi kuruluşu “sarsmayı” bir defa daha tecrübe etmek istiyordu. Şimdi bir ümitleri vardı.

– Roma, İran sınırında, İskoçya’da, Orta Avrupa’da nasıl durdurulmuşsa, artık, Türkler’in de bir yerde durdurulması gerekiyordu.

– Orta Avrupa’yı almaya hazırlanan bir Türkiye’yi hep beraber durdurmak, mümkünse itmek, geriletmek ve bu husustaki gayreti hiçbir zaman gevşetmemek gerekiyordu.

1683 yılının arifesinde Avrupa’da hakim fikir buydu ve bu fikrin düşünürleri bile yetişmişti.

Coğrafya konumu bakımından Avrupa ile Türkiye, kozlarını Almanya’da paylaşacaklardı. Bu defa Türk milletinin kaderi Almanya ile Viyana’da münakaşa edilecekti.

Viyana 154 yıl önce de Kanuni tarafından kuşatılmış ve alınamamıştı.

 

Meğer, Viyana felaketli yılların başlangıcı imiş, bunu Merzifonlu Kara Mustafa Paşa nereden bilebilirdi. İşte bu “ilahi tecelli” idi!

Kendisine güvenen ve kesin zafer için çok ümitli olan Merzifonlu, burada ihanete uğradı ve geri çekilmek zorunda kaldı. Serdar-ı Ekrem’in muhteşem bir saray halindeki otağı, 5000 çadır, 300 top, ordu arşivleri ve pek çok ağırlık düşmanın eline geçti. Osmanlı devleti kurulduğundan beri, Timur hariç, hiçbir düşman, Osmanlı Türkleri’nden bu kadar ağır ganimet ele geçirememişlerdi. 10 bine yakın Türk şehit düşmüştü.

Merzifonlu,  İbrahim Paşa ve Kırım ordusunun ihaneti sebebiyle Viyana’da mağlup oldu. Çünkü dışarıdan gelen yeni bir Haçlı ordusu, vaziyeti değiştirdi. İbrahim Paşa kuşatmadan çekildiği gibi, Kırım ordusu da gelen bu yeni Haçlı ordusunun önünü kesmedi. Bu büyük ihanetti. Ama, kaderin de cilveleri vardı. Osmanlı geri çekilecekti!

Ordu artık Viyana’dan çekilmeye başladı.  Bu, güneye ve doğuya doğru bir çekilişti. Bu uzun bir yürüyüştü.  Öylesine bir uzun yürüyüştü ki, tam 300 yüz yıl devam edecekti.

Bu yürüyüş, bu geri çekiliş (ric’at) bugün de devam etmektedir. Öncelikle bunu anlamak bu milletin aydınının vatan borcudur.

1683 Viyana bozgunundan beri Türkiye devleti, Sultan Alparslan’ın 26 ağustos 1071 günü başlayan taarruz ve genişleme hamlesini kaybetmişti. Bundan sonra kah duraklama, kah gerileme, bazen de ilerlemeyle geçen bir süreç başlayacaktı. Ve Türkiye devleti 1683’te “hamle” gücünü kaybedecekti.

1683 Viyana bozgunundan beri, milletimizin devam eden mücadelesi, ne yazık ki, mağlubiyetle sonuçlanmıştı. Bu tarihten itibaren milletimiz, Türkiye’nin on katı kadar toprak parçasını, ata yadigarı camileri, mescitleri, medreseleri, her türlü zenginliğini ve milyonlarca şehidin mezarını bıraka bıraka, Türkiye topraklarına sığınmış bir duruma gelecekti.

Ders Alınsaydı Tarih Tekerrür Mü Ederdi? (3)

Osmanlı Devleti’nde, II. Selim’den sonra idarede eski Türk gelenekleri terk edilmişti. Padişahlar artık her şeye hakim olmuyorlar, işleri vezirlere bırakıyorlardı.  Artık devletin idaresinde sıkça ismi geçenler, devletin idaresine damgasını vuranlar padişahlar değil, sadrazamlardır. Köprülüler, Fazıl Ahmet Paşa, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa gibi… Osmanlıların tarih sahnesinden neden çekildiğini sadece bu durum izah etmeye yeter. Padişahların devlet idaresinden fiilen ellerini çekmesinden sonra işler kötüye gitmeye başlamıştır. Rusya ve Batı artık yönlerini Osmanlılara doğru döndürmüşlerdir. Düşman sinsi sinsi yaklaşmış, devlet idarecileri yaklaşan tehlikeyi anlayamamışlardır.

Aşağıda bir seri yazı paylaşacağım. Bu yazılar hemen hemen birbirinin devamıdır ve bu günlere nasıl gelindiğinin de açıklamasıdır. Konu ile ilgilenenlerin zevkle okuyacaklarını sanıyorum. Bu yazıları Reconquista ve Türk Milletinin Mukadderatı adlı kitabımdan aktarıyorum. Kitabı baştan başa kimse okumuyor. Sadece bu günleri izah etme adına ilgili konuları aldım. Bir fikir edinilebileceğini sanıyorum. Rusya ile ve Avrupa ile nasıl adım adım bu günlere gelindiğini en güzel şekilde anlatmaya çalıştım. Ders alınsaydı elbette tarih tekerrür etmezdi.

***************

En kötü günlerde bile bir sadrazamın verdiği cevabı ibretle okuyunuz.

1677 de Rusya, etrafındaki ufak Fin ve Türk kavimleri yutmaya, Ukrayna ve Lehistan’a müdahale etmeye başlamıştı. Ancak, bu dönemde Lehistan Rusya ile bir anlaşma yaptı. İşte bu muahedenin Lehistan’ın yüksek menfaatlerine uygun olmadığı hakkında Lehistan kralına Merzifonlu Kara Mustafa Paşa bir mektup yazdı. Bakınız 1677 yılının Osmanlı sadrazamı bir krala nasıl mektup yazıyor:

“Sizinle Rusya arasında akdolunan musalahanın bizi asla tehdit etmediğini biliyorsunuz. Malumunuz olsun ki, lehü’l-hamd İslam kuvveti ve kudreti o derecededir ki, Rus ve Lehistan ittifakının hiçbir ehemmiyeti yoktur. Devlet-i Osmaniye üzerine yürüyen yedi ve dokuz kral, Allah’a ve Resulullah’a şükürler olsun, sakalımızdan bir kıl koparamamışlardır. Onların tac-u tahtları şimdi kimlerin elinde bulunduğunu tarih size söyler. Bizim devletimiz, tesisinden beri, suret-i vahidede bulunmuştur. Şimdiye kadar kuvvet ve kudret mütemadiyen terakki etmiştir, İnşallah, daima böyle olacak ve devletimiz, dünya durdukça duracaktır”. (Türkiye Tarihi, Yılmaz Öztuna, Cilt 9 Sayfa 233

 

Ders Alınsaydı Tarih Tekerrür Mü Ederdi? (2)

Bugünlerde Rusya ile Türkiye arasında çıkan uçak düşürme krizi basit bir olay değildir. Bu kriz  büyük bir savaşın tetikleyicisi olabilir. Türkiye asla böyle bir savaşa girmemelidir.

Aşağıya Kırım Savaşı’nı özet olarak yazdım. Milletlerin daima tarihi emelleri vardır. Devletler, asıl amaca ulaşmak için taktik hareketler yaparlar. Düşmanlarını şaşırtırlar. Hiç umulmadık ülkelerle ittifaklar kurarlar. Tarihte bu hep olagelmiştir. (Orta Doğu’da kurulan sinsi ittifaklara dikkat edilmelidir.)
Türkiye böyle bir oyuna gelmek üzeredir. Asla Rusya ile bir savaşı kabul etmemelidir. Asla Batı ittifakına güvenilmemelidir. Milletimizin millî duygularının kabarması normaldir. Ama devleti idare edenlerin soğukkanlı olması gerekir. Bazı dostlarımızın Genelkurmayı tebrik ettiğini görüyorum. Bu meseleyi hamaset duyguları içinde asla değerlendirmemek gerekir. Düşman devr-i sabık yaratmaya çalışmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu şuursuz bir şekilde savaşa girdi. İstanbul’da “Harp isterük” naraları atılıyordu. Sonuç hüsran oldu. Osmanlı parçalandı. Şimdi Türkiye Cumhuriyeti devleti aynı senaryo ile karşı karşıyadır. Bugün şartlar daha da ağırdır. Türkiye Savaşa girmez ise ileride büyük devlet olmanın temellerini atmış olacaktır.
Türk devlet adamlarını ve Genelkurmayını uyarıyorum. Asla böyle bir savaş kabul edilmemelidir. Bu durum aslında Rusya’nın oyununa değil, Batının oyununa gelmek anlamına gelecektir.
Eğer böyle davranılmazsa işte o zaman “Tarih tekerrür etmiş olacaktır.”
Aşağıdaki yazıyı ibretle okumanızı istirham ediyorum.

 

KIRIM SAVAŞI

(1853-1856)

 

Bilindiği gibi Kudüs, üç semavi dinde de kutsal bir şehirdir. Rusya, Ortodokslara haksız muameleler yapıldığını ileri sürerek Kudüs’ün kontrolünü istemektedir. Bu sebeple İstanbul’a fevkalade bir büyük elçi göndermiştir. Bu büyükelçi Prens Mençikof’tur. III. Napolyon, Katolikler aleyhine Rusya’ya taviz vermemesi için Bab-ı Ali’yi sıkıştırıyordu. Bab-ı Ali, Kudüs’teki Hıristiyan kutsal makamlarının Müslüman dinince de kutsal olduğunu, bundan böyle bu makamlardaki hizmetlerin Katolikler ve Ortodokslarca değil Müslümanlarca ifa edilmesine karar verdi. Rusya, Osmanlı devletinin bu kararına şaşırdı ve ilk defa “hasta adam” tabirini kullandığı Osmanlı devletini paylaşmak için İngiltere’ye teklifte bulundu. Prens Mençikof 5 gün içinde cevaplanması şartıyla bir “ültimatom” verdi ve bu ültimatom reddedildi. Bu sebeple Rusya savaşa karar verdi. Böylece Kırım Savaşı başladı. Özetle Kırım Savaşı’nın sebebi bu.

Dış siyasette  Reşid Paşa mutlak şekilde hakimdi ve Rusya’yı ezmenin, hiç olmazsa çeyrek asır için Türkiye’yi tehdit edemez hale getirmenin tam zamanı olduğu fikrini taşıyordu. Neden! Çünkü o, aslında bir İngiliz dostuydu ve Rusya’nın Osmanlı devletini yenerek Akdeniz’e inmesi İngiliz menfaatlerine aykırı idi.

4 ekim 1853’te savaş başladı ve Rusya hemen Romanya’yı işgale başladı. Müşir Ömer Paşa Romanya’dan Rusları geri attı ve Rus ordusunu yendi. Ruslar bozgun şeklinde kaçtılar.

Ama Kafkas cephesinde Abdülkerim Nadir (Abdi) Paşa, Şeyh Şamil’in desteğine rağmen başarı elde edemedi. Ruslar, Sinop’ta yatmakta olan 12 parçalık Türk filosunu batırdı. 2.000 Türk şehit oldu. Sinop’u yaktı yıktı Ruslar. Tarihçiler, bu filonun kasıtlı olarak Rus saldırısına açık bırakıldığını, İngiltere ve Fransa’nın desteğini sağlamaya yönelik bir taktik olduğunu yazmaktadırlar. Ne demeli!

Alışılagelmiş, geleneksel savaş taktikleri ile Kırım Savaşı devam ediyordu. Rus Çarı I. Nikola’nın Fransa ve İngiltere’nin “Hıristiyan dinine ihanet ederek Müslüman Türklere yardakçılık ettikleri” şeklindeki beyanı III. Napolyon’u kızdırdı ve III. Napolyon, Londra’ya, Rusya’ya karşı savaş teklifinde bulundu. Londra bu teklifi kabul etti. Artık Fransa ve İngiltere ile müttefiktik.  Rusya’ya karşı, Osmanlı devleti, Fransa ve İngiltere birlikte savaşacaklardı.

Bütün cephelerde Ruslar yenildi. Kaybedilen birçok toprak geri alındı, Namık Kemal’in “Vatan Yahut Silistre” piyesine konu olan Silistre kuşatması kaldırıldı. Kırım’a çıkarma yapıldı. Sivastopol düştü.

Ruslar, sadece kuşattıkları Kars’ı teslim aldılar. Kars Rusların eline geçince Kırım Savaşı fiilen bitti.

Üç büyük dine göre de kutsal bir şehir olan Kudüs’ün kontrolünü Rusların istemesi, aslında “sıcak denizlere” inmek için bir bahane idi.

Kırım Harbi sonunda Paris Konferansı toplandı. (1856). Bu konferansın; topraklarla, sınırlarla, kuvvetlerle, tersanelerle, donanmalarla ilgili bir sürü maddesi vardı ve konferansın kararları Osmanlı Devleti’nin aleyhinde değildi. Ancak bir maddesi vardı ki, işte bu can alıcı idi. Bu maddeye göre;

“Türk imparatorluğunun mülki bütünlüğünü, muahedeye imza koyan bütün devletler müteselsil olarak tekeffül edeceklerdir”.

Yani, devletimizin sınırlarına, Paris Konferansı’na katılan  İngiltere, Fransa, Rusya, Avusturya, Prusya ve Sardunya kefil oluyorlardı. Ne hallere  kalmıştık! İşte böyle günlere gelmiştik ve daha ne günler görecektik! Daha da acı olanı, devleti böyle günlere getirenlerin “kahraman” ilan edilmeleri ve bunların hala devletin “resmi” statükosunda kahraman olarak kabul edilip, çocuklarımıza da kabul ettirilmeye çalışılmasıdır.     Mustafa Reşit Paşa için bugün, “Koca!”, “Büyük!”   gibi unvanların kullanılması bu sebepten olsa gerektir. Tabii ki bu kişiler, imparatorluğu tasfiye ederken gösterdikleri başarılar! dolayısıyla “büyük”tüler… İmparatorluğun tasfiyesi sırasında, imparatorlukla birlikte tasfiye edilen bütün vatanperverler zelil, hain, ama, tasfiye edenlerin tümü kahraman oldular. Bu kabul edilir bir durum değildir. Ve Batı karşısında mağlubiyetimizle aynı anlamı taşımaktadır. Bunu Türk milletinin çocukları daha ne kadar zaman kabul edecektir. Türk milletinin çocukları daha ne kadar süre ile uyutulacaktır, bu duruma tahammül gösterecektir!

Ders Alınsaydı Tarih Tekerrür Mü Ederdi? (1)

 

George Friedman’ın “Gelecek Yüzyıl” adlı kitabını okuyorum.

“Belli bir seviyede geleceği düşündüğümüzde, kesin olan tek şey genel inanışların yanlış olabileceğidir” diyor Friedman. 20 yıllık periyotlarla dünyada nasıl büyük dalgalanmalar olduğunu anlatıyor.

Dönemler gelir geçer. Uluslararası ilişkilerde dünyada her yılda ve hatta daha az zaman dilimleri içinde büyük değişiklikler meydana gelir. Olayların yaşanabileceğini anlamak bir sihir değildir. Bu değişiklikleri tahmin edemeyen ve bu politik analizleri büyük bir öngörü içinde zamanında yapamayan ve buna göre hazırlıklar yapamayan ülkeler, liderler bunun bedelini çok ağır bir şekilde ödemektedirler. Olaylar yaşanıp da bulutlar dağıldıktan sonra durumun vahşeti ortaya çıkmaktadır. O zaman da iş işten geçmektedir.

Demek ki ülkeleri idare eden liderlerin tahminleri, analizleri ve muhtemel uluslararası olaylara, kısacası savaşlara hazırlıklı olmaları çok önemlidir.

Aşağıda 20 yıl arayla dünyada meydana gelen büyük olayları özetleyerek yazıyorum. Kitabın sayfaları içinde bunları okumak, anlamak, yeni tahminler ve analizler yapmak gerekiyor.

“Kendinizi şimdi 1920 yılının yazında hayal edin. Avrupa yıpratıcı bir savaş sonucunda büyük bir yıkım yaşamıştır. Kıta parçalanmıştır. Avusturya-Macaristan, Rusya, Alman ve Osmanlı İmparatorlukları yok olmuş ve yıllarca süren savaşlar sonucunda milyonlarca insan ölmüştür.” Sayfa 17-18

 

“1940 yılının yazında yaşadığınızı hayal edin. Almanya kendisini yeniden yapılandırmakla kalmamış, aynı zamanda Fransa’yı işgal etmiştir ve Avrupa’ya kafa tutmaktadır. Komünizm varlığını sürdürmektedir ve artık Nazi Almanyası ile müttefiktir. İngiltere tek başına Almanya’ya karşı koymaktadır ve bu bakış açısından bakıldığında pek çok mantıklı insana göre sava sona ermiştir. Oysa bin yıllık Alman imparatorluğu bir yüzyıl boyunca Avrupa’nın yazgısını belirlemektedir.” Sayfa 18

 

“Şimdi 1960 yılının yazında olduğunuzu hayal edin. Almanya savaş boyunca büyük yıkımlar yaşamıştır. Savaşın başlamasından itibaren beş yıl boyunca büyük yenilgiler görmüştür. Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya tarafından parçalanmıştır. Avrupa imparatorlukları çöküş yaşamaktadır ve ABD ve SSCB mirası paylaşmak için kıyasıya mücadele içindedir.” Sayfa 18

 

“Şimdi 1980 yılının yazında olduğunuzu hayal edin. Amerika Birleşik Devletleri yedi yıl süren bir savaşın sonunda Sovyetler Birliği tarafından değil, komünist Kuzey Vietnam tarafından yenilgiye uğratılmıştır. Amerika geri çekilmek durumunda kalmıştır. Vietnam’dan çıkma durumunda kalmıştır.” Sayfa 19

 

“Şimdi ise 2000 yılının yazında olduğunuzu hayal edin. Sovyetler Birliği tamamen çökmüştür. Çin isim olarak hala komünisttir fakat uygulamada kapitalist olmuştur. NATO, eski Sovyetler Birliği bölgelerini de kapsayacak şekilde Doğu Avrupa boyunca etkinlik alanını genişletmiştir. Dünya zenginlik ve barış içindedir. Herkes jeopolitik durumun ekonomik dünya açısından önemini bilmektedir ve yalnızca Haiti ve Kosova gibi bölgelerde olaylar çıkabilmektedir.

Ardından 11 Eylül 2001 gelmiştir ve dünya bir kez daha tepetaklak olmuştur.” Sayfa 19

Herhalde şimdi dünya bu 11 Eylül saldırılarından sonraki kaderini yaşamaktadır. Ve tabii ki 2000 yılından beri dünyada neler oldu neler. Bunları da özetleyeceğim.

 

 

Elvermez mi?

Şair nasıl kükremişti, benim kükremek istediğim gibi!…

“Ey milletim! Sen bundan tamam beş bin yıl evvel
Altaylarda yaşarken
Tanrı’n sana dedi ki, “Ey Türk ırkı, bu yerden
Güneşlere süzülen kartal gibi uç, yüksel!
Senin her kuvveti ram edici ellerin
Bütün mağrur başlara yıldırımlar saçacak;
Sana Çin’in, İran’ın, Hind’in, Mısr’ın, her yerin
Er isteyen tahtları kollarını açacak!
Sen bu sesin önünde rüzgar gibi dolaştın
Sert yelesi dikilen arslan gibi savaştın
İlk filleri tanıyan
Yaşlı Alpler, Kafkaslar…
Tufanlarla haykıran eski Nil’ler, Aras’lar
Senin gibi bir yiğit ve bir ulu milleti
İnsan oğlu doğduğu günden beri görmedi”.

Şair böyle kükremişti. En sonunda “Fakat şimdi?” Demişti.

“Fakat şimdi?… şu son üç yüz yıldan beridir
Senin şanlı hayatının Ülker bahtı dönüktür;
O alevli şehirlerin, kulelerin sönüktür;
Her bucağın bir mezarlık ve bir yangın yeridir.”

Ve şairin yüreği kan ağlıyordu, tıpkı benim gibi…

“Söyle bana, senin fatih altın ordun ne oldu?
O tahtların, som yaldızlı sarayların ne oldu?
O fütuhat şenliklerin, alayların ne oldu?
Ufkunda gün kararmayan geniş yurdun ne oldu?
Erlerini ak köpüklü seller gibi coşturan
Yasaların, bayrakların, hakanların nerede?
Kralları yalın ayak, rikabında koşturan
Kılıçların, mızrakların, kalkanların nerede?”

En sonunda şair söyle haykırıyor, benim haykırmak istediğim gibi:
“Sus ağlama, harabenden kalk doğrul,
Kaldır, solgun, felaketli başını,
Dindir kanlı gözlerinin yaşını,
Çık meydana, kurtulmaya bir yol bul!”

“Beklediğin daha hangi musibet?
Elvermez mi, bağrındaki yaralar?
Elvermez mi, alnındaki karalar?
Elvermez mi, bu sefalet, bu zillet?”

Ey Türk Uyan
Mehmet Emin Yurdakul

Ey Türk Gençliği

Türk milletinin ve Türk gençliğinin, büyük bir İstiklal Savaşı vererek, kan, ter, göz yaşı ve binlerce şehit ve gazi ile kazandığı Cumhuriyetin kıymetini bilmesi dileği ile Türk milletine bu günleri sağlayan büyük komutanın bu ölüm yıldönümünde ruhuna binlerce Fatiha gönderiyorum.

Başkmutan GAzi Mustafa Kemal Atatürk’ün ve tüm şehitlerimizin ruhları şadolsun.

Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi

Ey Türk Gençliği!

Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!
Mustafa Kemal Atatürk
20 Ekim 1927

İnce Hesaplar

Devletler birbirlerine karşı hep derin stratejiler izlerler. Özelikle Osmanlı Devleti’ne karşı Fransa-İngiltere ve Rusya her zaman derin hesaplar içinde olmuşlardır.

Rusya Osmanlı’dan Kudüs’ün kontrolünü ister. Amacı Akdeniz’e inmektir. Bu amaçla Prens Mençikof başkanlığında bir heyet ile Osmanlı Devleti’ne nota verir. Osmanlı hükümeti bu notayı reddeder. Rus heyeti geri döner. Ve Ruslar Tuna Nehri’ni geçerek Romanya’ya saldırır. Osmanlı orduları komutanın Müşir Ömer Paşa Rusları Tuna Nehri’nin doğusuna atar. Bu defa Ruslar Kafkasya’dan aşağı inmeye çalışır. Başarırlar. Bunu fırsat bilen Midhat Paşa İngiliz ve Fransız ittifakını sağlar. Bu politika Midhat Paşa’nın ince hesabıdır. Çünkü kendisi “İngiliz Proteston modelini Müslüman devlet hayatına uygulayarak, kendisini mutlak hakimiyete götürecek” ince hesapların içindeydi.

Ve öyle oldu. İngilizler de, Türk silahlanmasını durduran Midhat Paşa’nın Rusya karşısında İngiltere’nin ittifakını isteyeceğini kesin biliyorlardı. Pan Slavizm’e karşı İngiliz yardımı gerekiyordu.

“Karşılık beklemeden yapılan İngiliz yardımı” Midhat Paşa’yı kuvvetlendirecekti. Ama ülke büyük bir yara almış olacaktı, o Midhat Paşa’nın umurunda değildi.

Öyle de oldu. İngiltere’nin yardımı ile 1853-1856 Kırım Savaşı Ruslara karşı kazanıldı. Ama sonunda Paris Konferansı’na “İçinizdeki azınlıkların haklarını verin, sonra konferansa katılın” denildi. Aslında yardımın karşılığı isteniyordu.

İşte ince hesap buydu.

Bu gün de bu ince hesaplar devam ediyor. Nasıl devam ediyor, kim kimi aldatıyor, kim kiminle müttefik, Türk Milleti acaba neyi göremiyor?

Bütün bunları anlamak için devletler arasında daima bu ince hesapların var olduğunu düşünmek gerekir. Olayları dışarıdan bakıldığı gibi gelişmiyor. Görüldüğü gibi herkesin bir ince hesabı var.

Halen devam eden “azınlıklar” meselesi acaba hangi ülkelerin ince hesabı? Ve acaba bu günün Midhat Paşa’ları kimler???

İnce hesapları anlayabilmek için iyi bir takip gerekiyor değerli dostlar.

Sönen Hilal

Sönen Hilal – Türk Sırlarının Perdeleri Aralanıyor adlı kitaptan bir not aktaracağım.

 

Bilindiği gibi, Sultan Abdülaziz bilekleri kesilerek ortadan kaldırılmıştı. Batılılara göre Abdülaziz Han, müsrif, kaba, hilekâr ve küstah bir şahsiyetti. İngiliz ve Fransız kapitalistlerince kurnaz bir soyguncu ve Rus alemine göre onlara madik atan biri idi. (Sayfa 20)

Aslında Abdülaziz Han, Batı karşısında yeniden kuvvetlenme ihtiyacını anlamıştı. Bu sebeple ordu ve özellikle donanmayı yeniden kuvvetlendirmek istiyordu. Bütün imkânların doğruca aktığı iki harcama kalemi vardı: Ordu ve Donanma. Kitapta deniyor ki; “Eğer Midhat Paşa 1875’teki istifa mektubunda ordu hakkında şikâyet edecek bir vaziyetten bahsediyorsa, kesinlikle gerçeği saptırıyor demektir!” Sultan Abdülaziz’in bilekleri kesilerek (intihar süsü verilerek) ortadan kaldırılmasının sebeplerinden biri Midhat Paşa’dır. Dolayısıyla Batıdır. Çünkü Batıya karşı yeniden güçlenen bir Osmanlı Ordusu istemiyorlardı. Abdülaziz Han bunu yapmaya çalışıyordu.

Kitapta şu ifadeler kullanılıyor:

“Rus-Türk Harbi Türk silahlı kuvvetlerinin kötü idare altında dahi organizasyon bakımından Ruslara nispetle daha gelişmiş olduğunu göstermiştir. Eğer Türk silahlanması netieceye ulaşamamışsa, bunun müsebbibi kesinlikle bir taraftan devleti içten korkunç kargaşaya düşürmesi, diğer taraftan silanlanma için para tedarikine karşı çıkması sebebiyle Midhat Paşa’dır.”

Başka söze gerek yok.

II. Abdülhamit Han, amcasının katili olarak Midhat Paşa’yı yargılatmış ve Taif Kalesi’ne sürgüne göndermiştir. İngiliz donanması Kızıldeniz’e girerek, Taif Kalesi’ne ulaşıp Midhat Paşa’yı kurtarmak istemiştir. Bunu anlayan Osmanlı istihbaratı, Taif Kalesi’nde Midhat Paşa’yı ortadan kaldırmıştır.

Bugünkü Midhat Paşa’ların kimler olduğunu anlamak için bir örnek olarak yazdım bunları. İnşallah kafamızı iki elimizin arasına alır, düşünürüz.

Anlaşılıyor ki aynı oyunlar tekrar tekrar oynanıyor. Sadece aktörler değişmiş bulunuyor.

Kitabın adı “Sönen Hilal” ama biz HİLALİN HİÇBİR ZAMAN SÖNMEYECEĞİNİ BİLİYORUZ.

Yaşasın Büyük Türkiye Cumhuriyeti Devleti.

Yaşasın Büyük Türk Hakanlığı.

Miyamoto Musashi

“Beş Çember Kitabı” adlı “klasik strateji kitabı” nda, başarılı olmak için, Miyamoto Musashi şu tembihlerde bulunuyor:

 

  • Bir şeyden onbin şey öğren.
  • Olayları gerilimsiz karşıla.
  • Ruhun dingin ve önyargısız olsun.
  • Bedenin ruhunu etkilemesin, ruhun da bedenini etkilemesin.
  • Coşkuya kapılmış ruh güçsüzdür.
  • Düşmanının, ruhunu okumasına izin verme.
  • Bilgeliğini zenginleştir.