Zaruri Bir Durum Muhakemesi

         Kim ne derse desin, kim nasıl izah ederse etsin. Açıkça belli ki emperyalizm günümüzde doğrudan doğruya savaş yapmaktadır. Bunun için büyük bir doğu cephesi açmıştır.  BOP’un anlamı da amacı da zaten budur. Bugün yapılan savaşların Ortaçağ savaşlarından farklı bir anlamı yoktur. Sadece insanlar, kullanılan silahlar değişmiştir. Bunun dışında değişen bir şey yoktur.

         Buna uzun yıllardan beri 21. Yüzyıl Haçlı Savaşları dediğimi biliyorsunuz.

         Savaş bir kurmay işidir. İyi bir kurmay zekâ, ordusunu kullanmadan da savaşı kazanabilir.

         Haçlı savaşları Batılılar tarafından Türklere karşı yapılmıştı. Bugün yine hedef Türklerdir. Her şeyden önce bu bilinmelidir.

         Türkler üzerine yapılan 14 Haçlı seferi de başarısız olmuştu. Selçuklular ve daha sonra Osmanlılar 1000 yıl Batıya doğru ilerlediler. 912 yılında Edirne’ye çekilen Türkleri, Batılılar tarihi manada ric’ata (geri çekilmeye) mecbur etmişlerdir. Ancak İstiklal Savaşı ile bu geri çekilme durdurulabilmiştir. Ama milletimiz büyük topraklar kaybetmiştir.

         Şimdi yine Türklerin üzerine yapılan tarihi bir yürüyüş vardır. Bunun adı 21. Yüzyıl Haçlı saldırısıdır.

         Önce olayı tarihî ve askerî anlamda bu şekilde bir tespit edelim.

         Demek ki:

  1. 1071 yılında Malazgirt ile Anadolu’ya giren Türklerin buradan geri itilmesi için Batılılar 14 defa saldırı düzenlemiştir. Yani bin yıl savaşmışlardır.
  2. Türkler, Balkan Savaşları’ndan sonra Edirne’ye çekilmekle, 1000 yıl süren ileri harekâtı devam ettirememişler, geri çekilmeye başlamışlardır.
  3. Mustafa Kemal’in kurduğu düzen devam ettirilemediği için bu geri çekilme halen devam etmektedir.

     

    Bu savaşta içinde bulunduğumuz kuvvet dengesi durumunu iyi anlamak çok önemlidir. Bu aslında askerlerin yapacağı bir analizdir. Ancak, konu üzerinde kimse kafa yormamaktadır. Olayların sıradanlığı içerisinde asıl maksat gözden uzak kalmaktadır.

     

    Burada;  “medeniyetler çatışması, Siyonizm” gibi kavramlara girmeye gerek yoktur. Bu inkılapçıların (devrimcilerin) işidir. Bizim üzerinde durmak istediğimiz konu, ülkemiz üzerine yapılan fiilî saldırının nasıl bertaraf edilebileceği ve saldıranlarla bizim aramızdaki kuvvet dengesinin ne olduğu meselesidir.

     

    Biliyoruz ki, Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında saldırılar karşısında bunalan yöneticiler idare-i maslahat politikası yürütmüşlerdir. Rusya sıkıştırdığında Batıdan yardım istenmiş, Batı sıkıştırdığında Rusya’dan yardım istenmiştir. Çünkü Batılılar Rusya’nın Akdeniz’e inmesini hiçbir zaman istememişlerdir. Ruslar da Osmanlı Devleti’nin Batı ile olan ittifakını her zaman engellemek istemiştir.

     

    İstiklal Savaşı’ndan sonra Mustafa Kemal bu kuvvet dengesini güzel kurgulamıştı.

    Ancak, şimdi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yöneticileri Batılı emperyalist güçlerin ve Rusya’nın istekleri karşısında ne yapacaklarını şaşırmış bulunmaktadır. Sağa sola yalpalayıp duruyorlar. İyi bir kurmay kadro yok. Sorumlularda bu konuyu tarihî ve askerî boyutu ile değerlendirme kapasitesi bulunmuyor. Anlaşılıyor ki Batılı siyasetçiler ile gerdeğe girilmiş, İsrail Devleti’nin güvenliğini sağlamak üzere ittifaklar kurulmuştur. Bu çok büyük bir hatadır. Çünkü Batının Türklere ve Türkiye’ye bakışı açısı düşmancadır.  Öncelikle bu kabul edilmelidir.

    O halde Osmanlıların yaptığı gibi Batı karşısında Rusya ile mi ittifak kurmalıyız? Biliyorsunuz Şanghay ittifakına girilmesi tartışılıyor bu günlerde.

    İttifak bir stratejik tercihtir. Kuvvetlerin muhasebesini iyi yapmak gerekir.

    Bendenize göre önce en büyük ittifakı Türk milleti ile yapmak gerekir. Bunun için idarecilerin milleti iyi tanıması ve güvenmesi lazımdır. Kendi milletine güvenmeyen, onu her konuda aşağı gören, kendi gücüne güvenmeyen bir devletin, düşmanları karşısında başarı kazanması mümkün değildir.

    En büyük güç Türk Milleti’dir. Öncelikle bu unutulmamalıdır.

    Yapılması gereken birinci iş öncelikle içerideki kargaşayı durdurmaktır. Yani iç güvenliği sağlamaktır. Düşman ajanlarının içeride cirit attığı, at izinin it izine karıştığı bir ortamda devletin güvenliğini, selametini sağlamak mümkün değildir.

    İç güvenliği sağlamak için tam bir millî politika izlemek gerekir. Öncelikle Türk Milletine güvenmek gerekir.

    Hatırlayınız, IV. Murat çocuk yaşta padişah olmuştur. Aklı başına geldiğinde ülkesini büyük bir kaosun tam ortasında bulmuştur. Tıpkı bugünkü gibi! Otoriteyi kurabileceğini anladığı anda gerekli tedbirleri almaya başlamıştır. Kırım Hanını, annesini, Şeyhülislamı ve sorumlulukları olan birçok yönetici idam ettirmiş, sonra da kalanlar üzerinde kesin otoritesini kurmuştur. Yazık ki ömrü yetmemiştir.

    Devletin iç güvenliği sağlanmadan dış güçlerle yapılan mücadelede başarılı olunması mümkün değildir.

    Görünen şudur: Mevcut iktidar öncelikle iç güvenliği sağlamak yerine iç güvenliği sağlayacak kuvvetleri dağıtmaya çalışmaktadır. Mesela Jandarmayı yok etmeye çalışmaktadır. Bu çok büyük bir hatadır. Türk çocuklarını para karşılığında askerlikten muaf tutmak, birliklerinin bulunduğu şehirde erlere akşamlara eve gitme izni erilmesi konuları bu cümledendir. Ve çok yanlıştır. Mevcut yöneticilerin Hava kuvvetlerini, Deniz Kuvvetlerini zayıflatması son derece manidardır. Türkiye devletinin elindeki yegâne gücü olan ordusu zayıflatılırsa, milletin güveni tamamen kaybedilirse hâkimiyeti emperyalist Batılı güçlere kaptırmış oluruz. Gelişmeler de bu yöndedir. Türk milleti bu bakımdan son derece rahatsızdır. Devletimizin güvenliği büyük risk altındadır.

    Mevcut iktidarın dış güçlerle ittifaklar kurduğu bellidir. Türkiye devletini idare edenlerin yanlış bir tercihle ittifak kurdukları güçlerin elinden kurtulması, devleti bu badireden kurtarması mümkün görünmemektedir.

    Devletin geleceğinin tehlikede olduğunu anlayan derin devlet harekete geçmelidir. Türk Milletinin devletine sahip çıkması sağlanmalıdır.

    Ancak millî devlet geleceğini teminat altına alabilmesi için aşağıdaki önerileri yerine getirebilir.

    ÖNERİLERİM ŞUNLARDIR:

  1. Türk Milleti’nin 1000 yıllık Avrupa (Batı) politikası incelenmeli ve ona göre yeni stratejiler belirlenmelidir. Türk Milleti’nin “devlet geleneği” iradesi kaybolmamalıdır.

     

  2. Batı, Avrupa Birliği politikaları ile “Pan Europa” stratejileri uygulamakta ve Türkiye’nin kaderini yeniden tartışma konusu yapmaktadır. Bu yeni tartışma Türkiye topraklarında değil Avrupa’da yapılmalıdır. Türkiye’nin 21. yüzyıl Haçlı seferini Anadolu’da karşılama politikası yanlıştır. Bu askerî anlamda çok büyük bir hatadır.

     

  3. Türkiye’nin her konudaki zaferi bütün İslam âlemini, Balkanları, Kuzey Afrika’yı ve Orta Asya’yı bugün de sevindirir. Adımlar buna göre atılmalıdır. Yeni ittifak arayışlarına buna göre girilmelidir.

     

  4. Strateji belirlerken, “vatanın savunulması”  için sömürgeci Batı dünyasına karşı “topyekûn duruş” esas alınmalıdır. Bu, öncelikle kendi kültür ve medeniyetimizin aşkla, sevgiyle, heyecanla ve imanla benimsenmesi ile mümkün olabilir. Türk Milletinin var olma kültürünün esası “Topyekûn savaş – Topyekûn savunma” anlayışına dayanmaktadır.

     

  5. Vaktiyle Papa’ların kışkırttığı Avrupa nasıl ittifak halinde Haçlı Seferlerine katılmış ve bu ittifaklar milletimiz tarafından bozulmuş ise, şimdi de Batının tüm ittifaklarını bozmak şarttır. Batı, yeni “Yüz Yıl Savaşları” ve “Otuz Yıl Savaşları” yaparsa Türkiye Cumhuriyeti Devleti rahat nefes alabilir. Bunun en basit bir askeri prensip olduğu unutulmamalıdır. Batının iç savaşlara sürüklenmek için birçok sebebi ve derin çatlakları vardır.

     

  6. “21. yüzyıl Haçlı seferi sadece ideolojik bir teşebbüs ve Anadolu’yu zapt etme gayreti değildir”. Doğu kültürlerinin tümünü imha etme ve Avrupa’nın savunmasını ve güvenliğini sağlama gayretidir. Bunu gözden uzak tutmamak gerekir.

     

  7. Batı, yüzyıllarca doğu bölgemizde bize karşı müttefik bulmuştur. Bu gün de bulmaktadır. PKK hareketi bu anlamda bir harekettir. Bu ittifaklar da kesinlikle bozulmalıdır. Doğudaki halklar uyandırılmalıdır. Kendi milletimizin çocukları dahi Batı ile ittifak halindedir. Devlet bu kadar aciz olamaz, kendi çocuklarını (yani Kürt nüfusu) düşmanın safına itemez. Bu hata öncelikle ve önemle telafi edilmeli, Türk Milletinin, doğulusu ve batılısı ile tek vücut bir millet olduğunu dost-düşman bütün dünyaya göstermelidir. Bunun için ne yapılsa azdır.

     

  8. “Asya’dan tehdit edilmeyen Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Birleşmiş Avrupa tarafından kesinlikle yenilmeyeceğini” tarih göstermiştir. Bu sebeple öncelikle Asya’dan gelebilecek tehdit ve “ihanetleri” önlemek gerekir.

     

  9. Fatih; “köpekleri domuzlara, domuzları köpeklere” düşürerek, düşmanlarının hepsiyle harp halinde olduğu halde, birleşmelerine meydan vermedi. Bu prensip bugün de devlet politikası olarak uygulanmalıdır.

     

  10. Çağımızda; modern, hiçbir gücün bilmediği, görünmez,  üstün bir silah teknolojisine sahip olmadan itibarlı bir devlet olmanın ve caydırıcı güç olmanın imkânı yoktur. İstanbul’un fethi, Otlukbeli, Çaldıran, Mohaç ve Preveze savaşlarında kullanılan silahların o gün arz ettikleri hayati önemi bugün de anlamalıdır. Düşmanın sabit toplarla savaştığı dönemde Türk Milleti topu 360 derece döndürerek savaşıyordu. Düşman henüz bunu bilmiyordu. Bugün bu tip tedbirlerin alınması, Anadolu’nun savunması için, Haçlı saldırılarının önlenmesi için şarttır. Bizim çocuklarımız bugünün en önemli, caydırıcı silahlarını üreteceklerdir, bulacaklardır. Buna inancımızın tam olması ve teşvik edilmesi gerekir. Nükleer santralleri bir an önce kurmalıyız. Türkiye Devleti’nin bütün devletlerden önce bunu yapmaya hakkı vardır, buna mecburdur. Yemeyip içmeyip üstün teknolojilere mutlaka sahip olmamız gerekir. Mutlaka yüksek teknolojiyi kurup kendi silahlarımızı üretmenin yollarını bulmalıyız.

     

    Bu konuda, devleti yeniden “ihya” eden, orduyu modernleştiren, donanmayı yükselten bazı Osmanlı padişahlarının “hal” edildiğini dikkate alarak hareket etmek gerekir.

     

  11. Türkiye Devleti’nin başında, Haçlı saldırılarının hiç bitmeyeceğini bilen idarecilerin bulunması şarttır.

     

  12. Orta Doğu’nun yeniden tanzimi Batılıların eline bırakılamaz. Burası Türk Milleti için hayati önem taşıyan bir bölgedir. Bu bölgenin koordinasyonu Batılılara değil, Osmanlılar döneminde olduğu gibi, şimdi de Türk Milleti’ne ait olmalıdır.

     

  13. Öncelikle Devletin içine düştüğü çıkmazları, bozulan müesseseleri bir bir ve çok acil olarak düzeltmek gerekmektedir. Yavuz Sultan Selim’in ve IV. Murat’ın aldığı tedbirler bu açıdan bakıldığında çok önemlidir ve örnek olmalıdır. Bir suikastla bütün müesseseleri sarsılan, neredeyse çökecek halen gelen, pamuk ipliğine bağlı bir devlet görünümü vermek son derece yanlıştır. Ajanların, provokatörlerin, bazı köşe yazarlarının ipe sapa gelmez değerlendirmeleri sadece bir “fikir özgürlüğü” anlamında dikkate alınmalıdır. Türk Milleti’nin bunlara itibar etmemesi gerektiği değişik vasıtalarla ilan edilmeli ve gerekirse devlet aleyhinde olanlar teşhir edilmelidir.

     

  14. Doğu, tarihinden getirdiği bütün mirasını yediğini anlamalı ve artık harekete geçmek gerektiğini bilmelidir. Bunu,  Doğu alemine bir şekilde anlatmanın, Türkiye Cumhuriyeti’nin en asli ve tarihi görev ve sorumluluğu olduğu unutulmamalıdır.

     

  15. Türk Milleti’nin aydını, zaaflarını, çekingenliklerini, ezikliklerini yenmeli, Batılılar karşısında düştüğü kompleksi atmalıdır. Batı kültür ve medeniyetine aşık olmaktan vazgeçip kendi değerlerini yüceltmenin yollarını aramalıdır. Şaşkın davranmanın zamanı değildir.

     

  16. Devlet adamı yetiştiren “enstitüler” ve bir METODOLOJİ ENSTİTÜSÜ mutlaka kurulmalı ve o kurumlarda Türk Milleti’nin hedefleri gelecek nesillere aktarılmalıdır. Bu enstitülerde, kendi medeniyetimizin doktrin ve metotları ilmi manada işlenmelidir. Türk Milleti’nin mukadderatını değiştirecek fikrin öncüleri, düşünürleri mutlaka yetiştirilmelidir.

     

  17. Günümüzde “ekonomi” en büyük silah olarak kullanılmaktadır.  Tarım ülkesi olan Türkiye Devleti’nin buğdayını dahi ithal etmesi bu savaşın hangi kertelere geldiğini göstermesi bakımından önemlidir. O halde, ekonominin iyileşmesi ve gayri safi milli hasılanın yükselmesi çok önemlidir. Bunun için ne kadar gayret gösterilse azdır. Yurtdışından genetiği bozulmuş tohumu dahi ithal eden Türkiye Devleti’nin, geleceğin büyük devleti olması ihtimali asla yoktur.

     

  18. Zengin maden yataklarımızın kullanılması aslında son derece stratejik bir meseledir. Kendi madenlerimizin nasıl kullanılabilir hale getirilebileceği mutlaka araştırılmalıdır. Yer altında yatan servetimizin bizi tarihin yeni ufuklarına büyük devlet olarak taşıyacağı ve düşündüğümüz “tarihe verilen randevuya” Türk Milleti’ni ulaştıracak potansiyel servet olduğu unutulmamalıdır.

     

  19. Yıldız savaşlarına hazırlanmayan bir Türkiye Devleti’nin geleceğin büyük devletleri arasına girme şansı yoktur. Bunun için özellikle bilgi teknolojisini, veri tabanlarını, işletim sistemlerini kendimiz kurmalı, programları kendimiz yazmalı ve yabancı teknolojilere bağımlı olmaktan kurtulmalıyız.

     

  20. Ve çok daha önemli olarak; Türk Milleti’nin, kendi devletine olan güven ve bağlılığının asla sarsılmamasına dikkat etmelidir.  Kendi kültür ve medeniyetimizin propagandası –şartlar ne olursa olsun- bir an bile kesilmemeli, Türk Milleti’nin çocukları yabancı medeniyetlerin kültür emperyalizmine maruz bırakılmamalıdır.

     

 29.12.2014

 

        

 

İktidar Ateşle Oynuyor

Akademisyen diyor ki, “Türkler Anadolu’ya geldikleri tarihten itibaren üç büyük güvenlik zafiyeti ile karşılaşmışlardır:

Birincisi; Moğol-İlhanlı saldırıları karşısında düşülen zafiyet,

İkincisi, Timur’la başlayan Ankara Savaşı’nın doğurduğu zafiyet,

Üçüncüsü Mondros Mütarekesi ile başlayan zafiyet.”

Tarihçiler bu görüşe ne der, bilemem.

Bendenize göre şu anda tarihindeki en büyük güvenlik zafiyeti ile karşı karşıya bulunuyor Türkiye.

Mondros Mütarekesi; 1.Dünya Savaşı’ndan galip çıkan İtilaf Devletleri ile Osmanlı Devleti arasında 30 Ekim 1918′de imzalanmıştı. Anlaşma ile sağlanan ateşkesin ardından Anadolu’da işgaller başlamıştı. İngiliz Amiral Calthorpe komutasındaki 61 parçalık donanma 7 Kasım 1918′de İstanbul Boğazı’na girmişti.

Bu önemli olayı o zamanın yandaş gazeteleri  (Mütareke Basını)

Vakit gazetesi, “Memleket artık barış ve huzura kavuştu!”;

Sabah gazetesi, “İngiliz milleti kâinatın en azimli milletidir

başlığı ile okurlarına duyurdu.

Mondros Mütarekesi’ni 30 Ekim 1918 yılında Bahriye Nazırı Rauf Orbay imzalamıştır. Rauf Orbay, 3 Kasım 1918 günü “Gün” gazetesine verdiği demeçte aynen şunu söylemiştir: “Bu anlaşma Türk milletinin, tarihi boyunca imzaladığı en başarılı anlaşmadır!”

Hâlbuki ne olmuştu; düşman ordumuzu tasfiye etmişti ve yurdun her tarafını işgal etmişti. Samsun’a bile asker çıkarmışlardı.

Rauf Orbay’ın düşüncesi ile bugünkü iktidar sahiplerinin düşüncelerinin ne kadar benzer olduğu herhalde dikkatlerinizden kaçmayacaktır.

Gerçekten de, dünya görüşü olarak, devlet stratejisi olarak, tarihe karşı sorumluluğu olanların içinde bulundukları ruhsal yapı olarak bence de en büyük “güvenlik zafiyetinden” biridir Mondros Mütarekesi.

İşte şimdi geldik yine oraya.

Tam da Mondros Mütarekesi şartlarına benzer kararlar alıyor şu andaki iktidar. Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye aleyhtarı raporlara Rum ve Ermeni milletvekilleri ile birlikte imza atan şahıs 62. Hükûmet’in dış işleri bakanı yapılmıştır. Suriye sınırımızdaki mayınlı alanın temizlenmesi, Suriye ile olan ilişkilerimiz, Özgür Suriye Ordusu meselesi, IŞİD vs. hep Mondros Mütarekesi benzeri olaylardır.  Bunların tümü aslında bizim ülkemiz için birer güvenlik zafiyetidir. Ama yetkililer “Osmanlı Devleti’ni kuruyoruz” diyorlar.

Amerikan ve Alman gizli servisleri Türkiye’yi dinlemişler. Birileri çıkıp şunu söylüyor: “Büyük devletler dinleme yapabilirler!” Bu zihniyet bence en büyük zafiyettir.

Güvenlik zafiyetine en büyük örnek Jandarma Genel Komutanlığı’nın sivilleştirilmesidir. Demek ki Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’i şehit edenler şu anda ülkemizde söz sahibi bulunmaktadır. Jandarma Genel Komutanlığı’nı kim tasfiye ediyorsa, Jandarma Genel Komutanı’nı şehit edenler de onlardır.

Jandarma Genel Müdürlüğü kuruluyormuş!

Jandarma Genel Komutanlığı nasıl tasfiye edilecek?

a)     Jandarma Genel Komutanlığı, Jandarma Genel Müdürlüğü olacak,

b)    5500 general ve subaydan büyük bir kısmı KKK. na geçecek. Bir kısım general ve albay, merkezde “İl Jandarma Müdürü” olacak,

c)     Jandarma astsubay ve uzman çavuşlar J. Genel Müdürlüğü’nde kalacak,

d)    Jandarma bölge komutanlıkları tasfiye edilecek,

e)     Jandarmanın Türk Silahlı Kuvvetleri ile bağı kesilecek,

f)      Atamalar İçişleri Bakanlığı tarafından yapılacak.

 

Yani bu şu demektir; Türkiye, NATO konsepti içinde olmayan Jandarma Genel Komutanlığı’nı tamamen ortadan kaldırıyor.  Böylece APO’nun isteği yerine getirilmiş oluyor. Bu değişiklikten sonra Jandarma’nın Güneydoğu’dan tamamen çekilmesi sağlanmış oluyor.

İşte içinde bulunduğumuz güvenlik zafiyetinin en büyük resmi budur. Bu Mondros Mütarekesi demektir.

Türkler, ah Türk milleti!

Ey Türkler! Vatanınıza sahip çıkmıyorsunuz. Siz de Mehdi bekliyorsunuz değil mi? Sizin ciğeriniz yok. Sizin bilginiz yok. Sizin araştırmanız yok. Sizin senaryonuz yok. Siz sığınıyorsunuz. Kuvvetlinin yanına sığınıyorsunuz. Siz paraya sığınıyorsunuz. Siz villalara sığınıyorsunuz, siz lüks arabalarınıza sığınıyorsunuz. Sizin tuzunuz kuru! Keyfiniz yerinde! Devlet adamısınız, daire başkanısınız, köşe yazarısınız, ikbal sahibiniz! Sizin âşık olduğunuz Türk milletinin ebedi düşmanları size “itibar” ediyor. Sizin egonuzu tatmin ediyor.

Ah Türk aydını!

Bazen aklınız başınıza geliyor, “Sorun bizde” diyorsunuz. Uyanır gibi oluyorsunuz. Bazen “Dünyada Amerikan-İsrail terörü, en azından El Kaide terörü kadar konuşulur hale gelinceye kadar, İslam dünyası ile ilgili terör değerlendirmelerinin tamamını, zihinsel terör olarak değerlendireceğim” diyorsunuz. Ama sonra yine çığırından çıkıyorsunuz.

Türk aydını!

Seni Anadolu Selçuklu Devleti’nin nasıl parçalandığını anlamaya çağırıyorum.

Seni, Osmanlı Devleti’nin nasıl yıkıldığını anlamaya çağırıyorum.

Seni, Endülüs’ü anlamaya, öğrenmeye davet ediyorum.

Unutma ki; !Bu topraklar bizim için ya ikinci Ergenekon’dur, ya ikinci Endülüs’tür!”.

Seni hiçbir düşman ittifakı, hiçbir tarikat, hiçbir menfaat, hiçbir makam ve mevki kurtaramaz.

Belirli bir “vatan” fikrini reddedenler, “İstiklal Marşını oturarak dinlesek ne olur!” diyenler, “Türkiye Cumhuriyeti demesek te Anadolu Federasyonu desek ne olur!” diyenler, Irak’ta olduğu gibi düşmanın; vatanına, namusuna ve canına yaptığı her türlü tecavüzü peşinen kabul edenlerdir.

Gerçek düşmanın kim olduğu konusunda hata yapan iktidar, biliniz ki ateşle oynamaktadır.

14 Temmuz Silahlı Propaganda Birliği-Mahsum Korkmaz (Agit)

Sadece içim acımadı. Doğrusu beni iyice korku sardı. Büyük bir infial içindeyim. Çünkü artık Türkiye Cumhuriyeti Devleti yok! Baksanıza mazbatada “12. Türkiye Cumhurbaşkanı” yazıyormuş!

Kendisine “düşman” gözüyle bakan hasmını bilmeden savunan, kendi sonunu düşünmekten aciz, yöneticilerin ihanetini anlamayan, bu kadar büyük uyarılar yapıldığı halde hala “… işte o kadar!” diyerek kesip atan, açık açık düşmanlık yapıldığı halde beyni uyuştuğu için propaganda ile şişirildiği için bir türlü gerçek düşmanını tanımayan ve kendisi ile birlikte ülkesinin de geleceğini tehlikeye attığını bilmeyen çok büyük bir kitlenin varlığı beni gerçekten korkutuyor, dehşete düşürüyor.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin düşmanlarını kutluyorum.

Çünkü;

Öyle bir düşman ki; yabancı ülkelerin desteğini almış, sömürgeci ve düşman ilan ettiği Türk Milleti’nin idarecilerini kendi safına çekmeyi başarmış, savaşı kazanmış! Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yenmiş!

Öyle bir düşman ki; Türk askerini düşman ilan ettiği halde, birliklerimize baskınlar yaptığı halde, vatanımızı bölmeye çalıştığı halde “kahraman” olarak ortada geziyor, gözümüzün önünde fink atıyor. Artık Türk Milleti’nden korkmuyor.

Öyle bir düşman ki; kim olduğu açıkça belli olduğu halde, bir sürü kafa karışıklığı yaratarak bizim kimden yana olmamız gerektiği konusunda bizi şaşırtıp, saf dışı bırakıyor. Sadece dini söylemleri bize uyduğu için kim olursa olsun, hain bile olsa, dost diye sarılıyoruz.

Öyle bir düşman ki; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yıkmış, yerine Türkiye Devleti’ni kurmuş. O da “şimdilik” kaydıyla. Yakın bir gelecekte bu da değişecek.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti ayakta olsaydı Eruh’ta şu yukarıdaki heykel dikilemezdi. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ayakta olsaydı Diyarbakır’daki Şeyh Sait ve 47 arkadaşının heykeli dikilemezdi. (Bu heykellerin açılış töreninde asılan afişlerden birinde “Torunlarımız intikamımızı alacaktır!” yazıyordu. Bundan bir müddet önce Birgün Gazetesi’nin manşetinde, Şeyh Sait’in resmi de kullanılarak “Torunları intikamını aldı!” yazıyordu. Demek ki başarmışlardı.)

15 Ağustos 1984 yılında düşman Eruh’a baskın yapmış. Bu baskını yapan düşman birliğinin adı 14 Temmuz Silahlı Propaganda Birliği. Birliğin komutanı Agit kod adlı Mahsum Korkmaz! Mahsum Korkmaz’ın Eruh baskını bir roman kıvamında anlatılıyor düşmana. İsterdim ki, bu yazının tümünü bulup okuyasınız. Hayır! Okumayın. Okumanıza gerek yok. Nasıl olsa siz “öğüdünüzü yuvadan almışsınız!” Okumayın Sakın.

Ben burada biraz vicdanı olan, aklı olan, hala bir takım tereddüdü olanlar için Eruh Baskını’nın bir bölümünü anlatmaya çalışacağım. Bu baskını yapan komutan! Mahsum Kormaz’ın heykeli dikilmiş. Tabii, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ayakta olmadığı için onun savcıları da yok artık. Hâkimleri de! Türk Silahlı Kuvvetleri de…

Bizi nasıl da kandırdılar! Nasıl da yendiler!

Her ne ise; lütfen aşağıdaki yazıyı okuyunuz. (Okumaktan sıkılırsınız diye uzun bir yazının küçük bir bölümünü aldım)

“Eruh; Çırav ve Herekol dağlarını bir birinden ayırtan dar bir vadinin ortasında, kendisini fethetmeye gelen birliği dingin bir sessizlik içinde bekliyordu

Öğleden sonra, belirli aralıklarla, akşama kadar, her birim; Eruh’u gözetlemeye devam etti. Akşama doğru herkes telaş içerisinde hazırlanmaya başladı. Silahlar gözden geçirildi, yedek cephane dağıtıldı. 14 Temmuz Silahlı Propaganda Birliği artık Eruh’u basmaya hazırdı. Hareket etmeden önce tüm birlik içtimaya geçti. Agit silahını omzundan indirerek birliğin karşısına geçti, hazır ol vaziyetinde kısa bir konuşma yaptı.

 

“Uzun bir konuşma yapacak değilim. Aylardır hazırlandığımız ve gün boyunca dürbünle baktığınız Eruh’taki askeri hedefleri, Türk sömürgeciliğinin askeri işgalini sembolize eden kurumları ele geçirmek için biraz sonra hareket edeceğiz. Başlattığımız hamlenin ve bu çerçevede yapacağımız ilk baskın harekâtının sonucu ne olursa olsun tarihe bir biçimi ile gireceğimiz kesindir. Tarihte buna benzer birçok baskın harekâtının yapıldığını biliyoruz. Ancak tarihi tekerrür ettirmek istemiyoruz. Bu sefer arkamızda, bütün Kürt isyanlarında yazılageldiği gibi “kahramanca başkaldırdılar, ancak erken vurularak hareketi kötü bir yenilgiye götürdüler” tarzında bir değerlendirme asla yapılmayacaktır. Buna kesinlikle izin vermeyeceğiz. Kürdün alnına kara bir leke gibi kazınan yenilgi mantığını kökünden söküp atacağız.”

 

“Gerilla savaşını başlatan ilk baskın harekâtının, sonraki gidişat üzerinde kader belirleyici bir rol oynadığını biliyorsunuz. Bu eylemin kitabında başarısızlık diye bir belirleme asla yazılmayacaktır. 14 Temmuz Silahlı Propaganda Birliği tarih sayfalarına bir zafer abidesi olarak geçecektir. Biz başarıya ant içtik; düşman hedeflerini ele geçirmek için zemberek gibi boşalacak ve hedefe kilitlenmiş bir ok gibi hareket edeceğiz. Baskından sonra dünyaya sadece ‘gerilla savaşını başlattık’ mesajını vermekle yetinmeyeceğiz, aynı zamanda Kürt halkına tarihinin en anlamlı zaferini hediye edeceğiz. Başarınızı, başarımızı şimdiden kutluyorum.”

Oysa hazırol’da bekleyen 14 Temmuz Silahlı Propaganda Birliği; gözünü kırpmadan ölümün üzerine atılmaya sabırsız, tepeden tırnağa ölümde yaşamı gerçekleştirmeye ant içmiş bir avuç savaşçıdan oluşuyordu. Düşmanın üzerine atılmaya hazır bekleyen gerilla birliği; feleğin sillesini yemiş ve yeni bir katliam endişesi taşıyan halkın duyduğu korkunun zerresini bile yüreğinde taşımıyor, ölümü alt etmenin dingin ruh hali içerisinde bulunuyordu. 14 Temmuz Silahlı Propaganda Birliği, gerçek zaferini; gerilla savaşının ilk kurşununu patlatmadan önce, Çırav dağında, Mahsum Korkmaz’ın son konuşmasını dinlerken beyninde ve yüreğinde ölüm korkusunu yenerek almıştı.”

 

Türk devletinin askeri işgalini sembolize eden jandarma karakolunun ele geçirilmesi ve silahsızlandırılarak belgelerinin yakılması; sömürgeciliğe karşı bir isyanın başladığı ve Kürdistan’a zor kullanarak giren ordunun yine aynı yöntemlere başvurularak çıkarılacağı anlamına geliyordu.”

Paradoks

Aşağıdaki bilgileri bugün çok değişik basın organlarından, çeşitli makalelerden derledim. IŞİD’in kimin projesi olduğunu irdelemeye çalıştım. Bu konuyu yazanlar, yorumlayanlar da kendilerine soru sorarak bu örgütü çözmeye çalışıyorlar.

Durum son derece karışık!

Böyle bir örgütü ancak büyük bir devlet organize edebilir. Çünkü IŞİD sıradan bir terör örgütü değil. Tam anlamıyla bir ordu! Bana göre bu örgütü ABD kurmayı kurdu. Şimdi de sevk ve idare ediyor. Ama öyle bir planlama yapıyor ki, tün insanlığın kafasını karıştırıyor. Ama aynı ABD’nin bu örgüte karşı hava operasyonu yapacağı söyleniyor. Yapabilir. ABD bu örgütü hem kurar, hem savaşa gönderir, hem hedeflerini ele geçirir, hem de işi bitince üzerine hava operasyonu düzenler. Yapar mı? Yapar.

O halde biz şimdi bu paradoksu düşünelim: IŞİD kimin projesidir?

Peşmergelerin Kerkük’ü ele geçirmesine Türkiye neden sessiz kaldı?

IŞİD neden döndü dolaştı Kürtlerle savaşa başladı?

IŞİD için mevcut iktidarın “onlar bizden!” demesinin sebebi nedir? IŞİD elemanlarının Türkiye’de kolaylıkla konuşlanmalarının, hastanelerde tedavi görecek kadar rahat olmalarının sırrı nedir?

Türkiye Kürt devletinin kurulmasından yana. ABD ve İsrail de Kürt devletinin kurulmasını istiyor. Bu anlamda müttefik kuvvetler Barzani ile de mutabık bulunmaktadırlar. Halbuki şimdi IŞİD Erbil’e, yani Kürtlere saldırıyor. Mahmur kampını yerle bir ediyor. Hem Kürt devletini kurdurup, hem Kürtlere saldırmanın anlamı nedir?

Türkiye ve tabii ki müttefiklerimiz ABD, İsrail ve İngiltere IŞİD’i destekliyor olabilirler mi? Hem IŞİD’i destekleyip, hem de aynı IŞİD’i Kürtlerle savaşa gönderebilirler mi? Bunun anlamı nedir?

Bu çağda, bu kadar vahşi cinayetler işlediği halde; Türkiye, ABD ve AB neden IŞİD’e karşı sessiz kalıyor?

IŞİD liderleri neden ABD tarafından serbest bırakılıyor?

IŞİD’in 6 kişilik kurucu komuta kadrosu Saddam’ın eski subaylarından oluşuyormuş! Bunları savaş sırasında ABD yakalamış, hapse atmış. Daha sonra 2007 yılında bırakmış. Bu subaylar önce El Kaide’yi kurmuşlar, şimdi de IŞİD’in kurucuları! Bu ne anlama geliyor?

Türk Dışişleri Bakanlığı IŞİD’İN Suriye rejimi ile ortak hareket ettiğini söylüyor. Yani bir bakıma IŞİD’i Suriye kurdu demek istiyor. Suriye’nin kurmuş olduğu IŞİD örgütüne karşı ABD, AB ve Türkiye neden bu kadar sessiz kalıyor?

IŞİD neden İsrail’e saldırmıyor?

Körfez ülkeleri; “ IŞİD’i İran, Suriye ve Maliki destekliyor”, diyor.

IŞİD kimin işine yarıyor? İddia şu: IŞİD, Suriye’nin, Rusya’nın, Çin’in, İran’ın ve Türkiye’nin işine yarıyor.

Türkiye’nin işine niçin yarıyormuş? YPG ile savaştığı için! Peki, YPG kuvvetlerini Erbil’den Rojava’ya giderken Türkiye seyretmedi mi? Hem YPG’yi desteklemek, hem de IŞİD YPG’ye karşı savaşıyor diye IŞİD’den yana olmak ne anlama gelmektedir.

Sonra; IŞİD’i Suriye destekliyorsa, Türkiye neden IŞİD’e yumuşak davranıyor. Neden “Onlar bizden” diyor. Düşmanımın dostu benim düşmanım sayılmaz mı?

IŞİD’i ABD’nin kurduğu ve müttefik kuvvetlerin desteklediği iddia ediliyor. 2003 yılında Türk askerinin başına Süleymaniye’de çuval geçirilme olayı sırasında orada komutan olan ABD’li generalin (General David Petraus)   İŞİD’i kurduğu iddia ediliyor. Biliyorsunuz bu general daha sonra CIA örgütünün başına getirilmişti. Sonra bir yasak aşk meselesinden dolayı CIA’dan uzaklaştırıldığı (!) söylentisi çıkarılmıştı. Ama adamcağız işte bizim topraklarımızda yani Avrasya’da aslanlar gibi görevinin başında. Bizim hükümet yetkililerimizle bile çok mahrem görüşmeler yapmıştı.

IŞİD örgütü basit bir terör örgütü değil, tam bir ordudur. Topraklar ele geçiriyor, şehirler ele geçiriyor. Yüzlerce düşmanının kafasını kesiyor. Rakiplerine korku vermek için insanları koyun gibi boğazlıyor.

Bu örgüt Türkiye’de teşkilatlanıyor. İddia edildiğine göre www.takvahaber.net  adlı internet sitesi IŞİD örgütüne ait bir site. Bu adrese girip bakabilirsiniz. Bu günkü haberlerinde IŞİD’in Karakuş adlı bir Hıristiyan şehrini ve Mahmur’u ele geçirdiğini yazıyorlardı.

Batı basınında bu örgütün Türkiye’de de eylemlere başlayacağı yönünde haberler çıkıyor.

Ve Obama’nın IŞİD’e karşı hava operasyonu yapmak için planlar yaptığı şeklinde haberler salıyorlar dünya basınına.

Türkiye bu kadar büyük bir ülke iken, devletimizin başında bu kadar büyük bir dünya lideri varken, IŞİD’in hedefinde Türkmenler ve bizim tarih beraberliğimiz olan Müslüman topluluklar varken, IŞİD bizim konsolosluk personelimizi rehin almışken neden müdahaleyi ABD yapacak oluyor? Bunun diplomatik, siyasî ve askeri manası nedir?

Bütün bu olup bitenlerin nasıl bir paradoks olduğunu anlayabiliyor musunuz?

Acaba gerçekten de bu IŞİD kimin projesidir?

 

07.08.2014

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bütün Türk Milletine Çağrımdır

–  Ülkemizdeki bütün siyasî parti başkanlarına,

–         Bu partilerin tüm yöneticilerine,

–         Mecliste üyesi bulunan partilerin milletvekillerine,

–         Bütün sivil toplum kuruluşlarına,

–         Bütün üniversitelere,

–         Bütün işçi sendikalarına,

–         Bütün tarikat şeyhlerine,

–         Bütün eğitim camiasına,

–         Güvenlik güçlerinin bütün komutanlarına

–         Ve nihayet bütün Türk milletine sesleniyorum.

Bölgemizde çok ama çok olağanüstü gelişmeler olmaktadır.

Topraklarımız üzerinde bir Kürt devletinin kurulması,

Suriye’nin ve Irak’ın içine sürüklendikleri durum,

İsrail’in Gazze’de tam anlamıyla katliam yapması,

İsrail ve Amerikan metotlarıyla Irak’ta ve Suriye’de tam anlamıyla katliam yapan IŞİD örgütünün rehin aldığı Musul konsolosluk personelimizin hala bırakılmayışı,

“Paralel devlet” diye ilan edilen bir yapı ile güvenlik güçlerimizin ilişkilendirilerek tasfiyesi ve benzeri olaylar

Devletimizin çok büyük bir tehditle karşı karşıya olduğunu göstermektedir. Bütün bu olayların tümü Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ilgilendirmektedir.

PEŞMERGE- PKK-PYD-YPG-HPG-IŞİD-ÖSO-EL-NUSRA ve bunun gibi bölgemizde üretilmiş yüzlerce örgüt ülkemizin geleceğini tehdit etmektedir. Bunlardan hangisini kimin idare ettiğini artık bizim Dışişlerimiz bile bilmemektedir.

Düşününüz; 15 bin kişilik bir IŞİD örgütü kendi başına nasıl var olabilir? Bu 15 bin kişi günde üç öğün yiyecek, içecek, giyecek, yatacak, kalkacak, eğitim görecek, komutanları olacak, tam teçhizatlı olarak silahlanacak, bunların araçları olacak. Her türlü lojistik destekleri olacak. Bunlar gözünü kırpmadan adam öldürecekler. Üstelik uluslar arası risk alacaklar. Mesela; Türkiye gibi bir büyük ülkenin konsolosluk personelini rehin alma rizikosunu alacaklar.

Bu örgütün ve diğer örgütlerin niçin, nasıl ve kim tarafından kurulmuş olabileceğini, kim tarafından sevk ve idare edilebileceğini hiç düşündünüz mü?

Türkiye’de uzantıları olan, hepimizin haberlerde bile kolaylıkla gördüğümüz gibi, Ömerli Barajı civarına pikniğe giden, Bağcılarda, İkitelli’de ve belki bilmediğimiz daha nerelerde hücre şeklinde örgütlenen IŞİD adlı örgütün yarın başımıza nasıl bir bela açacağını düşünebiliyor musunuz?

Takva-Sünni Müslüman olduğunu söyleyerek ve Allah-u Akbar diyerek insanları nasıl katlettiklerini gösteren videoları acaba seyrettiniz mi hiç?

Alman Die Welt Gazetesi, kısa süre sonra IŞİD örgütünün aynı eylemleri Türkiye’de de yapacağını ve bunun için emir beklediğini yazıyor.

Ve böyle bir ortamda Türkiye seçime gidiyor. Seçime giden Cumhurbaşkanı adaylarından biri de şu an Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı.

Ve bu Başbakanın idaresindeki Türkiye Devleti’nin konsolosluk personeli  49 kişi bu örgütün elinde rehin. Hem de iki aydan beri rehin!

Soru şudur:

Cumhurbaşkanlığı seçimini bugünkü başbakanın kazanması durumunda;

1)     IŞİD denilen örgütün konsolosluk personelimizi sağ salim ülkemize göndermesi

Veya

2)     Konsolosluk personelimizi, videolarını da yayınlayarak, hepsini katlettiğini ilan etmesi

 

Ne anlama gelecektir.

 

Bu konuda her iki ihtimal karşısında nasıl bir değerlendirme yaparsınız?

 

Bu soruyu aslında şu anda başbakana sadakatle bağlı AKP camiasına da soruyorum.

 

Yarın IŞİD örgütünün Türkiye’de aynı eylemlere başlaması durumunda ortaya şöyle bir tablo çıkacaktır. Ki bu çok vahim olacaktır.

IŞİD; biz Sünni Müslüman’ız diyor. Cihad yapıyoruz diyor. Bizim camia da Sünni Müslüman. Ve her iki taraf ta İslam Şeriati’ni istiyor. Ama aslında IŞİD yalan söylüyor. Çünkü ABD örgütü! Gerçekte Müslüman değil. Ama bizim milletimiz, sırf İslam’ı getireceğini düşündüğü için IŞİD’i suçlu görmeyecektir. Belki de “ümmet Cihad yapıyor” diyerek bağrına basacaktır. ABD bu durumu çok korkunç bir propaganda ile de destekleyecektir.

 

Eğer bizim AKP’li kardeşlerimizin bir kısmı “ne oluyor?” diye uyanıp da IŞİD’e karşı savaşa başlarsa işte o zaman asıl katliam yaşanacaktır.

 

Ve unutmayınız IŞİD örgütü aslında ABD’nin Beşinci kol örgütüdür. Benim de ihtimal olarak gördüğüm Die Welt’in iddiasını, IŞİD harekâtını ve katliamlarını ABD gerçekleştirmekten çekinmeyecektir. Çünkü ABD’nin asıl amacı budur. Hedef Türkiye’dir. Türkiye son hedeftir.

 

Lütfen bu düşünceleri bir komplo teorisi olarak görmeyiniz. ABD-İsrail ve İngiltere, Türk hükümetini yedeğine alarak bölgemizde savaş yapmaktadır. Beş devletten 15 devlet çıkarmaya çalışmaktadırlar. Saldırıların şeklini, acımasızlığını ve kararlılığını görüyorsunuz. Türkmenlerin katliama uğratıldığını, Gazze’nin yerle bir edildiğini ve ülkemizde de aynı stratejiyi uygulayacaklarını aklınızdan çıkarmayınız.

 

Unutmayınız; bu durum AKP’nin ve henüz bu konulara vakıf olmayan seçmenin büyük bir sınavıdır.

 

Bütün milletimi bu konuda uyanmaya, düşmanı tanımaya çağırıyorum.  TBMM’yi, bütün milletvekillerini, muhalefet partilerini, özellikle MHP’yi göreve çağırıyorum.

Güvenlik güçlerimizi göreve çağırıyorum.

AKP seçmenini hükümetin bu konularda ne düşündüğünü, hangi tedbirleri almakta olduğunu sorgulamaya çağırıyorum.

Allah devletimize ve milletimize zeval vermesin.

06.08.2014

Türk Devletinin Tarihi Hataları ve Cumhurbaşkanlığı Seçiminin Anlamı

 

Devletin güvenliğini ilgilendiren konularda referanduma

gidilmesi yanlıştır. Çünkü politikacılar veya iktidarı

ele geçirmek isteyen güçler oy verenleri propaganda

oyunlarıyla kandırıp yanlışa sürükleyebilirler.

Başbakan Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı adayı seçilmesi sırasında yaptığı konuşmayı herhalde dinlemişsinizdir.

Başbakana sarsılmaz bir inançla bağlı bazı yazarlar;  başbakanın bugüne kadar yaptığı işler ve Cumhurbaşkanı olunca yapacağı işler konusunda akıl almaz yorumlar yapıyorlar.  Milletimizi aldatıyorlar.

Sadece bir örnek vereceğim: “150 Yılın Rövanşı” başlığı altında yazan Ergün Diler’in son iki üç makalesini okudum. Bu zat Takvim Gazetesi köşe yazarı imiş ve 1968 İzmir doğumlu imiş.

Başbakan, İngilizlerden son 150 yılın rövanşını alıyormuş! Kürdistan devletinin kurulmasıyla İngilizler “pılını pırtını” toplayarak Türkiye’yi terk edecekmiş! Gerçek bağımsızlığı 150 yıldır ilk defa yakalayacakmışız! Bunu da başbakan Erdoğan Cumhurbaşkanı olunca yapacakmış!

Acaba gerçekten Türkiye Cumhuriyeti Devleti, nihayet Batı ile hesaplaşacak mı? Bu seviyeye geldi mi? Başbakanımız, cumhurbaşkanı olunca devletimizin stratejisi bu zatın buyurduğu gibi mi olacak?

Devletin böyle bir gizli ajandası var mıdır, bilemeyiz. Devlet; Batı ile hesaplaşmak uğruna, İngiltere’yi bölgemizden kovmak ve gerçek özgürlüğe kavuşmak uğruna binlerce şehit vermeyi göze alabilir! Ülkemizin parçalanmasına göz yumabilir! Musul’un ve Kerkük’ün Kürtlerin nüfuz bölgesine verilmesine göz yumabilir!

Acaba devletimizin stratejisi bu yönde midir? Devlet, yandaş basının yazarlarının anlattığı gibi, bazı basit tavizler verecek daha sonra büyük emeline mi ulaşacaktır?

Bu iddialar doğru mudur?

Bu konuda biraz empati yapmak için Osmanlı Devletinin son 150 yılda hangi kuşatmalardan geçtiğini ve nasıl yıkıldığını biraz anlamak gerekiyor.

Türk Geri Çekilişinin Sebebi :

1683 II. Viyana bozgunundan sonra Batılı ülkeler ve Rusya sürekli olarak Osmanlı Devletini kontrol altında tutmuştur. Devlet sürekli olarak toprak kaybetmiştir. Bunun sebebi; mağlubiyetin verdiği büyük bir moral bozukluğu ve devletimizin içine sızan Batılıların ne yapmak istediklerini yöneticilerimizin bir türlü anlayamamasıdır.

Kaht-ı Rical (Devlet adamı yokluğu) tabiri bunun için kullanılmıştır.

Viyana bozgunu zaafından yararlanan Batılılar, artık Türklerin de yenilebileceğini anlayıp, sürekli Osmanlının üzerine gelmişler, padişahlarımızı ve devletimizi kuşatmışlardır.

Bu kuşatma;  -İstiklal Savaşından sonra, Atatürk’ün ölümüne kadar geçen dönem hariç- 1939 yılından bugüne kadar devam etmektedir. 1939 diyorum, çünkü Atatürk’ün ölümünden dört buçuk ay sonra Amerika ile “İkili Anlaşmalar” imzalanmaya başlanmıştır. O zamanki yöneticilerimiz, bu anlaşmaların ne anlama geldiğini dahi bilmiyorlardı. (Bakınız, İkili Anlaşmaların İç Yüzü – Haydar Tunçkanat)

Merak edenler araştırabilirler.

1830’lardan sonra, Sultan Abdülmecit’i, Sultan Abdülaziz’i ve II. Abdülhamit’i kimlerin kuşattığını, bu padişahlarımızı nasıl kontrol ettiklerini tarih dakika dakika yazmaktadır.

Bu konu ile ilgili olarak, bu üç padişahın etrafındaki insanların kimler olduğunu, devletin nasıl kuşatıldığını kolay anlayabilmeniz için kısa bir analiz yapacağım. Çünkü bu anlama, bizim, bugün de ülkemizde neler olup bittiğini öğrenmemize yardımcı olacaktır. Osmanlı Devleti’nin yıkılışını sağlayan güçlerle bugün Türkiye Cumhuriyeti Devletini yıkmaya, bölmeye parçalamaya çalışan güçler aynıdır. Sadece nesiller, isimler değişmiştir. Söylendiği gibi hiçbir Batılı ülke bölgemizden kovulmamıştır. Bu ajanlar milletimizi kandırıyorlar.

Padişahlar Nasıl Kuşatılmıştı:

Biliyorsunuz ki 1839 yılında Tanzimat Fermanı ilan edilmişti. Mason localarında tekris edilmiş diplomatların yanında padişah Abdülmecit çocuktu. Masonlar işte bu çocuk padişahı önlerine kattılar, Gülhane Parkı’na götürdüler, orada Tanzimat Fermanı’nı ilan ettirdiler. Tanzimat Fermanı’na göre artık  “gavura gavur denmeyecek” ti.

Belki inanmazsınız! Aynen böyle oldu.

Viyana mağlubiyetinden sonra, Türklerin Orta Asya’dan getirdikleri; kendilerine has, “sanki dünyayı idare etmek için yaratıldıkları” samimi fikri çoktan idarecilerin ve Türk aydınının kafasından silinmişti. Türkler, “Gaza” kabiliyetini artık kaybetmişlerdi ve ruhları körelmişti. Bir daha Batıyı yenemeyeceklerini düşünmeye başlamışlardı.

Gerçekten de Osmanlı Devlet yönetiminde artık;

–          Kendine güvenen,

–          Atını denize süren,

–          Mohaç’ta bir anda 33 asilzade ile karşı karşıya kalınca kılıcına davranıp birkaç tanesini öldürebilen,

–          Beyaz atına atlayıp, düşman kuşatması altında bulunan kalenin dibine kadar korkmadan sokularak, kale komutanına; “Bre Orhan, bre Orhan, halin nicedir?” diye bağırabilen,

–          Tebaasını düşünen, tüccarının koynuna “İşbu fermanımı taşıyan Mehmet kulum benim tüccarımdır, kılına halel gelirse harp açarım” diye teminatlar koyan,

–          Hıristiyan ve diğer tebaanın haklarını koruyan,

–          Bir papaz efendiye; “Papaz efendi bu zaferi sizin dualarınızla kazandık!

diyebilen yöneticiler, padişah nesli yoktur artık.

O cesur yürekler bir anda kaybolmuştur.

Artık Sultanlar kuşatma altındadır.

Ali Paşa, Fuat Paşa, Mustafa Reşit Paşa Sultan Abdülmecit’i,

Mithat Paşa, Hüseyin Avni Paşa, Mütercim Rüştü Paşa Sultan Abdülaziz’i,

İlk zamanlarında aynı ekip olmak üzere, son zamanlarında İttihat Terakki Partisi’nin kurucuları olan Enver Paşa, Cemal Paşa ve Talat Paşa II. Abdülhamit’i

kuşatma altında tutmuşlardır.

Bunların hepsi İngiltere veya Fransa tarafından destekleniyordu.

Biliyorsunuz ki, Sultan Abdülaziz, bilekleri kesilerek “intihar” süsü verilmiş ve şehit edilmiştir. Çünkü güçlü bir ordu ve donanma kurmaya çalışıyordu.

II. Abdülhamit, amcası olan Sultan Abdülaziz’in ölümünden Mithat Paşa’yı sorumlu tutmuş, yargılamış ve S. Arabistan sınırları içinde bulunan Taif Kalesi’ne sürgüne göndermiştir. Sonra İngilizler Taif Kalesi’nden Mithat Paşa’yı kaçırmak istemişler, bunu öğrenen Osmanlı yönetimi kalenin zindanında Mithat Paşa’yı boğdurmuştur.

Abdülhamit 31 Mart Vak’ası ile “hal” edilmiş, sürgüne gönderilmiştir.

Bu hatırlatmaları bugünü anlamak için yaptım!

Bugün de aynı şekilde devlet adamlarımızın Batı ile bu tür ilişkileri devam ediyor. Aynı kuşatılma devam ediyor. Başbakan, “Ben BOP ‘un eşbaşkanıyım” diyor. Ergenekon, Gezi olayları, Paralel yapı, devletin hukuk yapısıyla oynanması, Kürt devleti kurma olayları, devletin, büyük devletlerle ilişkilerini sürdüreceğine terör örgütleri ile ilişkiye girmesi hep bu kuşatılmış olmanın etkisiyledir.

Ancak henüz içinde bulunduğumuz dönem itibariyle bu ilişkilerin nasıl yürüdüğünü, bugünkü hangi yöneticinin hangi ülke ile işbirliği yaptığını, Amerika’nın, İngiltere’nin, İsrail’in, Fransa’nın, Rusya’nın bölgemizde hangi stratejileri uyguladıklarını, kimleri kullandıklarını tam olarak bilmiyoruz.

O halde devletimizin kimlerin kontrolünde olduğunu nasıl anlayacağız?

Elbette ki sonuçlara, Batılıların ülkemizde kurdukları kurumlara  bakarak, değil mi?

Sonuçlara bakıldığında, olaylara hipnotize edilmiş gibi bakan, ellerine hangi programlar verilmişse o şekilde yazan, çizen, konuşan görevli danışmanların, yazarların buyurdukları gibi parlak bir durumda olmadığımız görülmektedir.

–          Kürt devleti kurulmaktadır. Yani vatan parçalanmaktadır. Bugünkü yöneticiler “Kürt devleti kardeşimizdir!” diyor. Bu bize artık normal gibi geliyor.

–          Türk alfabesine ait olmayan üç harf, yabancı güçlerin baskısıyla alfabemize sokulmuştur. Bu harfler bize ait değildir.

–          Azınlıklar meselesi, yer adları meselesi ve Azınlık Vakıfları meselesi tam anlamıyla Türkiye Devleti’nin millî menfaatlerine aykırı bir şekilde çözümlenmiştir. Mesele Tanzimat Fermanı’nda olduğu gibi çözülmüştür.

–          Yerden biter gibi Anadolu’da kiliseler yükselmektedir.

–          İstanbul Batılılar tarafından “Bizans Devleti” olarak ilan edilmiştir. Paleologlar sülalesinden bir zat şu anda Rusya’da Bizans kralı olarak tanınmaktadır.

–          TESEV, Açık Toplum Enstitüsü veya Açık Toplum Vakfı ve benzeri internet siteleri doğrudan doğruya Batılı güçlere hem de alenen yol gösteriyor.

Daha bunun gibi yüzlerce sorun. Komşularla sorunlar, terör örgütleriyle sorunlar, devletin içinde hükümetin yarattığı “benden olanlar ve benden olmayanlar” sorunu.

  Devletin Sonunun Ne Olacağı Belli Değil.

21. yüzyıl Haçlı savaşlarının sürdürüldüğü ülkemiz sathı mailinde Amerika 5. Kol faaliyeti yapmaktadır. Hâlbuki Sayın Başbakanın derin öngörüsüyle, Emniyet Genel Müdürlüğü Cemaatin kurum ve kuruluşlarında silah araması yapacakmış, örgütün silahlı bir örgüt olmadığını tespit edecekmiş. Tam anlamıyla büyük bir hata! Herkes de biliyor ki, Cemaatin Türkiye’de silahlı bir kalkışma yapması mümkün değil gibi görünüyor,. Bizim Cemaate mensup çocuklarımız beş vakit namazında niyazında insanlardır, doğrudur. Ama bunların Amerikan 5. kol kuvvetleri içinde olmadığını nasıl garanti edebiliriz?

Bu konuda da başbakan korkunç bir hedef saptırması yapmaktadır.

Vietnam’daki Yeşil Bereliler gibi, Türkiye’de Amerika’nın kurduğu 5. Kol kuvvetlerini gizlemek için kasıtlı olarak Cemaati desteklemiştir. Cemaat de Amerika’nın emrindedir. 5. Kol kuvvetleri Amerika’nın kurduğu ordudur. Başbakan bunu açıklaması lazım. Ama o da kuşatılmış olduğu için bunu yapamaz, açıklayamaz.

Başbakanın yapacağı şey işin doğrusunu açıklamak, devletin tehlikede olduğunu milletimize anlatmak, tedbiri milletimize bırakmaktır. Eğer, “Ben durumun böyle olacağını bilmiyordum, devletime ve dinime hizmet edecektim, ama durum çok farklı imiş. Devlet yönetimi farklı bir şeymiş. Amerika ülkemizi bölmeye ve milletimizi yok etmeye çalışıyor, vatanınıza sahip çıkın!” diye açıklama yaparak istifa eder çeker giderse tarih ondan “kahraman” diye bahsedecektir. Başbakanın bugün yapması gereken budur.

Yandaş zat “İngiltere’yi bölgemizden kovduk.” Diyor.  Aynı zamanda Barzani’nin de demecini yayınlıyor ve Kürdistan’ın bağımsızlığını onaylıyor.          “Milletimize İngiltere’yi kovduk, 150 yılın rövanşını aldık” diye yalan söylüyor. Ama aynı yazıda “Kürdistan kardeşimizdir!” diyor. Millet İngiltere’nin kovulmasıyla Kürdistan kardeşliği arasında nasıl bir ilişki olduğunu anlayamıyor. Çünkü millete yalan söylüyorlar. Başbakan da yalan söylüyor.

Musul ve Kerkük’ün durumu ortada! Oralarda kurşuna dizilenlerin hiçbiri Amerikalı, İngiliz veya Fransız değil. Belçikalı, Hollandalı değil. Ama kurşuna dizenlerin hepsi Amerikalı, İngiliz veya Fransız! Yani Haçlı ordusu! “Allah-u Akbar” diyerek katliam yapıyorlar bölgemizde. Başbakan Batılıların bu katliamlarını onaylıyor. Haçlı güçlerini onaylıyor.

Bundan 100 yıl önce I. Dünya Savaşı’na girdiğimiz Batılı güçlerle bugün birlikte olmanın büyük tarihî ve stratejik hatasını yaşıyoruz.

Bugünkü başbakanın 10 Ağustos 2014 seçimlerinde cumhurbaşkanı olması durumunda bu politikalar tam anlamıyla resmiyet kazanacak. Irak, Türkiye, Suriye bölünecek. İran ikiyüzlü politikalarıyla, bir takım tavizlerle ayakta kalacak.

Türk Devleti ortadan kalkınca tarihin seyri işte o zaman değişmiş olacak. Tarih işte o zaman “Makas Değiştirecek!” Batılılar 1000 yıllık emellerine ulaşacak. Türk hükümdarların 5000 yıldan beri açık denizlere ulaşma hayalleri, Türk milletinin de yok edilmesiyle tarihe karışmış olacak.

Bu sebeplerle Türkiye Cumhuriyeti devletinin başına gerçekten Türk Ordularının başkumandanlığını yapacak bir insan getirilmelidir. Başbakanın veya Çatı Aday diye ortaya çıkarılan zatın cumhurbaşkanlığı devletimiz için tehlikelidir.

Milletimiz durumu bu saiklere göre değerlendirmelidir.

Durum son derece ciddidir. Başbakanın yalanlarına, onu destekleyen yandaş yazarların, korkudan titreyen danışmanların yalanlarına aldanmamalıdır.

Türk milleti Türkiye devletinin stratejik hatalar yapmasına müsaade etmemelidir.

Hiç ibret alınırsa tarih tekerrür mü ederdi?

 

08.07.2014

Allah bu devlete zeval vermesin

 

Vermesin

Ülkemiz üzerinde dolaşan kara bulutları biliyorsunuz. Gelişen olayları herhalde takip ediyorsunuz.

Özgür Suriye Ordusu, El Nusra, IŞİD (Irak Şam İslam Devleti) gibi örgütleri kimlerin kurup, hangi amaçlar için sevk ve idare ettiklerini biliyorsunuz.

Bunlar, öncelikle Esat karşıtı olarak örgütlendirildiler. Ama bu örgütler aynı zamanda Amerikan ittifakının kullandığı taşeron örgütlerdir. İşin içindeki büyük oyunu herhalde anlıyorsunuzdur. Musul ve Kerkük’ü darmadağın ederek Peşmergelere teslim eden IŞİD örgütünün hangi vazife ile vazifeli olduğunu herhalde bilmeyen kalmamıştır. Şimdi de tutmuş “Hilafet” ilan etmişler!

Bunun nasıl Batı oyunu olduğunu anlıyorsunuz, değil mi? Bu oyun buram buram İngiliz kalleşliği kokuyor!

İsrail başbakanı Netenyahu’nun ve eski Milli Eğitim Bakanımız Hüseyin Çelik’in, kurulmakta olan Kürdistan devleti ile ilgili olarak verdikleri beyanatları okudunuz.

Netenyahu; “Kürdistan devleti artık kurulmalıdır!” diyor.

Hüseyin Çelik ise “Kürdistan bizim kardeşimiz!” diyor.

Ve tabii ki, İçişleri Bakanlığı’na Kürdistan Partisi kurmak için başvuruda bulunuluyor. Hatta Yargıtay bile bunda bir sakınca olmadığı yönünde karar veriyor. Şimdi anladınız mı yargının neden hallaç pamuğu gibi savrulduğunu? Şimdi anladınız mı Suriye sınırındaki mayınlı bölgenin neden temizlenip, açıldığını? Şimdi anladınız mı Musul’da, Kerkük’te neden nüfus idarelerinin, tapu dairelerinin yakıldığını?

Artık sonucu rahatlıkla tahmin edebilirsiniz.

Sonuç;

1)      Yakın vadede Kürdistan devletini kurmak, Musul ve Kerkük’ü kurulacak Kürdistan devleti sınırları içine katmak.

Bu, Türkiye’nin Musul ve Kerkük’le ilgili bir iddiasının artık kalmaması demektir! Rehinelerin kimlerin elinde olduğunu tahmin ediyorsunuz. Acaba IŞİD, Konsoloslukta aldığı rehineleri Peşmergelere mi devretti? Peşmergeler yani Kürdistan devletini kuranlar, rehineleri ne için ellerinde tutuyorlar?

Biliyorsunuz ki, bu konuda yayın yasağı kondu. Kimse bir şey bilmiyor. Etrafımızda nelerin olup bittiğini kimse anlayamıyor.

2)      Orta vadede Suriye ve Irak’ın tam anlamıyla bölünmesi,

3)      Uzun vadede Türkiye Devleti’nin son hedef olarak ortadan kaldırılması!

Türkiye kilidi kırılınca Haçlı sürülerinin sel gibi Avrasya’ya akması! Bölgemizdeki milletlerin sahip olduğu bütün yer altı ve yer üstü kaynaklarına el konulması!

4)      Amerikan hegemonyasının iyice bölgemize yerleşmesi!

 

Uzun vadedeki ana hedef budur.

21. Yüzyıl Haçlı saldırılarının son hedefi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir.

Bunu yıllarca yazıyoruz. Anlatmaya çalışıyoruz.

Halen gelinen noktayı görüyorsunuz.

Samimi vatan evlatları; hala üçüncü köprüden, üçün havaalanından, bu havaalanının yapılmasını Almanların engellemek istediğinden bahsediyorlar. Hastanelere Mescitler yapılmasını büyük bir hizmet olarak görüp, hükümete bu sebeplerle destek veriyorlar. Madalyonun öbür tarafını asla görmüyorlar. Görmelerine müsaade edilmiyor. Hükümetimizin icraatlarının “muhteşem” olduğunu düşünüyor, bu saiklerle destek veriyorlar.

Bütünün içinde yapılan hizmetlerin, bütünün hepsi yok edilince kime faydası olur acaba! Yakın tarihte Yugoslavya’nın bölünmesine şahit olduk. Tarihte; tacını, tahtını altından yapan nice devletler vardı. Hepsi tarihin karanlık sayfalarında! Unutmayınız.

Ülkemiz bölünmekte ve tam anlamıyla Batı ittifakının eline geçmektedir.

İnanıyorum ki, milletimiz henüz içinde bulunduğumuz vahim durumun boyutlarını anlamamıştır.

Anladığı anda gereğini mutlaka yapacaktır.

Bu sebeple diyorum ki,  iş, bu saatten sonra aziz milletimin olayları kavramaktaki ferasetine kalmıştır.

Karar elbette milletimindir. Çünkü yarın bu ülkeyi canıyla, malıyla, dişiyle, tırnağıyla, tıpkı tarihinde olduğu gibi, savunacak olan bu millettir.

Ancak hemen şunu söyleyeyim, vatanımızı gereği gibi savunmak için çok geç kalınmıştır. Seller bütün bentlerimizi yıkmıştır. Bundan aylar önce “Hala Bir Zamanımız Var” diye yazmıştım. Şimdi bu düşüncemi düzeltiyorum. Atı alan Üsküdar’ı geçmiştir. Bunu böyle biliniz.

Aşağıdaki alıntılar benim gibi bağrı yanan bir vatanseverin düşünceleridir. Sizinle paylaşmak istiyorum.

“Erdoğan Güney Doğu’yu bilerek, isteyerek PKK’ya terk etmiştir. Başbakan olduğu günden itibaren bu proje üzerinde sebatla çalışmıştır. ERDOĞAN BU ÜLKEYİ BÖLÜP PARÇALAMAKLA GÖREVLİDİR.

AKP’yi meşru bir partiymiş gibi muhatap alarak AKP gerçeğini örten muhalefet partileri vebal altındadır. Ülkeyi bölmekle görevli bir ihanet şebekesi ile milletin meclisini paylaşarak ihaneti legalleştiren muhalefet partileri suç ortaklığı yapmaktadır. Adi suçlarda bile suçluyu saklayanlar, “yardım ve yataklıktan” yargılanır. AKP-BDP ihanetten, Y-CHP ve MHP (mecliste olan vekiller) yardım ve yataklıktan yargılanmalıdır. Bu durum açık ve nettir!!.

Amerika’ya, efendilerine bilgi vermeye giden Bülent ARINÇ: “Artık Sayın Öcalan Demek, Öcalan Posteri Taşımak, PKK Bayrağı Açmak Suç Değil…” diye açıklama yapıyor.

            Diyarbakır’da devam eden yol kapatma eylemi nedeniyle Diyarbakır-Lice, Kocaköy-Lice, Lice-Bingöl, Kulp-Muş arasında ulaşım sağlanamıyor. Diyarbakır’dan Lice’ye gitmek isteyenler eski Hani yolunu kullanarak Hani ilçesine kadar gidiyor ve burada zırhlı araçlar eskortluğunda Lice’ye geçebiliyor. Bu köy yolları, günlerdir alternatif olarak kullanılıyordu. Ancak PKK, iş makinelerini kullanarak bu yolları da kapattı, yollara dev kayalar koyarak geçişi imkânsız hale getirdi. Terör örgütü, köy yolunda bulunan köprüleri ise tahrip etti ve kullanılmaz hale getirdi.”

Ve hiç dile getirilmeyen bir gerçek;

            Doğu illerinde ki hiçbir devlet ihalesine batılı hiçbir iş adamı giremiyor. Bu durum sessizce kabul edilmiş durumdadır. Batılı iş adamları Doğu’da olan hiçbir ihaleye artık girmiyor. Batı’daki ihaleler zaten ortak(!)..

Maliye Bakanı Mr. Mehmet Şimşek, Batman’ın Gercüş ilçesine bağlı Vergili köyüne törenle yeniden “Becirman” adını verdi. Mr. Şimşek; 1920’li yıllardan itibaren sistematik şekilde Türkiye’deki köylerin neredeyse üçte birinin isminin Türkçeleştirildiğini iddia etti(!)”

Zahide Uçar, Öcalan’ı Takdir Eden Vali’nin Emrindeki Asker adlı makale. 05.06.2014

Kürdistan devleti kurulma aşamasındadır. Bütün alt yapısı hazırdır.

Zamanlamaya lütfen dikkat ediniz.

–          Türk Bayrağının gönderden indirilmesi,

–          IŞİD’in (Amerikan Türk operasyonunun) Irak harekâtı,

–          Yabancı basında, Kürdistan devletini ilk önce Türk hükümetinin tanıyacağı tarzında yazılar çıkması,

–          İsrail Başbakanı Netenyahu’nun “Kürdistan artık kurulmalıdır demesi,

–          Bülent Arınç’ın¸”Artık Sayın Öcalan Demek, Öcalan Posteri Taşımak, PKK Bayrağı Açmak Suç Değil, tarzındaki demeçleri,

–          Hüseyin Çelik’in “Kürdistan kardeşimiz”, demesi aynı döneme denk gelmektedir.

Biliniz ki, bunların hiçbiri tesadüf değildir.

Başbakanımızın Ramazan ayı münasebetiyle çeşitli kuruluşlarda, vakıflarda yaptığı dinî içerikli konuşmalar, milletimizin asıl konuyu anlamasına mani olmaktadır. Bu engellemeyi çok büyük bir başarı ile yapmaktadır. Bu aldatmacayı bilerek yapmaktadır. Onun da başka çaresi yoktur. Hâkim güçler başbakanı buna zorlamaktadır. Başbakan ve onun hükümeti kuşatılmıştır.

Muhalefet partilerinin de, devletimizin karşı karşıya bulunduğu bölünme tehlikesini algılayamaması, gereğini yapmaması, milletimizin olaylara normal, rutin olaylar gibi bakmasına sebep olmaktadır. Muhalefette koca koca generallerimizin kurduğu partiler vardır. Onların, içinde bulunduğumuz durumu normal bir siyasî olay gibi düşünerek algılaması ve masalarında oturmaları yanlaştır.

Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilgili olarak yürütülen operasyon tam anlamıyla başarıya ulaşmıştır. Ordumuza diz çöktürülmüştür. Başbakanlığın araştırmasına göre de, Cemaat Türk Silahlı Kuvvetleri’nde “general” seviyesine yükselmiştir. Bu demektir ki, Amerikan istihbaratının Türk Ordu’sunda “general” seviyesinde ajanları vardır.

Bu sebeple görev milletimize düşmektedir.

Dayatmaları asla kabul etmeyiniz.

Düşmanlarınızı tanıyınız.

Çok okuyunuz, olayları bilenlerle istişare ediniz.

Biliniz ki, durumumuz 1919 yılının şartlarından daha vahimdir. Tedbirlerinizi ona göre alınız.

Değerli kardeşim Sayın Naci Memiş Bey; “Allah için, millet için, vatan için düşünme zamanı gelmedi mi?” diye isyan ediyor. Haklıdır. Ancak, düşünmesi gerekenlerin tümünün aklı şu anda malda mülkte, oyunda oynaştadır. Gözlerinizin önünde oynanan tiyatroyu seyrediyorsunuz.

Müslüman Türk milletinin, gerçekten, artık toparlanıp davranma zamanıdır.

Allah bu devlete zeval vermesin.

30.06.2014

 

 

Ey Türkler! Kendinize Gelin

Namık Kemal, yazdığı yazılarda ve şiirlerde sürekli olarak devletin yıkılmakta olduğu düşüncesini ve endişelerini anlatırdı. Ancak; “Ortada bir şey yok, sen devletin yıkılmasından bahsediyorsun!” diye Namık Kemal’i eleştirenler vardı. Namık Kemal feryat ediyordu, feveran ediyordu. “İşte aduv (düşman) karşıda hazır silah. Arş yiğitler vatan imdadına!” diye bağırıyor, vatanın yıkılma, bölünme, parçalanma tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu anlatıyor, iddia ediyor, tehlikeye dikkat çekiyordu. Ama karşısında bulunan büyük bir “elit” kadro ona inanmıyor, aldırış etmiyordu. Namık Kemal’i eleştiriyorlardı. Paranoya yaptığını düşünüyorlardı.

Kendisini eleştirenlere karşı Namık Kemal şöyle diyordu: “Vatanı siz ne zannettiniz! Balıkçı barınağı mı?”

Ve Namık Kemal’in vatanı çatır çatır yıkılır. Hem de ebed müddet denilen koca Osmanlı Devleti o “elit” kadronun gözleri önünde, kan ve gözyaşları arasında yıkılır. Ortada “Osmanlı Devleti” diye bir devlet kalmaz. Tarihin karanlığına gömülür. Namık Kemal haklı çıkar.

Gerisi malum.

İstiklal Savaşı ile milletimizin barınabileceği bir yeni devlet, Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulur.

Günümüzde hedef bu devletin de yıkılması.

Tartışmalar, iddialar ise yine aynı.

Yine gözlerimizin önünde vatanımız çatır çatır bölünüyor. Yine vatanın bölünme, parçalanma noktasında olduğunu tıpkı Namık Kemal gibi anlatanlar var. Yine büyük bir kitle bu iddialara gülüyor. “Paranoya yapıyorsunuz!” diyor.

Paranoya yapıyorsunuz, devlet dimdik ayakta diyenler bazı iddialar ortaya sürüyorlar.

Mesela;

“Artık hiç tereddüt yok, Türkiye büyük bir süper güç olacak!” Yiğit Bulut

“Osmanlı milletler topluluğunu kuralım!”

“Osmanlı’dan kalan bir mirasımız var. ‘Yeni Osmanlı’ diyorlar. Evet, ‘Yeni Osmanlıyız’. Bölgemizdeki ülkelerle ilgilenmek zorundayız.” Ahmet Davutoğlu

Halen; başbakan, bakanlar, danışmanlar, büyük bir yazar takımı, büyük bir görsel ve yazılı basın kadrosu yukarıdaki görüşleri ileri sürüyor. Büyük bir kitleyi bu şekilde ikna ediyorlar.

“Türkiye Süper güç olacak!”

“Yeni Osmanlı Devleti’ni kuracağız!”

Hatta büyük bir Osmanlı haritası da yayınlayarak kitleyi iyice hipnotize etmeye çalışıyorlar.

Tabii ki; tarihî birikimi olan, büyük devlet geleneğinden gelen milletimiz bu iddialara inanıyor. Çünkü öyle olmasını arzu ediyor.

Bu görüşleri ileri sürenlere göre Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hiçbir sorunu yoktur. Devletimiz gerçekten büyük güç olma yolunda ilerlemektedir. Önünde hiçbir engel yoktur. Yine Balkanlar’ı, Kuzey Afrika’yı, Mısır’ı, büsbütün Orta Doğu’yu içine alan, hatta Kanuni Sultan Süleyman’ın  Fransız kralına yazdığı mektupta adını saydığı bütün vilayetlerimizi içine alan yeni ve büyük Osmanlı Devleti’ni gerçekten yeniden kurmak gücüne sahip bir ülkedir Türkiye. Mevcut iktidar, devletimizi tabir yerinde ise uçurmaktadır. Başbakan, Avusturya konuşmasında İMF‘nin bizden borç istediğini ve devletimzin İMF’ye borç vereceğini açıkladı. Dolayısıyla devletimiz gerçekten büyük bir devlet olmuştur. Üçüncü köprü, üçüncü havaalanı, Kanal İstanbul Projesi, Tüp Geçit, metrobüs ve metro ağları sistemleri de göstermektedir ki ülkemiz büyük bir kalkınma yolundadır. Gerçekten devletimiz onlara göre “Jeostratejik oyuncu” olmak yolundadır. Hele hele yeni helikopter, yeni tank üretimi ve insansız hava uçakları üretimleri de göstermektedir ki devletimiz çağımızın süper gücü olmak yolunda ilerlemektedir.

Gerçekten de mevcut iktidar bu projeleri getirmiştir, uygulamıştır. Birçoğu da uygulama aşamasındadır. İnşaatları devam etmektedir.

Yukarıda ki görüşlere rağmen, Namık Kemal gibi birinin kalkıp da “Bu ülke bölünüyor, parçalanıyor” diye feryat etmesi paranoyadır. Kim bu iddialarda bulunuyorsa “paranoya” yapıyor demektir.

Bu paranoyayı yapanlar içinde bendeniz de varım. Tamam bu hizmetler yapılıyor. Ama bu hizmetler devletin bölünme, parçalanma tehlikesi ile karşı karşıya olup olmadığını gösterecek  yeterli kriterler değildir.

Neden mi? Şundan;

Batılı ülkeler İslam alemi üzerine karşı yeni Haçlı seferleri düzenlemiştir. Bunu en yetkili ağızlar bizzat ifade etmiştir. “Bu bir Haçlı Seferi’dir” demişlerdir. (ABD devlet başkanı Bush Irak savaşı sırasında bunu ağzından kaçırmıştı!!) Savaş yapanlar için hedef ülkelerde önceden düzenlenecek operasyonlar çok önemlidir. Hükümetler önceden ele geçirilir, ordular zayıflatılır, önemli ekonomik kurumlar çökertilir. Devletler zaafa uğratılır. Bunlar en basit savaş kurallarıdır.

Ülkemizde aynen bunlar yapılmıştır.

–          ABD, ülkemizde baştan beri  “kukla hükümetler” kurmuştur.

–          Ordumuz zayıflatılmıştır.

–          Devletin istihbarat düzeni felç edilmiştir. Savaş konuları bile görüşülürken konuşmalar dinlenmiş ve bu görüşmelerin tapeleri yayınlanmıştır.

–          Devletin Güneydoğusu fiilen bölünmüştür. Kürt devleti bizzat mevcut hükümet tarafından kurulmaya çalışılmaktadır. Bu konu ile ilgili olarak ne kadar yazarsanız yazın, ne kadar itiraz ederseniz edin, buna kimse aldırmamaktadır. Başbakan hiçbir konuşmasında bu konulara değinmemektedir.

–          Haçlı kuvvetlerinin bölgemizde yürüttüğü savaşın bütün gereklerini devlet ricalimiz yerine getirmektedir. Devletimiz tam anlamıyla Haçlı kuvvetlerinin müttefiki olarak davranmaktadır. Zaten fiilen de ABD, İngiltere ve İsrail ile müttefiktir.

–          Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bütün dost ve müttefikleri zayıflatılmış, bölünmüş, parçalanmış veya dost ülkeler işgal edilmiştir.

–          Musul ve Kerkük’te yaşayan Türkenlerin toplu soykırıma tabi tutulması bile devletimizi harekete geçirememektedir. Çünkü bu konu devletimizin kırmızı çizgisi olmaktan çıkarılmıştır.

Bunlar sadece birkaç örnek. Devletimiz doğrudan doğruya Haçlı saldırılarının hedefi olduğu halde, bunu görüp feryat edenler “paranoya” ile suçlanıp, imha edilmektedir. Düşmana karşı gelenleri yok etmek de savaşın bir parçasıdır.

Rahmetli Durmuş Hocaoğlu bu durumu en iyi görenlerden biri idi. 2005 yılında şöyle demişti:

“Ey Türkler!

Vatanınıza ve devletinize sahip çıkınız!

Çünkü, Ey Türkler; vatanınız ve devletiniz elinizden çıkma çizgisinde; ağır-ağır, usul-usul, yavaş-yavaş, ceste-ceste!”

“Ey Türkler!

Vatanınızı ve devletinizi, bir yandan AB üyeliği safsatacılığı ile ülkenizin hakimiyetini devretmek suretiyle, bir milletler üstü oluşumun sıradan ve parçalanmış bir eyaleti olarak ve diğer yandan da çoğu da sanal olarak icad edilmiş alt kimlikler yoluyla içten parçalanarak kaybetmek üzeresiniz.”

Tarih kitaplarının yazdığına göre Bizanslılar zevke ve eğlenceye çok düşkünmüşler. Bizans halkı giderek kadınlaşmakta imiş. Bu sebeple Bizans Devleti ordusunu yabancı milletlerden, özellikle Türklerden meydana getirirmiş. Malazgirt Savaşı’na götürdüğü ordunun büyük bir kısmı Uz ve Peçenek Türklerinden teşkil edilmişti. Bizans İmparatorluğu devlet olarak ayakta kalmanın şartlarını kaybetmişti. Bu yüzden tarihe karışmıştı.

Osmanlı Devleti de içine düşürüldüğü toplumsal anlaşmazlıkları aşamadı. Birlik ve bütünlük içinde olamadı. Dara düşünce önce İttihad-ı Anasır-ı (azınlıkların birliğini) sağlamaya çalıştı, tutmayınca İttihad-ı İslam-ı (Müslümanların birliği) sağlamaya çalıştı. Ama görüldü ki bunlar devleti ayakta tutmaya yetmedi.

Devlet ricali uyarıları dikkate almadı. Düşmanını tanıyamadı. Batılıların gerçekten yeni bir Haçlı Seferi başlattıklarını anlayamadı.

Anlayamayınca da gerekli tedbirler alınamadı. Osmanlı Devleti böylece yıkıldı.

Devletimiz şimdi yine modern Haçlı saldırıları ile karşı karşıyadır.

Bunu anlamak için etrafımıza bakmak yeterlidir. Propagandanın insanları ikna eden mükemmeliyeti karşısında pes eden kitleler devletin yıkılmasının en önemli unsurları olarak ortaya çıkmaktadır. Yani devletin sahibi olan millet bilmeden kendi ülkesini yıkan canavar olarak ortaya çıkmaktadır.

Mevcut iktidar, Osmanlıların son döneminde uyguladığı “İttihad-ı İslam” stratejisini uygulamaktadır. Yani kitleleri din motivasyonu ile ikna etmektedir. Bu konuda en tecrübeli millet İngilizlerdir. Yine son derece müthiş bir politik deha ile İngiliz politikası bizim ülkemizi kendi kontrolü altına almaktadır.

Osmanlı devletini yıkarken Müslümanlar “Şeriat-ı ğarra’nın en samimi savunucusu ve koruyucusu İngiltere’dir” diyordu. Hatta bu sebeple “İngiliz Muhipleri Cemiyeti”ni Müslüman unsurlar kurmuşlardı.

Halen bu aldatma siyaseti ve propagandalar devam etmektedir. Devletimiz yeni Haçlı saldırıları ile karşı karşıyadır.

Namık Kemal gibi biz de endişe ediyoruz.

Ey Türkler, kendinize gelin. Yıkılmak istenen sizin ülkenizdir.

22.06.2014

 

 

 

 

 

 

 

 

 

FELAKET GELİYORUM DİYOR

FELAKET GELİYORUM DİYOR

“En büyük plan kurucu Allah’tır.”
Enfal Süresi, Ayet 30

IŞİD’in Irak harekâtı, Musul’un ve Kerkük’ün işgali göstermiştir ki, Haçlı emperyalizmi, son ve kesin hedefi olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti üzerine, bu defa kesin netice almlak maksadıyla  operasyon başlatmıştır. Sevr anlaşması ile Türk milletinden intikam alamayanlar bu defa intikam için yeni bir fırsatı böylece yakalamıştır. Arap ülkelerinde, Suriye’de ve Irak’ta yaratılan oldu bittilerin nihaî hedefi Türkiye’dir.

2003 yılından önce yani AK Parti iktidarından önce bölgemizde ne IŞİD, ne El Kaide ne de başka bir terör örgütü mevcut değildi. Batılı emperyalist güçler AK Parti ile kendilerine coğrafyamızda çok büyük müttefik elde etmişlerdir.

Şimdi yıl 2014.

Emperyalizm bölgemizde derinlemesine epeyce büyük bir mesafe kat etmiştir. Bizim milletimiz dahil bütün Arap alemi, İslam alemi tabir yerinde ise tam anlamıyla dağıtılmıştır. Bu süreçte Haçlı saldırılarını anlayacak, dengeleyecek bir delikanlı lider bölgemizden çıkmamıştır.

IŞİD örgütü ile ittifak güçleri Suriye, Irak ve Türkiye üzerinde yeni bir tarihî süreci başlatmıştır.

IŞİD hareketinin manasını iyi düşünmek gerekir. Bu örgüt, bölge insanının kendi vatanını kurtarmak için kendiliğinden kurduğu millî bir örgüt değildir. Emperyalist güçlerin, “Cihad” kandırmacası ile dünyanın her yerinden topladığı  çok zalim insanlardan meydana getirilmiş bir örgüttür.

IŞİD saldırılarının asıl amacı, Kerkük’ün Barzani’ye teslim edilmesi ve Kürdistan devletinin kurulmasıdır.

“Kürdistan” demek Türkiye’nin parçalanması demektir. “Kürdistan” demek, Büyük İsrail demektir. Ve “Kürdistan” demek aynı zamanda enerji ve petrol yataklarına Batılı emperyalist güçlerin sahip olması demektir.

Türkiye Cumhuriyeti çok yanlış ve tehlikeli bir yol seçmiştir. Girdiğimiz Amerika, İngiltere ve İsrail ittifakı yanlıştır. Bu ittifak, bizdenmiş gibi görünen bu tür terör örgütlerini dinî kimliğe büründürerek “bereketli” İslam topraklarına “kurtarıcı” gibi salmıştır.

Neden böyle düşünüyoruz:

1)    Türkiye Cumhuriyeti; ABD, İngiltere ve İsrail ile müttefiktir. Barzani ile de mutabakat halinde olan bu ittifak; İran, Suriye, Irak ve Türkiye toprakları üzerinde yaşayan bütün Kürtleri birleştirerek büyük bir Kürt Devleti (Büyük İsrail Devleti) kurmak istemektedir.

2)    BOP bunun için vardır. Ve bizim başbakanımız kendi topraklarının bölünmsini intaç edecek böyle bir büyük oluşumun içinde “görevli” bir insandır. BOP’un eş başkanıdır. Bunu kendisi ifade etmektedir.

3)    IŞİD, yukarıda bahsettiğim büyük ittifakın kullandığı bir maniveladır. İttifakın kontrolünde olan Irak Ordusu’nun; bir kurşun atmadan, ağır silahlarını dahi bırakarak gitmesinin sebebi budur. Bu örgütün alt yapısının Türkiye ve diğer müttefik kuvvetler tarafından oluşturulduğu ve silahlanmasının Türkiye tarafından sağlandığı, yaralıların Hatay’da tedavi edildiği bilinmektedir.

4)    İttifakın bir kanadı olan Türkiye’nin yöneticileri, Musul ve Kerkük’e karşı yapılacak IŞİD hareketinden daha önceden haberdar olduğunu söylemektedirler. Türkiye, ittifakın aldığı bu büyük tehlikeli stratejik kararın ortağıdır çünkü. Yönetcilerimiz daha önce; “Bu bölgede bizden habersiz bir sinek bile vızıldayamaz!” diyorlardı.

5)    İşgal edilen bölgelerde bulunan Gülen kurumlarının, özellikle bizim iktidarımızın (sözde) kavgalı olduğunu sandığımız  Gülen kurumlarının bir hafta önceden Irak’tan Amerika tarafından tahliye edilmesi, yürütülen harekâtın, ittifakın büyük stratejisi olduğunu göstermektedir.

Musul’a giren IŞİD’i Türkiye destekliyor. IŞİD Türkiye’nin bilgisi dahilinde Musal’a giriyor, kendi soydaşlarını imha ediyor. Türkiye’nin önceden haberdar olduğu bir işgal olayında daha önce orada bulunan Gülen kuvvetleri zarar görmesin diye tahliye ediliyor. Gülen gurubunun tahliyesi Türkiye’nin bilgisi dahilidedir. Demek ki iktidarla Gülen gurubu arasında gerçekte bir kavga yoktur. Kavga göstermeliktir. AK Parti’nin ve Gülen hareketinin ortak paydası Amerikan politikalarıdır.

6)    Daha önce Barzani’nin Kerkük üzerinde hak iddia etmesi, orada Türkmenleri yok ederek Kerkük’ü bir Kürt toprağı haline getirmek istemesi, aslında bu büyük projenin bir parçasıdır. Tapu dairelerini, nüfus idarelerini yakarak Türkmenlerin Kerkük’le bağını kesip, Kürt nüfusu oraya yerleştirerek Kerkük’ün bir Kürt toprağı olduğu iddiasını güçlendirmek istedikleri öteden beri olagelen hareketlerdi. Bütün bu olup bitenlere Türkiye yetkilileri ses çıkarmamışlardı. Şimdi ise IŞİD elini kolunu sallaya sallaya Musul’a girdi. Barzani de buna ses çıkarmadı. Acaba neden? Çünkü Barzani’ye Kerkük peşkeş çekildi.

7)    Halen Musul ve Kerkük’te bulunan Türkmen nüfusun bu şehirlerden çıkarılması, yüzbinlerce Türkmen’in vatanlarını terketmesi Kürt devleti projesinin en önemli ayağıdır.

8)    Türkmen nüfusun tasfiyesi, Türkiye’nin Irak’taki en büyük desteği olan Türklerin yok edilmesi, Türkiye devletini yönetenlerin nedense hiç umurlarında olmamıştır. Halbuki Türkmenler “Gavim gardaş nerdesin!” diye feryad ediyorlar. Dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu’nun; “Irak’ta kaos olduğunu iddia ediyorlar!” şeklindeki konuşması son derece manidardır. Türk dış siyasetinin önceliklerinin neler olduğunu anlatması bakımından bu ifade çok önemlidir.

9)    Türkiye devletini idare edenlerin Musul Başkonsolosumuza daha önceden IŞİD ile ilgili bilgi vermesi, “Korkmayın, onlar bizden” imajı vermesi bu açıdan çok manalıdır.

10)  IŞİD’in elinde (sözde) esir bulunan konsolosluk personelimizi, TIR şöforlerimizi  ve 31 kişilik elektrik santrali personelini güya “kurtarmak” için devletimiz çaba gösteriyor gibi hareket etmektedir. Personelimizin IŞİD tarafından tutuklanması bir plan sonucudur. Göstermeliktir. Bu esir almaların sonucu bellidir.

11) İttifakı meydana getiren ABD, İngiltere, İsrail ve Türkiye, Suriye ve Irak konusunda tam anlamıyla ikiyüzlü bir aldatma politikası izlemektedir. Bu sebeple bizim milletimiz de İttifakın öngörüleri yönünde manipule edilmektedir.

Bazı kardeşlerimizin, “Ahmet Davutoğlu Yeni Osmanlı” adlı facebook hesabından alarak paylaştıkları aşağıdaki düşünceler son derece tehlikelidir. Yarın bu sebeple ülkemizde meydana getirilecek büyük kaosta kardeş kardeşe düşecektir. Bu çok büyük bir tehlikedir. Değerli bir dostumun ifade ettiği gibi böyle bir sonucu “temenni” etmiyorum. Bu yaptığım sadece bir uyarıdır.

Bakınız adını verdiğim sitede İslamî hassasiyeti olan insanları etkilemek için hangi propagandaları paylaşıyorlar:

Turkiyeye_Katilabiliriz

İlgili facebook hesabına girerek bu hezeyanları görebilirsiniz.

Milletimizin dinî ve millî hassasiyeti yüksek olan kesimlerinin; Düzce 81, Musul 82, Kerkük 83 şeklinde istemde bulunmasının sebebi şu yukarıdaki düzmece ifadelerdir.

Gerçekte böyle bir durumun olmadığını, Kürtlerin böyle bir şeya razı olmayacaklarını siz de biliyorsunuz. O halde neden bu aldatmaca?  “Osmanlı Devleti” kuracağız diye aldatılarak, başbakanımıza bu büyük Türk devletini yeniden kuracak bir kişilik atfedilmesi son derece tehlikeli bir kurgulamadır. Türk milletini kandırmaktır bu. Yanlıştır. Hayal kırıcıdır. Tehlikelidir. Bu hezeyana sessiz kalınması daha da kritik bir durum arz etmektedir. Belli ki, Türk milletinin bu yeni Osmanlı Devleti kurma takıntısına inması iktidar çevrelerinin hoşuna gitmektedir. Bu argümanla istedikleri neticeyi kolaylıkla alabilmektedirler.

12) IŞİD’in Sünnî bir proje imiş gibi takdim edilmesi de son derece sakıncalıdır. Bu, İslam Dini’nin anarşist bir “din” olduğu imajını bütün dünyaya göstermek demektir. İslam Dini’nin savaş kurallarında IŞİD’in uyguladığı prensipler asla yoktur. Kafa kesmek, insan derisi yüzmek, insanların kalbini çıkarıp yemek, yüzlerini Kıble’ye çevirerek Allah’u Ekber nidalarıyla kurban gibi kesmek, insanları yakarak öldürmek bizim mübarek dinimizin kuralları içinde yoktur.

Türkiye devleti, devletlerle ilişkileri terkederek politikasını terör örgütleri ile yürütmektedir. Koca Türk devletinin ilişkilerini terör örgütleri seviyesine indirmiştir. Bu, devletin ayağa düşürülmesi demeketir.

IŞİD denilen örgüt,  on binlerce hatta yüz binlerce militanı olabilecek bir örgüttür. Çünkü “Cihad” sözkonusu olunca, dinî temayülleri kuvvetli olan  Müslümanlar bu örgüte katılacaktır. IŞİD, kısa süre içinde beyinlerini yıkayıp eğiteceği intiharcılarla, bizim ülkemiz için de büyük tehlike olacaktır.

Bu örgüt Haçlı ittifakının kullandığı bir örgüttür. Bu örgütün başımıza büyük bir bela açacağı unutulmamalıdır. Çünkü Haçlı ittifakının asıl hedefi Türkiye’dir. Türkiye’yi idare edenlerin böyle bir hassasiyetleri yoktur. “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” hassasiyetleri yoktur. Haçlı ittifakının emirleri dışına çıkmaları mümkün değildir. Kendi halkına karşı bile saldırgan bir politika izlemelerinin, “Baldıran zehrini içtik, kefenimiz koltuğumuzda” şeklinde düşünce beyan etmelerinin sebebi budur.

Ok yaydan çıkmıştır. Türk milleti ve Türk devleti bu meş’um ittifaka karşı yalnızdır. En büyük kaos, Türklerin bunu henüz anlayamamış olmasıdır. Bu da ittifakın stratejisidir. Çünkü, örgütün her olayı “Allah” için yaptığına milletimizi kolaylıkla inandırıyorlar. Hüsnü Mahli bir yazısında ittifakın beyni olan CIA’nin yani Amerika’nın bu başarısına dikkat çekerek şunu söylemektedir.

Büyüksün CIA! Emrinde ne kadar da uşak varmış bu coğrafyada!” 13.06.2014 İlk Kurşun Gazetesi.

13)  Türkiye’nin bu konuda NATO’ya başvurması da taktik icabıdır. Ama biliniz ki, devletimizin bu acziyeti karşısında, idarecilerimizin bu ihaneti karşısında celladımız bize gülmektedir. İttifakın baş aktörleri yaptıkları saldırının bir Haçlı saldırısı olduğunu çok iyi biliyorlar çünkü.

Türkiye’de iktidar makamında bulunanların saldırgan hallerini sürdürmeleri, aklı başında düşünmemeleri, geri dönüşü olmayan bir yola girmeleri, vahim bir ittifakın içinde bulunmaları kendileri için de çok tehlikeli sonuçlar doğuracaktır.

IŞİD hareketine görünen yüzüyle bakan www.habervaktim.com sitesi bakın nasıl bir haber geçiyor:

“Örgüt Irak-Suriye sınırının yıkılmasının bölge haritasının bir asır sonra değişmesi anlamına geldiğini iddia etti. IŞİD medya kaynakları tarafından yayınlanan fotoğraflarda sınırın buldozerlerle yıkıldığı görülürken sınırın yıkılmasından sonra IŞİD savaşçılarının “şükür secdesi” yaptıkları ve zafer işaretleri eşliğinde örgüt bayrağını göğe çektikleri görüldü.”

Görüldüğü üzere; hiçbir ciddî endişesi olmayan insanların bu korkunç Haçlı örgütü ile ilgili değerlendirmesi “şükür secdesi” ettiler şeklindedir.

Batılılar Orta Doğu’yu, bu bölge milletlerinin sahibi olduğu enerji kaynaklarını, İslam alemini hallaç pamuğu gibi dağıttılar.

Avrasya’nın ve İslam aleminin yegane gücü ve ümidi olan Türkiye, ne yazık ki yanlış ittifaklarla ateşe atılmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nda bu hataya her şeye rağmen düşülmemişti. Türk ordusuna diz çöktürülmesinin sebebi bu imiş meğer. Şimdi vatan parçalama gayretleri son aşamaya gelmiş bulunmaktadır.

Balkan savaşları sırasında o günün devlet adamları, yaklaşan tehlikeyi bile bile ordudan 200 taburu terhis ettirmişlerdi. Yaklaşık 75 bin asker terhis ettirildi. Neticede Balkan Savaşları Osmanlı Devleti’nin vahim bir şekilde mağlubiyeti ile sonuçlanmıştı. Beş milyon kişi Balkanlardan Anadolu’ya göç etmişti.

Şimdi devletimizin aynı hatalar içinde olduğunu görmek ve bunu anlatmak bize zor geliyor, ağır geliyor.

Ama bunları anlatmak gerekiyor. Bütün bu olup bitenler gerçekten “Felaketin ayak sesleri”dir.

Yegane güvendiğim, sığındığım Allah’tır. Batı ne kadar Haçlı seferi yaparsa yapsın, ittifak ne kadar plan kurarsa kursun, biliyorum ki EN BÜYÜK PLAN KURUCU ALLAH’tır.

Allah devletimize ve milletimize zeval vermesin.

14.06.2014

 

 

 

FELAKET GELİYORUM DİYOR

 

“En büyük plan kurucu Allah’tır.”

Enfal Süresi, Ayet 30

 

IŞİD’in Irak harekâtı, Musul’un ve Kerkük’ün işgali göstermiştir ki, Haçlı emperyalizmi, son ve kesin hedefi olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti üzerine, bu defa kesin netice almlak maksadıyla  operasyon başlatmıştır. Sevr anlaşması ile Türk milletinden intikam alamayanlar bu defa intikam için yeni bir fırsatı böylece yakalamıştır. Arap ülkelerinde, Suriye’de ve Irak’ta yaratılan oldu bittilerin nihaî hedefi Türkiye’dir.

2003 yılından önce yani AK Parti iktidarından önce bölgemizde ne IŞİD, ne El Kaide ne de başka bir terör örgütü mevcut değildi. Batılı emperyalist güçler AK Parti ile kendilerine coğrafyamızda çok büyük müttefik elde etmişlerdir.

Şimdi yıl 2014.

Emperyalizm bölgemizde derinlemesine epeyce büyük bir mesafe kat etmiştir. Bizim milletimiz dahil bütün Arap alemi, İslam alemi tabir yerinde ise tam anlamıyla dağıtılmıştır. Bu süreçte Haçlı saldırılarını anlayacak, dengeleyecek bir delikanlı lider bölgemizden çıkmamıştır.

IŞİD örgütü ile ittifak güçleri Suriye, Irak ve Türkiye üzerinde yeni bir tarihî süreci başlatmıştır.

IŞİD hareketinin manasını iyi düşünmek gerekir. Bu örgüt, bölge insanının kendi vatanını kurtarmak için kendiliğinden kurduğu millî bir örgüt değildir. Emperyalist güçlerin, “Cihad” kandırmacası ile dünyanın her yerinden topladığı  çok zalim insanlardan meydana getirilmiş bir örgüttür.

IŞİD saldırılarının asıl amacı, Kerkük’ün Barzani’ye teslim edilmesi ve Kürdistan devletinin kurulmasıdır.

“Kürdistan” demek Türkiye’nin parçalanması demektir. “Kürdistan” demek, Büyük İsrail demektir. Ve “Kürdistan” demek aynı zamanda enerji ve petrol yataklarına Batılı emperyalist güçlerin sahip olması demektir. 

Türkiye Cumhuriyeti çok yanlış ve tehlikeli bir yol seçmiştir. Girdiğimiz Amerika, İngiltere ve İsrail ittifakı yanlıştır. Bu ittifak, bizdenmiş gibi görünen bu tür terör örgütlerini dinî kimliğe büründürerek “bereketli” İslam topraklarına “kurtarıcı” gibi salmıştır.

Neden böyle düşünüyoruz:

1)     Türkiye Cumhuriyeti; ABD, İngiltere ve İsrail ile müttefiktir. Barzani ile de mutabakat halinde olan bu ittifak; İran, Suriye, Irak ve Türkiye toprakları üzerinde yaşayan bütün Kürtleri birleştirerek büyük bir Kürt Devleti (Büyük İsrail Devleti) kurmak istemektedir. 

 

2)     BOP bunun için vardır. Ve bizim başbakanımız kendi topraklarının bölünmsini intaç edecek böyle bir büyük oluşumun içinde “görevli” bir insandır. BOP’un eş başkanıdır. Bunu kendisi ifade etmektedir.

 

3)     IŞİD, yukarıda bahsettiğim büyük ittifakın kullandığı bir maniveladır. İttifakın kontrolünde olan Irak Ordusu’nun; bir kurşun atmadan, ağır silahlarını dahi bırakarak gitmesinin sebebi budur. Bu örgütün alt yapısının Türkiye ve diğer müttefik kuvvetler tarafından oluşturulduğu ve silahlanmasının Türkiye tarafından sağlandığı, yaralıların Hatay’da tedavi edildiği bilinmektedir.

 

4)     İttifakın bir kanadı olan Türkiye’nin yöneticileri, Musul ve Kerkük’e karşı yapılacak IŞİD hareketinden daha önceden haberdar olduğunu söylemektedirler. Türkiye, ittifakın aldığı bu büyük tehlikeli stratejik kararın ortağıdır çünkü. Yönetcilerimiz daha önce; “Bu bölgede bizden habersiz bir sinek bile vızıldayamaz!” diyorlardı.

 

5)     İşgal edilen bölgelerde bulunan Gülen kurumlarının, özellikle bizim iktidarımızın (sözde) kavgalı olduğunu sandığımız  Gülen kurumlarının bir hafta önceden Irak’tan Amerika tarafından tahliye edilmesi, yürütülen harekâtın, ittifakın büyük stratejisi olduğunu göstermektedir.

 

         Musul’a giren IŞİD’i Türkiye destekliyor. IŞİD Türkiye’nin bilgisi dahilinde Musal’a giriyor, kendi soydaşlarını imha ediyor. Türkiye’nin önceden haberdar olduğu bir işgal olayında daha önce orada bulunan Gülen kuvvetleri zarar görmesin diye tahliye ediliyor. Gülen gurubunun tahliyesi Türkiye’nin bilgisi dahilidedir. Demek ki iktidarla Gülen gurubu arasında gerçekte bir kavga yoktur. Kavga göstermeliktir. AK Parti’nin ve Gülen hareketinin ortak paydası Amerikan politikalarıdır.

 

6)     Daha önce Barzani’nin Kerkük üzerinde hak iddia etmesi, orada Türkmenleri yok ederek Kerkük’ü bir Kürt toprağı haline getirmek istemesi, aslında bu büyük projenin bir parçasıdır. Tapu dairelerini, nüfus idarelerini yakarak Türkmenlerin Kerkük’le bağını kesip, Kürt nüfusu oraya yerleştirerek Kerkük’ün bir Kürt toprağı olduğu iddiasını güçlendirmek istedikleri öteden beri olagelen hareketlerdi. Bütün bu olup bitenlere Türkiye yetkilileri ses çıkarmamışlardı. Şimdi ise IŞİD elini kolunu sallaya sallaya Musul’a girdi. Barzani de buna ses çıkarmadı. Acaba neden? Çünkü Barzani’ye Kerkük peşkeş çekildi.

 

7)     Halen Musul ve Kerkük’te bulunan Türkmen nüfusun bu şehirlerden çıkarılması, yüzbinlerce Türkmen’in vatanlarını terketmesi Kürt devleti projesinin en önemli ayağıdır.

 

8)     Türkmen nüfusun tasfiyesi, Türkiye’nin Irak’taki en büyük desteği olan Türklerin yok edilmesi, Türkiye devletini yönetenlerin nedense hiç umurlarında olmamıştır. Halbuki Türkmenler “Gavim gardaş nerdesin!” diye feryad ediyorlar. Dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu’nun; “Irak’ta kaos olduğunu iddia ediyorlar!” şeklindeki konuşması son derece manidardır. Türk dış siyasetinin önceliklerinin neler olduğunu anlatması bakımından bu ifade çok önemlidir.

 

9)     Türkiye devletini idare edenlerin Musul Başkonsolosumuza daha önceden IŞİD ile ilgili bilgi vermesi, “Korkmayın, onlar bizden” imajı vermesi bu açıdan çok manalıdır.

 

10)IŞİD’in elinde (sözde) esir bulunan konsolosluk personelimizi, TIR şöforlerimizi  ve 31 kişilik elektrik santrali personelini güya “kurtarmak” için devletimiz çaba gösteriyor gibi hareket etmektedir. Personelimizin IŞİD tarafından tutuklanması bir plan sonucudur. Göstermeliktir. Bu esir almaların sonucu bellidir.

 

11)İttifakı meydana getiren ABD, İngiltere, İsrail ve Türkiye, Suriye ve Irak konusunda tam anlamıyla ikiyüzlü bir aldatma politikası izlemektedir. Bu sebeple bizim milletimiz de İttifakın öngörüleri yönünde manipule edilmektedir.

 

Bazı kardeşlerimizin, “Ahmet Davutoğlu Yeni Osmanlı” adlı facebook hesabından alarak paylaştıkları aşağıdaki düşünceler son derece tehlikelidir. Yarın bu sebeple ülkemizde meydana getirilecek büyük kaosta kardeş kardeşe düşecektir. Bu çok büyük bir tehlikedir. Değerli bir dostumun ifade ettiği gibi böyle bir sonucu “temenni” etmiyorum. Bu yaptığım sadece bir uyarıdır.

 

Bakınız adını verdiğim sitede İslamî hassasiyeti olan insanları etkilemek için hangi propagandaları paylaşıyorlar:

 

Description: Description: Foto&gbreve;raf: Mesele I&Scedil;&Idot;D, Musul de&gbreve;il, sen hala anlamadın mı?<br /><br />
1-Çözüm süreci ile TÜRK-KÜRT karde&scedil;li&gbreve;i birli&gbreve;inden vazgeç,<br /><br />
2-Kuzey Irak petrolünden, M&Idot;SAK-&Idot; M&Idot;LL&Idot; sınırlardan vazgeç,<br /><br />
3-Ortado&gbreve;u liderli&gbreve;inden BÜYÜK TÜRK&Idot;YE'den vazgeç!<br /><br />
4-Beyler kusura bakmayın ama Lozan'ınız tarihin çöplü&gbreve;üne yolcu.... (admin2)</p><br />
<p>ABD RAHATSIZ, &Idot;RAN RAHATSIZ, ESED RAHATSIZ, &Idot;TRA&Idot;L RAHATSIZ, RUSYA RAHATSIZ

 

İlgili facebook hesabına girerek bu hezeyanları görebilirsiniz.

 

Milletimizin dinî ve millî hassasiyeti yüksek olan kesimlerinin; Düzce 81, Musul 82, Kerkük 83 şeklinde istemde bulunmasının sebebi şu yukarıdaki düzmece ifadelerdir.

 

Gerçekte böyle bir durumun olmadığını, Kürtlerin böyle bir şeya razı olmayacaklarını siz de biliyorsunuz. O halde neden bu aldatmaca?  “Osmanlı Devleti” kuracağız diye aldatılarak, başbakanımıza bu büyük Türk devletini yeniden kuracak bir kişilik atfedilmesi son derece tehlikeli bir kurgulamadır. Türk milletini kandırmaktır bu. Yanlıştır. Hayal kırıcıdır. Tehlikelidir. Bu hezeyana sessiz kalınması daha da kritik bir durum arz etmektedir. Belli ki, Türk milletinin bu yeni Osmanlı Devleti kurma takıntısına inması iktidar çevrelerinin hoşuna gitmektedir. Bu argümanla istedikleri neticeyi kolaylıkla alabilmektedirler.

 

12)IŞİD’in Sünnî bir proje imiş gibi takdim edilmesi de son derece sakıncalıdır. Bu, İslam Dini’nin anarşist bir “din” olduğu imajını bütün dünyaya göstermek demektir. İslam Dini’nin savaş kurallarında IŞİD’in uyguladığı prensipler asla yoktur. Kafa kesmek, insan derisi yüzmek, insanların kalbini çıkarıp yemek, yüzlerini Kıble’ye çevirerek Allah’u Ekber nidalarıyla kurban gibi kesmek, insanları yakarak öldürmek bizim mübarek dinimizin kuralları içinde yoktur.

 

Türkiye devleti, devletlerle ilişkileri terkederek politikasını terör örgütleri ile yürütmektedir. Koca Türk devletinin ilişkilerini terör örgütleri seviyesine indirmiştir. Bu, devletin ayağa düşürülmesi demeketir.

 

IŞİD denilen örgüt,  on binlerce hatta yüz binlerce militanı olabilecek bir örgüttür. Çünkü “Cihad” sözkonusu olunca, dinî temayülleri kuvvetli olan  Müslümanlar bu örgüte katılacaktır. IŞİD, kısa süre içinde beyinlerini yıkayıp eğiteceği intiharcılarla, bizim ülkemiz için de büyük tehlike olacaktır.

 

Bu örgüt Haçlı ittifakının kullandığı bir örgüttür. Bu örgütün başımıza büyük bir bela açacağı unutulmamalıdır. Çünkü Haçlı ittifakının asıl hedefi Türkiye’dir. Türkiye’yi idare edenlerin böyle bir hassasiyetleri yoktur. “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” hassasiyetleri yoktur. Haçlı ittifakının emirleri dışına çıkmaları mümkün değildir. Kendi halkına karşı bile saldırgan bir politika izlemelerinin, “Baldıran zehrini içtik, kefenimiz koltuğumuzda” şeklinde düşünce beyan etmelerinin sebebi budur.

 

Ok yaydan çıkmıştır. Türk milleti ve Türk devleti bu meş’um ittifaka karşı yalnızdır. En büyük kaos, Türklerin bunu henüz anlayamamış olmasıdır. Bu da ittifakın stratejisidir. Çünkü, örgütün her olayı “Allah” için yaptığına milletimizi kolaylıkla inandırıyorlar. Hüsnü Mahli bir yazısında ittifakın beyni olan CIA’nin yani Amerika’nın bu başarısına dikkat çekerek şunu söylemektedir.

Büyüksün CIA! Emrinde ne kadar da uşak varmış bu coğrafyada!” 13.06.2014 İlk Kurşun Gazetesi.

 

13)Türkiye’nin bu konuda NATO’ya başvurması da taktik icabıdır. Ama biliniz ki, devletimizin bu acziyeti karşısında, idarecilerimizin bu ihaneti karşısında celladımız bize gülmektedir. İttifakın baş aktörleri yaptıkları saldırının bir Haçlı saldırısı olduğunu çok iyi biliyorlar çünkü.

         Türkiye’de iktidar makamında bulunanların saldırgan hallerini sürdürmeleri, aklı başında düşünmemeleri, geri dönüşü olmayan bir yola girmeleri, vahim bir ittifakın içinde bulunmaları kendileri için de çok tehlikeli sonuçlar doğuracaktır. 

         IŞİD hareketine görünen yüzüyle bakan www.habervaktim.com sitesi bakın nasıl bir haber geçiyor:

“Örgüt Irak-Suriye sınırının yıkılmasının bölge haritasının bir asır sonra değişmesi anlamına geldiğini iddia etti. IŞİD medya kaynakları tarafından yayınlanan fotoğraflarda sınırın buldozerlerle yıkıldığı görülürken sınırın yıkılmasından sonra IŞİD savaşçılarının “şükür secdesi” yaptıkları ve zafer işaretleri eşliğinde örgüt bayrağını göğe çektikleri görüldü.”

Görüldüğü üzere; hiçbir ciddî endişesi olmayan insanların bu korkunç Haçlı örgütü ile ilgili değerlendirmesi “şükür secdesi” ettiler şeklindedir.

Batılılar Orta Doğu’yu, bu bölge milletlerinin sahibi olduğu enerji kaynaklarını, İslam alemini hallaç pamuğu gibi dağıttılar.

Avrasya’nın ve İslam aleminin yegane gücü ve ümidi olan Türkiye, ne yazık ki yanlış ittifaklarla ateşe atılmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nda bu hataya her şeye rağmen düşülmemişti. Türk ordusuna diz çöktürülmesinin sebebi bu imiş meğer. Şimdi vatan parçalama gayretleri son aşamaya gelmiş bulunmaktadır.

Balkan savaşları sırasında o günün devlet adamları, yaklaşan tehlikeyi bile bile ordudan 200 taburu terhis ettirmişlerdi. Yaklaşık 75 bin asker terhis ettirildi. Neticede Balkan Savaşları Osmanlı Devleti’nin vahim bir şekilde mağlubiyeti ile sonuçlanmıştı. Beş milyon kişi Balkanlardan Anadolu’ya göç etmişti.

Şimdi devletimizin aynı hatalar içinde olduğunu görmek ve bunu anlatmak bize zor geliyor, ağır geliyor.

Ama bunları anlatmak gerekiyor. Bütün bu olup bitenler gerçekten “Felaketin ayak sesleri”dir.

Yegane güvendiğim, sığındığım Allah’tır. Batı ne kadar Haçlı seferi yaparsa yapsın, ittifak ne kadar plan kurarsa kursun, biliyorum ki EN BÜYÜK PLAN KURUCU ALLAH’tır.

Allah devletimize ve milletimize zeval vermesin.

14.06.2014