Sabrımızı Saflığa Yormayın

Yeniçağ Gazetesi yazarı Ahmet Takan, bayrak indirme olayı ile ilgili olarak “Elden giden namusun tantanasınıyapıyoruz!” diye yazmış. (Yeniçağ, 11.06.2014 – Fatura Kime Çıkar makalesi)

 

“Elden giden namusun tantanası!”

 

Yeryüzünde, bayrağı “düşmanlık” olsun diye indirilen başka hangi millet bunu bir “namus” meselesi olarak görür.

Lice’deki “Bayrak indirme” olayı sadece bir “bayrak indirme” olayı değildir. Rastgele bir olay değildir. Bu konuyu anlamak için ülkemizin içine atıldığı ateşin bütününü görmek gerekir. Topraklarımız üzerinde tarihî emelleri olan güçlerin yürüttüğü “vatan parçalama” olaylarını görmek, anlamak gerekir. “Topraklarımız üzerinde herhangi bir ameliyata izin vermeyiz!” diye gürleyen devlet ricalimizin gözü önünde, hem de bir askerî birliğin gönderindeki Türk bayrağının indirilmesi öyle sıradan  bir olay değildir.

 

Bu, düşmanlıktır.

 

Ülkemizde Beşinci Kol faaliyetlerini pervasızca yürüten güçlerin, bu olayı “Askerlerin organize işi!”  şeklinde izah etmesi hedef saptırmadır. Askerlerin yani Türk Silahlı Kuvvetleri’nin; “Valiler operasyona izin vermiyor”  gerekçesi ile bundan sonra bölgelerindeki bölücü olaylara karşı rahat müdahale edebilmek için, yani müdahale yetkisini, hükümetin ve valilerin elinden almak için bu bayrak indirme işini bir provokasyon olarak düzenlemiş olabileceğini yazanlar var. “Çözüm sürecini baltalamak için asker provokasyon yapıyor”, diyorlar!

Şaka değil. Bayrak indirme olayını böyle izah ediyorlar. Böylece AKP yanlısı büyük bir kitleyi, Kürt devleti kurulmasına haklılık kazandırmak için, yine orduyu suçlayarak, “ikna” etmeye çalışıyorlar. Gerçekte AKP camiası olan o kitle, inanıyorum ki, böyle bir durumda dünyayı yerinden sarsacak kitledir. Süreç zarar görmesin, AKP hükümeti ve başbakan yıpranmasın diye o kitleyi ustaca ikna eden propaganda merkezleri, aklın almayacağı taktikler kullanıyorlar.

Bu korkunç propagandalarla Türk Milletini yıllardan beri aldatmaya devam ediyorlar.

Türk Milleti bir defa daha uyutuldu. Millet, bayrağı düşmanca gönderden indirildiği halde gerekli tepkiyi gösteremedi. Çünkü bu işi düşmanın yaptığı bir provokasyon olarak gördü. Öyle gösterdiler.

Türk Milleti bir defa daha olup bitenleri anlayamadı.

Vatan parçalanma konusunda bugüne kadar atılan adımlar unutulmadı.

Aynı stratejik oyunlar oynanmaya devam ediliyor.

Aslında;

–      Türk askerinin başına çuval geçirildiğinde,

–      Habur rezaleti yaşandığında,

–      Başbakanın; “Ben BOP’ un eş başkanıyım” dediğinde,

–      T.C.kaldırıldığında,

–      Türk kimliği yerine “Türkiyeli” kimliği kavramı getirildiğinde,

–      Anayasadan Türk kavramı çıkarılmak istendiğinde,

–      Ne mutlu Türküm diyene ibaresi silindiğinde,

–      Andımız kaldırıldığında,

–      Kozmik odalara girildiğinde,

–      Oslo toplantıları yapıldığında,

–      Türk Ordusu’na “kumpas” kurulduğunda,

–      Kuzey Kürdistan Birlik ve Çözüm Konferansı’nın hem de Türkiye devletinin gözetiminde yapıldığında,

–      TRT Şeş kurulduğunda,

–      Akil adamlarla milletimizi ikna etmeye çalıştıklarında,

–      Türk alfabesine bize yabancı o üç harf sokulduğunda,

–      Yer adlarının değiştirilmesine başlandığında

zaten bayrak indirilmişti. Bunların hepsi ayrı ayrı birer “bayrak indirme” olayıdır.

Şimdi, Lice’deki Türk bayrağını indirme olayını başlı başına bir olaymış gibi görmek resmin bütününü görmemek demektir.

Resmin bütününü görmek ise Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin çok büyük bir askerî saldırı ile yani bir iç savaşla karşı karşıya olduğunu anlamak demektir.

Bu konuda Yeni Şafak Gazetesi’nde yazan Ali Bayramoğlu’nun bir değerlendirmesini alacağım. Bakınız ne diyor:

Türkiye, daha dün, barış sürecinde iplerin kopacak kadar gerildiğine tanık oldu, kimi gözlemcilere göre yeniden savaşın eşiğine geldi.

Lice olaylarının başka bir açıdan anlamı budur.”

(Ali Bayramoğlu, 11.06.2014 – Bayrak, Sorumluluk, Siyaset makalesi)

Bugün, vatan topraklarımız üzerinde bir “Kürdistan” kurulmak istendiği, düşmanlarımızın bu konuda ciddî bir iç savaş yürüttüğü kesindir.

Bunun ne anlama geldiğini anlamayanlara bayrak indirerek mesaj veriliyor aslında. Ama yine de anlaşılmadı. Mesaj yine de alınmadı.

Böylece yine bir fırsatı kaçırmış oldu ülkemiz.

Bu menfur saldırı olayı karşısında milletimizin büyük bir birlik içinde olması gerektiği mesajı verilebilirdi. Ama tam aksine, iktidar kanadından da, muhalefet kanadından da sarf edilen hezeyan dolu düşünceler milletin kafasını karıştırmaya devam etti.

Türk milleti, parti propagandalarından arınıp sağlam düşündüğünde, Türk Bayrağı’nı gönderden indirmenin bir “namus” meselesi olduğunu anlayacaktır. Bu anlaşıldıktan sonra da vatan parçalama olayları karşısında tarihî tavrını koyacaktır.

Türk milletinin sabrını “saflığa” yoranlar tarih boyunca hep aldanmışlardır.

11.06.2014

DEVLET OTORİTE DEMEKTİR

“Ya devlet başa, ya kuzgun leşe!” özdeyişini bilmeyen yoktur.
İnsan topluluklarının bulunduğu her yerde, yaşama düzenini sağlamak için mutlaka bir otoriteye ihtiyaç vardır. Bu otorite devlettir. Devlet “iktidar” demektir.
İnsan toplulukları (milletler) devlet otoritesi altında nasıl bir “düzen” içinde yaşıyorsa, bazı hayvan toplulukları da belirli bir “düzen” içinde yaşarlar. Arıların muazzam bir toplum düzeni içinde yaşadıkları ve bu düzeni korumakla görevli -tıpkı devlet otoritesi örneğinde olduğu gibi- bir otorite kurdukları kanıtlanmıştır. Bunu televizyon belgesellerinde bile görebilirsiniz.
Toplumun hayatını bir “düzen” içinde korumakla görevli olan devlet otoritesi ortadan kalkarsa o devlet yıkılır.
Son dönem tarihimizden buna yüzlerce örnek verilebilir.
Devletimiz yenilmiş, düşman topraklarımıza girmiş, ordular terhis edilmiş, bütün kuvvetler teslim alınmış, yani devlet çökmüştür. Ama buna rağmen bir devlet yetkilisi çıkıp aşağıdaki gibi bir demeç verebilmiştir.
Rahmetli bir Hamdi amcamız vardı. Çocuklar güreş yaptığında, yenilen çocuğu mahcup etmemek için “Ben yenilene aferin derim” derdi.
Devletimiz halen çok büyük bir yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olduğu halde, devlet adamlarımız ve onların yüzde yüz beyinlerini kontrol altında tutmayı başardığı kitle, bu korkunç sonuçtan habersiz bulunmaktadır.
Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına sebep olan devlet adamları için “kaht-ı rical” (devlet adamı yokluğu) tabiri kullanılırdı. Bu kaht-ı rical bu gün de devam etmektedir.
Bütün bu anlattıklarımı örnek vererek açıklamak istiyorum.
30 Ekim 1918 günü imzalanan Mondros Mütarekesi’nin maddeleri aşağıdaki gibidir.
1- Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının açılması, Karadeniz’e serbestçe geçişin temini ve Çanakkale ve Karadeniz istihkamlarının İtilaf Devletleri tarafından işgali sağlanacaktır.
2- Osmanlı sularındaki bütün torpil tarlaları ile torpido ve kovan mevzilerinin yerleri gösterilecek ve bunları taramak ve kaldırmak için yardım edilecektir.
3- Karadeniz’deki torpiller hakkında bilgi verilecektir.
4- İtilaf Devletlerinin bütün esirleri ile Ermeni esirleri kayıtsız şartsız İstanbul’da teslim olunacaktır.
5- Hudutların korunması ve iç asayişin temini dışında, Osmanlı ordusu derhal terhis edilecektir.
6- Osmanlı harp gemileri teslim olup, gösterilecek Osmanlı limanlarında gözaltında bulundurulacaktır.
7- İtilaf Devletleri, güvenliklerini tehdit edecek bir durumun ortaya çıkması halinde herhangi bir stratejik yeri işgal etme hakkına sahip olacaktır.
8- Osmanlı demiryollarından İtilaf Devletleri istifade edecekler ve Osmanlı ticaret gemileri onların hizmetinde bulundurulacaktır.
9- İtilaf Devletleri, Osmanlı tersane ve limanlarındaki vasıtalardan istifade sağlayacaktır.
10-Toros Tünelleri, İtilaf Devletleri tarafından işgal olunacaktır.
11- İran içlerinde ve Kafkasya’da bulunan Osmanlı kuvvetleri, işgal ettikleri yerlerden geri çekilecekler.
12- Hükümet haberleşmesi dışında, telsiz, telgraf ve kabloların denetimi, İtilaf Devletlerine geçecektir.
13- Askeri, ticari ve denizle ilgili madde ve malzemelerin tahribi önlenecektir.
14- İtilaf Devletleri kömür, mazot ve yağ maddelerini Türkiye’den temin edeceklerdir.(Bu maddelerden hiç biri ihraç olunmayacaktır.)
15- Bütün demiryolları, İtilaf Devletlerin zabıtası tarafından kontrol altına alınacaktır.
16- Hicaz, Asir, Yemen, Suriye ve Irak’taki kuvvetler en yakın İtilaf Devletlerinin kumandanlarına teslim olunacaktır.
17- Trablus ve Bingazi’deki Osmanlı subayları en yakın İtalyan garnizonuna teslim olacaktır.
18- Trablus ve Bingazi’de Osmanlı işgali altında bulunan limanlar İtalyanlara teslim olunacaktır.
19- Asker ve sivil Alman ve Avusturya uyruğu, bir ay zarfında Osmanlı topraklarını terk edeceklerdir.
20- Gerek askeri teçhizatın teslimine, gerek Osmanlı Ordusunun terhisine ve gerekse nakil vasıtalarının İtilaf Devletlerine teslimine dair verilecek herhangi bir emir, derhal yerine getirilecektir.
21- İtilaf Devletleri adına bir üye, iaşe nezaretinde çalışacak bu devletlerin ihtiyaçlarını temin edecek ve isteyeceği her bilgi kendisine verilecektir.
22- Osmanlı harp esirleri, İtilaf Devletlerinin nezdinde kalacaktır.
23- Osmanlı Hükümeti, merkezi devletlerle bütün ilişkilerini kesecektir.
24- Altı vilayet adı verilen yerlerde bir kargaşalık olursa, vilayetlerin herhangi bir kısmının işgali hakkını İtilaf Devletleri haiz bulunacaktır.
25- Müttefiklerle Osmanlı Devleti arasındaki savaş, 1918 yılı Ekim ayının 31 günü mahalli saat ile öğle zamanı sona erecektir.

En önemli maddeleri özetlersek Mondrok Mütarekesi daha iyi anlaşılacaktır.
– Çanakkale ve İstanbul Boğazları açılacak.
– Osmanlı orduları derhal terhis edilecek,
– Osmanlı donanması derhal teslim edilecek.
– Limanlar, Toros tünelleri, telgraf istasyonları ve bütün demiryolları galip devletlerin denetimine geçecek.
– Galip devletler, güvenliklerini tehlikede gördükleri yerleri işgal edebileclekler.
– Erzurum, Van, Harput, Diyarbakır, Sivas ve Bitlis’te bir karışıklık çıkarsa galip devletler bu illeri işgal edebilecekler.
Bu maddeleri iyi okuyan ve anlayan bir insan, Mondros Mütarekesi ile galip devletlerin Osmanlı Devleti’ni tam olarak teslim aldığını anlar.
Anlaşma 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanmış. İmzalayan kişi o zamanın Bahriye Nazırı (Denizcilik Bakanı) Rauf Orbay’dır.
Rauf Orbay, bu anlaşmayı imzaladıktan iki gün sonra, 02 Kasım 1918 günü basına bir demeç verir. O günkü başbakan da (Sadrazam Ahmet İzzet Paşa) Rauf Orbay’a bir teşekkür mektubu yazar. Mütareke anlaşması oybirliği ile meclisten geçer.
Bu demeci bugünkü dile çevirerek aşağıya alıyorum.
(Yeni Gün Gazetesi, 02 Kasım 1918)
“Bu mütareke ile devletimizin bağımızlığı, saltanatımızın hukuku tümüyle kurtarılmıştır. Bu mütareke, yenen ile yenilen arasında yapılmış bir anlaşma değil, savaş halinden çıkmak isteyen iki devletin aralarındaki düşmanlağı durdurmaları gibi bir şeydir. Sizi temin ederim ki, İsstanbulumuza bir tek düşman askeri çıkmayacaktır..
Batum ve Kars de şimdilik boşaltılmayacaktır. Size tekrar ediyorum ki, İngilizler bize olağanüstü bir iyi niyet gösterdiler. O kadar ki, askerlerimizin ne kadarını terhis etmemiz gerektiğini saptamak hakkını bile bize bırakmışlardır. Evet yaptğımız mütareke, umudumuzun üstündedir. Devletin bağımsızlığı, saltanatın hukuku, milletin onuru tümüyle kurtarılmıştır.”
Bu anlaşmadan sonra neler olduğunu biliyorsunuz.
– İngilizler Çanakkale’yi işgal ettiler.
– 73 parçalık düşman donanması İstanbul’a geldi, Dolmabahçe Sarayı önüne demirledi.
– İngilizler; Maraş, Urfa, Antep, Kars ve Batum’u işgal ettiler. Samsun ve Merzifon’a asker çıkardılar.
– Fransızlar; Mersin, Adana ve Afyonkarahisar’ı işgal etti.
Devamını yazmaya gerek yok. İçinizi karartmayayım.
İtalyanlar, Yunanlılar ve neticede Sevr Antlaşması….
Islahat Hareketleri’nin manasını çok yazdım. Bugünkü “Çözüm Süreci” aslında bir Isalahat Hareketi’dir, dedim hep.
Bulgaristan’ın, Makedonya’nın, Girit’in elimizden çıkışında düşmanlarımızın kullandığı stratejik söylemlerle (propagandalarla) bu günkü hükümetin söylemlerinin aynı olduğunu söylemeye, anlatmaya çalışıyorum.
Balkan Savaşları’nda, Birinci Dünya Savaşı sırasında, zamanın iktidarlarının düşman karşısında nasıl hesapsız, hazırlıksız yakalandıklarını ve nasıl şaşırdıklarını, devletin yıkılışına, yok oluşuna bir çözüm getiremediklerini, bu günkü devlet adamlarımızın da karşı karşıya bulunduğumuz sorunları çözmek konusunda yetersiz olduklarını, ne yapacaklarını bilemediklerini anlatmaya çalışıyorum.
Kürdistan Devleti’nin kurulması konusunda bu günkü devlet adamlarımızın yine aynı hastalıklı siyasî görüşlerle hareket ettiklerini ve devletimizin bağıra bağıra bölündüğünü anlatmaya çalışıyorum.
Daha da müşahhas örnekler vermek gerekirse;
Başbakanın baş danışmanının “Türk ordusuna kumpas kurduk!” dediğini,
Devlet Bakanı Beşir Atalay’ın “T.C. ile hesaplaştık” dediğini,
KCK’nin artık “Asayiş” tabelası koyup, yol kontrolü yaptığını,
Diyarbakırda’ki 2. Taktik Hava Birliği’ne saldıran PKK’lıların gönderden Türk Bayrağı’nı indirdiklerini,
APO’nun “Kürt İslam Kongresi” topladığını,
Bu toplantıya Cizre Kantonu’ndan (!) delegelerin katıldığını
Ve bu toprakların aslında Türk toprağı olduğunu anlatmaya çalışıyorum.
Bütün bu olup bitenlerin hiçbir yetkilinin umurunda olmadığını, mevcut iktidarın kontrolü altında bulunan büyük bir kitlenin “aldatıldığını” anlayamadığını anlatmak istiyorum.
Unutmayınız, bu devlet Türk Milletin devletidir. İktidar dürüst davranıp, olanların anlamını tam ve doğru olarak millete anlatırsa millet devletine sahip çıkacaktır.
Ama neylemeli, devleti idere edenler bu gün yine dürüst davranmamaktadır.
Biz yine hançeremiz yırtılıncaya kadar bağıracağız.
“YA DEVLET BAŞA YA KUZGUN LEŞE”
Gelinen noktadan sonra, millet artık bu zilleti kabul etmeyecektir.
YAŞASIN MİLLİ DEVLET,
YAŞASIN TÜRK MİLLETİ.

Mikdat Topçu
08.06.2014

 

 

 

 

Kılıç Kından Çıkmayınca

“Kılıç kından çıkmayınca it sürüsü dağılmaz!”

Bu sözü Osmanlı Sultanı II. Mahmut’un söylediği rivayet edilir.

1808 – 1839 yılları arasında Osmanlı padişahı olan II. Mahmut’un dönemi, çok büyük siyasi çalkantıların, bunalımların olduğu bir dönemdir.

Yukarıdaki çok önemli sözü hangi saikle söylediği bilinmez. Ama bir şey var ki, Sultan II. Mahmut, devlet içindeki anarşinin sona ermesi için “otorite” kullanmak gerektiğini çok iyi anlamıştır.

Osmanlı padişahlarının bunun gibi çok veciz sözleri vardır.

Osman Bey, oğlu Orhan’a vasiyette bulunur.

O meşhur vasiyette şöyle der:

Baka Orhan, bizim kavgamız kuru kavga, şan, şöhret kavgası değildir. Bizim kavgamız İ’lay-i Kelimatullah kavgasıdır.

Fatih Sultan Mehmet’in, İstanbul’un fethi sırasında gazaba gelip söylediği söz de çok meşhurdur. Herhalde bilmeyen yoktur.

Ya Bizans beni alır, ya ben Bizans’ı!”

Yine Fatih’in; Uzun Hasan’ın elçi olarak gönderdiği annesi Sara Hatun’a verdiği cevap çok önemlidir. Burada onu da zikretmeliyim.

Malum, Uzun Hasan, Osmanlı Devleti aleyhine, o günün büyük devleti olan Venedik’le gizli bir anlaşma yapar. Bu gizli anlaşmayı Fatih öğrenir. Uzun Hasan’ın dersini vermek üzere ordusunu hazırlar. Bu hazırlığı duyan Uzun Hasan, annesini Fatih’e “büyükelçi” olarak gönderir. Fatih’in niyetini anlamaya çalışır.

Sara Hatun Fatih Sultan Mehmet’e sorar:

Hay oğul! Doğuya doğru yapmaya çalıştığın bu azamet nedendir?” (Doğuya doğru yapmak istediğin bu seferin sebebi nedir?).

Fatih Sultan Mehmet cevap verir.

Hay ana! Bizim elimize İslam’ın kılıcı verilmiştir. Biz bu kılıcın hakkını vermez isek bize GAZİ demek doğru olur mu?”

Elbette mesaj yerini bulmuştur. Tarih hükmünü vermiştir. Neticeyi biliyorsunuz. Otlukbeli Savaşı’nda Uzun Hasan tarihin karanlık dehlizlerine gömülmüştür.

Fetih 1453” filmini izleyince bu düşünceler geldi aklıma. Filmi birlikte izlediğim, halen öğrenci olan kızıma şunu söyledim.

Bak kızım, işte toprak böyle vatan yapılır!”

Ülkemizi bölmeye çalışanların, topraklarımız üzerinde Kürt Devleti (Aslında Büyük İsrail Devleti) kurmaya çalışanların, Türk milletinin, ecdadının veciz sözlerinde kendisini bulan bu doğal yapısını her şeyden önce bilmeleri gerekir.

Topraklarımız üzerinde gözü olan, hele hele vatanımızı bölmek gayesiyle Güneydoğu’da bir “Kürt Devleti” kurmaya çalışanlara en güzel cevabı Profesör Ahmet Bican Ercilasun hoca vermiştir.

Bakın ne diyor Ercilasun Hoca:

“Önce; kendilerine “Kürt” denilen bir topluluk, Anadolu’daki bin yıllık devleti yıkıp, Malazgirt’ten girecek. Erzurum’da Saltukoğulları, Erzincan’da Mengüçekoğulları, Bitlis’te Dilmaçoğulları, Ahlât’ta Sökmenoğulları, Harput’ta Çubukoğulları, Diyarbakır’da önce Yınaloğulları, sonra Artukoğulları gibi devletler kuracaklar.

Daha sonra da, Konya’daki Selçuklular gibi, bütün Anadolu’ya hâkim olacaklar. Selçuklular yıkıldıktan sonra Erciş’te Karakoyunlu, Diyarbakır’da Akkoyunlu gibi devletler kuracaklar. Nihayet Osmanlılar gibi bütün Anadolu, Balkanlar ve Orta Doğu’ya sahip olup, yüzlerce yıl kendilerinden Kürt diye bahsettirecekler. Bunun için yüzlerce yıl şehit verecekler, kan dökecekler, ter dökecekler. Anadolu’yu belde belde, şehir şehir imar edecekler; camiler, hanlar, kervansaraylar, yollar, köprüler yapacaklar.

Bütün bunlardan sonra da bir “Cumhuriyet” kuracaklar ve adına da “Kürdistan” diyecekler.

İşte o zaman o devlette yaşayanlara vatandaş olarak da “Kürt” denebilir. (Vatandaşlık Adımız Niçin Türk, 21.04.2013 Ahmet Bican Ercilasun)

Fatih’in askerlerinin, Bizans’ın surlarına tırmanırken, o müthiş “Rum ateşi” nin altında cayır cayır yanarak can verirken amaçları bu toprakları “vatan” yapmaktı. Bu topraklar böyle vatan oldu.

Prof. A. Bican Ercilasun hocam ne kadar güzel söylemiş. Topraklarımız üzerinde gözü olanlar, vatanımızı parçalamak isteyenler, o kadar ucuz bir şekilde bunu başaramayacaklarını bilmelidirler.

Önce milyonlarca şehit versinler, Türk milletinin bileğini büksünler. Ondan sonra gelsinler Anadolu’yu vatan yapsınlar.

Düşmanlarımızın, bugünkü vatan parçalama gayretleri karşısında Türk Milleti’nin son sözü elbette budur. Bu olacaktır.

Bizler, düşmanını bizzat görmüş bir devletin, hele hele bunu yaşamış Bayburt gibi bir şehrin çocuklarıyız. Bu düşünceler bize elbette bugün ders olmalıdır.

Tarih, sadece dünyadan hangi milletlerin gelip geçtiğini kaydetmiyor.   Özellikle galip milletlerin kahramanlıklarını anlatıyor.

Bu demektir ki tarih bize bugün yine büyük bir görev yüklemiş bulunmaktadır.

Unutmayın, kahramanları çok olan milletler ayakta kalabilirler.

Fatih gibi büyük bir kahraman olmasaydı Fetih’ten herhalde bahsedemezdik!

Demek ki gerçekten de “Kılıç kından çıkmayınca it sürüsü dağılmaz” mış!

Mikdat Topçu

28.05.2014

 

Kürtler Ve İslamiyet – Kürt Sorunu ve İslam’ın Hakemliği

            Soma’da, kömür ocağı faciasında yüzlerce vatandaşımızı, kardeşimizi şehit verdik. Allah hepsine rahmet eylesin. Başımız sağ olsun.

            Milletimizin, devletimizin sorunları çok! Bir yazımda “Vatanımızın Sorunları Neden Bu kadar Çoktur” sorusunun cevabını aramaya çalışmıştım.

Başlığı herhalde merak etmişsinizdir! Bu başlık “Demokratik İslam Kongresi” adı altında, Diyarbakır’da yapılan kongrede bir “sunum” başlığıdır. Sunumu Prof. Kadri Yıldırım yapmıştır.

Demokratik İslam Kongresi’nin toplanmasını APO sağlamıştır.

Ve bu kongre Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin iradesi dışında yapılmıştır.

Kongrede “Cizêrê Kantonu Din Akademisi” temsilcisi Nurettin Şakir bir konuşma yapmış ve şöyle demiştir:

 “Rojava devriminin başarısı Kürdistan’ın başarısıdır. Bu nedenle Önder APO’nun çağrısı ile başlayan kongrenin anlamı büyüktür. Rojava halkı için en büyük emeği Önder APO vermiştir. Büyük demokratik özerkliği tüm Kürdistan halkına ve Önder APO’ya borçluyuz. Şehitlerimize borçluyuz. YPG ve YPJ şehitlerimize borçluyuz.”

Toplantıya katılan bazı isimleri buraya yazmaya çalışacağım. 14 kişilik bir “Delegasyon” varmış her şeyden önce.

Önemli isimler şunlar:

– Ayetullah KANHAN,

– Şeyh Sait’in torunu Kasım FIRAT,

– Rojava’dan Cizêrê (Cizre) Kantonu Demokratik Özerk Yönetimi Din İşleri Bakanı Şex (Şeyh)  Mihemed El QADİRİ,

– Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Gülten KIŞANAK,

– HDP Gurup Başkan vekili İdris BALUKEN, (TBMM’de milletvekili!)

– Güney Kürdistan Federal Kürdistan Bölgesi’nden 17 kişilik din âlimi gurubu,

– İlahiyatçı İhsan ELİAÇIK.

–  Avrupa’dan Kürdistan İslam Toplumu temsilcileri!

Toplantı “Kur’anı Kerim okunmasıyla başlamış!

Sunumu yapan Prof. Kadri Yıldırım, Kürtlerin yurdu ve Kürdistan konusunu işlemiş. Sunumun başlığı; “Kürtler ve İslamiyet – Kürt Sorunu ve İslam’ın Hakemliği”

“Tek kimlik”, “tek dil” ve “tek renk” yerine,

“Çok kimliklik”, “çok dillilik” ve “çok renklilik” istediklerini anlatmış.

Açılış konuşmasını yapan Nurettin Şakir’in şu sözleri çok önemlidir:

“Kardeşlerim; Rojava bir onur oldu. Bizler sizin vicdanlarınıza bırakıyoruz artık. Kendisine insan diyen herkesin Rojava’ya destek vermesi gerekiyor. Elimizi vicdanımıza koyalım. Kardeşlerimizin elleri sınırlar yapıyor, hendekler kazıyor. Bu kutlu toplantıda; şehitlerimizin sözüyle, YPG’yle, Önder APO’yla Kürdistan’ı savunacağız. Bizler saldırılara izin vermeyeceğiz.”

İlahiyatçı İhsan Eliaçık ise “Birlikte yaşama” şartlarını anlatırken şöyle söylemiş:

“Bölgemizde Türkler, Kürtler, Aleviler, Sünniler, Şiiler, Süryaniler, Ezidiler, Ermeniler, Rumlar, Araplar ve Farslarla nasıl bir ortaklık kurabiliriz! Bu ortaklıkta nasıl bir arada yaşayabiliriz!”

Bu açıklamadan sonra şimdi, şu soruları azıcık vicdanı, duygusu, vatan endişesi olan herkese sormak istiyorum. Bu büyük bir millî meseledir. Lütfen siyasî düşünmeyiniz.

1)      Cizre, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde çok güzel bir ilçemizdir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir kanun çıkarılarak Cizêrê Kantonu Din Akademisi adıyla bir Akademi kuruldu mu?

2)      “Önder Apo” devletimizin onayladığı bir isim midir? YPG ve YPJ devletimizin onayladığı silahlı örgütler midir?

3)      Sınırlarımız içinde “Kürdistan” diye resmen bilinen, tanınan bir yer var mıdır?

4)      “Şehitlerimiz” diyerek kastedilenler hangi şehitlerdir? Bunların ailelerine şehitlik kaleminden maaş bağlandı mı?

5)      Cizêrê Kantonu Demokratik Özerk Yönetimi Din İşleri Bakanlığı adıyla hükümetimizin kurduğu bir bakanlık var mıdır?

6)      Güney Kürdistan Federal Kürdistan Bölgesi’nden gelen 17 kişilik din âlimi ifadesinde bahsi geçen “âlimler” diplomalarını nereden almışlardır? Bunların âlim olduklarını devletimiz onaylamış mıdır?

7)      Hem “sözde” birlikte yaşamak isteyip, hem de “Kardeşlerimiz elleri ile sınırlar yapıyorlar, hendekler kazıyorlar” demek ne anlama gelmektedir?

8)      “Şehitlerimizin sözüyle, YPG’yle, Önder APO’yla Kürdistan’ı savunacağız. Bizler saldırılara izin vermeyeceğiz” derken, bahse konu Kürdistan hangi ülkeye karşı savunulacak? Hangi ülkenin saldırılarına izin verilmeyecek?

Gerçekte tam bir ateist ve Marksist olan, İslam Dini ile hiçbir ilgisi olmayan APO’nun çağrısı üzerine toplanan Demokratik İslam Kongresi, Diyarbakır’da yapılmıştır. Orada Türkiye Cumhuriyeti Devleti yoktur. T.C Savcıları yoktur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bütün bu olup bitenlere göz yummaktadır. “Paralel” diyerek saldırılan örgütler, aslında paravan örgütlerdir. Paralel örgütle yapılıyormuş gibi gösterilmeye çalışılan kavga, tam bir aldatmacadır. Bir kayıkçı kavgasıdır.

AK Parti hükümeti; Güneydoğumuzda kurulan Kürdistan devletini gizlemek, Kürtlerin rahat hareket etmesini sağlamak için “Paralel” olayını bir manivela olarak kullanmaktadır. Çok büyük bir ustalıkla bu manevra başarılmıştır.

Yukarıdaki soruların hepsine olumsuz cevap vereceğine inandığım milletimizin çocuklarının dikkatleri “Paralel” olayına çekilmiş, Fethullah Gülen “düşman” olarak gösterilmiş, saldırılar, nefretler Cemaat’e yöneltilmiş,  böylece Kürdistan Devleti’nin oluşumu bilerek unutturulmuştur. Demokratik Açılım olayının, Akil İnsanlar olayının da amacı bu idi. Cizre yerine Cizêrê yazılmasını mevcut hükümet sağlamıştır. Türk alfabesine bu isimlerin yazılabilmesi için üç yeni harfi mevcut hükümet bir kanun çıkararak alfabemize ilave etmiştir. Görüyorsunuz ki şimdi Cizre yerine Cizêrê yazıyorlar.

Kardeşlerimiz elleri ile sınırlar yapıyorlar, hendekler kazıyorlar”, “Kürdistan’ı savunacağız, saldırılara izin vermeyeceğiz” diyenler şimdi büyük bir kararlılıkla Kürdistan devletini kurmaya çalışıyorlar.

Kürtler, “Kutlu Doğum Haftası” kutlayıp, “Biz de Ümmetiz” diyorlar ve Kürt Devleti’nin kuruluşunu Türk milletinin izanından kaçırmaya çalışıyorlar.

Bu durum Kürtlerin başarısı değildir. Bu başarı BOP projeleri ile “Kürt Devleti” yani “Büyük İsrail Devleti” kurmayı büyük bir stratejik hedef olarak ortaya koyan güçlerin başarısıdır. Bu başarı BOP eş başkanlarının başarısıdır.

Bu durum Amerikan devletinin başarısıdır.

Türk milleti çok vahim bir şekilde, hem de kendi idarecileri tarafından aldatılmaktadır.

Soma faciası nedeniyle içimin kan ağladığı böyle bir günde bu konuyu yazmak benim için bir büyük görevdir.

Aziz milletim, Kürt devletinin kurulmasına, vatanınızın parçalanmasına onay verdiyseniz mesele yoktur.

Atalarımızın bilek gücüyle aldığı bu toprakların tapusu bize aittir.

Ümmet meselesini ortaya atanlar coğrafyamızdaki büyük güçlerdir. Irak’ı, Mısır’ı, Libya’yı lütfen unutmayınız. “Bizim yöneticilerimiz Kur’an okuyorlar, namaz kılıyorlar, Müslüman insanlardır, böyle bir ihaneti yapmazlar” demeyiniz.

Tarih kitapları, ihanetlerle yıkılan yüzlerce devletin adından bahsetmektedir. Meşhur Göktürk Devleti hakanının Çinliler tarafından elde edilerek Göktürk Devleti’nin bağımsızlığının ortadan kaldırıldığını ve 50 yıl sonra yeniden, hem de müthiş kanlı çarpışmalardan sonra yeniden bağımsızlığını kazandığını biliyor muydunuz? Göktürk Devleti de bir “Türk” devleti idi. Unutmayınız.

 

 

Mikdat Topçu

16.05.2014

 

Şeyh Nazım Kıbrisî’nin Ölümü Üzerine

2011 yılında Şeyh Nazım Kıbrisî ile ilgili bir video yayınlanmıştı. Video müthiş bir mehter marşı ile başlıyordu. Ve videonun Osmanlı Dergâhı-USA tarafından yüklendiği yazılıydı altına.

Sayın başbakanımızın çok yakın dostu ve son dönemde adı sıkça duyulan iş adamı Remzi Gür, videoda Şeyh Nazım Kıbrısi’nin yanında dizlerinin üzerinde oturmaktadır.

Şeyh Nazım Kıbrısi, Recep Tayyip Erdoğan’a Remzi Gür aracılığıyla nasihatlerde bulunuyor, hükümetin yapacağı işlerle ilgili talimatlar veriyor.

“Kendi akıllarıyla iş yapmasınlar. Bugünkü talimat nedir? Emriniz nedir? Sorsunlar, ona göre iş yapsınlar!” diyor.

Remzi Gür, Türk Ordusu’nu, İngilizlerin evliya olarak (!) yetiştirdiği ve “Evliyalar Sultanı” unvanını verdiği Şeyh Nazım’a şikâyet ediyor: “Felaket hazımsızlar, dün iki tane paşa geldi bizim oraya, ortada fol yok yumurta yok, felaket rahatsızlar”  diyor.

Şeyh Nazım ise Remzi Gür’e; konuşmasında: “Hükümetin bugünkü hizmeti ne olacaktır? Siz ne isterseniz biz ona amadeyiz desinler!” diyor.

Yani AKP hükümeti ABD’den emir almadan iş yapmasın, diyor.

Videoyu izlemenizi tavsiye ederim. Devletimizin korkunç bir tuzağa düşürüldüğünü gözlerinizle görüp, kulaklarınızla duyacaksınız. Bu ilişkimden bile devletimizin içinde 5. Kol Kuvvetlerinin var olduğunu anlayabilirsiniz.

Yukarıda yazdığım ifadelerin tamamını izleyin ve devletiniz hakkında kararınızı ona göre verin.

İşbu Nazım Kıbrisî’yi kim “şeyh” ilan etmiş? İngilizler.

Kıbrıs doğumlu olan Nazım Kıbrisî, kendi vatanı aleyhine, İngilizler hesabına casusluk yapar. Türk Milli İstihbaratı da durumu tespit eder. Nazım’ın casus olduğu anlaşılınca Kıbrıs’tan kovulur.

Tabii ki İngilizler sahip çıkar Nazım’a. Tam da İngilizlerin istediği bir tiptir.

Sonra Nazım’ı yetiştirir İngiliz istihbaratı. Başına koskoca bir sarık takar, sırtına yeşil bir cübbe giydirir, adının başına “şeyh” kelimesini koyar.

Şimdi bizim Nazım olmuştur “Şeyh Nazım Kıbrisî.” Tabii ki sonra da, İslam âleminin terminolojisinde bulunan “hazretleri” kelimesi, isminin sonuna ilave edilir. Bir de unvan verirler. “Evliyalar Sultanı”. İngiliz casusunun adı tam olarak “Evliyalar Sultanı Şeyh Nazım Kıbrisî Hazretleri” olur.

Şeyh Nazım Kıbrisî, bütün İslam dünyasına, hatta bütün insanlığa hizmet etmeye (!) hazırlanmış bir İngiliz vatandaşıdır artık.

İngilizler yüzyıllardır Osmanlı Devleti’ni yıkmak için uğraşmıştır. Mustafa Reşit Paşa’yı, Balta Limanı Antlaşmasını hatırlayınız. Çanakkale Savaşı’nı, İstanbul’un işgalini hatırlayınız.

İngilizler; yetiştirdikleri istihbaratçı şeriflerle, şeyhlerle, yıllar önceden Osmanlı topraklarında istihbarat toplamıştır. Ermeni, Arnavut, Arap azınlıklarını ve Kürt kardeşlerimizi aleyhimize teşkilatlandırmıştır. Neticede Osmanlı Devleti yıkılmıştır.

Yetiştirilen İngiliz istihbarat elemanları camilerimizde imamlık bile yapmışlardır. Hiçbir Müslümanın itiraz edemeyecekleri kurumları ele geçirerek toplumumuzu içten çökertmiştir.

İngilizler bu konularda o kadar başarılıdır ki, Osmanlı ülkesinde “İngiliz Muhipleri Cemiyeti” kuran Türkler bile bulmuştur. Müslümanlar; “Şeriatın hamisi İngilizlerdir!” diyor ve Anadolu’daki Kuvayı Milliye hareketine “isyancı hainler” gözü ile bakıyorlardı. Kuvayı Milliyeciler için İngilizler idam fermanları çıkarttırmışlardı.

İslam Dini’ni kullanarak Müslümanları aldatmak işinde İngilizler çok başarılıdır.

İşte Şeyh Nazım Kıbrisî denen adamı kullanarak, İngiliz istihbaratı, aynı sızma işini yıllarca yapmıştır.

Şeyh Nazım Kıbrisî’nin söylediği birkaç sözü aşağıya alıp, yine yorumu size bırakacağım.

Çünkü devletin haber ajanslarında bile büyük bir mücahit olduğu, Kıbrıs’ta ezanı Arapça okuduğu şeklinde haberlerle Nazım Kıbrisî övülmektedir.

 

Bugün ölen Evliyalar Sultanı Şeyh Nazım Kıbrisî (!) gerçeğini bilmeyen Müslüman kesim, devletin bu haberlerine bakarak; “Nazım Kıbrısi Hak’ka yürümüş, kendisine Rab’bimden rahmet dilerim.” diyerek bir İngiliz ajanına rahmet okumaktadır.

İngilizler yine yapacaklarını yaptılar. Müslümanları Şeyh Nazım Kıbrisî’nin şahsında bir kere daha aldattılar.

Şeyh Nazım Kıbrisî, İngilizlerin, 40. Batından Peygamber Efendimiz’in torunları olduğunu, Tony Blair’ın hafız olduğunu iddia etmektekdir. İslam alemine İngilizler bu haberleri hızla yaymakta ve ne yazık ki Müslümanlar da bu İngiliz yalanlarına inanmaktadır.

Videoda Remzi Gür’e; “T.C. öldü”, “Git onlara söyle bunlardan (ABD’den) habersiz iş yapmasınlar”, Türkiye Cumhuriyeti devletini kastederek; “700 sene Osmanlı dayandı, bunlar 70 senede bitti. Bitti artık, ektiğiniz ekin mevsimlikti!” demiş, Remzi Gür ise “Verilen ömür bu kadar!” diye cevap vermişti.

Şeyh Nazım Kıbrisî’nin istihbarat bağlantılarının olduğu kesindir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın çok yakını, danışmanı olan, hatta çocuklarına burs verecek kadar samimi dostu olan Remzi Gür’ün, Şeyh Nazım Kıbrisî ile olan ilişkisi, talimat alması, göstermektedir ki, mevcut hükümetimiz, yani AKP hükümeti, Batılı istihbarat örgütleri ile sütre gerisi ilişkilerde bulunmaktadır. Demek ki hükümet, ABD ve İngiltere’den talimatları bu istihbarat örgütlerinden, bu gibi şeyhlerin eliyle almaktadır.

Yüzyıllardır Türk milletinin yok oluşu için çalışan Batılılar, kendilerini işte bu şeyh efendiler vasıtasıyla kamufle etmektedirler.

Nazım Kıbrisî’nin ölümü de bir kez daha göstermiştir ki, hala milletimizin aklı başına gelmemiştir.

Demek ki daha çekilecek çok çilelerimiz varmış.

Allah bu milleti bir İstiklal Savaşı daha vermeye mecbur etmesin.

Uyarmak vatan borcumdur.

Uyanınız.

08.05.2014

“Aydın Vicdandır, Siyasetin Vicdanı Yoktur!”

(İçimizdeki beyinsizler yüzünden bizi helak eder misin Allah’ım!)

Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına 1915 olayları sebebiyle Ermenilere taziyede bulunmak, devletimizin bir politikası olamaz.

Konuyu aşağıda listesini vermeye çalıştığım olaylarla birlikte değerlendirmenizi rica ediyorum.

Bu konu, klasik particiliğin, partizancılığın ötesindedir.

Burası ortak vatanımızdır. 1915’li yıllarda ninelerimizin, dedelerimizin başına yine böyle önemsememizlik, aldırmazlık sebebiyle facialar gelmişti. Milletimiz o zaman da “Ermeniler bizim kardeşimizdir!” diyordu. Hiç onlardan bu ihaneti ummuyorlardı.

İngiliz muhibbi hain Mustafa Sabri Efendi’yi kahraman olarak kabul edip, Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in şehadetini kabul etmemek bugün bizim en büyük handikapımızdır. Ölçümüzdür.

  • Dün “ak” dediğine bugün rahatlıkla “kara” diyebilen,
  • Yolsuzlukları, hırsızlıkları ayyuka çıkan,
  • Vatanımızı bölünmenin eşiğine getiren,
  • Milletin anasına avradına açıkça sövenlerle birlikte hareket eden,
  • Ermenilere, Süryanilere, Rumlara, Kürtlere yeni vatan toprakları hediye eden,
  • Azınlık Cemaatlerinin her isteğini yerine getiren, İstanbul’un fethinden önceki tapularımızı geri verin diyenlere tapu vermeye kalkan,
  • Anadolu’nun her tarafında kiliseler diken,
  • Kahramanlarını Ermenilerden, Süryanilerden, Kürtlerden, tarikat mensuplarından seçen,
  • “Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin, onlar birbirlerinin dostudurlar” buyurulduğu halde Müslümandan ve Türkten başka herkesi dost edinen,
  • Sümela Manastırı’nda 15 Ağustos günlerinde ayin yapılmasına ses çıkarmayan,
  • Akdamar Kilisesi’nin devletin kesesinden trilyonlarca lira harcayarak onaran,
  • Akdamar Kilisesi’nden, Ermeni katliamları sırasında, Van Gölü’ne atlayarak namuslarını kurtaran, şehit olan analarımızı, bacılarımızı kendi anası ve bacısı olarak görmeyen,
  • Bursa’da yeni bir “Metropalit” binası kurarak, Anadolu’nun Hıristiyanlaştırılmasına göz yuman,
  • Türk milletinin düşmanları ile gizli anlaşmalar yapan,
  • Anayasa’dan Türk, Türk Milleti, Türkiye Cumhuriyeti gibi kelimeleri kaldırmaya kalkan,
  • Devletimizin münasip gördüğü yer adlarını değiştirerek, eskiden var olan Ermenice, Kürtçe ve Rumca yer adlarının yeniden geri getirilmesini sağlayan,
  • Yer adlarının değiştirilmesine Türk Ordusu’nu bile alet eden,
  • Diyarbakır’da yapılan Kürt kongrelerine ses çıkarmayan, hatta bu kongrelere katılan, Kürt delegasyonu ile tokalaşan,
  • Türk Ordusu’nu uydurma bahanelerle Silivri’ye mahkûm eden,
  • 21. Yüzyıl Haçlı saldırılarını anlayamayan,
  • ABD, İngiltere ve İsrail ile ittifak yaparak, bütün İslam âleminin yerle bir edilmesine çanak tutan,
  • Türk milletini aldatmak için “Osmanlıyı yeniden geri getireceğiz” propagandası yapan ama Osmanlıya sövenlere, “cinsî sapık” diyenlere (Ayşe Hür) diyenlere ses çıkarmayan,
  • Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’i reddedip, İngiliz Muhipleri Cemiyeti Kurucusu Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’yi Müslüman zannedip onun arkasından giden,
  • Asala’nın şehit ettiği 36 diplomatımıza rahmet okumayan, onların ailelerinden, milletimizden özür dilemeyen

Mevcut siyasi yapı, bugünkü iktidar, Türk milletinin temsilcisi olamaz.

Ben de bu milletin bir aydını olarak haykırıyorum:

Sayfalarımızda yazılarımızı okuyup, gerçekleri anlamadan, sanki bu yazıları siyaset yapıyormuşuz gibi maksatlı yazdığımızı zannedip, bizi siyasetin basit, mülevves, çamurlu ortamında yüzen bir zavallı yerine koyarak eleştiren ağabeylerimi, kardeşlerimi buradan uyarıyorum. Yukarıda sıraladığım konuların tümü, ülkemizde milletimizin yani bizim aleyhimize olarak yapılan icraatlardır. Mevcut siyasiler milletimizi basit taşra politikaları ile aldatmaktadır.

İyi biliniz ki siyasetçiler sizin gibi düşünmüyorlar.

Siz, Ermeni özrünü kabul edecek birileri değilsiniz. Bu hezeyana göz yumacak insanlar değilsiniz, çok iyi biliyorum.

Yüzünüze karşı “Allah Allah!” diye haykırıp, gizliden sizin kuyunuzu kazanları anlamanın zamanı geçmiştir.

Bu taşralı düşüncelerinden, klasik taşra politikacılarını takip etmek huylarından vazgeçin.

Biliniz ki, bu ülkede bıçak kemiğe dayanmıştır.

1915’lerde yapılan siyasi, askeri hareketler bugün de aynen yapılmaktadır.

Oy verdiğiniz, size sempatik davranan, gözlerinizin içine baka baka “Ya Allaaah, Bismillah!” diye kurdele kesenlere inanmayın. Onlar “göz boyacıdırlar”.

Ah Rahmetli Durmuş Hocaoğlu, hayatta olsaydın!

Şu ifadeleri dikkatlice okuyun lütfen! En son satır çok önemlidir, dikkat edin. “Ancak, bu da vicdanı olan bir cemiyette bir iş yapabilir.” Rahmetli, acaba bu cümleyi bizim için mi kurmuştu!

Sizleri vicdanlarınızla baş başa bırakıyorum.

Durmuş Hocaoğlu şöyle diyor:

“Bir milletin aydını, cemiyetinin düşünen beyni ve kanayan vicdanıdır.

Düşünen beynidir, çünkü “iktidarın gücü, aklın muhakeme kabiliyetini ifsad eder”.

Yani aydın da siyasete girince, her siyasetçi gibi, siyasetin mülevves çamuruna bulaşır ve “gerçeği” söyleme kabiliyetini kaybeder. Hâlbuki aydın, Kant’a göre, “Gerçeğe ihanet edemeyen kişi”dir.

Siyaset ise umumiyetle gerçeğin katili ve hainidir. Ve yine bu sebeple, aydın, ancak siyasette müşavir, yani danışman, hakkın ve hakikatin yolunu gösteren, fikirlerinin kaale alınmadığını görünce de tereddüt etmeden siyasetçiyi terk eden şaşmaz prensip sahibi er kişi olabilir; daha fazlası değil.

Keza “aydın” vicdandır. Vicdan olduğu için de fiziki gücü yoktur.

Fiziki güç siyasettedir, ancak onun da vicdanı yoktur.

Binaenaleyh, “aydın” ancak manevi baskı gücüne sahiptir ve onu kullanmalıdır. Bu onun için bir tercih meselesi değil, mecburi tek istikamettir.

Ancak, bu da vicdanı olan cemiyette bir iş yapabilir.”

 

Not: Rahmetli, makalesinde “entelektüel” kelimesini kullanmıştır. Ben bu kelime yerine “aydın” kelimesini koydum.

26.04.2014

KABUL ETMİYORUM!

Kadın Milisler adlı romanımda Bayburt’taki, özellikle yaşadığımız yörelerdeki, Ermeni komitacılarının yaptıkları katliamları anlatmaya çalışmıştım.

 

Birinci Dünya Savaşı yıllarında sonuç almaya çalışan büyük devletler Ermenileri iyiden iyiye kışkırtmışlardı. Şımartmışlardı.

 

Büyük devletleri arka bulan Ermeniler de ellerine geçirdikleri fırsatı iyi kullanmışlardı.

 

Eli silah tutan herkes askere alındığı için köyler, kasabalar, şehirler savunmasız kalmıştı. Sadece kadınlar, çocuklar ve yaşlı insanlar vardı köylerde.

 

99 yıl geçmiş aradan. Büyük bir zaman değil aslında. Daha birkaç yıl öncesine kadar canlı şahitleri vardı yaşananların. Ermenilerin katliama, zulme, tecavüze uğrattığı insanların yaşadıkları korku dolu günleri bizzat dinleyen, o insanların torunları olan bizler, henüz hayattayız.

 

Romanda sözünü ettiğim Terzi Hasan, dedemdi. Dedem de Taşmağazalar’da yakılanlar arasında idi.

 

Devletimiz topyekûn saldırıya uğramıştı. Kendisine göre halkı zarar görmesin diye tedbir almaya çalışmıştı.

 

Yenilen bir devletin gücü ne olabilir ki! Yenilmişti zaten!

 

Canhıraş bir İstiklal Savaşı’ndan sonra çekildiğimiz Küçük Asya’da yeniden toprağı devlet yaparak yaşamaya başlamıştık.

 

Ancak, görüldüğü üzere düşmanın mücadelesi bitmedi.

Hem de düşman bugün daha kesin netice alıcı stratejiler uygulamaktadır.

 

Gizli ve sinsi mücadele yöntemleri uygulamaktadır.

 

Kendilerini Türk ve Müslüman olarak tanıtan öyle yetkililer, yazarlar, çizerler var ki; resmen haçları koyunlarından çıkıyor.

 

Gizli din taşıdıkları, gizli kimlik taşıdıkları için, bizden göründükleri için onların yaptıklarını anlayamıyoruz.

 

Birçok defa örnekler vererek anlatmıştım. TESEV sitesindeki yer adlarının değiştirilmesi ile ilgili olarak yapılan programları anlatmıştım. Elif Şafak olayını anlatmıştım. Bir zamanlar kitaplarında yazdıklarından dolayı mahkemelerde sürünüyordu Elif Şafak.

 

Nobel ödülü alan bir yazarımız vardı. Orhan Pamuk! Ne demişti; “Türkler 30 bin Kürt’ü ve 1.5 milyon Ermeni’yi katletmişlerdir.”

 

Aramızdan bu tip insanların çıkması, yetişme süreleri de dikkate alını , düşmanın uzun soluklu mücadele içinde olduğu anlaşılır.

 

Daha önce silahlı hareketler yapmayı denemişlerdi. Birçok diplatımızı dünyanın her yerinde şehit etmişlerdi.

 

Şimdi mücadele şekli değişti. Hükümetlere sızdılar. Bürokrasiye sızdılar, basına sızdılar. Hatta sızmaya de gerek yok. Doğrudan doğruya kurdukları basın yayın organlarında açıkça mücadele etmektedirler.

 

Bugün gelinen noktada başbakanın çıkıp Ermenilere “taziye” sunması bence bu minvalde değerlendirilmelidir.

 

Bunun böyle olacağını defalarca anlatmıştım.

 

Bunu;

 

Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’i şehit kabul etmediklerinden anlamıştım.

 

Elif Şafak’ı protesto eden Kemal Kerinçiz gibileri Ergenekon tertibinden Silivri’ye tıkmalarından anlamıştım.

 

Milleti “hepimiz Ermeniyiz” diyecek hale getirmelerinden anlamıştım.

 

“Anadolu’da bir Türk’e karşılık üç Süryani ailesi, üç Ermeni ailesi yok edilmiştir” diyenlere karşı Türklerin en ufak bir protestoda bulunmamasından anlamıştım.

 

Azınlık Cemaatleri meselesinden anlamıştım.

 

Dicle Nehri’nin kenarındaki Mor Aho Kilisesi’nin yeniden ihya edilerek oraya bilmem kaç bin Süryani’nin devlet tarafından getirilmek istenmesinden anlamıştım.

Akdamar Kilisesi’nin devlet tarafından onarılarak Ermeni aleminin hizmetine sunulmasından anlamıştım.

 

Anadolu’nun her tarafında yerden biter gibi kiliselerin yükselmesinden anlamıştım.

 

Anlamıştım aslında. Ama bir türlü ANLATAMAMIŞTIM.

 

ANLATAMIYORUM.

 

Anlatmaya devam edeceğim. Tek başıma kalsam da mücadele edeceğim. Devletin yanlış yolda olduğunu anlatacağım. Bu kadar büyük hataları, ancak kimlikleri şüpheli olanların yapabileceğini anlatacağım.

 

Türklerin Osmanlı devleti zamanından beri birçok hata yaptığını, bu hataları bugün daha elim ve daha vahim bir şekilde sürdürmeye devam ettiğini görmekten büyük üzüntü duyuyorum.

 

Bu yapılanları kabul etmiyorum.

Ermenilerden özür dilemeyi kabul etmiyorum.

 

Hükümetin Ermeni politikasını, Kürt politikasını kabul etmiyorum.

 

Sizleri de bu konuları bir daha, bir daha düşünmeye davet ediyorum. Bu durum hepimizin ölüm kalım davamızdır.

 

Kuzum siz de etrak-i bi idrak misiniz yoksa?

 

24.04.2014

Uyarmak Vatan Borcumdur 83 – “Cemaat General Seviyesine Ulaştı”

Uyarmak Vatan Borcumdur 83

“Cemaat General Seviyesine Ulaştı”

Başlıktaki bu iddia asla bir paranoya değildir. Çok gizli olarak yapılması gereken, “savaş” kararlarının alındığı bir toplantının bile dinlendiği, izlendiği bir ortamda, bunu yapan güçlerin ajanlarının, devletimizin hangi seviyesinde bulunduğunu düşününce insan adeta ürperiyor.

Türkiye’de “Cemaat adlı örgütün artık Türk Ordusu’nda general seviyesinde adamları bulunmaktadır” iddiasını okuyunca kanım dondu.

Elbette insan inanmak istemiyor.

Ama ülkemizde halen yürütülmekte olan korkunç mücadeleyi görünce bu iddianın doğru olduğunu kabul etmek gerekiyor.

Evet, Cemaat bence de Türk Silahlı Kuvvetleri’nde general seviyesinde elemana sahip hale gelmiştir.

Bu ne demektir?

Sonraki Sayfa »

Uyarmak Vatan Borcumdur 82

Aaahhh Milletim Ah!

Batı ve İçindekiler Çatışacak-Domuzları Köpeklere Köpekleri Domuzlara adlı kitabımda, halen içinde bulunduğumuz durumun, doğrudan doğruya bir “İç Savaş” olduğunu yazmıştım. Ve orada, ülkemizde artık “At izi it izine karışmıştır!” demiştim.

Gerçekten de ülkemizde bir savaş vardır. Bu tam anlamıyla bir TÜRK AMERİKAN savaşıdır. Yazılarımı takip edenler bu konuyu sürekli yazdığımı bilirler.

Hükümet ısrarla karşı tarafın, yani savaşın diğer tarafının Cemaat olduğunu vurgulamaya çalışıyor. Basit bir taşra politikası yaparak, seçim meydanlarında, nasıl muhalefet partilerini eleştiriyorsa, Cemaati de öyle eleştiriyor. Yani hükümet, bilerek ve isteyerek “Cemaat” diyor ve ülkemizdeki iç çatışmanın diğer tarafının ABD olduğunu gizlemeye çalışıyor.

Bu tutum, son derece tehlikelidir. Hükümetimiz; hem tehlike anında vatanını koruyacak olan kendi seçmenini aldatıyor, hem de milletimizin tümünü aldatıyor. Türkiye ile savaş halinde olan ABD bu durumu kurgulamıştır. Bu bir savaş stratejisidir. Hükümet bu oyuna çok kolay bir şekilde gelmektedir. Amerika’nın bu konudaki hükmü şudur: Oltaya takılan balığın yeme ihtiyacı yoktur.

Atatürk’ün ölümünden sonra İsmet İnönü, çok acele bir şekilde Amerika ile “İkili Anlaşmalar”ı imzalar. Bu ikili anlaşmaları hangi akla hizmet ederek Türkiye devletinin imzaladığını aklım almamaktadır.

İkili anlaşmaların gereği olan girişimleri Amerika yapınca da; bu defa aynı İsmet İnönü şikâyete başlamıştır. Bakınız aynen şunu söylemektedir.

Yıl 1963’tür.

Sonraki Sayfa »

Uyarmak Vatan Borcumdur 81

Firkateynler Afrika’ya Neden Gönderiliyor?

Yazmasam olmaz. Vicdan azabı duyarım. Duyuyorum!

Kırım’da şu anda büyük bir “ilhak” olayı yaşanırken, Türkiye devletinin kuzeyinde Rusya, vaktiyle Türk toprağı olan, halen büyük bir Türk nüfusun bulunduğu toprakları fethederken (evet, bu Ortaçağ’da olduğu gibi bir fetih olayıdır!), donanmamızdan dört savaş gemisinin, durup dururken Ümit Burnu’na gönderilmesi aklın alacağı bir şey değildir.

Tarihî tecrübesi olmayan, devlet disiplini olmayan, ihmalci, kolay aldanan, kendi ordusunun dağılmasına dahi sebep olan, “strateji”, “taktik” nedir bilmeyen, askerlikle hiç ilgisi olmayan, mağlubiyetler karşısında kılı bile kıpırdamayan devlet adamları yüzünden Osmanlı Devleti’nin başına gelmeyen kalmamıştı. Koca imparatorluk dağılmış gitmişti.

Bugünkü devlet ricalimizde de aynı basiretsizliği görüyorum. Bu gidiş hayra alamet değildir.

Osmanlı yöneticilerinin nasıl aldatıldıklarını gösteren birkaç örnek vermek istiyorum. Bu örnekleri bugünkü devlet idaresi ile herhalde karşılaştıracaksınız!

Konu Rusya ile Osmanlı Devleti arasındaki 1768 – 1774 yılları arasında geçen savaşlardır.

Biliyorsunuz ki bu savaşlar sonunda Kaynarca Muahedesi yapılmıştır.

Reconquista ve Türk Milleti’nin Mukadderatı adlı kitabımdan aynen aktarıyorum.

“Rusya, Lehistan’ı işgal edince elbette ki savaş başladı. Ancak Türk ordusu hazırlıksız idi. İyi komutanlar yoktu. Hele Sadrazam’ın askerlikle hiçbir ilgisi yoktu.

Hem Hotin harekâtında, hem de Mora harekâtında, şans eseri Türk Ordusu üstün geldiği halde, Rusların ani ve sinsi saldırıları ile her iki savaş ta kaybedildi. (…)

Ordu galip geldiği halde galibiyet mağlubiyete nasıl dönmüştü!

1-Hotin Bozgunu:

Hotin savaşını Ruslar kaybeder, geri çekilir. Ancak Türk vezir, asi askerle işbirliği yapar ve idam edilir. Yani içeri karışıktır. Rus ordusu bunu fırsat bilir, geri döner ve boşaltılmış olduğunu gördüğü Hotin’i 300 topla birlikte işgal eder. Böylece Türk başarısı ile başlayan savaş, mağlubiyetle biter.

2-Çeşme Bozgunu:

1770 yılında “Mora Harekâtı” yapılır. Bakınız ibret dolu bir tarih sayfası size. Görünüz ve anlayınız ki, Osmanlı devletinin düşmesi öyle kendi kendine olamazdı. Bu ancak ihanetlerle, bazen Türk milletinin karakterinde var olan, devlet ve askerlik işlerinde olmaması gereken safdil olmak ve merhamet duygularının yersiz bir şekilde kullanılması ile mümkün olabilirdi. Ve öyle olmuştu.

Savaş başlar başlamaz Rus donanması, Baltık Denizi’ni, Kuzey Denizi’ni, Atlas Okyanusu’nu, Cebelitarık Boğazı’nı geçerek Akdeniz’e girer. Fransız büyükelçisi, Rus donanmasının bu harekâtını Bab-ı Ali’ye bildirir. Ancak devlet tedbir almaz. Kimse inanmaz ve kulak asmaz. Ruslar Güney Mora’da “Maynot” denen Rumlara güvenmiştir. Bu Rumlar, Ruslar Mora’ya asker çıkarırlarsa isyan etmeye söz vermişlerdi. Ruslar karaya çıkar çıkmaz Maynot’lar ayaklanmışlardı. Eli silah tutan 70 bin kadar Maynot erkeği Ruslara katılmıştı.

Türk ordusu Rusların desteklediği bu 70 bin Maynot’u imha etmişti. Ruslar, Kapdan-ı Derya Hüsameddin Paşa’nın yaklaşması üzerine Mora sularından çekilmişlerdi. Savaş 4 saat sürmüştü. Türk toplarının üstünlüğü sayesinde Rus donanması geri çekilmişti.

Kapdan-ı Derya Hüsameddin Paşa donanması ile, Rusların yeniden bir savaşı göze alamayacakları düşüncesiyle, gün batarken Çeşme Limanı’na girmişti. Gece yarısına doğru, iki küçük Rus yardımcı gemisi Çeşme Limanı’na girdi. Türkler, iki küçük geminin donanmalarına zarar verebileceğini akıllarına bile getirmediler. Bu gemileri, düşman donanmasından kaçıp kendilerine sığınıyor sandılar. Bazı reisler bu gemileri batırmak istedilerse de, diğer reisler, bunların batırılmamasını, İstanbul’a götürülüp zafer alayında teşhir edilmesini teklif ettiler.

Aslında bu iki düşman gemisi “ateş gemisi” idi. Düşman amirali çılgın ve cesur bir şekilde Türk gemilerine iyice yaklaştı. Bu teknelerden atılan “kundaklar”, bir Türk gemisinin yelkenlisini tutuşturdu ve ambarına sirayet ederek cephanesini infilak ettirdi. Yangın yanaşık nizamdaki bütün gemilere sıçrayarak, çok kısa zamanda Türk donanmasını yaktı. Türk cephaneliklerinin patlaması 230 km. uzaklıktaki Atina’da bile duyuldu.

3-Kartal Bozgunu:

Kartal Bozgunu’nda da yine Ruslar, ümitsiz bir durumda iken ve ikinci Prut gerçekleşmek üzere iken, kalleşçe bir karşı saldırı ile 50 bin Türk askerini şehit ettiler.

Daha nice büyük hatalar yapıldı Osmanlı Devleti yıkılırken. Boşuna yıkılmadı koca imparatorluk.

Osmanlı yöneticileri, kaptanları, reisleri, generalleri bu hileleri anlayamadılar. Aldandılar. Rahatlıkla oyuna getirildiler.

Çünkü başlarında artık Fatih, Yavuz, Kanuni gibi büyük devlet adamları yoktu.

Düşman propagandasına kapılarak Milli Güvenlik derslerinin kaldırılması, çocuklarımızın zihninden “etrafımız düşman çemberi ile çevrili değil” imajı verilerek “düşman” algısının kaldırılması, “and”ımızın kaldırılması, TC.nin kaldırılmak istenmesi, devletimizle ilgili bir sürü milli olayı “inkarın bile inkarı” anlayışıyla tamamen yok sayma olayları bana hep Osmanlı yöneticilerinin yaptıkları hataları hatırlatıyor. Türklerin, nasıl gerçekten “etrak-i bi idrak” olduklarını hatırlatıyor.

Düşmanınızı bilmezseniz, ciddiye almazsanız hangi yok oluşla karşı karşıya kalacağınızı bir gün size tarih anlatır. Ama geç olur, değil mi?

Bugün, durup dururken donanmanın bir bölümünün Ümit Burnu’na gönderilmesi haberini okurken bu tarih sahneleri gözlerimin önüne geldi.

Aziz milletim, yöneticilerimiz üç yüz yıllık tarihi hatalarını yapmaya hala devam ediyor. Onları uyarmak bile artık bir mana ifade etmiyor. Gözlerinin önüne perde inmiş. “Dünya malı” hırsı ile gözleri dönmüş bulunuyor.

Bendeniz ise hala asil milletimin çocuklarını uyarmaya gayret ediyorum.

Aziz milletim,

Uyarmak vatan borcumdur.

Uyanınız.

19.03.2014