Bu Yazı Birilerine Uyarıdır

1)

Değerli dostlar,

“Bendeniz “KORKUNÇ İMANLI BİR MÜSLÜMANIM” ve de düşmanlarını asla affetmez bir OSMANLI’yım. Türk’üm. Bu toprakların, bu sancağın, bu bayrağın ve de bütün millî değerlerimizin yılmaz, usanmaz, korkmaz bir savunucusuyum. Bekçisiyim.

Dinimi asla kimseye tartıştırmam.

Sayfamda gerek İslam dini ile ilglili, gerek Osmanlı ile ilgili ileri geri laf edenler kim olurlarsa olsunlar, asla affetmem. Saygı da göstermem. Bu tür yazıları, paylaşımları ibretle izliyorum ve büyük üzüntü duyuyorum. Hiç olmayacak eleştiriler saygıdeğer dostlarımdan gelince vicdanım kanıyor, kahroluyorum. Bu dostların itirazlarının aslını anlıyorum. Meşrepleri gereği bunu yapıyorlar. Biliyorum. Türkler, yüzyıllardır Batı ile kendi ulvî davalarının kavgasını yaparken, doğudan gelen bu tür engellemeler yüzünden zamanla kuvvetlerini yitirmişlerdir. Şu anda bu tür itirazların sebebinin yine tarihi temelleri olduğunu kabul etmek gerekir. Yoksa; kimse durup dururken bu tür yazıları kaleme almaz, bu tür saldırıları yapmaz.. Hele hele bu tür itirazları yapanların belirli siyasî akımlar içerisinde bulunmaları daha da vahim bir şeydir. Bu demektir ki aslında hareketlerinin de esaslarının ne olduğunu bilmemektedirler. Neye veya kime hizmet ettiklerini anlayamamaktadırlar. Dşüncelerinin hangi toplum temeline dayandığını anlayamamaktadırlar. Bu değerli, saygıdeğer dostlarımın ömürlerinin ahir zamanlarında “imansız” gitmelerini de asla istemem.

Bu sebeple onlara cevap olmak üzere birkaç yazı yazacağım. Biliyorum ki sizler okumayacaksınız. Onlar okusun yeter.

Saygılarımla.

1)

“Türklerin Müslüman olmaları tarihin seyrini değiştirmiştir.

1040’ta Karahanalılar, Kaşgar ve Semerkand’dadır. Büyük Türk Hakanlığı tacı, Selçuklulara geçmiştir. 1037’de Selçuklu başkenti, Nişapur şehridir. Artık Türk İmparatorluğu bir Yakın Doğu devletidir. Uzak Doğu ile binlerce yıllık alakalarını kesmiştir bile. 1071 Malazgirt ve Anadolu’Bufethidir. 1077’de Türkiye devleti kurulmuş ve İznik şehri başkent seçilmiştir. 13 yüzyıllık tekamül o kadar olgunluğa erişmiştir ki, son yüzyılın tarihi baş döndürücü olmuştur.
Aslında Türkler’in Müslüman dinini kabul etmeleri asırlarca süren bir tekamülün ve yüksek milli ve siyasi menfaatlerin icabıdır. Bir anlık bir hadise ve bir tek şahsın içine doğmuş bir ilham neticesi olmaktan uzaktır. Bilindiği gibi bu konuda bir Satuk Buğra Han efsanesi vardır.
Satuk Buğra Han’ın, atalarının yüzlerce, binlerce yıllık dini olan Şamanlığı bırakıp Müslüman olması ve Büyük Türk Hakanlığı’nın resmi dininin İslam dinine çevrilmesi, ilahi bir ilhama bağlanmış ve Türkler arasında meşhur “Satuk Buğra Han Efsanesi” doğmuştur. Bu efsaneye göre; Türk Hakanı rüyasında İslam dininin esaslarını öğrenir ve sabah kalkınca Müslüman olduğunu bildirir. Tebaasına da bu dini öğretir ve bütün Türkler’in “Müslüman” olmalarını buyurur.
Türkler’in Müslüman dini ile temasları VII. Asrın sonlarında başlar. 610 yılında doğan İslam dinini Türkler 1.5 asır iyice tetkik etmişlerdir. Bu müddet zarfında İslam İmparatorluğu hizmetine giren yüz binlerce Türk, Müslüman olmuş, Halifenin başkumandanlığını ele geçirmiş, Mısır-Suriye’de ilk Müslüman Türk devleti olan Tolonlular, bir Oğuz Türk’ü tarafından kurulmuştur. ”

Not: Yazı ile ilgili kaynak göstermeye gerek duymuyorum.

Yarabbi! Aklımıza Mukayyet Ol!

“15 Kasım 2002’de Ankara’daki ABD Büyükelçisi Washington’a şöyle bir telgraf göndermişti: Türkiye’de ordu, bürokrasi ve yargıdan oluşan derin devlet vardır. Derin devletin merkezinde de ordu bulunmaktadır. Derin devlet, ABD’nin de desteklediği reformların önündeki en büyük engeldir.”

İlker Başbuğ.

Başka söze hacet var mı? Ve bu adam “silahlı örgüt kurmak” suçundan içeriye atıldı, yargılandı.

Bir devlet düşmanını bu kadar mı es geçer. Bir devletin devlet adamları düşmanını bu kadar mı tanımaz?

Yarabbi! Sen aklımıza mukayyet ol

Unutmayın

“George W. Bush yönetimi, TSK’ya karşı oynanan oyunu desteklemiştir.”

Eski Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ bunu söylüyor.

ABD “model ortağı” olan Türkiye’nin ordusuna diz çöktürmüştür. Ergenekon davaları aslında ABD patenetli davalardı. Üzgünüm, hala anlaşılamadı.

Tehlike Evlerimize Kadar Yaklaşmıştır

“Tehlike Evlerimize Kadar Yaklaşmıştır”

    “Tartışmanın faydası yoktur, bu bir iç savaştır” diye yazmıştım.  Ülkemizin içinde bulunduğu durumu Balkan Savaşları’na benzetmiştim. Balkan Savaşları’na ülkeyi akılsızca sokan idare ile bugünkü idareyi karşılaştırmıştım. Birçok dostum AKP eleştirisi zannetti düşüncelerimi. Hâlbuki yazılarımın AKP eleştirisi ile hiç alâkası yoktu. Amacım kesinlikle AKP’yi eleştirmek değildi.

    Tehlikenin iyice evimize yaklaştığını gözlerimizle görmeden neler olduğunu anlamamız mümkün olmadı. Birçok yetkili daha hala da anlamış değil savaşı.

    Yeni Şafak Gazetesi’ndeki bugünkü makalesinin başlığını “Rusya ve İran Suriye’ye El Koydu” şeklinde atmış İbrahim Karagül. Son derece manidar bir yazı kaleme almış. Çok beğendim. Kaçınılmaz gerçeği nihayet görmüş. Biraz geç kalmış bir yazı bence. İbrahim Karagül gibi bir yazarın daha baştan olayların buraya geleceğini anlaması gerekirdi. Ama partizanca bakış alışkanlığı sebebiyle, iktidara yakınlığı sebebiyle bir türlü karar alıcıları eleştiremedi şimdiye kadar. Şimdi bıçağın kemiğe dayandığını gördü. Sonraki Sayfa »

Gelişen Olayların Manasını Anlamak İçin.

Yıllar önce bir kitap okumuştum. 28 Şubat. Yazarı Şevket Kazan’dı. Şevket Kazan Erbakan’ın yakın dava arkadaşı idi. Adalet Bakanlığı yapmıştı.

Kitapta “Keşke Olmasaydı!” diyordu. Recep Tayyip Erdoğan’ın hangi tuzaklarla ABD ve İsrail’in saflarına çekildiğini anlatıyordu. Biliyorsunuz ki Şevket Kazan Erdoğan’ın dava arkadaşıydı. Gelişmeleri sizler de biliyorsunuz. Okuduğu bir şiirden dolayı suçlu bulunmuş, hapse atılmıştı.

Aşağıda bu konuyu başka bir açıdan değerlendiren bir yazıyı sizlerle paylaşacağım. Aslında yazı bir inceleme yazısı. O günkü gazete kupürleri ile ve köşe yazılarından alıntılarla yazı desteklenmiş. Çok uzun olmasın diye o alıntıları buraya almadım. Yazının başlığında şu ifadeler yer alıyor:
Erbakan reddetti

Yazıcıoğlu reddetti

Recep Tayyip Erdoğan kabul etti. Sonraki Sayfa »

Ay’da Petrol Var

CIA’nin hazırlayıp internete koyduğu kurumsal bir ders kitabından Ümit Özdağ’ın alıp “Algı Yönetimi” adlı kitabına koyduğu, milletlerin iradesine istenirse nasıl hükmedilebileceğini anlatan bir örneği, ibret olsun diye, özetleyerek dikkatinize sunmak istiyorum.

Ülkemizde meydana gelen müthiş sarsıcı olayların ana sebebinin ne olduğunu bizler defalarca yazmıştık. Bu köklü değişiklik olaylarını Türkiye yöneticilerinin kendi arzu ve istekleriyle yapmadıklarını, bir yerlerden talimat aldıklarını, bu olayların arkasında Amerika’nın olduğunu sürekli anlatmıştık. Türk milletinin çocukları bütün değerlerimizin yer ile yeksan edilmesine kolay kolay razı olamazdı. Örnekte görüldüğü üzere, ancak aldatılarak bunu yapabilirdi. Ve öyle oldu.

Bakın nasıl aldatıldı: Sonraki Sayfa »

Yine Geldik Aynı Yere

1915 Ermeni olaylarının 100. yılı münasebetiyle.

Almanya kralı Friedrich’in, İstanbul’un fethinden 45 gün sonra aklı başına geldiğinde Papa’ya bir mektup yazarak;

“Mehmet, çoktandır aramızda hükümferma bulunuyor. Türk kılıcı, çoktan beri başımızın üzerinde asılıdır. Karadeniz, çoktan bize kapalı ve Romanya, çoktan Türklerin hâkimiyetindedir. Oradan Macaristan’ı ve sonra Almanya’yı ele geçirecekler ve bu zaman esnasında biz, aramızdaki düşmanlık ve anlaşmazlıkla idame-i hayata devam edeceğiz. İngiltere ve Fransa kralları, birbirlerine karşı silaha sarıldılar. İspanya, ancak nadir anlardadır ki huzura kavuşuyor. İtalya ise, yabancı hükümetler için yapılan kavgalarla asla sulha kavuşamayacaktır. Eğer ordu ve silahlarımızı imanımızın düşmanlarına karşı tevcih edebilseydik, ne kadar iyi olurdu. Bu vazifenin ise Zat-ı Mukaddeslerinden daha ziyade kalbimde yer etmiş olduğunu söyleyemem ey Mukaddes Pederim”.

dediğini biliyorsunuz. Sonraki Sayfa »

Uyarmak Vatan Borcumdur – Sussam Gönül Razı Değil

 

Artık gerçekleri görün! Ne olur artık düşmanınızı tanıyın!

Düşmana taviz verilerek barışı sağlayamazsınız.

Bunu unutmayın. “Harp hiledir” diyen bir gelenekten geliyorsanız aldanmayın.

Ve yine unutmayın! Düşman silah bırakmaz.

Düşmana “düşman” olarak muamele edin! Yoksa çok geç olacaktır.

Aşağıya aldığım tırnak içindeki yazı 2006 yılında yayımlanan Türk Milletinin Mukadderatı isimli kitabımdan alıntıdır. Lütfen dikkatle okuyunuz. Alman kralı Friedrich Papa’ya bakın ne yazıyor:

İstanbul’un fethi Avrupa’da “korkunç bir felaket” olarak kabul edilmiştir. İleri gelen Avrupa kralları bu “vahim” durumu uzun boylu müzakere ettiler, ancak Osmanlılara karşı bir fiili durum yaratmaktan aciz kaldıklarını anladılar.  Ve bazıları üzüntülerinden uzun müddet dairelerine kapanıp matem tuttular ve dualar ettiler.

İmparator III. Friedrich fetihten ancak 45 gün sonra kendine gelebilmiş ve Papa’ya şöyle bir mektup yazmıştır:

 

Mehmet, çoktandır aramızda hükümferma[1] bulunuyor. Türk kılıcı, çoktan beri başımızın üzerinde asılıdır. Karadeniz, çoktan bize kapalı ve Romanya, çoktan Türklerin hâkimiyetindedir. Oradan Macaristan’ı ve sonra Almanya’yı ele geçirecekler ve bu zaman esnasında biz, aramızdaki düşmanlık ve anlaşmazlıkla idame-i hayata devam edeceğiz. İngiltere ve Fransa kralları, birbirlerine karşı silaha sarıldılar. İspanya, ancak nadir anlardadır ki huzura kavuşuyor. İtalya ise, yabancı hükümetler için yapılan kavgalarla asla sulha kavuşamayacaktır. Eğer ordu ve silahlarımızı imanımızın düşmanlarına karşı tevcih edebilseydik, ne kadar iyi olurdu. Bu vazifenin ise Zat-ı Mukaddeslerinden daha ziyade kalbimde yer etmiş olduğunu söyleyemem ey Mukaddes Pederim”.

En büyük Hıristiyan hükümdarı olan Alman imparatoru bu satırları ile Avrupa’nın siyasi durumunu ve çaresizliklerini en açık bir şekilde anlatmaktadır.  

İstanbul’un fethini Hıristiyan âlemi hazmedemedi. Tarih boyunca olduğu gibi Papa, Türklere karşı eline silah alacak her Hıristiyan’ı cennet ile müjdelemeye başladı. Papa’nın emriyle, Türklere karşı harpte kullanılmak üzere bütün başpiskopos, piskopos, manastır ve kiliselere vergi salındı. Bütün Hıristiyan âlemine “mukaddes harp vergisi” kondu. Bunu ödemekten kaçınan her Hıristiyan Papa tarafından “aforoz” edilmekle tehdit edildi. İslam dininin varlığı imha edilinceye kadar bütün Hıristiyan âlemi bir ittifak içine girecekti. Ancak, Papa ne kadar uğraştı ise de Katolik ve Ortodoks ittifakını sağlayamadı”.

Görüldüğü üzere Türkler, Katolik ve Ortodoks âlemi birbirine yaklaştırmamıştır. Onları barıştırmamıştır. Papa ne kadar uğraşmışsa da Katolik ve Ortodoks ittifakını sağlayamamıştır.

Haçlı Seferleri’nin tümünde, her zaman, hemen hemen bütün Avrupa Papa’nın kışkırtması ile Osmanlıya karşı harekete geçmiştir.

 Birinci Kosova Savaşı’nda:

SIRPLAR, BULGARLAR, MAKEDONLAR, ARNAVUTLAR, ULAHLAR, MOLDAVYALILAR, KARADAĞLILAR, HIRVATLAR, SLOVENLER, SLOVAKLAR, ÇEKLER, MACARLAR, TRANSİLVANYALILAR, LEHLER ve BOSNALILAR.

4. Haçlı Seferi’nde:

MACARİSTAN, FRANSA, İNGİLTERE, ALMANYA İMPARATORLUĞU, LEHİSTAN, VENEDİK, KASTİLYA, ARAGON, RODOS ŞOVALYELERİ, PAPALIK ve EFLAK PRENSLİĞİ… Ayrıca Osmanlı kuşatması altında bulunan BİZANS, TÖTON ŞÖVALYELERİ, NORVEÇ VE İSKOÇ KIRALLIKLARI, küçük İTALYAN DEVLETLERİ.

Niğbolu’da:

ALMANYA, FRANSA, MACARİSTAN, LEHİSTAN, EFLAK BOĞDAN, SIRBİSTAN, BOSNA, ARNAVUTLUK, PAPALIK VE BİZANS.. Ve yazık ki, bu koalisyonun bir  ortağı da Karaman…

II. Kosova Savaşı’nda:

YİNE BÜYÜK KOALİSYON KURULDU. ALMANYA, MACARİSTAN, LEHİSTAN SİCİLYA, Türkiye’ye isyan eden EFLAK (Romanya), BOĞDAN (Moldavya).

Haçlı ittifakını İstanbul’un fethinde de gördük, Çanakkale Savaşı’nda da! Anadolu’nun işgali, “Sevr” daha dün gibi değil mi?

Tarihimizde bu örnekler çoktur.

Ve aynı kuvvetler tarihî rollerini oynamaya devam etmektedir.

“Bizans sokaklarında kardinal külâhı görmektense Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederiz” hükmünden bu güne gelinmiştir.

Bin yıl sonra Katolik Vatikan ile Ortodoks Fener Patrikhanesi’nin ittifakı gözlerimizin önünde cereyan etti. O gün çok üzülmüştüm. Fener Patrikhanesi’nde yapılan törende Bartelemius Papa’yı ensesinden öperek Katolik – Ortodoks itti   fakını ilan etti. Ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti yetkilileri bu ittifakı alkışladılar. Şimdi gelinen nokta –görüldüğü üzere- Papa’nın “Soykırım” ifadesidir.

Ne bekliyordunuz? Başka bir sonuç mu bekliyordunuz?

Sizin; Avrupa’yı ikiye, üçe, beşe bölecek stratejileriniz var mı? Avrupa’ya 100 yıl savaşlarını, 30 yıl savaşlarını, 7 yıl savaşlarını yeniden yaşatacak stratejileriniz var mı? Sizin Niğbolu, Kosova, Mohaç stratejileriniz var mı? Elbette ki sonuç bu olacaktı.

Bu konuyu aslında iyice anlatmak için kitap yazmak lazım. Ama kimin umurunda!

Ermeni meselesini anlattığım “Kadın Milisler” adlı romanımı 1915 yılı için film yapmadılar. Ermenileri mazlum gösteren, Türkleri soykırımcı gösteren The Cat (Kesmek) filmini Bülent Arınç’ın (RTÜK’ten sorumlu) emriyle vizyona soktular. Bu gelişmelerin böyle olacağı daha o günlerden belli idi.

Ermenilere “taziye” ziyareti büyük bir zaaftı. Ermeni kiliselerini onarmak, onlara takdim etmek büyük bir zaaftı. Ermenilere iskân bölgeleri açmak için sözler vermek büyük zaaftı. Azınlık vakıfları projesi ile azınlıklara trilyonlarca lira para akıtmak büyük bir zaaftı. Ermeni danışmanlar almak, partilere Ermeni adaylar sokmak büyük bir zaaftı. Çünkü onlar belli bir davanın adamı olarak hareket ediyorlar. Normal bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak hareket etmiyorlar.

Aslında Kürt kardeşlerimizle bizim bir anlaşmazlığımız yoktur. Bu mesele “Kürt” adı altında kotarılan bir “Ermeni” meselesidir. Türkiye’nin “Kürt” meselesi yoktur.

Şunu asla unutmayınız. Ne yapılırsa yapılsın düşmanlarınız sizden memnun olmayacaktır. Ne kadar zeytin dalı uzatırsanız uzatınız, düşman düşmanlığından asla vazgeçemeyecektir. Çünkü medeniyeti, inancı, tarihi, toplumu farklıdır. Düşman sizden toprağınızı, malınızı, canınızı ister. Bu sonucu alıncaya kadar sizi işte böyle aldatır.

Dedem Terzi Hasan 1915 olaylarında, Bayburt’ta Taşmağazalar’da yakılanlar arasındadır. (Bütün şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum.) Dedemin ve bütün şehitlerimizin hatıraları acaba bugünkü devlet adamlarını rahatsız etmiyor mu? Yoksa verilen beyanatlar sahte mi?

Allah devletimize ve milletimize zeval vermesin.

Devletim ve milletim adına bütün bu gelişmeleri tarihî anlamda tehlikeli buluyorum.

Uyarmak vatan borcumdur.

Uyanınız

Türk Aydınının Devlet Aklı ve Affedilmez Zaafları

Türk aydını hakkındaki kesin kanaatim şudur:

 

– Türk aydını, Osmanlı Devleti’nin Duraklama Devri’nden sonra Akidesini (doktrinini) yitirmiş, istikametini kaybetmiştir.

– Türk aydınının; hayatı ve olayları izah etmede kullandığı bir metodu yoktur.

– Şartlar ne olursa olsun, Türk aydını kendi milleti ile empati yapamamakta, hayranı olduğu yabancı kültürlere karşı toleranslı davranmaktadır.

– En önemlisi aydın; devletini ilgilendiren olaylar karşısında tarafsız davranmaktadır. Kendi ülkesinden, kendi milletinden, kendi ideolojisinden yana olmamaktadır. Hâlbuki aydın, devleti ilgilendiren konularda tarafsız olamaz.

Amacım elbette bir tarih tartışması başlatmak değildir. Tarih zaten hükmünü vermiştir.

 

Tarihimizde yüzümüzü kızartacak hiçbir olay yaşanmamıştır. Protestanları, yani kendi tebaasını,  Ren Nehri’ni karşıya geçerek kurtulmak isterken, sarayının penceresinden nişan alarak ateş edip öldüren, kendi halkını bizzat keklik gibi avlayan krallar var tarihte. Avusturya-Macar İmparatoru Şarlken! Şarlken Kanuni ile zamandaştır. Bizim padişahlarımızın, tebaasına karşı asla böyle bir cürmü olmamıştır. Evlat katili olmuşlardır iddiası da hatalıdır. İktidar değişiklikleri bugün bile nelere mal olmaktadır, görüyorsunuz. Kaldı ki Ortaçağ’da bütün imparatorluklarda iktidar değişiklikleri hep kanlı olmuştur. Binlerce insan iktidar uğruna öldürülmüştür. Osmanlılarda devletin geleceği ve bölünmezliği esasına çok önem verilmiştir. İleride devletin parçalanmaması için tehlike önceden bertaraf edilmiştir. İlk bakışta katliam gibi görülebilir, ama burada asıl önemli olan nokta devletin bütünlüğüdür. Devleti uğruna kendi evlatlarını bile gözden çıkaran insanları devletlerini bir CİHAN DEVLETİ yapmışlardı. Halen Anadolu’da BATI TÜRK HAKANLII yaşıyorsa varlığını o insanlara borçludur.

Türk aydını düşman propagandalarına uyarak kendi geçmişine tıpkı düşmanları gibi sövmektedir.

 

Gelelim Şah İsmail konusuna:

 

Aşağıya bazı tarihi tespitleri yazacağım. Bu tespitler, tarihçi olmayanların, olayları ilmi mecrasından öğrenme alışkanlığı olmayanların tespitleri ile elbette aynı değildir. İdeolojik propaganda maksadıyla yazılmış kitaplardan alınan bilgilerle tarihi gerçekler aynı değildir.

 

Şah İsmail meselesini anlamak için zamanın İran (Safevî) devletinin dış politikasını ve Batı ile yaptığı işbirliğini bilmek gerekiyor.

 

Aşağıdaki bilgiler propaganda broşürlerinden alınmamıştır.

 

Biz ecdadımızın çizdiği yolun sonuna kadar savunucusuyuz. Bu bir DEVLET meselesidir.

 

Bu konuda aydınımızın belli ideolojik saplantılarla hareket etmesi son derece hatalıdır.

 

Türk aydını devlet aklını kaybetmiştir. Rastgele insanları devlet kademelerine getirirseniz devletin gelip dayanacağı nokta işte böyle tehlikeli bir nokta olacaktır.

 

Zamanın tarihi olaylarını gözden geçirelim.

 

“1502 yılında Akkoyunlu Devleti yıkılmış, İran imparatorluk tahtına Safeviler geçmişti. Yakın doğuda siyasi dengeler yeniden altüst olmuştu. Hem Türk, hem de müsamahasız bir Şii olan Şah İsmail, Safevî Devleti’nin tahtına oturmuştu. Osmanlı’nın karşısında, Timur ve Uzun-Hasan’dan sonra üçüncü bir tehdit unsuru oluşmuştu. Safeviler…

 

Safevîlerin çıkışı Avrupa’yı tekrar ümitlendirmişti.

 

Papa bu olayı; “Türklere karşı büyük ölçüde bir harekete geçmek için ilahi bir fırsat” olarak yorumluyordu.      Endülüs’ü yıktıktan sonra, artık en büyük Hıristiyan kıralı olan Katolik Fernando’ya: “ŞEREFSİZ TÜRKLERE KARŞI ALMANYA, FRANSA, PORTEKİZ, İSKANDİNAVYA DEVLETLERİNİN DERHAL BİRLEŞMESİ LAZIMDIR” diyordu.

 

Şah İsmail, tıpkı Timur gibi, tıpkı Uzun-Hasan gibi Batı için ümit kaynağı olmuştu.

 

Şah İsmail, “kan ve ateşle Sünnileri sindirip Şii mezhebini hakim kılmaya” çalışıyordu. Genç, hırslı, deha sahibi, iyi bir asker olarak II. Bayezid’den daha enerjikti. Onunla ancak Şehzade Selim çapında ve karakterinde bir şahsiyet başa çıkabilirdi.

Şah İsmail, Osmanlı’nın kudretini biliyordu. Bunun için Memluklere ve Venedik’e ittifaklar kurmak için elçiler gönderiyordu.

Ama Osmanlı da biliyordu ki, “Osmanlı cihan devletini ancak başka bir Türk devleti yıkabilirdi”.

Şah İsmail’in emelleri pek büyüktü. Vaktiyle Fatımilerin başaramadıkları bir şeyi, İslam dünyasını Şii mezhebi altında birleştirmeyi düşünüyordu. Osmanlı barajı yıkılırsa, Mısır ve Türkistan’daki Türk imparatorluklarının artık Safevîlerin önünde tutunabilmeleri mümkün olmazdı.

Şah İsmail’in vicdan hürriyeti tanımaması, o zamana kadar İran’da kardeşçe yaşayan Sünni ve Şii’leri birbirine düşürdü. Türkmenlerin büyük bir kısmı Şii oldu. Sünni kalanlar, Anadolu’ya göçtü. Şah İsmail, kan ve ateşle, İslam dininin mezhep coğrafyasını değiştirmeye çalıştı. Anadolu’da Şii propagandasının önlenmesi için birçok tedbirler alınıyordu. II. Bayezid, büsbütün gafil davranmıyor, Orta Anadolu’ya büyük kuvvetler yığıyordu.

 

Şah İsmail, Osmanlı topraklarında derinlemesine ilerlemeyi göze alamamıştır. Dünyanın bu birinci ordusundan çekinmiştir. Hatta II. Bayezid’e “Şanlı büyük babam” hitabı ile başlayan bir mektup göndermiştir.”

 

Tabii ki olayı, Trabzon’daki şehzadeliği sırasında İran’ı yakından takip eden Yavuz Sultan Selim çözmüştür. Bu bir devlet politikasıdır. Bugün bu konuyu mensubu olduğunuz mezhep açısından bakarsanız yerinizi ve safınızı belli etmiş olursunuz. Elbette ki bizim safımız Sünni de olsak, Alevi de olsak devletin safıdır. Türk Milletinin safıdır.

 

Milletimizin samimiyetini ve hoşgörüsünü saflığına yoranlar her zaman aldanmışlardır.

 

Türk aydını 300 yıldır devletinin problemlerine bir çözüm üretememiştir. Devlet aklını kaybetmiştir. Tarihle ilgili, devletle ilgili, doktrin ve metotla ilgili bir sürü zaafı ruhunda taşımaktadır.

 

Milletimiz tarihin sahnesine yeniden çıkacaktır. Ruhunda bu büyüklük vardır. Bunu hiçbir güç engelleyemeyecektir.

Ülkemizde Gelişen Olaylar Karşısında Türk Siyasetçisi ve Türk Aydınını Tarihî Sorumluluğu

Ülkemizde gelişen olayların rastgele olaylar olmadığını, Kürt kökenli nüfusumuzun kendiliğinden hareket etmediğini, Türkiye devletinin doğusundan sıkıştırıldığını, bunun aslında 21. Yüzyıl Haçlı savaşı olduğunu, bu savaşın üstün bir kurmay anlayışı ile Batılıların bizim topraklarımıza yaydıklarını her fırsatta yazıyorum. BOP, ERGENEKON İDDİALARI, PARALEL YAPI, ÇÖZÜM SÜRECİ, 17-25 ARALIK OLAYLARI, ADALETİN, ANAYASA MAHKEMESİ’NİN, YARGITAY’IN, DANIŞTAY’IN YENİDEN ŞEKİLLENDİRİLMESİ, YANDAŞ BASIN YAYIN TEŞKİLİ, ANAYASA’NIN DEĞİŞTİRİLMEK İSTENMESİ, ANADOLU’DA İSTİKLAL SAVAŞI YAPILMAMIŞTIR İDDİALARI, SEVR ANLAŞMASI DİYE BİR ŞEY YOKTUR İDDİALARI, OSMANLI DEVLETİNİ YENİDEN KURUYORUZ İDDİALARI VS.

Bütün bunların hepsi muazzam bir düşman kurmayının konuları ve uygulamalarıdır.  Hedef Türkiye Cumhuriyeti’dir. Devletimiz, düşmanın askerî hedefidir. Olayların bize kadar ulaşabilen şeklinden bile bunu anlamak mümkündür.

Türkiye’nin derin devleti de ele geçirilmiştir. Bu sebeple topraklarımızı savunma hattı bize kadar gerilemiştir. Yani halka kadar gerilemiştir.

Muhalefetin de düşman kurmayı tarafından dizayn edilmiş olması sebebiyle ülkemizin savunulmasının sorumluluğunun tamamen uyanacak Türk milleti üzerinde kaldığı artık kesin olarak anlaşılmıştır.

Bu sebeple bendeniz uzun süreden beri İTTİFAK konusu ile ilgili yazılar yazmakta, Türk siyasî parti liderlerine ve Türk aydınına çağrılarda bulunmaktayım.

Görüyorum ki Türk siyasetçisi ve Türk aydını meselenin önemini henüz kavramış değildir.

Endülüs’te Berberiler ile Araplar arasında da aynı çekişme olmuştur. Onlar da ülkenin nimetlerinin aslan payını kapma yarışına girmişler, ülkenin gücünü (siyasî erki) elinde bulunduranlar bundan sonuna kadar istifade etmişler, nimetleri karşı tarafa kaptırmama mücadelesine girişmişler ve asabiye savaşları böylece başlamış, Endülüs bu şekilde tarihe karışmıştır.

“Savunma hattı halka kadar inmiştir” sözünü kullandım. Görünen budur. Siyasî parti liderleri kendilerini en büyük sanmaktadırlar. Bulundukları yerden herhalde her şeyi tozpembe görüyorlar. Bu büyük bir sorumsuzluk örneğidir. Millet bu anlamda siyasî partilerden ümidini kesmiştir.

Türk aydınına gelince:

Türk aydını ülkemizin problemleri karşısında üç yüz yıldır çaresiz ve çözümsüzdür. Üretici bir düşünce ortaya koyamamıştır. Yapılan şey sadece sen-ben kavgasıdır. Birinin diğerine üstünlük kavgasıdır.

Ülkesinin direkt olarak düşmanla karşı karşıya kaldığını gördüğü halde Türk aydını hala kendi geçmişine söverek kültürünü göstermeye çalışmaktadır. Osmanlı padişahlarına söverek, onlara “piç” diyerek bir netice alacağını sanmaktadır.

Bir kısım aydınımız ise klasik bir eleştiri hastalığı içindedir. Bir tarihî şahsiyet üzerinden aydınlar birbirine girmekte ve birbirlerine adeta nazire yaparcasına o şöyleydi, bu böyleydi eleştirileri yaparak yüksek kültürlerini! ortaya koymaktadırlar. Üzgünüm ki bu aydınlardan büyük bir kısmı aynı zamanda siyasî partilerimizde de görev yapmaktadırlar. Bir kısmı da üniversitelerimizde hocadır.

Bu kısır çekişmeleri oturduğumuz yerden üzüntü ile izlemekteyiz. Bu durumun Endülüs’ün yıkılmasına sebep olan ortamdan farkı yoktur. Tasavvufu ve felsefesi olmayan, ülkesinin geleceği üzerinde hiçbir bilimsel önerisi olmayan aydınlar, ellerine geçirdikleri araçlarla birbirleri ile kültür üstünlüğü yarışı yaparak tatmin olmaktadırlar.

Önerim şudur:

1)    Türk aydını doktrin yapısını (akidesini) yeniden gözden geçirmelidir. Çünkü düşmanın ortaya koyduğu çelişkili propagandalar karşısında aydınımız da çelişkiye düşmüş, istikametini kaybetmiştir.

2)    Türk aydını tarihî olayları, dünya olaylarını bilimsel olarak izah edebilecek metottan mahrumdur. Bunun için dinamik bir tahlil metodu kullanmalıdır.

3)    Düşmanın doğrudan doğruya saldırıda bulunduğu ülkemizin aydını bu durumu iyi anlamalıdır. Düşmanın elde ettiği kurumların ikna çabalarına aldanmamalı, devletinin ve milletinin yanında yer aldığını göstermeli, taraf olduğunu anlamalı, anlatmalı ve kendisine yakın olan bütün parti ve sivil toplum kuruluşları ile aralarındaki fikir farklılıklarını bir tarafa koymalı, devleti savunma düşüncesi etrafında yeniden örgütlenmelidir. Söz konusu vatansa, asıl lideri tayin ettikten sonra onun emrine girilmeli ve vatan savunması için biat ettiği liderini yıpratma yoluna gitmemelidir. Lideri isabetli bir şekilde seçmeli, ondan sonra lider eleştirilmemelidir. Lider emrinde topyekûn mücadeleye girilmelidir.

4)     Bir kısım aydınımızın, henüz direkt olarak kendisine bir zarar verilmediği için ülkemizin içinde bulunduğu durumun bir savaş olduğunu anlamadığını görüyorum. Herkesin, ülkemizin aslında büyük bir savaşın içinde olduğunu görmesi kaçınılmazdır. Bunu görmeye mecburuz. Olayları iyi analiz etmek gerekiyor.

Türk aydının olayları anlamamak gibi saf bir tutuma girmesi büyük bir yanlıştır. Hatadır. Osmanlı Devleti’nin son zamanlarının aydınlarının hatasına düşmemek gerekiyor. Aydınımız olaylar karşısında saf ve tarafsız davranmamalıdır.

Devletimizin içinde bulunduğu olaylar ve bu olaylar karşısında bizim ve aydınımızın kaçınılmaz tarihî ve millî görevlerimiz vardır. Bu görevleri yerine bu gün getiremez isek hep birlikte yıkılan devletin altında kalırız.

Bazı aydınlarımızın ülkemizde herhangi bir tehlike görmediğini de gözlemlemekteyim. Düşman onların da gözlerini bir gün açar.  Olayların nereye geldiğini gördüklerinde geç kaldıklarını onlar da anlayacaklardır. Ama uyanmalarının bir faydası olmayacaktır.

İçinde bulunduğumuz olaylar, olaylar karşısında bizim durumumuz maalesef bundan ibarettir.

Bütün aydınlarımızı buradan uyarıyorum. Yeniden büyük bir İTTİFAK kurmak ve tayin edilen lidere tartışmasız bağlı kalmak suretiyle topyekûn mücadeleye girilmelidir. Bunun için herkes üzerine düşen görevi yapmalıdır.

Uyarmak vatan borcumdur.

 

31.12.2014