Türklerin Müslüman Olması

4)

Arapların, Çinlilere karşı kesin şekilde vaziyet almaları, Türklerle Müslümanları yaklaştırmış. X. Yüzyılın ilk çeyreğinde Maveraünnehir tamamen bir Müslüman ülkesi olmuştur. Zaten Maveraünnehir, Hunlardan Göktürklerin yıkılışına kadar Büyük Türk Hakanlığı’na dahil bir ülke idi. Müslümanlığı kabul eden Türklerin, Samanilerin (İran) elinde bulunan bu ülkeyi geri alması şarttı. Samaniler askeri bakımdan ezilirse, halkın yeni hanedanı tanımaması için hiçbir sebep kalmazdı. Büyük Türk Hakanlığı’nın yani Karahanlılar’ın Müslüman olması Maveraünnehir ve sonra Horasan’ı, yani Yakın Doğu ile Orta Doğu’nun geçit yerinde olan pek zengin ve kalabalık ülkeleri, olgun bir meyve halinde Türkler’in eline düşürecekti. Siyasi dehaya sahip olan Türk hükümdarlarının bu gerçeği görmemeleri mümkün değildi.
Maveraünnehir ve Horasan alınmadıkça, Türk İmparatorluğu’na istikbal yoktu. Nitekim Uygurlar cihangir bir devlet olamamışlardı. Bir Uzak Doğu devleti olma özelliğini kaybeden Türk imparatorluğu, Orta Asya’ya tıkılıp kalamazdı. Böyle bir kara devletinin cihanşümul rol oynayabilmesine imkan yoktu. Türk imparatorluğunun ise, cihanşümul ehemmiyetten düşmesi, Türkler’in yüzlerce senelik ananelerinin, haysiyetlerinin çiğnenmesi demekti.
İslam dininin kabulünde hakim olan siyasi ve jeopolitik fikirler bunlar olmakla beraber, mesele bundan ibaret değildir. Tabir caizse manevi bir cephesi de vardır.
Türkler’in bir kısmı Şaman dinini bırakmış, Budist, Manihaist olmuştu. Başka din ve mezheplere giren Türkler de vardı. Budist ve Manihaist’liğin milli bünyeye uymadığı bir asır geçmeden kolayca anlaşılmıştı. Türkleri yabancı kültürlere iten, cihangirlik vasfını kaybettiren, hatta askeri meziyetlerine ve teşebbüs dehalarına halel getiren bu dinler, Şaman dininin kısmen terkinden sonra, Türk cemiyetinde buhran doğurmak, manevi kıymetlerini değiştirmekle kalmamış, Türk devletinin siyasi bünyesini adeta tahrip etmiş, felce uğratmıştı. Fevkalade pratik oluşu ve Türkler’in öteden beri değer verdikleri manevi kıymetlere bağlılığı bakımından Müslüman dini, bütün bu kusurlardan ve eksikliklerden uzaktı.
Türkler’in Müslüman dinini samimi olarak ve kendi istekleriyle kitle halinde kabulleri ve İslam’ın az zamanda milli bünyeye tamamen uygun bir din haline gelmesi, Türkler’i tarihlerinin en büyük ve şevketli devrinin eşiğine götürdü.
Karahanlılar’ın kitle halinde Müslüman olmalarından sonra, Müslüman olmayan Türkler asırlarca mevcut bulundu, bugün de vardır. Fakat bundan sonraki asırlarda, hele Cengiz’den sonra Moğol imparatorluğu döneminde Şaman dinine bağlı Türkler, ehemmiyetsiz bir azınlık halinde, Türkler’in Müslüman dinini ve kültürünü kabulünü müteakip, artık Müslüman Doğu’nun, Sibirya’nın ıssız ülkelerinde hayatlarına devam edebildi.
Türkler, Hanefi mezhebini kabul etmişlerdir. Bağdat’taki Abbasi halifesi de bu mezheptendi. İslam dininin pratik ve realistliği yanında bu mezhebin toleranslı oluşu Türkler’i cezbetmişti. Bu asırlarda Şiiler, İslam dünyasında, Irak’ta, Horasan’da ve her yerde halifenin otoritesini geniş ölçüde yıpratmışlardı.
İslam dini ile Türkler’in birbirlerine faydaları karşılıklı olmuştur. Müslümanlık Türkler’e manevi birlik bahşettiği gibi, Türkler de Sünni Müslümanlığın usanmak bilmez savunucusu oldular. Şii mezheplerin bugünkü dar sınırlarına itilmesi, Sünni mezheplerin, bilhassa Hanefi mezhebinin kesin zaferi Türkler’in sayesinde olmuştur.
Diğer taraftan Türk boylarının nüfusunun büyük bir hızla artması da Türkler için İslam dünyasının zengin ülkelerine dalmayı ve açık denizlere erişmeyi zaruri kılıyordu. İslam dünyası, kargaşalıktan ve o zamana kadar en büyük otorite olarak gördüğü hilafetin zaafından usanmıştı. Türkler’in getireceği asayiş, nizam ve müsamahaya can atacağı her şeyden belliydi. Bu eğilimin, büyük çapta teşkilatçı ve derin siyasi dehaya sahip Türk hükümdarlarınca sezilmemesine imkan yoktu.

Bu Yazı Birilerine Uyarıdır

1)

Değerli dostlar,

“Bendeniz “KORKUNÇ İMANLI BİR MÜSLÜMANIM” ve de düşmanlarını asla affetmez bir OSMANLI’yım. Türk’üm. Bu toprakların, bu sancağın, bu bayrağın ve de bütün millî değerlerimizin yılmaz, usanmaz, korkmaz bir savunucusuyum. Bekçisiyim.

Dinimi asla kimseye tartıştırmam.

Sayfamda gerek İslam dini ile ilglili, gerek Osmanlı ile ilgili ileri geri laf edenler kim olurlarsa olsunlar, asla affetmem. Saygı da göstermem. Bu tür yazıları, paylaşımları ibretle izliyorum ve büyük üzüntü duyuyorum. Hiç olmayacak eleştiriler saygıdeğer dostlarımdan gelince vicdanım kanıyor, kahroluyorum. Bu dostların itirazlarının aslını anlıyorum. Meşrepleri gereği bunu yapıyorlar. Biliyorum. Türkler, yüzyıllardır Batı ile kendi ulvî davalarının kavgasını yaparken, doğudan gelen bu tür engellemeler yüzünden zamanla kuvvetlerini yitirmişlerdir. Şu anda bu tür itirazların sebebinin yine tarihi temelleri olduğunu kabul etmek gerekir. Yoksa; kimse durup dururken bu tür yazıları kaleme almaz, bu tür saldırıları yapmaz.. Hele hele bu tür itirazları yapanların belirli siyasî akımlar içerisinde bulunmaları daha da vahim bir şeydir. Bu demektir ki aslında hareketlerinin de esaslarının ne olduğunu bilmemektedirler. Neye veya kime hizmet ettiklerini anlayamamaktadırlar. Dşüncelerinin hangi toplum temeline dayandığını anlayamamaktadırlar. Bu değerli, saygıdeğer dostlarımın ömürlerinin ahir zamanlarında “imansız” gitmelerini de asla istemem.

Bu sebeple onlara cevap olmak üzere birkaç yazı yazacağım. Biliyorum ki sizler okumayacaksınız. Onlar okusun yeter.

Saygılarımla.

1)

“Türklerin Müslüman olmaları tarihin seyrini değiştirmiştir.

1040’ta Karahanalılar, Kaşgar ve Semerkand’dadır. Büyük Türk Hakanlığı tacı, Selçuklulara geçmiştir. 1037’de Selçuklu başkenti, Nişapur şehridir. Artık Türk İmparatorluğu bir Yakın Doğu devletidir. Uzak Doğu ile binlerce yıllık alakalarını kesmiştir bile. 1071 Malazgirt ve Anadolu’Bufethidir. 1077’de Türkiye devleti kurulmuş ve İznik şehri başkent seçilmiştir. 13 yüzyıllık tekamül o kadar olgunluğa erişmiştir ki, son yüzyılın tarihi baş döndürücü olmuştur.
Aslında Türkler’in Müslüman dinini kabul etmeleri asırlarca süren bir tekamülün ve yüksek milli ve siyasi menfaatlerin icabıdır. Bir anlık bir hadise ve bir tek şahsın içine doğmuş bir ilham neticesi olmaktan uzaktır. Bilindiği gibi bu konuda bir Satuk Buğra Han efsanesi vardır.
Satuk Buğra Han’ın, atalarının yüzlerce, binlerce yıllık dini olan Şamanlığı bırakıp Müslüman olması ve Büyük Türk Hakanlığı’nın resmi dininin İslam dinine çevrilmesi, ilahi bir ilhama bağlanmış ve Türkler arasında meşhur “Satuk Buğra Han Efsanesi” doğmuştur. Bu efsaneye göre; Türk Hakanı rüyasında İslam dininin esaslarını öğrenir ve sabah kalkınca Müslüman olduğunu bildirir. Tebaasına da bu dini öğretir ve bütün Türkler’in “Müslüman” olmalarını buyurur.
Türkler’in Müslüman dini ile temasları VII. Asrın sonlarında başlar. 610 yılında doğan İslam dinini Türkler 1.5 asır iyice tetkik etmişlerdir. Bu müddet zarfında İslam İmparatorluğu hizmetine giren yüz binlerce Türk, Müslüman olmuş, Halifenin başkumandanlığını ele geçirmiş, Mısır-Suriye’de ilk Müslüman Türk devleti olan Tolonlular, bir Oğuz Türk’ü tarafından kurulmuştur. ”

Not: Yazı ile ilgili kaynak göstermeye gerek duymuyorum.

Yarabbi! Aklımıza Mukayyet Ol!

“15 Kasım 2002’de Ankara’daki ABD Büyükelçisi Washington’a şöyle bir telgraf göndermişti: Türkiye’de ordu, bürokrasi ve yargıdan oluşan derin devlet vardır. Derin devletin merkezinde de ordu bulunmaktadır. Derin devlet, ABD’nin de desteklediği reformların önündeki en büyük engeldir.”

İlker Başbuğ.

Başka söze hacet var mı? Ve bu adam “silahlı örgüt kurmak” suçundan içeriye atıldı, yargılandı.

Bir devlet düşmanını bu kadar mı es geçer. Bir devletin devlet adamları düşmanını bu kadar mı tanımaz?

Yarabbi! Sen aklımıza mukayyet ol

Unutmayın

“George W. Bush yönetimi, TSK’ya karşı oynanan oyunu desteklemiştir.”

Eski Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ bunu söylüyor.

ABD “model ortağı” olan Türkiye’nin ordusuna diz çöktürmüştür. Ergenekon davaları aslında ABD patenetli davalardı. Üzgünüm, hala anlaşılamadı.

Tehlike Evlerimize Kadar Yaklaşmıştır

“Tehlike Evlerimize Kadar Yaklaşmıştır”

    “Tartışmanın faydası yoktur, bu bir iç savaştır” diye yazmıştım.  Ülkemizin içinde bulunduğu durumu Balkan Savaşları’na benzetmiştim. Balkan Savaşları’na ülkeyi akılsızca sokan idare ile bugünkü idareyi karşılaştırmıştım. Birçok dostum AKP eleştirisi zannetti düşüncelerimi. Hâlbuki yazılarımın AKP eleştirisi ile hiç alâkası yoktu. Amacım kesinlikle AKP’yi eleştirmek değildi.

    Tehlikenin iyice evimize yaklaştığını gözlerimizle görmeden neler olduğunu anlamamız mümkün olmadı. Birçok yetkili daha hala da anlamış değil savaşı.

    Yeni Şafak Gazetesi’ndeki bugünkü makalesinin başlığını “Rusya ve İran Suriye’ye El Koydu” şeklinde atmış İbrahim Karagül. Son derece manidar bir yazı kaleme almış. Çok beğendim. Kaçınılmaz gerçeği nihayet görmüş. Biraz geç kalmış bir yazı bence. İbrahim Karagül gibi bir yazarın daha baştan olayların buraya geleceğini anlaması gerekirdi. Ama partizanca bakış alışkanlığı sebebiyle, iktidara yakınlığı sebebiyle bir türlü karar alıcıları eleştiremedi şimdiye kadar. Şimdi bıçağın kemiğe dayandığını gördü. Sonraki Sayfa »

Gelişen Olayların Manasını Anlamak İçin.

Yıllar önce bir kitap okumuştum. 28 Şubat. Yazarı Şevket Kazan’dı. Şevket Kazan Erbakan’ın yakın dava arkadaşı idi. Adalet Bakanlığı yapmıştı.

Kitapta “Keşke Olmasaydı!” diyordu. Recep Tayyip Erdoğan’ın hangi tuzaklarla ABD ve İsrail’in saflarına çekildiğini anlatıyordu. Biliyorsunuz ki Şevket Kazan Erdoğan’ın dava arkadaşıydı. Gelişmeleri sizler de biliyorsunuz. Okuduğu bir şiirden dolayı suçlu bulunmuş, hapse atılmıştı.

Aşağıda bu konuyu başka bir açıdan değerlendiren bir yazıyı sizlerle paylaşacağım. Aslında yazı bir inceleme yazısı. O günkü gazete kupürleri ile ve köşe yazılarından alıntılarla yazı desteklenmiş. Çok uzun olmasın diye o alıntıları buraya almadım. Yazının başlığında şu ifadeler yer alıyor:
Erbakan reddetti

Yazıcıoğlu reddetti

Recep Tayyip Erdoğan kabul etti. Sonraki Sayfa »

Ay’da Petrol Var

CIA’nin hazırlayıp internete koyduğu kurumsal bir ders kitabından Ümit Özdağ’ın alıp “Algı Yönetimi” adlı kitabına koyduğu, milletlerin iradesine istenirse nasıl hükmedilebileceğini anlatan bir örneği, ibret olsun diye, özetleyerek dikkatinize sunmak istiyorum.

Ülkemizde meydana gelen müthiş sarsıcı olayların ana sebebinin ne olduğunu bizler defalarca yazmıştık. Bu köklü değişiklik olaylarını Türkiye yöneticilerinin kendi arzu ve istekleriyle yapmadıklarını, bir yerlerden talimat aldıklarını, bu olayların arkasında Amerika’nın olduğunu sürekli anlatmıştık. Türk milletinin çocukları bütün değerlerimizin yer ile yeksan edilmesine kolay kolay razı olamazdı. Örnekte görüldüğü üzere, ancak aldatılarak bunu yapabilirdi. Ve öyle oldu.

Bakın nasıl aldatıldı: Sonraki Sayfa »

Yine Geldik Aynı Yere

1915 Ermeni olaylarının 100. yılı münasebetiyle.

Almanya kralı Friedrich’in, İstanbul’un fethinden 45 gün sonra aklı başına geldiğinde Papa’ya bir mektup yazarak;

“Mehmet, çoktandır aramızda hükümferma bulunuyor. Türk kılıcı, çoktan beri başımızın üzerinde asılıdır. Karadeniz, çoktan bize kapalı ve Romanya, çoktan Türklerin hâkimiyetindedir. Oradan Macaristan’ı ve sonra Almanya’yı ele geçirecekler ve bu zaman esnasında biz, aramızdaki düşmanlık ve anlaşmazlıkla idame-i hayata devam edeceğiz. İngiltere ve Fransa kralları, birbirlerine karşı silaha sarıldılar. İspanya, ancak nadir anlardadır ki huzura kavuşuyor. İtalya ise, yabancı hükümetler için yapılan kavgalarla asla sulha kavuşamayacaktır. Eğer ordu ve silahlarımızı imanımızın düşmanlarına karşı tevcih edebilseydik, ne kadar iyi olurdu. Bu vazifenin ise Zat-ı Mukaddeslerinden daha ziyade kalbimde yer etmiş olduğunu söyleyemem ey Mukaddes Pederim”.

dediğini biliyorsunuz. Sonraki Sayfa »

Uyarmak Vatan Borcumdur – Sussam Gönül Razı Değil

 

Artık gerçekleri görün! Ne olur artık düşmanınızı tanıyın!

Düşmana taviz verilerek barışı sağlayamazsınız.

Bunu unutmayın. “Harp hiledir” diyen bir gelenekten geliyorsanız aldanmayın.

Ve yine unutmayın! Düşman silah bırakmaz.

Düşmana “düşman” olarak muamele edin! Yoksa çok geç olacaktır.

Aşağıya aldığım tırnak içindeki yazı 2006 yılında yayımlanan Türk Milletinin Mukadderatı isimli kitabımdan alıntıdır. Lütfen dikkatle okuyunuz. Alman kralı Friedrich Papa’ya bakın ne yazıyor:

“İstanbul’un fethi Avrupa’da “korkunç bir felaket” olarak kabul edilmiştir. İleri gelen Avrupa kralları bu “vahim” durumu uzun boylu müzakere ettiler, ancak Osmanlılara karşı bir fiili durum yaratmaktan aciz kaldıklarını anladılar.  Ve bazıları üzüntülerinden uzun müddet dairelerine kapanıp matem tuttular ve dualar ettiler.

İmparator III. Friedrich fetihten ancak 45 gün sonra kendine gelebilmiş ve Papa’ya şöyle bir mektup yazmıştır:

 

Mehmet, çoktandır aramızda hükümferma[1] bulunuyor. Türk kılıcı, çoktan beri başımızın üzerinde asılıdır. Karadeniz, çoktan bize kapalı ve Romanya, çoktan Türklerin hâkimiyetindedir. Oradan Macaristan’ı ve sonra Almanya’yı ele geçirecekler ve bu zaman esnasında biz, aramızdaki düşmanlık ve anlaşmazlıkla idame-i hayata devam edeceğiz. İngiltere ve Fransa kralları, birbirlerine karşı silaha sarıldılar. İspanya, ancak nadir anlardadır ki huzura kavuşuyor. İtalya ise, yabancı hükümetler için yapılan kavgalarla asla sulha kavuşamayacaktır. Eğer ordu ve silahlarımızı imanımızın düşmanlarına karşı tevcih edebilseydik, ne kadar iyi olurdu. Bu vazifenin ise Zat-ı Mukaddeslerinden daha ziyade kalbimde yer etmiş olduğunu söyleyemem ey Mukaddes Pederim”.

En büyük Hıristiyan hükümdarı olan Alman imparatoru bu satırları ile Avrupa’nın siyasi durumunu ve çaresizliklerini en açık bir şekilde anlatmaktadır.  

İstanbul’un fethini Hıristiyan âlemi hazmedemedi. Tarih boyunca olduğu gibi Papa, Türklere karşı eline silah alacak her Hıristiyan’ı cennet ile müjdelemeye başladı. Papa’nın emriyle, Türklere karşı harpte kullanılmak üzere bütün başpiskopos, piskopos, manastır ve kiliselere vergi salındı. Bütün Hıristiyan âlemine “mukaddes harp vergisi” kondu. Bunu ödemekten kaçınan her Hıristiyan Papa tarafından “aforoz” edilmekle tehdit edildi. İslam dininin varlığı imha edilinceye kadar bütün Hıristiyan âlemi bir ittifak içine girecekti. Ancak, Papa ne kadar uğraştı ise de Katolik ve Ortodoks ittifakını sağlayamadı”.

Görüldüğü üzere Türkler, Katolik ve Ortodoks âlemi birbirine yaklaştırmamıştır. Onları barıştırmamıştır. Papa ne kadar uğraşmışsa da Katolik ve Ortodoks ittifakını sağlayamamıştır.

Haçlı Seferleri’nin tümünde, her zaman, hemen hemen bütün Avrupa Papa’nın kışkırtması ile Osmanlıya karşı harekete geçmiştir.

 Birinci Kosova Savaşı’nda:

SIRPLAR, BULGARLAR, MAKEDONLAR, ARNAVUTLAR, ULAHLAR, MOLDAVYALILAR, KARADAĞLILAR, HIRVATLAR, SLOVENLER, SLOVAKLAR, ÇEKLER, MACARLAR, TRANSİLVANYALILAR, LEHLER ve BOSNALILAR.

4. Haçlı Seferi’nde:

MACARİSTAN, FRANSA, İNGİLTERE, ALMANYA İMPARATORLUĞU, LEHİSTAN, VENEDİK, KASTİLYA, ARAGON, RODOS ŞOVALYELERİ, PAPALIK ve EFLAK PRENSLİĞİ… Ayrıca Osmanlı kuşatması altında bulunan BİZANS, TÖTON ŞÖVALYELERİ, NORVEÇ VE İSKOÇ KIRALLIKLARI, küçük İTALYAN DEVLETLERİ.

Niğbolu’da:

ALMANYA, FRANSA, MACARİSTAN, LEHİSTAN, EFLAK BOĞDAN, SIRBİSTAN, BOSNA, ARNAVUTLUK, PAPALIK VE BİZANS.. Ve yazık ki, bu koalisyonun bir  ortağı da Karaman…

II. Kosova Savaşı’nda:

YİNE BÜYÜK KOALİSYON KURULDU. ALMANYA, MACARİSTAN, LEHİSTAN SİCİLYA, Türkiye’ye isyan eden EFLAK (Romanya), BOĞDAN (Moldavya).

Haçlı ittifakını İstanbul’un fethinde de gördük, Çanakkale Savaşı’nda da! Anadolu’nun işgali, “Sevr” daha dün gibi değil mi?

Tarihimizde bu örnekler çoktur.

Ve aynı kuvvetler tarihî rollerini oynamaya devam etmektedir.

“Bizans sokaklarında kardinal külâhı görmektense Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederiz” hükmünden bu güne gelinmiştir.

Bin yıl sonra Katolik Vatikan ile Ortodoks Fener Patrikhanesi’nin ittifakı gözlerimizin önünde cereyan etti. O gün çok üzülmüştüm. Fener Patrikhanesi’nde yapılan törende Bartelemius Papa’yı ensesinden öperek Katolik – Ortodoks itti   fakını ilan etti. Ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti yetkilileri bu ittifakı alkışladılar. Şimdi gelinen nokta –görüldüğü üzere- Papa’nın “Soykırım” ifadesidir.

Ne bekliyordunuz? Başka bir sonuç mu bekliyordunuz?

Sizin; Avrupa’yı ikiye, üçe, beşe bölecek stratejileriniz var mı? Avrupa’ya 100 yıl savaşlarını, 30 yıl savaşlarını, 7 yıl savaşlarını yeniden yaşatacak stratejileriniz var mı? Sizin Niğbolu, Kosova, Mohaç stratejileriniz var mı? Elbette ki sonuç bu olacaktı.

Bu konuyu aslında iyice anlatmak için kitap yazmak lazım. Ama kimin umurunda!

Ermeni meselesini anlattığım “Kadın Milisler” adlı romanımı 1915 yılı için film yapmadılar. Ermenileri mazlum gösteren, Türkleri soykırımcı gösteren The Cat (Kesmek) filmini Bülent Arınç’ın (RTÜK’ten sorumlu) emriyle vizyona soktular. Bu gelişmelerin böyle olacağı daha o günlerden belli idi.

Ermenilere “taziye” ziyareti büyük bir zaaftı. Ermeni kiliselerini onarmak, onlara takdim etmek büyük bir zaaftı. Ermenilere iskân bölgeleri açmak için sözler vermek büyük zaaftı. Azınlık vakıfları projesi ile azınlıklara trilyonlarca lira para akıtmak büyük bir zaaftı. Ermeni danışmanlar almak, partilere Ermeni adaylar sokmak büyük bir zaaftı. Çünkü onlar belli bir davanın adamı olarak hareket ediyorlar. Normal bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak hareket etmiyorlar.

Aslında Kürt kardeşlerimizle bizim bir anlaşmazlığımız yoktur. Bu mesele “Kürt” adı altında kotarılan bir “Ermeni” meselesidir. Türkiye’nin “Kürt” meselesi yoktur.

Şunu asla unutmayınız. Ne yapılırsa yapılsın düşmanlarınız sizden memnun olmayacaktır. Ne kadar zeytin dalı uzatırsanız uzatınız, düşman düşmanlığından asla vazgeçemeyecektir. Çünkü medeniyeti, inancı, tarihi, toplumu farklıdır. Düşman sizden toprağınızı, malınızı, canınızı ister. Bu sonucu alıncaya kadar sizi işte böyle aldatır.

Dedem Terzi Hasan 1915 olaylarında, Bayburt’ta Taşmağazalar’da yakılanlar arasındadır. (Bütün şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum.) Dedemin ve bütün şehitlerimizin hatıraları acaba bugünkü devlet adamlarını rahatsız etmiyor mu? Yoksa verilen beyanatlar sahte mi?

Allah devletimize ve milletimize zeval vermesin.

Devletim ve milletim adına bütün bu gelişmeleri tarihî anlamda tehlikeli buluyorum.

Uyarmak vatan borcumdur.

Uyanınız

Türk Aydınının Devlet Aklı ve Affedilmez Zaafları

Türk aydını hakkındaki kesin kanaatim şudur:

 

– Türk aydını, Osmanlı Devleti’nin Duraklama Devri’nden sonra Akidesini (doktrinini) yitirmiş, istikametini kaybetmiştir.

– Türk aydınının; hayatı ve olayları izah etmede kullandığı bir metodu yoktur.

– Şartlar ne olursa olsun, Türk aydını kendi milleti ile empati yapamamakta, hayranı olduğu yabancı kültürlere karşı toleranslı davranmaktadır.

– En önemlisi aydın; devletini ilgilendiren olaylar karşısında tarafsız davranmaktadır. Kendi ülkesinden, kendi milletinden, kendi ideolojisinden yana olmamaktadır. Hâlbuki aydın, devleti ilgilendiren konularda tarafsız olamaz.

Amacım elbette bir tarih tartışması başlatmak değildir. Tarih zaten hükmünü vermiştir.

 

Tarihimizde yüzümüzü kızartacak hiçbir olay yaşanmamıştır. Protestanları, yani kendi tebaasını,  Ren Nehri’ni karşıya geçerek kurtulmak isterken, sarayının penceresinden nişan alarak ateş edip öldüren, kendi halkını bizzat keklik gibi avlayan krallar var tarihte. Avusturya-Macar İmparatoru Şarlken! Şarlken Kanuni ile zamandaştır. Bizim padişahlarımızın, tebaasına karşı asla böyle bir cürmü olmamıştır. Evlat katili olmuşlardır iddiası da hatalıdır. İktidar değişiklikleri bugün bile nelere mal olmaktadır, görüyorsunuz. Kaldı ki Ortaçağ’da bütün imparatorluklarda iktidar değişiklikleri hep kanlı olmuştur. Binlerce insan iktidar uğruna öldürülmüştür. Osmanlılarda devletin geleceği ve bölünmezliği esasına çok önem verilmiştir. İleride devletin parçalanmaması için tehlike önceden bertaraf edilmiştir. İlk bakışta katliam gibi görülebilir, ama burada asıl önemli olan nokta devletin bütünlüğüdür. Devleti uğruna kendi evlatlarını bile gözden çıkaran insanları devletlerini bir CİHAN DEVLETİ yapmışlardı. Halen Anadolu’da BATI TÜRK HAKANLII yaşıyorsa varlığını o insanlara borçludur.

Türk aydını düşman propagandalarına uyarak kendi geçmişine tıpkı düşmanları gibi sövmektedir.

 

Gelelim Şah İsmail konusuna:

 

Aşağıya bazı tarihi tespitleri yazacağım. Bu tespitler, tarihçi olmayanların, olayları ilmi mecrasından öğrenme alışkanlığı olmayanların tespitleri ile elbette aynı değildir. İdeolojik propaganda maksadıyla yazılmış kitaplardan alınan bilgilerle tarihi gerçekler aynı değildir.

 

Şah İsmail meselesini anlamak için zamanın İran (Safevî) devletinin dış politikasını ve Batı ile yaptığı işbirliğini bilmek gerekiyor.

 

Aşağıdaki bilgiler propaganda broşürlerinden alınmamıştır.

 

Biz ecdadımızın çizdiği yolun sonuna kadar savunucusuyuz. Bu bir DEVLET meselesidir.

 

Bu konuda aydınımızın belli ideolojik saplantılarla hareket etmesi son derece hatalıdır.

 

Türk aydını devlet aklını kaybetmiştir. Rastgele insanları devlet kademelerine getirirseniz devletin gelip dayanacağı nokta işte böyle tehlikeli bir nokta olacaktır.

 

Zamanın tarihi olaylarını gözden geçirelim.

 

“1502 yılında Akkoyunlu Devleti yıkılmış, İran imparatorluk tahtına Safeviler geçmişti. Yakın doğuda siyasi dengeler yeniden altüst olmuştu. Hem Türk, hem de müsamahasız bir Şii olan Şah İsmail, Safevî Devleti’nin tahtına oturmuştu. Osmanlı’nın karşısında, Timur ve Uzun-Hasan’dan sonra üçüncü bir tehdit unsuru oluşmuştu. Safeviler…

 

Safevîlerin çıkışı Avrupa’yı tekrar ümitlendirmişti.

 

Papa bu olayı; “Türklere karşı büyük ölçüde bir harekete geçmek için ilahi bir fırsat” olarak yorumluyordu.      Endülüs’ü yıktıktan sonra, artık en büyük Hıristiyan kıralı olan Katolik Fernando’ya: “ŞEREFSİZ TÜRKLERE KARŞI ALMANYA, FRANSA, PORTEKİZ, İSKANDİNAVYA DEVLETLERİNİN DERHAL BİRLEŞMESİ LAZIMDIR” diyordu.

 

Şah İsmail, tıpkı Timur gibi, tıpkı Uzun-Hasan gibi Batı için ümit kaynağı olmuştu.

 

Şah İsmail, “kan ve ateşle Sünnileri sindirip Şii mezhebini hakim kılmaya” çalışıyordu. Genç, hırslı, deha sahibi, iyi bir asker olarak II. Bayezid’den daha enerjikti. Onunla ancak Şehzade Selim çapında ve karakterinde bir şahsiyet başa çıkabilirdi.

Şah İsmail, Osmanlı’nın kudretini biliyordu. Bunun için Memluklere ve Venedik’e ittifaklar kurmak için elçiler gönderiyordu.

Ama Osmanlı da biliyordu ki, “Osmanlı cihan devletini ancak başka bir Türk devleti yıkabilirdi”.

Şah İsmail’in emelleri pek büyüktü. Vaktiyle Fatımilerin başaramadıkları bir şeyi, İslam dünyasını Şii mezhebi altında birleştirmeyi düşünüyordu. Osmanlı barajı yıkılırsa, Mısır ve Türkistan’daki Türk imparatorluklarının artık Safevîlerin önünde tutunabilmeleri mümkün olmazdı.

Şah İsmail’in vicdan hürriyeti tanımaması, o zamana kadar İran’da kardeşçe yaşayan Sünni ve Şii’leri birbirine düşürdü. Türkmenlerin büyük bir kısmı Şii oldu. Sünni kalanlar, Anadolu’ya göçtü. Şah İsmail, kan ve ateşle, İslam dininin mezhep coğrafyasını değiştirmeye çalıştı. Anadolu’da Şii propagandasının önlenmesi için birçok tedbirler alınıyordu. II. Bayezid, büsbütün gafil davranmıyor, Orta Anadolu’ya büyük kuvvetler yığıyordu.

 

Şah İsmail, Osmanlı topraklarında derinlemesine ilerlemeyi göze alamamıştır. Dünyanın bu birinci ordusundan çekinmiştir. Hatta II. Bayezid’e “Şanlı büyük babam” hitabı ile başlayan bir mektup göndermiştir.”

 

Tabii ki olayı, Trabzon’daki şehzadeliği sırasında İran’ı yakından takip eden Yavuz Sultan Selim çözmüştür. Bu bir devlet politikasıdır. Bugün bu konuyu mensubu olduğunuz mezhep açısından bakarsanız yerinizi ve safınızı belli etmiş olursunuz. Elbette ki bizim safımız Sünni de olsak, Alevi de olsak devletin safıdır. Türk Milletinin safıdır.

 

Milletimizin samimiyetini ve hoşgörüsünü saflığına yoranlar her zaman aldanmışlardır.

 

Türk aydını 300 yıldır devletinin problemlerine bir çözüm üretememiştir. Devlet aklını kaybetmiştir. Tarihle ilgili, devletle ilgili, doktrin ve metotla ilgili bir sürü zaafı ruhunda taşımaktadır.

 

Milletimiz tarihin sahnesine yeniden çıkacaktır. Ruhunda bu büyüklük vardır. Bunu hiçbir güç engelleyemeyecektir.