Aydın Topçu Bey ile meğer akraba imişiz! Tanıdığıma memnun oldum. (Vağında’lı)

Aşağıdaki yazıyı Yeni Şafak Gazetesi yazarı İbrahim Karagül’ün bugünkü makalesinden aldım. Çok güzel bir tespit. Aynen katılıyorum. Durum budur.
Ancak, bu görüşe saihip olan yazarların, olaylarla ilgili olarak tarih, millet, devlet ve iktidar arasındaki alakayı da objektif bir şekilde değerlendirmesi gerekir. Tarihe ve olaylara partizanca bakanların bu değerlendirmeyi tarafsız bir şekilde yapması mümkün değildir.
Keşke; karar vericilerle olayların ilgisini, devlet aklını temsil eden iktidar sahiplerinin bu konulardaki etkilerini, becerilerini, zaaflarını, kararlılıklarını veya kararsızlıklarını tarafsız olarak yapabilseler. Unutulmamalı ki, bir şehrin belediyesini idare etmekle devleti idare etmek farklı şeylerdir.
Devlet adamı sorumluluklarını yerine getiremeyenleri de sorgulamak gerekir. Açıkça belli ki devleti idare edenler “devlet aklı” na sahip bulunmamaktadırlar. Yani günümüzde bir kaht-ı rical mevcuttur.
Eğer bu eleştirileri tarafsız bir şekilde yapabilirlerse işte o zaman gerçekten vatansever olduklarına inanabilirim.
Lütfen okuyunuz:
“Artık bir dünya savaşı görüntüsü veren güçler çatışmasının hiçbir ülkenin gözünün yaşına bakmadığını, hiçbir millete saygı duymadığını, acımasız bir tarihsel dönemin başladığını, bu çatışmanın en ağır faturasının bizim coğrafyaya kesileceği gerçeğini kabul etmekten başka çaremiz kalmadı. Bugün kabul etmezsek, birkaç yıl içinde bunları yaşayacağız.
Bu yüzden, Türkiye için tam bir teyakkuz hali, tam bir alarm hali zarurettir. Sınır ve harita taslakları Türkiye’yi vuracaktır. İçeride oluşturulan cepheler, kalıcı hale getirilen kamplaşmalar, ortak alanların hızla daraltılması bu tehlikenin işaretidir.”
10)
Tahammül edemediğim konulardan biri de bazı aydın takımımızın Osmanlılarla ilgili düşünce ve yazılarıdır. Hiçbir tarihî dayanağı olmayan düşüncelerin, benim de görebildiğim bu sayfalarda gözüme sokarcasına paylaşılmasına katlanamıyorum. Buna sabretmem asla mümkün değildir. Kim olursa olsun cevabını vereceğim. Çünkü hayatımın manası budur.
Vakıflar Haftası nedeniyle Çemberlitaş’ta bir sergi açılmıştı. Bu sergiyi ziyarete gitmiştim. Sergide, dönemin belediye başkanları vakıf kuranlara “vakıf senedi” verirken, imzaladıkları belgelerde çok ilginç ifadeler kullanmıştı. Duygulanmıştım. “Meselâ; Allah sana iki Cihan saadeti versin! gibi dualar”
Sergiden çıkarken ziyaretçi defterine şöyle yazmıştım. “Ey büyük Osmanlı! Büyüklüğünü bir defa daha anladım!”
Evet, Osmanlılar Türktür. Tıpkı Selçuklular gibi, tıpkı Göktürkler, Hun Türkleri, Karahanlılar vs. gibi.
“Deniz üstünde yürürüz,
Düşmanı arar buluruz.
Öcümüz komaz alırız.
Bize Hayreddinli derler.”
Osmanlı devleti imparatorluktu. İmaratorluk sisteminde sadece bir tek millet olmaz. 25 milyon kilometrekare topraklarda hemen hemen her milletten insan vardı. Asırlarca bu milletler adalet ve huzur içinde yaşadı. Öyle ki; Ankara Savaşı’nda devlet kuvvetsiz hale geldiğinde ayrılması mümkün olan Balkan milletleri devletimizden ayrılmamışlardır.
Şimdi, ardını önünü bilmeyenlerin Osmanlı ile ilgili ileri geri yazmaları, konuşmaları beni rahatsız ediyor.
Haa! Düşman da olabilirler. O ayrı bir konu. O zaman kim adına konuştuklarını, hangi milletten olduklarını açıkça ilan etmelidirler. Biz de ona göre yazalım cevabımızı.
Zaferlerimizin ruhu yolumuzu aydınlatacaktır.
Yaşasın Büyük Müslüman Türk Milleti.
9)
Değerli dostlar,
Türk aydınının “doktrin” yapısı bozulmuştur. İstikameti bozulmuştur, istikamet krizine girmiştir bazı aydınlar. Ne idüğü belirsiz kaynaklarla hareket eden, tarihî, ilmî ve dinî hiçbir gerçeği yansıtmayan görüşler bizim medeniyetimize ait görüşler değildir. Bu görüşler, henüz şahsiyetini bulamamış, kendi kültürünün kodlarını anlayamamış, Müslüman Türk milletine tepeden bakan, kibre kapılmış bir aydın görüşüdür. Doktrin anlayışı olmayan, istikameti bozulmuş aydın görüşüdür. Bazı aydınlarımızın görüşleri Müslüman Türk Milletini “devlet” yapan görüşler değildir. Bu aydın takımını kendi akidesini yeniden sorgulamaya davet ediyorum.
Doktrin ve metot anlayışı olmayan aydın, yabancı felsefelere kolaylıkla sapmaktadır. Kabbala’nın, İncil’in, Eski Yunan’ın ve Türk milletinin temel dünya görüşünü inkâr eden diğer yabancı medeniyetlerin esaslarına inanmakta ve kendi dinî ve millî değerlerini hafife alarak alay etmektedir. Kendi yerli ve millî görüşümüzün, inançlarımızın, doktrinimizin “geri” olduğunu zannetmektedir. Bazı aydın takımı kendisini sosyete ve ilerici olarak görmekte, kendi medeniyetinin kodlarını inkâr etmekte ve halkından kopmaktadır. Çünkü aydınımızın olayları izah etmekte kullandığı temel bir metodolojisi yoktur. Bir türlü kendi akidesini bulamamaktadır.
Müslüman Türk milletinin kültür sistemi “bütüncül üst düzey büyük kültür sistemi” dir. Müslüman Türk Milletinin hayat düzeni; önünde birkaç koyunu, elinde kavalı ve sırtında kepeneğinden ibaret bir çobanın kültüründen ibaret değildir. Sayısız destanlar yaratan, Orhun kitabelerini yazan, Taç Mahal’i, Süleymaniye’yi yapan, Dede Korkut, Mevlana, Yunus Emre ve Itri’leri yetiştirebilen bir kültür sistemi elbette bütüncül üst düzey büyük kültür sistemidir. Medeniyetimizden, Türk ve Müslüman oluşumuzdan gurur
duyuyoruz.
400 yıl ara ile iki Türk hakanının yaptığı duaya dikkatinizi çekmek istiyorum.
Sultan Alparslan Malazgirt Savaşı’na giderken aşağıdaki duayı eder:
“Kumandanlarım, askerlerim! Biz ne kadar az olursak olalım, onlar ne kadar çok olursa olsunlar, daha fazla bekleyemeyiz. Bütün Müslümanların minberlerde bizim için dua ettiği şu saatlerde kendimi düşman üzerine atmak istiyorum. Ya muzaffer olur gayeme ulaşırım, ya şehit olur cennete girerim… Askerlerim! İşte atımın kuyruğunu bağladım. Bir er gibi savaşa gireceğim. Üzerimde sultanlık belirtisi hiçbir şey yoktur. Şehit olursam, üzerimdeki şu beyaz elbise kefenim olsun. O zaman ruhum göklere çıkacaktır… Ya Rabbi! Seni kendime vekil ediyor, azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve Senin uğrunda savaşıyorum. Ey Tanrım, niyetim halistir, bana yardım et. Sözlerimde yalan varsa beni kahret.”
Ve bundan yaklaşık dört yüz yıl sonra II. Murat Varna Savaşı’na giderken hemen hemen Alparslan’ın yaptığı dua gibi dua eder. Muharebe başlamadan önce namaz kılmış ve
“Ya İlahi, mü’min kullarını, benim günahım çokluğundan ötürü küffar elinde zebun etme! İlahi, Habib’in hürmeti içün, ümmetini Sen sakla ve Sen mansur-u muzaffer eyle!”
Unutmayınız! Zaferlerimizin ruhu buralarda gizlidir.
Müslüman Türk Milletinin derin akidesine inanmayan, onunla alay eden, sapık düşüncelerden kendisini alamayan aydın takımına rağmen, Büyük Türk Hakanlığı’nın zaferlerinin ruhu yolumuzu aydınlatmaya devam edecektir.
8)
Osmanlıların tarih sahnesine çıktıkları 1235 yıllarında Anadolu karışıktı, perişandı. Ama 1281 yılında Ertuğrul Bey’in öldüğü zaman 1000-2000 metrekareden fazla toprağı olmayan Osmanlı’ların içinde yeniden var olmayı hazırlayacak gizli kudretler vardı, hazırdı. Ve bu kudretler 3.5 yüzyıl gibi bir zamanda kendilerine verilen toprağın 20 bin kere daha büyüğüne sahip olacak kadar büyük sırlarla doluydu. Unutulmamalıdır ki, bu gün de, kimsenin aklının almayacağı bu sırlar bu milletin içinde gizlidir.
7)
“Doğudan gelen, ‘Horasan Erenleri’ denen ateşli tarikat propagandacıları, imanlarını bu taze kuvvetlere aşılamaya ve onlara hükmetmeye pek çabuk muvaffak oldular. İslam dini ile rabıtaları gevşek olan bu göçebe kitleler, bıkmak ve usanmak bilmeyen bu tarikat mürşitlerine derhal samimiyetle bağlanıyorlar ve temsil ettikleri tarikatı iman ile benimsiyorlardı. Bu bağlanma ve benimseme, onlara çok yüksek menfaatler vaat ediyordu ve bu vaadin tahakkuku daha fazla gecikmiyordu. Bu ‘gazi-dervişler’, emirleri altına giren kitleye evvela yegane gaye olarak ‘cihad’ ve ‘i’layi Kelimetullah’ umdelerini aşılıyor ve sonra bu umdelerin tahakkuku için lazım gelen bilgi ve tecrübeyi veriyor, yolu gösteriyor, teşkilatlandırıp sevk ve idare ediyorlardı. ‘Alp’ ve ‘abdal’ gibi unvanlar taşıyan bu mürşitler, evvela Bizans topraklarını harben işgal ediyor ve sonra oralarını tamamen ‘İslam-Türk’ toprağı (daru’s sulh) haline getirmek için muazzam bir faaliyete girişiyorlardı. Tarihin en dikkate şayan hadiselerinden biri olan bu faaliyet, büyük bir enerji ve maşeri deha ile, en müspet şekilde ve az zamanda netice veriyordu. Türk derviş-gazileri bir şehri, bir memleketi fetheder etmez, derhal bir kısmı oraya yerleşiyor, kalan kısım ise daha ileriye doğru yürüyordu. Arkadan daima taze kuvvetler geldiği ve en ateşli kuvvetin ileriye sevk edildiği için, bu yürüyüşün ardı arkası kesilmiyordu. Bu kuvvetler, Türk milletinin en müteşebbis tabakasını teşkil ettikleri, yerlerini-yurtlarını terk ederek ‘i’layi Kelimetu’llah’ aşkına gaza ve şehadet aradıkları için, tarihteki mevkileri, Amerikan Pionnier’lerinden üstündür”
6)
Yusuf Has Hacib, devlet teşkilatını ideal hale getirmenin ancak Türklere mahsus olduğunu, bu vasfın Allah tarafından Türklere ihsan edilen ve tahsis kılınan bir mevhibe bulunduğunu açıkça yazmaktadır. Yusuf Has Hacib’e göre, devlet teşkilatının ve büyük imparatorluk fikrinin sırrı Alp Er Tunga’dan beri Türk hakanları arasında babadan oğula geçmek suretiyle saklanan milli bir kudrettir.
Kaşgarlı Mahmut da Türkleri cihana hakim kılan sırrın bir “mevhibe-i ilahiye” olduğunu Peygamberin sözüne (hadise) dayanarak ileri sürmektedir.
Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki, Türklerin, İslam’ı kabul etmeleri asırlarca süren bir ilerlemenin ve yüksek milli ve siyasi menfaatlerin icabı olmuştur.
Türkler’in hedefi batıya doğru ilerlemek ve Akdeniz’e inmekti. Ancak Gazneliler, büyük Türk Hakanlığını temsil eden Karahanlılar’ın güneye ve batıya daha fazla yayılmasına mani odular. Fakat, Selçuklular tarafından bu yoldan kovuldular. Böylece Türklere Akdeniz yolu açılmış oldu. XI. Yüzyılda Abbasi hizmetindeki Türkler, çoktan Bizans’la mücadeleye başlamışlardı bile.
Gazneliler tarafından zamanla Sır-Derya’nın ötesine atılan Karahanlılar, artık Büyük Türk Hakanlığı’nı temsil etmekten aciz kalmışlardı. Türkleri batıya, ılık denizlere götüremeyen bir hanedanın Büyük Türk Hakanlığı’nı temsil etme imkanı olamazdı.
4)
Arapların, Çinlilere karşı kesin şekilde vaziyet almaları, Türklerle Müslümanları yaklaştırmış. X. Yüzyılın ilk çeyreğinde Maveraünnehir tamamen bir Müslüman ülkesi olmuştur. Zaten Maveraünnehir, Hunlardan Göktürklerin yıkılışına kadar Büyük Türk Hakanlığı’na dahil bir ülke idi. Müslümanlığı kabul eden Türklerin, Samanilerin (İran) elinde bulunan bu ülkeyi geri alması şarttı. Samaniler askeri bakımdan ezilirse, halkın yeni hanedanı tanımaması için hiçbir sebep kalmazdı. Büyük Türk Hakanlığı’nın yani Karahanlılar’ın Müslüman olması Maveraünnehir ve sonra Horasan’ı, yani Yakın Doğu ile Orta Doğu’nun geçit yerinde olan pek zengin ve kalabalık ülkeleri, olgun bir meyve halinde Türkler’in eline düşürecekti. Siyasi dehaya sahip olan Türk hükümdarlarının bu gerçeği görmemeleri mümkün değildi.
Maveraünnehir ve Horasan alınmadıkça, Türk İmparatorluğu’na istikbal yoktu. Nitekim Uygurlar cihangir bir devlet olamamışlardı. Bir Uzak Doğu devleti olma özelliğini kaybeden Türk imparatorluğu, Orta Asya’ya tıkılıp kalamazdı. Böyle bir kara devletinin cihanşümul rol oynayabilmesine imkan yoktu. Türk imparatorluğunun ise, cihanşümul ehemmiyetten düşmesi, Türkler’in yüzlerce senelik ananelerinin, haysiyetlerinin çiğnenmesi demekti.
İslam dininin kabulünde hakim olan siyasi ve jeopolitik fikirler bunlar olmakla beraber, mesele bundan ibaret değildir. Tabir caizse manevi bir cephesi de vardır.
Türkler’in bir kısmı Şaman dinini bırakmış, Budist, Manihaist olmuştu. Başka din ve mezheplere giren Türkler de vardı. Budist ve Manihaist’liğin milli bünyeye uymadığı bir asır geçmeden kolayca anlaşılmıştı. Türkleri yabancı kültürlere iten, cihangirlik vasfını kaybettiren, hatta askeri meziyetlerine ve teşebbüs dehalarına halel getiren bu dinler, Şaman dininin kısmen terkinden sonra, Türk cemiyetinde buhran doğurmak, manevi kıymetlerini değiştirmekle kalmamış, Türk devletinin siyasi bünyesini adeta tahrip etmiş, felce uğratmıştı. Fevkalade pratik oluşu ve Türkler’in öteden beri değer verdikleri manevi kıymetlere bağlılığı bakımından Müslüman dini, bütün bu kusurlardan ve eksikliklerden uzaktı.
Türkler’in Müslüman dinini samimi olarak ve kendi istekleriyle kitle halinde kabulleri ve İslam’ın az zamanda milli bünyeye tamamen uygun bir din haline gelmesi, Türkler’i tarihlerinin en büyük ve şevketli devrinin eşiğine götürdü.
Karahanlılar’ın kitle halinde Müslüman olmalarından sonra, Müslüman olmayan Türkler asırlarca mevcut bulundu, bugün de vardır. Fakat bundan sonraki asırlarda, hele Cengiz’den sonra Moğol imparatorluğu döneminde Şaman dinine bağlı Türkler, ehemmiyetsiz bir azınlık halinde, Türkler’in Müslüman dinini ve kültürünü kabulünü müteakip, artık Müslüman Doğu’nun, Sibirya’nın ıssız ülkelerinde hayatlarına devam edebildi.
Türkler, Hanefi mezhebini kabul etmişlerdir. Bağdat’taki Abbasi halifesi de bu mezheptendi. İslam dininin pratik ve realistliği yanında bu mezhebin toleranslı oluşu Türkler’i cezbetmişti. Bu asırlarda Şiiler, İslam dünyasında, Irak’ta, Horasan’da ve her yerde halifenin otoritesini geniş ölçüde yıpratmışlardı.
İslam dini ile Türkler’in birbirlerine faydaları karşılıklı olmuştur. Müslümanlık Türkler’e manevi birlik bahşettiği gibi, Türkler de Sünni Müslümanlığın usanmak bilmez savunucusu oldular. Şii mezheplerin bugünkü dar sınırlarına itilmesi, Sünni mezheplerin, bilhassa Hanefi mezhebinin kesin zaferi Türkler’in sayesinde olmuştur.
Diğer taraftan Türk boylarının nüfusunun büyük bir hızla artması da Türkler için İslam dünyasının zengin ülkelerine dalmayı ve açık denizlere erişmeyi zaruri kılıyordu. İslam dünyası, kargaşalıktan ve o zamana kadar en büyük otorite olarak gördüğü hilafetin zaafından usanmıştı. Türkler’in getireceği asayiş, nizam ve müsamahaya can atacağı her şeyden belliydi. Bu eğilimin, büyük çapta teşkilatçı ve derin siyasi dehaya sahip Türk hükümdarlarınca sezilmemesine imkan yoktu.
Son Yorumlar