Aylık Arşiv: Ekim 2015 - Page 3

Horasan Erenleri

7)

“Doğudan gelen, ‘Horasan Erenleri’ denen ateşli tarikat propagandacıları, imanlarını bu taze kuvvetlere aşılamaya ve onlara hükmetmeye pek çabuk muvaffak oldular. İslam dini ile rabıtaları gevşek olan bu göçebe kitleler, bıkmak ve usanmak bilmeyen bu tarikat mürşitlerine derhal samimiyetle bağlanıyorlar ve temsil ettikleri tarikatı iman ile benimsiyorlardı. Bu bağlanma ve benimseme, onlara çok yüksek menfaatler vaat ediyordu ve bu vaadin tahakkuku daha fazla gecikmiyordu. Bu ‘gazi-dervişler’, emirleri altına giren kitleye evvela yegane gaye olarak ‘cihad’ ve ‘i’layi Kelimetullah’ umdelerini aşılıyor ve sonra bu umdelerin tahakkuku için lazım gelen bilgi ve tecrübeyi veriyor, yolu gösteriyor, teşkilatlandırıp sevk ve idare ediyorlardı. ‘Alp’ ve ‘abdal’ gibi unvanlar taşıyan bu mürşitler, evvela Bizans topraklarını harben işgal ediyor ve sonra oralarını tamamen ‘İslam-Türk’ toprağı (daru’s sulh) haline getirmek için muazzam bir faaliyete girişiyorlardı. Tarihin en dikkate şayan hadiselerinden biri olan bu faaliyet, büyük bir enerji ve maşeri deha ile, en müspet şekilde ve az zamanda netice veriyordu. Türk derviş-gazileri bir şehri, bir memleketi fetheder etmez, derhal bir kısmı oraya yerleşiyor, kalan kısım ise daha ileriye doğru yürüyordu. Arkadan daima taze kuvvetler geldiği ve en ateşli kuvvetin ileriye sevk edildiği için, bu yürüyüşün ardı arkası kesilmiyordu. Bu kuvvetler, Türk milletinin en müteşebbis tabakasını teşkil ettikleri, yerlerini-yurtlarını terk ederek ‘i’layi Kelimetu’llah’ aşkına gaza ve şehadet aradıkları için, tarihteki mevkileri, Amerikan Pionnier’lerinden üstündür”

Türklerin Müslüman Oluşu

6)

Yusuf Has Hacib, devlet teşkilatını ideal hale getirmenin ancak Türklere mahsus olduğunu, bu vasfın Allah tarafından Türklere ihsan edilen ve tahsis kılınan bir mevhibe bulunduğunu açıkça yazmaktadır. Yusuf Has Hacib’e göre, devlet teşkilatının ve büyük imparatorluk fikrinin sırrı Alp Er Tunga’dan beri Türk hakanları arasında babadan oğula geçmek suretiyle saklanan milli bir kudrettir.
Kaşgarlı Mahmut da Türkleri cihana hakim kılan sırrın bir “mevhibe-i ilahiye” olduğunu Peygamberin sözüne (hadise) dayanarak ileri sürmektedir.
Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki, Türklerin, İslam’ı kabul etmeleri asırlarca süren bir ilerlemenin ve yüksek milli ve siyasi menfaatlerin icabı olmuştur.
Türkler’in hedefi batıya doğru ilerlemek ve Akdeniz’e inmekti. Ancak Gazneliler, büyük Türk Hakanlığını temsil eden Karahanlılar’ın güneye ve batıya daha fazla yayılmasına mani odular. Fakat, Selçuklular tarafından bu yoldan kovuldular. Böylece Türklere Akdeniz yolu açılmış oldu. XI. Yüzyılda Abbasi hizmetindeki Türkler, çoktan Bizans’la mücadeleye başlamışlardı bile.
Gazneliler tarafından zamanla Sır-Derya’nın ötesine atılan Karahanlılar, artık Büyük Türk Hakanlığı’nı temsil etmekten aciz kalmışlardı. Türkleri batıya, ılık denizlere götüremeyen bir hanedanın Büyük Türk Hakanlığı’nı temsil etme imkanı olamazdı.

Türk Fetihleri

5)

Rus tarihçisi Barthold şöyle demektedir: “Türk kavimlerinin bilhassa X. Asırda başlayan fetihleri, onlarda milli bir gurur uyandırdı. Bu gurur, XX. Asırda bile Türkler’in işine yaramıştır”.

Türklerin Müslüman Olması

4)

Arapların, Çinlilere karşı kesin şekilde vaziyet almaları, Türklerle Müslümanları yaklaştırmış. X. Yüzyılın ilk çeyreğinde Maveraünnehir tamamen bir Müslüman ülkesi olmuştur. Zaten Maveraünnehir, Hunlardan Göktürklerin yıkılışına kadar Büyük Türk Hakanlığı’na dahil bir ülke idi. Müslümanlığı kabul eden Türklerin, Samanilerin (İran) elinde bulunan bu ülkeyi geri alması şarttı. Samaniler askeri bakımdan ezilirse, halkın yeni hanedanı tanımaması için hiçbir sebep kalmazdı. Büyük Türk Hakanlığı’nın yani Karahanlılar’ın Müslüman olması Maveraünnehir ve sonra Horasan’ı, yani Yakın Doğu ile Orta Doğu’nun geçit yerinde olan pek zengin ve kalabalık ülkeleri, olgun bir meyve halinde Türkler’in eline düşürecekti. Siyasi dehaya sahip olan Türk hükümdarlarının bu gerçeği görmemeleri mümkün değildi.
Maveraünnehir ve Horasan alınmadıkça, Türk İmparatorluğu’na istikbal yoktu. Nitekim Uygurlar cihangir bir devlet olamamışlardı. Bir Uzak Doğu devleti olma özelliğini kaybeden Türk imparatorluğu, Orta Asya’ya tıkılıp kalamazdı. Böyle bir kara devletinin cihanşümul rol oynayabilmesine imkan yoktu. Türk imparatorluğunun ise, cihanşümul ehemmiyetten düşmesi, Türkler’in yüzlerce senelik ananelerinin, haysiyetlerinin çiğnenmesi demekti.
İslam dininin kabulünde hakim olan siyasi ve jeopolitik fikirler bunlar olmakla beraber, mesele bundan ibaret değildir. Tabir caizse manevi bir cephesi de vardır.
Türkler’in bir kısmı Şaman dinini bırakmış, Budist, Manihaist olmuştu. Başka din ve mezheplere giren Türkler de vardı. Budist ve Manihaist’liğin milli bünyeye uymadığı bir asır geçmeden kolayca anlaşılmıştı. Türkleri yabancı kültürlere iten, cihangirlik vasfını kaybettiren, hatta askeri meziyetlerine ve teşebbüs dehalarına halel getiren bu dinler, Şaman dininin kısmen terkinden sonra, Türk cemiyetinde buhran doğurmak, manevi kıymetlerini değiştirmekle kalmamış, Türk devletinin siyasi bünyesini adeta tahrip etmiş, felce uğratmıştı. Fevkalade pratik oluşu ve Türkler’in öteden beri değer verdikleri manevi kıymetlere bağlılığı bakımından Müslüman dini, bütün bu kusurlardan ve eksikliklerden uzaktı.
Türkler’in Müslüman dinini samimi olarak ve kendi istekleriyle kitle halinde kabulleri ve İslam’ın az zamanda milli bünyeye tamamen uygun bir din haline gelmesi, Türkler’i tarihlerinin en büyük ve şevketli devrinin eşiğine götürdü.
Karahanlılar’ın kitle halinde Müslüman olmalarından sonra, Müslüman olmayan Türkler asırlarca mevcut bulundu, bugün de vardır. Fakat bundan sonraki asırlarda, hele Cengiz’den sonra Moğol imparatorluğu döneminde Şaman dinine bağlı Türkler, ehemmiyetsiz bir azınlık halinde, Türkler’in Müslüman dinini ve kültürünü kabulünü müteakip, artık Müslüman Doğu’nun, Sibirya’nın ıssız ülkelerinde hayatlarına devam edebildi.
Türkler, Hanefi mezhebini kabul etmişlerdir. Bağdat’taki Abbasi halifesi de bu mezheptendi. İslam dininin pratik ve realistliği yanında bu mezhebin toleranslı oluşu Türkler’i cezbetmişti. Bu asırlarda Şiiler, İslam dünyasında, Irak’ta, Horasan’da ve her yerde halifenin otoritesini geniş ölçüde yıpratmışlardı.
İslam dini ile Türkler’in birbirlerine faydaları karşılıklı olmuştur. Müslümanlık Türkler’e manevi birlik bahşettiği gibi, Türkler de Sünni Müslümanlığın usanmak bilmez savunucusu oldular. Şii mezheplerin bugünkü dar sınırlarına itilmesi, Sünni mezheplerin, bilhassa Hanefi mezhebinin kesin zaferi Türkler’in sayesinde olmuştur.
Diğer taraftan Türk boylarının nüfusunun büyük bir hızla artması da Türkler için İslam dünyasının zengin ülkelerine dalmayı ve açık denizlere erişmeyi zaruri kılıyordu. İslam dünyası, kargaşalıktan ve o zamana kadar en büyük otorite olarak gördüğü hilafetin zaafından usanmıştı. Türkler’in getireceği asayiş, nizam ve müsamahaya can atacağı her şeyden belliydi. Bu eğilimin, büyük çapta teşkilatçı ve derin siyasi dehaya sahip Türk hükümdarlarınca sezilmemesine imkan yoktu.

Bu Yazı Birilerine Uyarıdır

1)

Değerli dostlar,

“Bendeniz “KORKUNÇ İMANLI BİR MÜSLÜMANIM” ve de düşmanlarını asla affetmez bir OSMANLI’yım. Türk’üm. Bu toprakların, bu sancağın, bu bayrağın ve de bütün millî değerlerimizin yılmaz, usanmaz, korkmaz bir savunucusuyum. Bekçisiyim.

Dinimi asla kimseye tartıştırmam.

Sayfamda gerek İslam dini ile ilglili, gerek Osmanlı ile ilgili ileri geri laf edenler kim olurlarsa olsunlar, asla affetmem. Saygı da göstermem. Bu tür yazıları, paylaşımları ibretle izliyorum ve büyük üzüntü duyuyorum. Hiç olmayacak eleştiriler saygıdeğer dostlarımdan gelince vicdanım kanıyor, kahroluyorum. Bu dostların itirazlarının aslını anlıyorum. Meşrepleri gereği bunu yapıyorlar. Biliyorum. Türkler, yüzyıllardır Batı ile kendi ulvî davalarının kavgasını yaparken, doğudan gelen bu tür engellemeler yüzünden zamanla kuvvetlerini yitirmişlerdir. Şu anda bu tür itirazların sebebinin yine tarihi temelleri olduğunu kabul etmek gerekir. Yoksa; kimse durup dururken bu tür yazıları kaleme almaz, bu tür saldırıları yapmaz.. Hele hele bu tür itirazları yapanların belirli siyasî akımlar içerisinde bulunmaları daha da vahim bir şeydir. Bu demektir ki aslında hareketlerinin de esaslarının ne olduğunu bilmemektedirler. Neye veya kime hizmet ettiklerini anlayamamaktadırlar. Dşüncelerinin hangi toplum temeline dayandığını anlayamamaktadırlar. Bu değerli, saygıdeğer dostlarımın ömürlerinin ahir zamanlarında “imansız” gitmelerini de asla istemem.

Bu sebeple onlara cevap olmak üzere birkaç yazı yazacağım. Biliyorum ki sizler okumayacaksınız. Onlar okusun yeter.

Saygılarımla.

1)

“Türklerin Müslüman olmaları tarihin seyrini değiştirmiştir.

1040’ta Karahanalılar, Kaşgar ve Semerkand’dadır. Büyük Türk Hakanlığı tacı, Selçuklulara geçmiştir. 1037’de Selçuklu başkenti, Nişapur şehridir. Artık Türk İmparatorluğu bir Yakın Doğu devletidir. Uzak Doğu ile binlerce yıllık alakalarını kesmiştir bile. 1071 Malazgirt ve Anadolu’Bufethidir. 1077’de Türkiye devleti kurulmuş ve İznik şehri başkent seçilmiştir. 13 yüzyıllık tekamül o kadar olgunluğa erişmiştir ki, son yüzyılın tarihi baş döndürücü olmuştur.
Aslında Türkler’in Müslüman dinini kabul etmeleri asırlarca süren bir tekamülün ve yüksek milli ve siyasi menfaatlerin icabıdır. Bir anlık bir hadise ve bir tek şahsın içine doğmuş bir ilham neticesi olmaktan uzaktır. Bilindiği gibi bu konuda bir Satuk Buğra Han efsanesi vardır.
Satuk Buğra Han’ın, atalarının yüzlerce, binlerce yıllık dini olan Şamanlığı bırakıp Müslüman olması ve Büyük Türk Hakanlığı’nın resmi dininin İslam dinine çevrilmesi, ilahi bir ilhama bağlanmış ve Türkler arasında meşhur “Satuk Buğra Han Efsanesi” doğmuştur. Bu efsaneye göre; Türk Hakanı rüyasında İslam dininin esaslarını öğrenir ve sabah kalkınca Müslüman olduğunu bildirir. Tebaasına da bu dini öğretir ve bütün Türkler’in “Müslüman” olmalarını buyurur.
Türkler’in Müslüman dini ile temasları VII. Asrın sonlarında başlar. 610 yılında doğan İslam dinini Türkler 1.5 asır iyice tetkik etmişlerdir. Bu müddet zarfında İslam İmparatorluğu hizmetine giren yüz binlerce Türk, Müslüman olmuş, Halifenin başkumandanlığını ele geçirmiş, Mısır-Suriye’de ilk Müslüman Türk devleti olan Tolonlular, bir Oğuz Türk’ü tarafından kurulmuştur. ”

Not: Yazı ile ilgili kaynak göstermeye gerek duymuyorum.

Yarabbi! Aklımıza Mukayyet Ol!

“15 Kasım 2002’de Ankara’daki ABD Büyükelçisi Washington’a şöyle bir telgraf göndermişti: Türkiye’de ordu, bürokrasi ve yargıdan oluşan derin devlet vardır. Derin devletin merkezinde de ordu bulunmaktadır. Derin devlet, ABD’nin de desteklediği reformların önündeki en büyük engeldir.”

İlker Başbuğ.

Başka söze hacet var mı? Ve bu adam “silahlı örgüt kurmak” suçundan içeriye atıldı, yargılandı.

Bir devlet düşmanını bu kadar mı es geçer. Bir devletin devlet adamları düşmanını bu kadar mı tanımaz?

Yarabbi! Sen aklımıza mukayyet ol

Unutmayın

“George W. Bush yönetimi, TSK’ya karşı oynanan oyunu desteklemiştir.”

Eski Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ bunu söylüyor.

ABD “model ortağı” olan Türkiye’nin ordusuna diz çöktürmüştür. Ergenekon davaları aslında ABD patenetli davalardı. Üzgünüm, hala anlaşılamadı.

Tehlike Evlerimize Kadar Yaklaşmıştır

“Tehlike Evlerimize Kadar Yaklaşmıştır”

    “Tartışmanın faydası yoktur, bu bir iç savaştır” diye yazmıştım.  Ülkemizin içinde bulunduğu durumu Balkan Savaşları’na benzetmiştim. Balkan Savaşları’na ülkeyi akılsızca sokan idare ile bugünkü idareyi karşılaştırmıştım. Birçok dostum AKP eleştirisi zannetti düşüncelerimi. Hâlbuki yazılarımın AKP eleştirisi ile hiç alâkası yoktu. Amacım kesinlikle AKP’yi eleştirmek değildi.

    Tehlikenin iyice evimize yaklaştığını gözlerimizle görmeden neler olduğunu anlamamız mümkün olmadı. Birçok yetkili daha hala da anlamış değil savaşı.

    Yeni Şafak Gazetesi’ndeki bugünkü makalesinin başlığını “Rusya ve İran Suriye’ye El Koydu” şeklinde atmış İbrahim Karagül. Son derece manidar bir yazı kaleme almış. Çok beğendim. Kaçınılmaz gerçeği nihayet görmüş. Biraz geç kalmış bir yazı bence. İbrahim Karagül gibi bir yazarın daha baştan olayların buraya geleceğini anlaması gerekirdi. Ama partizanca bakış alışkanlığı sebebiyle, iktidara yakınlığı sebebiyle bir türlü karar alıcıları eleştiremedi şimdiye kadar. Şimdi bıçağın kemiğe dayandığını gördü. Sonraki Sayfa »