Kategori Arşivi Uyarmak Vatan Borcu - Page 8

UYARMAK VATAN BORCUMDUR – 5

Çok değerli okuyucu,

Bir yazımda “kozmopolitanizmi anlatmıştım. Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılışında vatan savunmasını reddeden veya ilgilenmeyen, belirli bir vatan fikrini reddeden, vatanseverliği hürriyetlere yöneltilmiş tehdit olarak gören Romalıların, düşmanları kapılarının eşiğinden içeriye girinceye kadar ses çıkarmadıklarını ve Roma’nın Gotlar tarafından yıkıldığını, koca Roma İmparatorluğu’nun burnunun üstüne nasıl çakıldığını anlatmıştım. (Uyarmak Namus Borcumdur 2)

Bu düşünceleri yazmaktaki amacım, ülkemizde meydana gelen olayların milletimiz tarafından ciddiye alınması arzumdur.

Bakınız; Batılılar tarafından Afganistan işgal edilmiştir. Irak işgal edilmiştir. İran her gün tehdit edilmektedir. Kuzey Afrika’daki Müslüman ülkeler baştanbaşa bunalıma girmiştir. Pakistan’da her gün ordu birliklerine saldırılmakta, karakollara saldırılmakta, suikastlar yapılmakta ve onlarca insan öldürülmektedir. Düşünen bir insan bu olayların Batı Medeniyetinin bütün gücü ile Doğu Medeniyetine saldırdığı anlamına geldiğini kolaylıkla anlayabilir. En basit ifadesi ile böyle düşünmek gerekmektedir.

Henüz Türkiye’de direkt olarak devlete karşı bizzat Batılılar tarafından saldırı yoktur. Şimdilik asimetrik savaş yöntemlerini tercih ediyorlar. Devlet iyice zayıflatılıp dize getirildikten sonra, ordu iyice zayıflatılıp vatanı savunamayacak hale getirilmesinden sonra artık direkt olarak saldırmaya başlayacaklardır.

Şimdilik gizli yöntemleri uygulamaktadırlar. Ordudaki, yargıdaki ve diğer önemli devlet kurumlarındaki zaafları öne sürerek bu kurumlar zayıflatılıyor. Bu kurumlardaki yanlışlıklar her gün anlatılarak vatandaşımızı şaşkına çevirip yanlarına rahatlıkla çekiyorlar. İlk bakışta vatandaş da bu kurumların gerçekten yanlışlar yaptıklarını öğrendiğinde, propagandayı yapanların yanlarına geçmekte bir beis görmüyor. Ne kadar anlatmaya çalışırsak çalışalım, vatandaşa asıl meselenin ne olduğunu bir türlü anlatamıyoruz. Çünkü bizim elimizde bunu başarabilecek vasıtalarımız yok. Basın yayın ağına sahip değiliz. Düşman da bir güzel vatandaşımızın fikrini iğfal ederek yanına alıyor ve vatandaşımız, Roma örneğinde olduğu gibi, düşman kapının eşiğinden içeriye girinceye kadar bekliyor, sesini çıkarmıyor. Yani meseleyi anlayamıyor.

Konunun vahametini anlayanlar bir şekilde tasfiye ediliyor. Çünkü düşman içimizden birilerini, büyük bir kitleyi, yani hepimize ulaşabilecek büyük bir kitleyi yanına almayı başarmış, konuyu derinliğine anlayabilecek, muhalefet yapabilecek, karşı gelebilecek bütün unsurları tasfiye etmeye başlamıştır. Vatandaşlarımız bu konuda o kadar şaşkındır ki, bu konuyu bizim gibi düşünenlere “paranoya yapıyorsunuz” gözü ile bakmaktadır. Bu direnci mutlaka kırmak gerekir, vatandaşımızı mutlaka, ne pahasına olursa olsun uyandırmak gerekir.

Basınımızda bu tehlikeyi sezen bazı kalemlerin bulunduğunu görmek bizi sevindirmektedir. Aşağıdaki köşe yazısını bizim bu düşüncelerimizi doğrulaması bakımından çok önemli buluyorum. Habertürk’te 08.03.2011 tarihindeki köşe yazısında Ece Temelkuran’ın bizim endişelerimizi aynen duyduğunu görmek yüreğimize biraz ferahlık vermektedir.

Bu yazıyı anlamlı buluyorum. Ve sizlerle paylaşmak istiyorum.

“Vakit geldi, gürültü yapmanın zamanıdır. Sokaklara alışmak gerekecek, artık belli oldu.

Belli oldu vicdan yok, utanmak yok, şirazesi patlamış bir hınçla geliyorlar üzerimize. Son düşünce kırıntısını yok edinceye, hepimiz boş gözlerle ve dilimiz dışarıda onların emirlerini bekler hale gelinceye kadar…

Önümüze attıkları ekmek için tüm kalbimizle şükredinceye kadar…

Gözlerinin içine bakmaktan korkup boynumuzu bükerek durana kadar…

Onurumuz, gururumuz, haysiyetimiz, omurgamız iyice bükülene kadar.

Üzerimize gelecekler.

 

Vakit geldi, hazırlanın.

“Yok artık, o kadarını da yapamazlar” dediğiniz şeyleri yapacaklar.

Şakşakçılarını bile “Bu kadarı da fazla” dedirtecek şeyler olacak.

Belli oldu, bundan sonra iyi haber gelmez mahkeme kapılarından.

Vakit geldi. Şahlandılar. Yöneticilerin bile yönetmediği bir zamana girildi.

KÜF GİBİ, PAS GİBİ…

Bir garip organizma ele geçiriyor şimdi ülkeyi. Küf gibi, pas gibi, rutubet gibi, için için…

Dizginleri yöneticilerin elinde olmayan başka türlü bir şey bu. Sinsiler, küf gibi, pas gibi, rutubet gibi sessizler.

Adlı adınca çıkmıyorlar ortaya yüzlerini göstermiyorlar.

Hayalet gibiler, etrafımız çoktan sarılmış. Kadrolarıyla, pusularıyla, yosun tutmuş sabırlarıyla geliyorlar.

Allahın adını pis ağızlarında geveleyerek, gözyaşlarını geviş getirerek geliyorlar.

“BAŞBAKAN BİLE DURDURAMAYACAK ONLARI”

Vakit geldi, sıkı durun. En büyük başkan Başbakan bile durduramayacak onları.

Çünkü yıllardır çevrelediler iktidar koltuğunu.

İktidar koltuğu hariç her yeri ele geçirdiler.

Tahta kurtları gibi ağır ağır…

O iktidar koltuklarında oturanlar biliyorlar: Koltukları havada duruyor, onların omuzlarında.

Kıpırdasalar düşerler.

Delikanlılığın, kabadayılığın, bitirimliğin sınırı da buraya kadar işte.

Vakit geldi, neyiniz varsa koyun ortaya. Beklediniz değil mi bunca zaman. Birileri, bir şeyler durdurur bu gidişi diye.

Öyle olmayacak. Anlamıyor musunuz, Ahmet’i alıyorlarsa, Nedim’i götürüyorlarsa, denizin sonuna gelindi. Kara göründü hanımlar beyler, kapkara, en kara, zifiri kara göründü.

Vakit geldi, nefesinizi uzun yola göre ayarlayın. Artık şaşırmayın, dona kalmayın hayretten.

Bundan sonra neler neler olacak. Şaka gibi olacak her şey her seferinde ve her seferinde çok ciddi olacak hepsi.

İnsanı güldürecek kadar saçma sorular soracaklar ve güldüğünüzde suratınıza yiyeceksiniz tokadı.

Tıpkı darbelerin küçük askerlerinin hep yaptığı gibi.

Her faşist her kahkahayı üstüne alınır çünkü.

Vakit geldi, toparlayın ağzınızı, ürkütmeyin faşist vakvakları

Vakit geldi. Eski hikâyeleri hatırlayacaksınız.

Babamın 12 Mart darbesinden sonra avukatlık yaptıtğı davalardan biriymiş. Bir öğretmene sormuş gazeteci Fethiye’de:

“Hocam turşu yapmak mı zordur, darbe yapmak mı?”

Öğretmen cevap vermiş:

“Turşu yapmak daha zordur. Çünkü turşu için vasıflı hıyar gerekir. Darbe için birkaç vasıfsız hıyar yeterlidir.”

Öğretmen böyle bir espri yaptı diye yıllarca hapis cezasıyla yargılanmış. Komik değil mi?

Bu komikliklerin hepsi işte bizim de başımıza gelecek, geliyor. İnsanın hiç de gülesi gelmiyor.

Vakit geldi. Rakı bardaklarını kaldırıp içerideki arkadaşlarımız için içeceğiz. Dışarıda olduğumuz her günü suçlulukla yaşayıp, güldüğümüz her seferinde dudağımızı kırıp onları hatırlayacağız.

Telefon numaralarını çevirdiğimizde buz gibi bir kadın sesi “Aradığığnız numaraya şu an…” diyecek.

Artık arkadaşlarımıza ulaşamayacağız.

Çünkü vakit geldi.

Vakit geldi. Artık bağır bağır bağırmanın zamanı. Çünkü hava kurşun gibi ağır. Yeter artık: Bağır bağır.”

Sayın yazar bu saldırıyı sadece bir Cemaatin yaptığını ima etmektedir. Hükümetin de eğer tedbir almazsa artık bu saldırı ile başa çıkamayacağını anlatmaya çalışmaktadır.

Düşüncelerimi sizinle devamlı paylaşıyorum. Malum Cemaat bu saldırı da Batılı saldırganlar tarafından kullanılmaktadır. Bu sebeple saldırı doğrudan doğruya tarihi misyonu olan, arkasında büyük devlet güçlerinin bulunduğu, sonucunda sıcak çatışmaların yaşanacağı, büyük harbin yaşanacağı bir saldırıdır.

Bu konuyu bu şekilde anlamayan, tedbirleri buna göre almayan devlet adamlarımız tarihe karşı ve milletimize karşı bunun hesabını veremezler.

İçinde bizim samimi çocuklarımızın da bulunduğu malum Cemaat, hiçbir dini düşünce ile içinde bulunduğu durumu açıklayamaz. Düşmanla işbirliği yapmanın, vatana ihanet etmenin hesabını Allah’a, tarihe ve milletimize veremez.

Allah esirgesin, devlet çökerse hep birlikte altında kalırız. Türk milleti böyle bir zaafı yaşarsa, böyle bir çöküntüyü yaşarsa, beş yüz yıl sonra bile toparlanıp yeniden devlet kuramaz, tarihin sahnesine çıkamaz.

Bunun için, bütün yetkilileri uyarıyorum, bütün Cemaat üyelerini uyarıyorum, bütün vatandaşlarımı uyarıyorum. Durum ciddidir, hatta vahimdir.

Uyanınız.

Bütün vatanseverler birleşiniz.

Dualar ediyorum.

Mikdat Topçu

09.03.2011

UYARMAK VATAN BORCUMDUR 6

Çok değerli okuyucu,
Bir yazımda “kozmopolitanizmi anlatmıştım. Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılışında vatan savunmasını reddeden veya ilgilenmeyen, belirli bir vatan fikrini reddeden, vatanseverliği hürriyetlere yöneltilmiş tehdit olarak gören Romalıların, düşmanları kapılarının eşiğinden içeriye girinceye kadar ses çıkarmadıklarını ve Roma’nın Gotlar tarafından yıkıldığını, koca Roma İmparatorluğu’nun burnunun üstüne nasıl çakıldığını anlatmıştım. (Uyarmak Namus Borcumdur 2)
Bu düşünceleri yazmaktaki amacım, ülkemizde meydana gelen olayların milletimiz tarafından ciddiye alınması arzumdur.
Bakınız; Batılılar tarafından Afganistan işgal edilmiştir. Irak işgal edilmiştir. İran her gün tehdit edilmektedir. Kuzey Afrika’daki Müslüman ülkeler baştanbaşa bunalıma girmiştir. Pakistan’da her gün ordu birliklerine saldırılmakta, karakollara saldırılmakta, suikastlar yapılmakta ve onlarca insan öldürülmektedir. Düşünen bir insan bu olayların Batı Medeniyetinin bütün gücü ile Doğu Medeniyetine saldırdığı anlamına geldiğini kolaylıkla anlayabilir. En basit ifadesi ile böyle düşünmek gerekmektedir.
Henüz Türkiye’de direkt olarak devlete karşı bizzat Batılılar tarafından saldırı yoktur. Şimdilik asimetrik savaş yöntemlerini tercih ediyorlar. Devlet iyice zayıflatılıp dize getirildikten sonra, ordu iyice zayıflatılıp vatanı savunamayacak hale getirilmesinden sonra artık direkt olarak saldırmaya başlayacaklardır.
Şimdilik gizli yöntemleri uygulamaktadırlar. Ordudaki, yargıdaki ve diğer önemli devlet kurumlarındaki zaafları öne sürerek bu kurumlar zayıflatılıyor. Bu kurumlardaki yanlışlıklar her gün anlatılarak vatandaşımızı şaşkına çevirip yanlarına rahatlıkla çekiyorlar. İlk bakışta vatandaş da bu kurumların gerçekten yanlışlar yaptıklarını öğrendiğinde, propagandayı yapanların yanlarına geçmekte bir beis görmüyor. Ne kadar anlatmaya çalışırsak çalışalım, vatandaşa asıl meselenin ne olduğunu bir türlü anlatamıyoruz. Çünkü bizim elimizde bunu başarabilecek vasıtalarımız yok. Basın yayın ağına sahip değiliz. Düşman da bir güzel vatandaşımızın fikrini iğfal ederek yanına alıyor ve vatandaşımız, Roma örneğinde olduğu gibi, düşman kapının eşiğinden içeriye girinceye kadar bekliyor, sesini çıkarmıyor. Yani meseleyi anlayamıyor.
Konunun vahametini anlayanlar bir şekilde tasfiye ediliyor. Çünkü düşman içimizden birilerini, büyük bir kitleyi, yani hepimize ulaşabilecek büyük bir kitleyi yanına almayı başarmış, konuyu derinliğine anlayabilecek, muhalefet yapabilecek, karşı gelebilecek bütün unsurları tasfiye etmeye başlamıştır. Vatandaşlarımız bu konuda o kadar şaşkındır ki, bu konuyu bizim gibi düşünenlere “paranoya yapıyorsunuz” gözü ile bakmaktadır. Bu direnci mutlaka kırmak gerekir, vatandaşımızı mutlaka, ne pahasına olursa olsun uyandırmak gerekir.
Basınımızda bu tehlikeyi sezen bazı kalemlerin bulunduğunu görmek bizi sevindirmektedir. Aşağıdaki köşe yazısını bizim bu düşüncelerimizi doğrulaması bakımından çok önemli buluyorum. Habertürk’te 08.03.2011 tarihindeki köşe yazısında Ece Temelkuran’ın bizim endişelerimizi aynen duyduğunu görmek yüreğimize biraz ferahlık vermektedir.
Bu yazıyı anlamlı buluyorum. Ve sizlerle paylaşmak istiyorum.
“Vakit geldi, gürültü yapmanın zamanıdır. Sokaklara alışmak gerekecek, artık belli oldu.
Belli oldu vicdan yok, utanmak yok, şirazesi patlamış bir hınçla geliyorlar üzerimize. Son düşünce kırıntısını yok edinceye, hepimiz boş gözlerle ve dilimiz dışarıda onların emirlerini bekler hale gelinceye kadar…
Önümüze attıkları ekmek için tüm kalbimizle şükredinceye kadar…
Gözlerinin içine bakmaktan korkup boynumuzu bükerek durana kadar…
Onurumuz, gururumuz, haysiyetimiz, omurgamız iyice bükülene kadar.
Üzerimize gelecekler.

Vakit geldi, hazırlanın.
“Yok artık, o kadarını da yapamazlar” dediğiniz şeyleri yapacaklar.
Şakşakçılarını bile “Bu kadarı da fazla” dedirtecek şeyler olacak.
Belli oldu, bundan sonra iyi haber gelmez mahkeme kapılarından.
Vakit geldi. Şahlandılar. Yöneticilerin bile yönetmediği bir zamana girildi.
KÜF GİBİ, PAS GİBİ…
Bir garip organizma ele geçiriyor şimdi ülkeyi. Küf gibi, pas gibi, rutubet gibi, için için…
Dizginleri yöneticilerin elinde olmayan başka türlü bir şey bu. Sinsiler, küf gibi, pas gibi, rutubet gibi sessizler.
Adlı adınca çıkmıyorlar ortaya yüzlerini göstermiyorlar.
Hayalet gibiler, etrafımız çoktan sarılmış. Kadrolarıyla, pusularıyla, yosun tutmuş sabırlarıyla geliyorlar.
Allahın adını pis ağızlarında geveleyerek, gözyaşlarını geviş getirerek geliyorlar.
“BAŞBAKAN BİLE DURDURAMAYACAK ONLARI”
Vakit geldi, sıkı durun. En büyük başkan Başbakan bile durduramayacak onları.
Çünkü yıllardır çevrelediler iktidar koltuğunu.
İktidar koltuğu hariç her yeri ele geçirdiler.
Tahta kurtları gibi ağır ağır…
O iktidar koltuklarında oturanlar biliyorlar: Koltukları havada duruyor, onların omuzlarında.
Kıpırdasalar düşerler.
Delikanlılığın, kabadayılığın, bitirimliğin sınırı da buraya kadar işte.
Vakit geldi, neyiniz varsa koyun ortaya. Beklediniz değil mi bunca zaman. Birileri, bir şeyler durdurur bu gidişi diye.
Öyle olmayacak. Anlamıyor musunuz, Ahmet’i alıyorlarsa, Nedim’i götürüyorlarsa, denizin sonuna gelindi. Kara göründü hanımlar beyler, kapkara, en kara, zifiri kara göründü.
Vakit geldi, nefesinizi uzun yola göre ayarlayın. Artık şaşırmayın, dona kalmayın hayretten.
Bundan sonra neler neler olacak. Şaka gibi olacak her şey her seferinde ve her seferinde çok ciddi olacak hepsi.
İnsanı güldürecek kadar saçma sorular soracaklar ve güldüğünüzde suratınıza yiyeceksiniz tokadı.
Tıpkı darbelerin küçük askerlerinin hep yaptığı gibi.
Her faşist her kahkahayı üstüne alınır çünkü.
Vakit geldi, toparlayın ağzınızı, ürkütmeyin faşist vakvakları
Vakit geldi. Eski hikâyeleri hatırlayacaksınız.
Babamın 12 Mart darbesinden sonra avukatlık yaptıtğı davalardan biriymiş. Bir öğretmene sormuş gazeteci Fethiye’de:
“Hocam turşu yapmak mı zordur, darbe yapmak mı?”
Öğretmen cevap vermiş:
“Turşu yapmak daha zordur. Çünkü turşu için vasıflı hıyar gerekir. Darbe için birkaç vasıfsız hıyar yeterlidir.”
Öğretmen böyle bir espri yaptı diye yıllarca hapis cezasıyla yargılanmış. Komik değil mi?
Bu komikliklerin hepsi işte bizim de başımıza gelecek, geliyor. İnsanın hiç de gülesi gelmiyor.
Vakit geldi. Rakı bardaklarını kaldırıp içerideki arkadaşlarımız için içeceğiz. Dışarıda olduğumuz her günü suçlulukla yaşayıp, güldüğümüz her seferinde dudağımızı kırıp onları hatırlayacağız.
Telefon numaralarını çevirdiğimizde buz gibi bir kadın sesi “Aradığığnız numaraya şu an…” diyecek.
Artık arkadaşlarımıza ulaşamayacağız.
Çünkü vakit geldi.
Vakit geldi. Artık bağır bağır bağırmanın zamanı. Çünkü hava kurşun gibi ağır. Yeter artık: Bağır bağır.”
Sayın yazar bu saldırıyı sadece bir Cemaatin yaptığını ima etmektedir. Hükümetin de eğer tedbir almazsa artık bu saldırı ile başa çıkamayacağını anlatmaya çalışmaktadır.
Düşüncelerimi sizinle devamlı paylaşıyorum. Malum Cemaat bu saldırı da Batılı saldırganlar tarafından kullanılmaktadır. Bu sebeple saldırı doğrudan doğruya tarihi misyonu olan, arkasında büyük devlet güçlerinin bulunduğu, sonucunda sıcak çatışmaların yaşanacağı, büyük harbin yaşanacağı bir saldırıdır.
Bu konuyu bu şekilde anlamayan, tedbirleri buna göre almayan devlet adamlarımız tarihe karşı ve milletimize karşı bunun hesabını veremezler.
İçinde bizim samimi çocuklarımızın da bulunduğu malum Cemaat, hiçbir dini düşünce ile içinde bulunduğu durumu açıklayamaz. Düşmanla işbirliği yapmanın, vatana ihanet etmenin hesabını Allah’a, tarihe ve milletimize veremez.
Allah esirgesin, devlet çökerse hep birlikte altında kalırız. Türk milleti böyle bir zaafı yaşarsa, böyle bir çöküntüyü yaşarsa, beş yüz yıl sonra bile toparlanıp yeniden devlet kuramaz, tarihin sahnesine çıkamaz.
Bunun için, bütün yetkilileri uyarıyorum, bütün Cemaat üyelerini uyarıyorum, bütün vatandaşlarımı uyarıyorum. Durum ciddidir, hatta vahimdir.
Uyanınız.
Bütün vatanseverler birleşiniz.
Dualar ediyorum.
Mikdat Topçu
09.03.2011

UYARMAK VATAN BORCUMDUR – 4

Kürtçe türkü söylemediği için bir Kürt tarafından öldürülen Türk sanatçının anısına aşağıdaki incelemeyi Büyük Türk milletinin dikkatine sunuyorum.
Biliyorsunuz ki Türk yetkililer yurt dışındaki Kürt sanatçıları güya oy hesabı yaparak yurdumuza davet etmektedirler. Aslında bu davet oy hesabının dışında büyük bir ihanettir. Oy hesabı sadece bahanedir. Asıl niyetleri Kürt devletini kurmaya yardımcı olmaktır. Zira Kürt açılımı politikaları da bu amaca hizmet etmek için ortaya konmuştur.
İncelemeyi lütfen sıkılmadan, baştan sona kadar okuyunuz. Sayın okuyucu sizden tek ricam budur.
“Kürt Açılımı Sürecinde Şivan Perver’i Türk Kamuoyuna Ambalajlayıp Pazarlama”
“Başbakan yardımcısı Bülent Arınç’ın Almanya’da görüşmesi ile gündeme gelen Şivan Perver, birilerinin yutturmaya çalıştığı gibi “aydın”, “sanatçı” ya da “barış havarisi bir melek” değildir. Aksine ırkçılığı körükleyen, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucu felsefesine savaş açmış, büyük Kürdistan hayali ile yanıp tutuşan; bununla da yetinmeyip fiilen bunu gerçekleştirmek amacıyla televizyon kanalı bile açıp çalışmalar yapan bir fitne fesat odağıdır. Perver’in türkülerinde ön plana çıkan temel unsurlar; sosyalizm, Kürtçülük, Türkiye Cumhuriyeti düşmanlığı ve Türk düşmanlığı olarak görülmektedir.

Şivan Perver, tanımlamamızda belirttiğimiz etkilerden “isyankâr” ve “hırçın” etki yaratacak türden müzik yapmaktadır. Ülkemizde 1970’lerde Ayşe Şan gibi Kürtçe müzik yapan sanatçılar olmasına rağmen politik müzik yapan; isyankâr, devrimci-bölücü çizgide hareket eden ilk isim Şivan Perver’dir.

Şivan Perver 70’li yıllarda Ankara’da okuyan Kürt kökenli öğrenciler arasında yayılmaya başlayan yeni siyasi fikirlerle tanışmış ve bu fikirleri müzikal alt yapısına kaynak olarak almıştır. O dönemde bu tür siyasal fikirleri yüz yüze veya yazılı olarak halka anlatmak mümkün olmadığından bu misyonu Şivan’ın halk arasında bantlarla kopyalanıp dağıtılan müziği üstlenmiştir.

Ancak dinleyenler Kürtçe şarkılardaki bu yeni tondan etkilenmesine rağmen, bu tonların arkasındaki motivasyonu algılayamamıştır. Şivan’ı Kürtçe müzik yapan diğer şarkıcılardan ayıran en büyük özellik de bu olmuştur. Yani müzik; siyasal bir düşüncenin ürünü olarak ortaya çıkmasına rağmen düşünceden önce halka ulaşmıştır.[1] Bu anlamda Şivan Perver söylediği türküler ile PKK’nın ortaya attığı siyasal fikirlerin halka ulaşmasında öncül bir rol oynamış, PKK’ya Güneydoğu’da yol açıcı olmuştur.

Şivan Perver (namı diğer İsmail Aygün, Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinin Karakeçili Türkmen aşiretlerine mensup bir köyde doğmuş olup aslen Mardinlidir. Karakeçili köyünde doğsa da aslen yörede Türkçede Romana karşılık gelen “mırtıp” “mıtrıp” “karaçi” gibi değişik adlarla anılan taifeye mensup olduğu belirtilmektedir. Marksist-Leninist ideolojiyi benimsemiş ve bu ideolojiyi temsil eden şarkılar söylemiştir. Oldukça etkileyici bir ritim ve tonla söylediği şarkılarla PKK’nın silahlı mücadelesine destek veren Perver, Güneydoğu Anadolu Bölgesinde yüzlerce genci dağa çıkmaya teşvik ederek onları ölüme sürükleyen bir Kürt ırkçısıdır.
Şivan Perver Kürtçülükten ve Büyük Kürdistan Hayalinden Hiçbir Zaman Vazgeçmemiştir
Yıllarca PKK için çalıp söyleyen Şivan Perver daha sonra Irak’ın kuzeyine geçerek Barzani’ye hizmet etmeye başlamıştır. Öcalan ile yolları ayrıldığı söylense de hiçbir zaman için böyle olmamıştır. Sorun sadece rant meselesinden kaynaklanmıştır. Daha fazla ranta sahip olacağını düşündüğü için Barzani ile anlaşmıştır. Yoksa sahip olduğu ırkçı fikirlerden asla taviz vermemiş aksine PKK’yı ve Öcalan’ı her zaman göklere çıkarmıştır…[2] PKK’nın Avrupa’daki yayın organları “Serxwebun” ve “Berxwedan” ın adını çocuklarına verecek kadar davasına bağlı birisidir.
Apo ve yandaşları ile daha Ankara’da iken tanışan Perver bakın bu konuda şunları söylemekte:
“…Her şey siyasettir, siyasetsiz yaşam olmaz, siyasetsiz toplumlar sistemleşmez, ama ben kendim için yapmıyorum. Şarkılarımda genel siyasi konular işleniyor. Ayrıca her siyasi harekete katkım olmuştur. Ben müziğe başladığımda PKK düşüncesi olabilir ama parti yoktu. Yalnız Sayın Abdullah Öcalan’ı duymuştum. Unutmayayım, bir de rahmetli merhum Mazlum Doğan’ı görmüştüm. Okuluma gelmişti, gerilla mücadelesi vereceklerini anlatmıştı. O zaman tanıştık. Bir o iki kişiyi tanımıştım. Sonra ben Mazlum Doğan’a nerden getirdin bu fikirleri diye sorduğumda; bana, ’sen Apo’yu tanıyor musun?’ demişti. Ben sadece bunları görmüştüm. Sonra faaliyetleşti, gelişti, ulusallaştı ve ben de en büyük hizmetleri yapanlardan biriyim. Birçok siyasete hizmet ettim ve birçok değişik siyasetimiz de olsun istedim. Biliyorum işler kolay değil. Evet, sanat Kürt toplumu gibi bir halk içinde siyaset taşır ve taşımalıdır. Biz de o toplumun bir ferdi olduğumuz için elbette ki her partiye destek ve hizmetimiz olmalıdır…”[3]

Kürt ırkçılığından hiçbir zaman vazgeçmeyen Perver, çok değil, 21 Mart 2009’ da Almanya’nın Hannover kentinde PKK tarafından organize edilen Nevruz etkinliğine katılarak burada şunları söylemekte:
Kürtlerin on yıllardır büyük bir bedel ödediklerini belirterek:

“Biz halk olarak, büyük bedeller ödedik. Çok acılar çektik. Ama hiçbir zaman mücadelemizden ve özgürlüğümüzden vazgeçmeyeceğiz. Biz inatçı bir halkız. Bu inadımız olmasaydı bugün buralarda olmazdık.”
(…)
“Kürtler bugün her tarafta direniş içindedir. Bu direnişin baş mimarlarından gerillayı selamlıyorum”
(…)
“Daha düne kadar bizi inkâr ettiler, çocuklarımızın kollarını kırdılar. Ve bizi öldürdüler. Kürtlerin önderi Abdullah Öcalan’ı zindana attılar. Bugün de kalkıp Nevroz’u birlikte kutlamaya çalışıyorlar. Bu ikiyüzlülüktür. Bizim barış ve kardeşlik taleplerimizi hiçbir zaman kabul etmediler. Savaşla karşılık verdiler.”[4]

Konuşması sık sık ‘Biji serok Apo’ sloganlarıyla biten Şivan Perver bunun üzerine Kürtçe ‘Xun çaven minin’ (gözümsünüz), diye karşılık vererek, ‘İmralı’daki Kahramanı selamlıyorum’ derken, bu sözü üzerine on binlerce PKK’lı tek ses olarak Öcalan lehine sloganlar atarak destek vermiştir.

2010 yılında Kom-Kar gurubu tarafından düzenlenen Nevruz konserinde bir konuşma yapan Perver:
“İngilizce öğreniyoruz, Almanca öğreniyoruz, Türkçeyi bülbül gibi konuşuyorlar. Türkler bizim ruhumuzu alıyor. Türkler bizimle kardeş olamıyor, olmak istemiyorlar. Ölmemizi istiyorlar. Türklerin ruhu 1930-1945’lerdeki Almanların ruhu gibi olmuş. Türklerin ruhu da faşistleşmiş. Bunu iyi bilin. Türk hayranlığı. Türkler onları basıyor, onlar da hadi bas diyor. Ayıp ya, çok ayıp yeter artık. Yeter be, Allah kahretsin bu Türk dilini ya, başımızdan defedelim. Allah kahretsin o kardeşliği! Türklerin ne saygısı var bize be!”[5]

2010 yılında Viyana’da verdiği konserde konuşan Şivan Perver yine nefretini kusmuştur:
“Türkiye şu anda ateş altındadır. Baskı ve zulüm devam ediyor. Özgürlüğümüz yok. Türk-Kürt birlikte hareket edersek kurtulabiliriz. Sonra bir Anadolu Cumhuriyeti çatısı altında kardeşçe yaşayabiliriz. Türkiye’de birçok şeyin değişmesi gerekir. Bunlar gerçekleşmedikçe benim gelmem fayda etmez. Türkiye’nin beni kaldırması mümkün değil. Çünkü ben zor bir insanım, kendi gerçeklerimden vazgeçmem. Şimdilik dönmeyi düşünmüyorum.” [6]

Kürt Açılımı ve Şivan Perver

Şivan Perver’in Kürt açılımı sürecinde Türkiye gündemine gelmesi Başbakan Tayyip Erdoğan’ın partisinin 11 Ağustos 2009 tarihli gurup toplantısında:
“Neşet Ertaş ‘Gönül Dağı’ dediği zaman her birimizin tüyleri ürperiyor, aynı zamanda Şivan Perver ‘Halepçe’, ‘Hazal’ dediğinde gönül dünyamızın derinliklerine dalıyoruz” [7]
diyerek malum çevrelere gönderme yapmıştır. Kürt açılımının aktörlerinin teşviki ile söylediği zannettiğimiz bu sözler Kürtçü çevrelere bir mesaj niteliğindeydi. Çünkü bu sözler Kürtçülük ve PKK çizgisinde faaliyet gösteren kesimler tarafından büyük bir kazanım olarak algılanmaktadır, zira Şivan Perver söylediği şarkılar ile PKK ideolojisine yıllarca kan taşımıştır.

Başbakan, Şivan Perver’den Halepçe’yi, Hezal’ı dinlerken duygulanıyordur belki ama Şivan Perver’in Ey rakip(ey düşman), Hernepeş (ileri), Kine Em(Kimiz),Serhildan Jiyane, Berxwedan Jiyane(Başkaldırmak Yaşamaktır, Direnmek Yaşamaktır) Halaylara Özgürlük , Xorte Kurd(Kürt Genci), Ala Rengin(Renkli Bayrak) ve Peşmerge gibi şarkı ve marşları dinlendiğinde düşmanlıktan başka bir şey görünmüyor.

AKP Grup Başkan vekili Suat Kılıç da Hükümetin Şivan Perver sevdasına eleştirenlere cevap mahiyetinde:
“Bu ülkenin gençleri 20-30 senedir Rock’n Roll dinliyor, yani bu memleketi Michael Jackson’ın İngilizce şarkıları bölmüyor da Şivan Perver’in 3 tane Kürtçe şarkısı mı bölecek?[8]”
derken, Perver’in Kürtçü, bölücü ve kışkırtıcı kimliğini perdeleme gayreti içerisinde görülüyor.

Aslında burada ilginç olan bir yandan PKK’nın silahlı unsurları ile mücadele edilirken diğer yandan ideolojik ve zihniyet boyutu açısından PKK’yı bir terör örgütü olarak tanımama eğilimidir. Bunun tezahürü de doğrudan terör örgütü ile bağlantı kurmaktan ziyade örgütün silahlı alanı dışındaki kurum ve yapılarına sağlanan destektir. Bu desteğin illaki maddi olması gerekmemekte, PKK’nın meşruluğunu sağlayacak politik-sosyal nitelikli ilişkiler ağı ile tecessüm etmektedir.[9] Olayın asıl vahameti Şivan Perver’in devletin yönetici katında gördüğü itibardır. Bu itibar kazandırma operasyonu devlete isyan etmenin karşılığının “ödül” olarak alındığı imajını doğurması bakımından son derece tehlikeli bir algılamayı ortaya koymaktadır.

Başbakan’ın Perver ile ilgili sözleri siyaseten hemen karşılığını bulmuştur, zira Şivan Perver, Kürt açılımını desteklediğini bir röportajında şöyle dile getirmiştir:
“Bu açılıma(Kürt açılımına) katılıyorum ve hükümetin bu tutumunu destekliyorum. Gül ve Erdoğan iyi bir adım attılar. Bu açılımdan (Kürt açılımından) vazgeçilmemeli”.[10]

Başbakanın övücü açıklamalarının ardından AKP Diyarbakır milletvekilleri Abdurrahman Kurt ve İhsan Arslan ile Van milletvekili Gülşen Orhan’dan oluşan heyet, Almanya/Bonn’da 14.11.2009’da katıldıkları “Şivan Perver Kültür Merkezi”nin açılışı sonrasında Perver’i tekrar Türkiye’ye davet etti. Şivan Perver ise heyete şunları söyledi:
“Kürt sorunu çözülmeden gelemem. Halk olarak özgürlük istiyoruz. ‘Kine em?’ şarkısını okumama izin vermezler.” [11]

Aynı toplantıda AKP Van milletvekilinin Şivan’a söylediği:
“Kürtlüğümüzü senin şarkılarını dinleyerek tanıdık” sözleri bazıları için Şivan’ın ne ifade ettiğini ortaya koyması bakımından oldukça önemlidir.
Hükümetin Şivan Perver’e yönelik operasyonunun bir başka ayağını Kültür ve Turizm bakanı Ertuğrul Günay ile Kürt kökenli AKP milletvekillerinden Abdurrahman Kurt ve Türkiye’nin Berlin Büyükelçisi Ahmet Acet oluşturdu. Konserin son bölümünde Perver’e teşekkür amacıyla Büyükelçi Acet ve Hatay Valisi ile birlikte sahneye çıkan, burada ”Memleketim” adlı şarkıyı seslendiren koroya eşlik etmiştir. Günay: ”Çok güzel bir akşam oldu. Şivan Perver ile birlikte söyledik” derken, Perver de: ”Bu memleket hepimizin, bu türküler hepimizin. Elbette söyleyeceğim” diye konuştu. Türkiye’ye yakın bir zamanda gelip gelmeyeceği sorusuna karşılık da Perver, ”Çok yakında geleceğim” diye yanıt verdi.[12]

Aynı Ertuğrul Günay geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanlığı senfoni orkestrasını Perver’in hizmetine sunabileceklerini de ifade etmiştir[13]. Şivan Perver’i ikna etmek fikrinden bir türlü vazgeçmeyen iktidar her türlü platformda bu talebini dile getirmiştir. Şivan Perver’in 30 Ocak 2010 tarihinde Viyana’da verdiği ve Mesut Barzani, Ahmet Türk, Sırrı Sakık gibi isimlerin de katıldığı konserde konuşan AKP’li Dengir Mir Mehmet Fırat, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Şivan Perver’in çok açık ve net olarak Türkiye’ye davet ettiğini anlattıktan sonra :

“Ben de Şivan ile görüşme fırsatı bulursam başbakanımızın bu davetini bir vatandaş ve milletvekili olarak yineleyeceğim. İnşallah Türkiye’de de dinleme imkânına sahip oluruz. Şivan’ın bildiğim kadarıyla yasal bir engeli yok. Aldığı ceza da yok. Türkiye dışına çıktığı dönem içerisinde şartlar çok kötüydü. Ümit ederim ki bu süreç içerisinde Türkiye’ye gelir, bizleri de mutlu eder.[14]”
diyerek Hükümetin Şivan Perver sevdasını bir kez daha ortaya koymuştur.

Kürt açılımı çerçevesinde son olarak Şivan Perver ile Almanya’da görüşen Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç bu görüşmeden sonra:
“Şivan Perver’le çok güzel bir sohbet oldu. Ben kendisine Türkiye’ye gelmesini, konserler vermesini, hatta TRT Şeş’te böyle bir konserin mümkün olup olmayacağını sordum, onur duyacağını ifade etti. Şivan, Türkiye’ye dönmeyi düşündüğünü ancak bazı şartların olgunlaşmasını ve halkın bu konuyu daha iyi özümsemesini beklediğini söyledi. CD ve kasetlerinden bir takımını bana hediye etti, bir takımını da Sayın Başbakan’a verilmek üzere bana tevdi ettiler. Kucaklaştık. Birlikte çayımızı içtik, sohbetimizi yaptık ve ayrıldık. Şivan’ın Avrupa’da iyi bir orkestra ile vermeyi planladığı prestijli bir konserin maddi imkânlarını TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin ile görüşeceğim. Bu konser, arkasından Şivan’ı Türkiye’de görmek gibi bir güzelliğe de vesile olabilir.[15]”
diyerek memnuniyetini dile getirmiştir.

Şivan Perver’in Türkülerinden Bir Demet :

Türk toplumuna yutturulmaya çalışılan Şivan Perver’in söylediği bazı şarkıların Türkçe çevirisini vermekte fayda görmekteyiz. Zira bu şarkı sözleri onun gerçek yüzünü gözler önüne sermektedir.

Ey Rakip (Ey düşman) :

İran topraklarında 1946′da kurulup 11 ay sonra yıkılan Mahabad Kürt Cumhuriyeti için Hozan Dildar tarafından yazılan marştır. Bugün Irak’taki sözde Kürdistan Federal Yönetimi’nin milli marşıdır. Sözlerinin Türkçesi şöyledir :
“Dinle düşman, Kürt halkı hala yaşıyor
Top ateşinden ve felaketlerden hiç yılmayacak.
Kürt gençliği aslan gibi şahlanıyor,
Sarsılmaz cesaretiyle,
Hayat tacını kanıyla kazanıyor.
Kim söyleyebilir Kürdün yok olduğunu
Kürt yaşıyor, bayrağı yeniden dalgalanacak.
Biz ki, Medler’in ve Keyhüsrev’in çocuklarıyız..
Kürdistan’dır daima inancımız ve kanunumuz
Devrim çocuklarıyız kızıl renkle kutsandık.
Korkmuyor musun ey düşman, kanlı geçmişinizden
Kürt gençliği daima kurban vermeye hazır.
Ölüme hazır, ölüme hazır, ölüme hazır.”

Hernepeş (İleri) :

PKK’lılar tarafından sözde “milli marş” olarak kabul edilen bu şarkı yüzünden kaç gencin canı yanmıştır, kaç genç dağa çıkmıştır bölgede yaşayanlar iyi bilirler. Kürt gençlerini kızlar üzerinden dolduruşa getirerek dağa çağıran bu sözde milli marşın bir kısmının Türkçesi de şöyledir:

“Güzel Kürt kardeşlerim gelin
Ülkemizin ardına gidelim
Eğer siz gelmezseniz biz kızlar yeteriz
Haydi ileri, gün bizim günümüz
Ülkemizde mücadele bizi bekliyor
Yeni kuşağın genç kızları biz de çalışmak istiyoruz
Biz bu genç canımızı ülkemizin yoluna koyduk
Yüreklerimiz çelikleşti artık
Haydi kızıl bayrak için hep beraber gidelim…”
Serhildan Jiyane Berxwedan Jiyane (İsyan Yaşamdır, Direniş Yaşamdır) :

Bu şarkının da Türkçe sözlerine bakınca kime karşı direnişten, kime karşı isyandan, nerenin dağlarından bahsettiğini ve Kürdistan özlemi içerisinde nasıl yanıp tutuştuğunu çok daha iyi anlıyoruz.

“Dağların tepelerinde isyan hey
Zindanlarda direniş
Delikanlıların sesi güzel geliyor bana
Kızların sesi güzel
İsyan, direniş…
İsyan yaşamdır
Direniş yaşamdır

Durmak fayda getirmez
Onu geliştirmek bizim amacımızdır
Kürdistan bizi bekliyor
Onun gözleri bizi çağırıyor
İsyan, direniş…
İsyan yaşamdır
Direniş yaşamdır”

Hevale Bargiran im(Yükü ağırın arkadaşıyım) :

Şivan Perver bu şarkısında dağlarda çatışan PKK’lılara desteklerini bildiriyor. Çünkü PKK literatüründe PKK’lı teröristlerine hitap edilme şeklidir. Perver, PKK yandaşlarına da kaygılanmayın ben yanınızdayım diyor ve Türkiye’nin “Kürdistan”ı sömürdüğünü ifade ediyor.

“Yükü ağırın arkadaşıyım, Yükü ağırın arkadaşıyım
Savaşçının arkadaşıyım, Savaşçının arkadaşıyım,
Esaret altındaki halkın ozanıyım, Kürdistanın ozanıyım, Kürdistan’ın sesiyim
Kaygılanmayın Kürdistan’ın eli koluyum..”

Kine Em( Kimiz Biz) :

Perver’in “Türkiye’ye gelirsem, bana söyletmezler” dediği şarkı. Kürtçülere destek vermeyen Kürtlerin de hedef alındığı şarkının bir bölümünde şunlar söylenmekte:

“Kürdistan perişan
Tutsak olmuş Kürtler
Zulmün, zorbalığın ve tutsaklığın uykusuna dalmışlar
İnsanlık nedir bilmiyor düşman
Saldırın ve ele geçirin!
Boyunlarını kırın bu pis mundarların!
İçimizden kovun bunları
Yaşasın Kürdistan! Kahrolsun köleciler!..”

Mıhemmedo :

Trt6’nın açılışında da söylenen şarkı askerlerce öldürülen bir teröriste yazılan ağıttır aslında.

“Loy loy, Mehmet arkadaş (yoldaş),
Mehmet’in bedeni dağların zirvesindeki zirvedir anacığım,
Sevgilimin bedeni dağların zirvesindeki simgedir,
Hey ateş düşsün bu Romilerin (Türklerin) evine,
Mehmet’in bedenine darbe vurdular bu kurnaz tilkiler,
Diyorlar ki, Romi (Türk) askerleri Mehmet’in yolunu kesmiş.
Haber verelim Diyarbakır’a ve Siverek’e,
Mehmetimizin intikamını alsınlar,
Gençlerin elindeki gülsün, mendilsin,
Düşmanın gözüne girecek mıhsın…”

Ez Xore Kurdım (Ben Kürt Genciyim) :

Kürt gençlerin kanına nasıl girdiği ve onları dağlara nasıl sürdüğünün kanıtı olması bakımından aşağıdaki sözler oldukça önemlidir:

“Ben Kürt genciyim çok anlı şanlı
Almışım topu ve tüfeği
Ben savaşa ve cenge gideceğim
Eğer ben dönmezsem anne sen ağlama…
Senin ve benim annem Kürdistandır
Biz kendimizi kurtaralım el altından
Eğer dönmezsek bu bizim için şandır
Eğer ben şehid olursam anne sen ağlama”

Keçe Kurdan( Kürt Kızı) :

Şivan Perver’e ait bu şarkı, Aynur Doğan’ın “Keça Kurdan” adı ile 2004’te çıkardığı kasette yer aldığından dolayı, kaset 26 Şubat 2005 tarihinde Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından; “Kürt kızlarının savaşmaya davet edildiği, yasadışı silahlı örgüt propagandasının yapıldığı” gerekçesiyle toplatılmış ve yasaklanmıştır.

“Kızlar, istiyoruz ki bizimle görüşmeye gelin
Kızlar, istiyoruz ki bizimle savaşa gelin,
Hey hey biz Kürt kızlarıyız,
Savaşta arslanız, mertlerin umuduyuz,
Hey hey biz Kürtlerin gülleriyiz,
Başkaldırının setiyiz,
Kürt kızı, kaldır başını!
Hani vatan, hani özgürlük?
Hani biz yetimlerin anası?”

Ala Rengin (Renkli Bayrak) :

Sarı Kırmızı Yeşil renklerden oluşan sözde Kürt bayrağına methiyeler düzen Perver bakın neler söylüyor:

“Kutsal ve renkli bayrağım, alıp yürüyeceğim seni
Gençlerin omzundasın, ortanda parlak güneş
Üç renkli bayraksın sen, savaşın sembolüsün sen
Ey Kürt Gençleri! Selamlayın bayrağı
Bu gün kucakladık, gün gelecek yücelteceğiz seni
Kutlu bir günde çizgilerinle süsleyeceksin çatıları, bahçeleri
Yeşil, kırmızı ve sarısın, zaferin işaretisin
Ey Kürt Gençleri selamlayın onu..”

Bu şarkıda gelecekteki “bir günden” ve bu güne bayrağın katacağı neşeden, sevinçten bahsedilmiştir. Bugünden kastın bağımsız bir Kürt Devleti’nin kurulacağı gün olduğu aşikârdır.

Şarkıyı propaganda hale getiren hitap ettiği kitledir. Şarkı, siyasal, coğrafi herhangi bir sınır taşımadan bütün Kürtlere hitap etmektedir. Yani Türkiye başta olmak üzere İran, Irak ve Suriye’de yaşayan Kürtler, bir sembol olan bayrak altında bağımsız bir devlet kurmaya ve bu şekilde yaşamak için mücadele etmeye teşvik edilmekte, özendirilmektedir.

Sonuç:

Kürt açılımı çerçevesinde Şivan Perver üzerinden yürütülen operasyon ile aslında PKK’nın değirmenine su taşınmaktadır. Şivan Perver’i muhatap almak, ona itibar kazandırmak PKK’ya karşı yürütülen mücadelede PKK tabanına moral depolamaktadır. Zira Şivan Perver PKK tabanında, yıllarca Kürtçülük yapmış, gençlerin dağa çıkmasında etkili olmuş, onlara umut taşımış bir simgedir. Hükümet de bu simge üzerinde siyasi rant hesapları yapmakta ve bu uğurda PKK ideolojisine itibar kazandırmaktadır.

Şivan Perver birilerinin iddia ettiği gibi bir “sanatçı”, “kültür adamı” değil; aksine söylediği şarkılar ile “bağımsız-birleşik Kürdistan” hayalinin ideolojik alt yapısını tesis etmek misyonu üstlenmiş siyasi bir figürdür. Örneklerini verdiğimiz şarkıların sözlerinde ve manalarında onun bu yolda ne kadar etkili bir çaba yürüttüğü apaçık ortaya çıkmaktadır.”

Bu incelemeyi 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü’nden Ali Aydın Akbaş’ın
“Kürt Açılımı Sürecinde Şivan Perver’i Türk Kamuoyuna Ambalajlayıp Pazarlama” adlı makalesinden aldım. Hiçbir şey ilave etmedim. Müzik sanatının öneminin vurgulandığı bir iki paragrafı çıkardım. Makale tamamen Sayın Ali Aydın Akbaş’a aittir.

Devletin PKK mücadelesi 30 yıldır devam ediyor. Bu uğurda epey şehit verdik. Ruhları şad olsun.
ABD ve AB desteğinde topraklarımız üzerinde yeni bir Kürt devleti, gerçekte yeni bir İsrail yaratmaya yönelik operasyonlar bütün hızıyla sürüyor. Bizce başarıya ramak kalmıştır. Türk yetkililerinin böyle ciddi ve büyük bir ayaklanma karşısında hala gafil davranarak, güya oy hesabıyla yaptığı bu davetleri Türk milleti endişe ile karşılamaktadır. Siz saf ve gafil davranırken, düşman bir taşla birkaç kuş vurmayı başarmaktadır.
Dünyanın hiçbir döneminde düşmana taviz verilerek vatan kurtarılmamıştır. Kürt sanatçıları çağırmak; Türkiye’deki Kürt açılımı, Demokratik Toplum Kongresi, Kürtlere özerklik verilmesi, eğitimde Kürt dilinin kullanılması gibi girişimlerle birlikte değerlendirildiğinde ortaya çok vahim bir tablo çıkmaktadır. Daha da vahimi, bu girişimleri çok daha büyük bir strateji eşliğinde; Türk anayasasının istenildiği gibi değiştirilmesi, devletin diz çöktürülmesi, ordunun diz çöktürülmesi gibi operasyonlarla birlikte değerlendirildiğinde daha da tehlikeli bir durum meydana gelmektedir. Bu durum Türkiye Cumhuriyeti’nin tasfiyesidir.
Bu gidişin adresi bundan başka bir şey değildir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yönetenler; Kıbrıs politikasında, özelleştirme politikalarında, Patrik’in ekümenik olması konusunda, Heybeliada Ruhban Okulu konusunda, Avrupa Birliği konusunda, Ermenistan’la ilişkiler konusunda yaptığı gibi, bu konuda da hata üstüne hata yapmaktadır. Bu tavır doğrudan doğruya Osmanlı Devleti’nin son zamanlardaki devlet adamlarının tavrıdır. Bu Kaht-ı rical’dir.
Türk milletinin çocuklarının bu yoğun propaganda ortamında “Kürtlerin hakkı yok mu?” diyerek manipüle edilmeleri, düşman propagandasının başarıya ulaşmış olması anlamını taşımaktadır. En büyük tehlike de buradadır: Düşmanı haklı bulmak. Bu düşmanlık ABD ve AB’nin düşmanlığıdır. Bizim Kürt kardeşlerimizle bir sorunumuz yoktur. Batılıların bizim çocuklarımızı düşmanına hak verir hale getirecek kadar büyük propagandayı yürütmesi, dünya tarihinde belki de bugüne kadar yürütülen en büyük, en başarılı propaganda tekniğidir. Başarıya ulaşmış bir propagandadır. Kürt kardeşlerimi uyarıyorum. Bu propagandaya kanmayınız. Biz kardeşiz.
Uyanınız.
Bütün vatanseverler birleşiniz.
Uyarmak namus borcumdur.
Mikdat Topçu
08.03.2011
——————————————————————————–

[1]http://www.mikailaslan.net/ , 06.01.2007
[2] Terörist başı Abdullah Öcalan’ı öven sözleri için bakınız. http://www.youtube.com/watch?v=mKQbIFHUhBQ&feature=related
[3] 18 Şubat 2005, Özgür Politika’ya verdiği röportaj.
[4] “Şivan Perwer: İmralı’daki kahramanı selamlıyorum” ANF, 21 Mart 2009
[5] Vatan, “Allah Kahretsin Türklerin Ruhunu” 21.2.2011
[6] Rojev, 01.02.2010’den aktaran Odatv.com,10.02.2010
[7] http://www.akparti.org.tr/ak-parti-genel-baskani-ve-basbakan-erdoganin-ak-parti-tbmm-_6300.html
[8] “Bu memleketi Rock’n Roll bölmedi, Şivan Perver’in şarkıları mı bölecek?”, Anadolu Ajansı, 20.02.2010
[9] İkbal Vurucu, “Terörizm Karşısındaki Zaafiyete Bir Örnek: Şivan Perver Olayı”, www.21yyte.org, 25.02.2011
[10]Taraf, “Şivan Perver: Devlet Türkleri de Asimile Etti” ,14.09.2009
[11]Fırat Haber Ajansı, “Şiwan Perwer: Sorun çözülmeden Türkiye’ye gitmem”, 16.11.2009
[12]Anadolu Ajansı, “Ertuğrul Günay Şivan Perver ile ‘Memleketim’i Söyledi”, 11.03.2010
[13] İnternethaber.com, “Kültür Bakanı Günay Şivan Perver isterse Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nı görevlendireceklerini söyledi” 24 Şubat 2011
[14]Milliyet, “Şivan Perver: Türkiye şu an beni kaldıramaz”, 31 Ocak 2010
[15]Odatv.com, “Şivan Perver mi değişti, Bülent Arınç mı?”, 10.02.2011

UYARMAK VATAN BORCUMDUR – 3

Platon “Devlet” adlı eserinde:

“Eğer iki Helenli (Eski Yunan) birbirini öldürürse, bu yanlış bir şeydir. Ama Helenliler yurtlarını istilaya gelen, bu güzel Helen ülkesini istilaya gelen düşmanları öldürürlerse, bu iyi bir şeydir. Birbirimizle çatışsak bile, bir gün barışacağımızı göz önüne alarak barışacak bir aralık bırakalım” der.

Dikkat ediniz, “Birbirimizle çatışsak bile, bir gün barışacağımızı göz önüne alarak barışacak bir aralık bırakalım”. diyor.

Ta Eski Yunan’da bir düşünür. Öyle ki, o zaman, kendi milleti içinde meydana gelen çatışmalar için üzülüyor ve “bir gün barışabiliriz, ona göre, aramızdaki bütün köprüleri atmayalım” diyor. Acaba bu düşünce yüzyıllardır birlikte yaşadığımız ve şimdi niyetlerini bozan, düşmanla işbirliği yapan kardeşlerimize de bir uyarı olabilir mi?

Güzel yurdumuz yine bir takım çatışmaların, gizli ve açık yürütülen savaşların alanı haline geldi. Türklerin vatanı yine parçalanmaya çalışılıyor. Balkan Savaşları’nın öncesinde olduğu gibi, Birinci Dünya Savaşı’nın öncesinde olduğu gibi düşman yine yöneticileri aldatıyor. Yine düşmanla işbirliği yapanlar çoğaldı. Yine düşman eline geçirdiği propaganda vasıtaları ile Türk Milleti’ni aldatıyor, bölüyor, parçalıyor. Yaratılan bu bulanık ortamda millet parçalanmayı fark edemiyor.

Hâlbuki Türkiye Cumhuriyeti Devleti yeniden bölünme sürecine girdi.

Nihai hedefi Kürt devleti olan devletin “Kürt Açılımı”nda yeni bir aşamaya gelindi: Artık vatan bölme faaliyetleri neticesini verdi. Bu yeni aşamanın adı artık Demokratik Özerkliktir!

ABD, ikinci bir İsrail devleti olarak inşa etmek istediği Büyük Kürdistan için önce Irak’ı parçaladı ve Güney Kürdistan’ı kurdu. Şimdi sıra Kuzey Kürdistan’da! Yani sıra; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Güneydoğusu’ nda kuracağı ve sonra Irak’ın kuzeyindeki Kürtlerle birleştirerek meydana getireceği büyük Kürdistan’da! Yani yeni İsrail de!

Bilmiyorum dikkat ediyor musunuz? Her şey bitmiş vaziyette! Artık televizyonlarda batıdaki Kürtlerin ne olacağı tartışılıyor!

Türk Milleti ise hala devletinin bölünme noktasına geldiğinin farkında bile değil. Sürekli ve derin bir propaganda ile rahatlıkla etki altına alınan bir kesim bölünme konusunu hala anlamış değil. Belki mensup olduğu iktidar partisine yakınlığı sebebiyle, belki bir takım dini mülahazalarla, belki ekonomik gidişi iyi bulduğu için, belki yolların, park ve bahçelerin güzelleştirilmesini büyük bir hizmet olarak gördüğü için Türk insanı durumu fark edemiyor. Hükümetin; kendi savaş uçağımızı yapıyoruz, kendi tankımızı yapıyoruz gibi milletin hassas noktalarını kontrol altına
alarak güven vermesi, halkımızın bugün yürütülen bölünme kavgasını anlayamamasına sebep olmaktadır. Bütün bunlar halkın gerçekleri görmemesi için perdeleme rolü oynamaktadır.

Hâlbuki düşman yurdumuzu açıkça bölmektedir. Partizanlık duyguları içerisinde hareket eden Türklerin, vatanlarının parçalanmasını anlama, kavrama gibi bir düşüncesi zaten olamaz. Olmuyor da… Hatta böyle bir saplantı içinde uyuyan Türkler, bölünmeyi anlayanları, düşmanı tanıyanları ve mücadele edenleri hain olarak görüyor. Buna en yakınım olan insanlardan bile şahidim. İşin en tehlikeli olan yanı da bence bu!

Bölünmeden yana olan Kürtlere, Platon’un dediği gibi seslenip, gelin yapmayın etmeyin, düşman gider, yine biz burada baş başa kalırız. Aramızdaki bütün köprüleri atmayalım, yine barışabiliriz, yine bir arada yaşayabiliriz diye seslenmek mümkün. Ama bu defa biz Türkler, kendi aramızda, yapılan bu perdelemeler sebebiyle çatışmaya giriyoruz. İşin en can alıcı noktası bu! En tehlikeli olan tarafı bu! Üzülerek söylemek gerekir ki, düşman propagandası bunu başarmış durumdadır.

Bölücü hareketin nasıl bir süreç takip ettiğini aslında herkes biliyor. Türk Milleti, bu mücadeleyi anlıyor aslında. Ama devletin bu bölünmeye müsaade etmeyeceğini zannediyor. Millet devletine güveniyor. Ama devletin de gözü önünde, hatta bazen devletin kontrolünde öyle olaylar oluyor ki, insanın aklı başından gidiyor. İşte yukarıda bahsini ettiğim perdeleme olayı bunları anlamayı engelliyor. Bu çok korkunç ve tehlikeli bir durum!

Türklerin vatanları ellerinden alınıyor, Türkler diz çöktürülüyor. Türk Ordusu’na diz çöktürülüyor. Bölünmeye karşı direnecek kuvvetler, başta TSK olmak üzere, Ergenekon tertibi üzerinden adım adım etkisiz hale getiriliyor.

Peki, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını ortadan kaldırmayı hedefleyen bu “özerklik” projesine kim karşı duracak? Yani Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünme tehlikesine karşı anayasal olarak hangi kurum görevlidir? Elbette ki Türk Silahlı Kuvvetleri! Yani TÜRK ORDUSU! Yani MİLLİ ORDU! Ama vatanları ellerinden alınan Türkler, bu Milli Ordu’ya karşı yeni bir ordu kurulacağını hiç anlayamıyor. Zaten yandaş basında; “Türk ordusunu ortadan kaldıralım, yeni bir ordu kuralım” diyenlere de kulak asmamıştı Türkler. “Damarlarında yüzde yüz Türk kanı dolaşan tek canlı Türk Kangal köpeğidir” diyenlere de ses çıkarmamıştı. Şimdi, Türk Ordusu’nun karşısına yeni bir savunma gücü kuracak olanlara da ses çıkarmıyor. Çünkü Türkler tehlikeyi henüz anlayamıyor.

Acaba bir sürü mizansenle kademe kademe itibarsızlaştırılan, gardı alınan, etkisiz hale getirilen Ordu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bölünmesine nasıl tepki vermektedir! Ergenekon tertibiyle adım adım etkisiz hale getirilen Türk Ordusu şu anda ne durumdadır?

Değerli okuyucu, Irak’ın ABD tarafından işgalini hatırlayınız. Irak ordusu Amerikan’ın saldırısına karşı koydu mu? Ne olmuştu Saddam Hüseyin’in subayları! Ülkeleri işgal edildiği halde tek kurşun sıktılar mı düşmanlarına? Subayların birçoğu daha barış zamanında etkisiz hale getirildi. Birçoğu Irak’tan alınıp götürüldü. Amerika resmen elini kolunu sallaya sallaya Irak’a girdi. Ve işte görüyorsunuz Irak’ın ne durumda olduğunu.

Uyanınız!

Şimdi aynı şey Türk Ordusu için yapılmaktadır. Bu günlerde 195 sanıklı Balyoz duruşması yapılıyor. Düşününüz ki, bir ordunun 195 subayı yok edilirse o ordu savaşı kaybetmez mi? İşte bu Ergenekon tertiplerinin manası ve hedefi budur. 195 subayını Balyoz soruşturmasıyla ABD’ye teslim eden Türk Ordusu, maalesef diz çökme noktasına getirilmiştir. Yargı’sı teslim edilen Türk devletine diz çöktürülmüştür..

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin internet sitesine “iki dil” konusu ile ilgili olarak koyduğu bildiri sebebiyle TSK’ ya düşman olanlar, Ordu hakkında suç duyurusunda bulanacaklarını ilan ettiler. Bunlar; başta Ali Bayramoğlu olmak üzere, üzülerek söylemek gerekir ki, Türklerin çok sevdiği, kendisinden zannettiği insanlardır. Ordunun bu hassasiyetine AKP bile, “Ordu kendi işine baksın!” diyerek karşı çıkmıştır.

Özerklik yanlıları ise; zaten Türk Ordusu’nun her türlü faaliyetine karşı oldukları için, hatta Türk Ordusu’nu hasım gördükleri için alay ettiler ve “Ayar verme çabaları komik görülüyor!” diye hakaret ettiler.

Vatanları bölünme noktasına gelen Türkler bütün bu olup bitenlerin farkında bile değil!

Üzülerek ifade etmek gerekir ki, Türk Silahlı Kuvvetleri etkisiz hale getirilmiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri çatışa çatışa geri çekilmemiştir, düşmanları tarafından doğrudan doğruya, adım adım tasfiye edilmiştir. Bugün Türk Ordusu mevzilerini terk etmiştir. Bütün mevzilerini kendi elleriyle teslim etmiştir! Türk Silahlı Kuvvetleri savaşma kabiliyetini kaybetmektedir! Hâlbuki vatanseverler zamanında uyarı görevlerini yapmışlardı. “Türk Silahlı Kuvvetleri Türk ordu geleneğinden kopmamalıdır” demişlerdi. Ama yazık ki sesleri duyulmadı…

Şimdi kongreler toplayarak aşağıdaki bildiriyi yayınlayanlara karşı artık hiç kimsenin sesi çıkmamaktadır. Ne Diyarbakır’da Osman Baydemir’le el ele vererek halay çeken TÜSİAD’ DAN, ne ciddi anlamda muhalefet partilerinden, ne üniversitelerden, ne diğer sivil toplum kuruluşlarından… Bütün kurumlar inanılmaz bir suskunluk ve teslimiyet içinde. Yandaş basın ise korkunç bir takiyye politikası ile Türk Milleti’ni kandırmış ve bütün bu tehlikeleri anlamaması için perdeleme görevini hakkıyla yerine getirmiştir.

“PKK bu yeni devletin ÖZ SAVUNMA GÜCÜDÜR”

Demokratik Özerklik taslağında dile getirilen “Öz savunma gücü” olarak, PKK Türk Ordusu’nun karşısına yakın bir gelecekte büyük Kürdistan devletinin ordusu olarak çıkacaktır. Demokratik Toplum Kongresi, PKK’nın, bu yapının askeri gücü olacağını ilan etmektedir. Bu kongrede alınan kararların bazılarını aşağıya alıyorum. Dikkatle okuyunuz lütfen.

“Doğada kendini savunmayan hiçbir canlı yoktur. Öz savunma hem varlığına dıştan gelecek saldırıları hem de ahlaki ve politik toplum gerçekliğine karşı içten gelişecek tehlikeleri etkisiz kılmak için hava ve su kadar yaşamsal önemdedir. Öz savunma, ahlaki ve politik toplumun güvenlik politikasıdır. Öz savunma boyutu toplumlar için sadece bir askeri savunma olgusu değildir. Kimliklerini koruma, politikleşmelerini sağlama ve demokratikleşmelerini gerçekleştirme olgusuyla iç içedir. Öz savunma örgütlü topluma dayanır. Örgütlü toplum öz savunmasını en iyi yapan toplumdur. Tüm toplumlarda öz savunma varlığını korumanın olmazsa olmazıdır. Kürtler ilk işgalci ve istilacı güçlerin saldırısından günümüze kadar her türlü işgal ve saldırılara karşı varlığını korumak için öz savunma içinde olmuştur. Demokratik özerklik statüsünün kabul edildiği koşullarda öz savunma askeri tekel olarak değil, toplumu iç ve dış güvenlik ihtiyaçlarına göre demokratik organların denetimi altında oluşturulabilinir. Şehir, kasaba, mahalle ve köyde yaşayan tüm halklar faşist, gerici ve soykırımcı saldırılara karşı bilinçli ve duyarlı olur, öz savunma esasında bu yönelimler karşısında toplumsal direnişi ifade eder. Öz savunma uluslararası sözleşmeler ve BM tarafından da tanımlanan bir haktır”.

Bu kongrede, yani Özerklik peşinde olanların, vatan parçalamakla görevli olanların meclisinde, yani parlamentosunda alınan kararlar bunlar. Öz Savunma Gücü kuracaklarmış! Kime karşı acaba?

Belki tam olarak takip edip okuyamamışsınızdır diye, bu Demokratik Toplum Kongresi’nde alınan kararları tekrar buraya aldım. Dikkatle okuyunuz. Bir daha, bir daha okuyunuz. Bu toplantıya katılanların, bu kararları savunanların, perdeleme görevi yapanların kimliklerini iyi belleyiniz! Belki bir gün lazım olacaktır!

Ve uyanınız!

Bütün vatanseverler birleşiniz!

Evet, vatanınız elinizden alınmadan UYANINIZ!

Uyarmak namus borcumdur.

Dualar ediyorum.

Mikdat Topçu

26.12.2010

UYARMAK VATAN BORCUMDUR – 2

Artık ebedi Türk yurdu olan bu topraklarda bir Türk olarak yaşamanın zorluğunu iliklerime kadar hissediyorum. İç savaşın boyutlarının ne kadar büyük olduğunu son zamanlarda meydana gelen olaylar daha bir açıkça ortaya koymaktadır. Bugüne kadar devletimize karşı yapılan savaş, biraz da çekinildiği için, üstü örtülü olarak yapılıyordu. Şimdi artık çekinmeye, korkmaya hiç gerek kalmadı. Bir devleti yıkmanın bütün prensipleri uygula-nıyor. Gerekli tavizler verildi. Gerekli devletlerle gerekli ittifaklar yapıldı. Gerekli kurumlaşmalar yapıldı. Gerekli yerlere gerekli insanların heykelleri dikildi. Bayraklar hazırlandı. Tabelalar değişti. Şimdi “dil” konusu ve ardından da –çok daha önemli olarak- özerklik tartışılır hale getirildi. Eh, artık bu da aşılır herhalde!

Bir kısım Türk aydını da saf saf önüne atılan her konuyu günlerce tartışıyor. Çok zeki imiş gibi davranıyor! Bazıları AB fonlarından para alıyor. Yardım aldığı yerden emir alarak yazıyor. Bazı aydınlar ise kendi çapında vatanseverlik yapıyor. Ülkeye demokrasinin geleceğine, her şeyin şeffaflaşacağına, faili meçhullerin ortaya çıkarılacağına inanıyor. Hepimiz Hrant Dink’iz, hepimiz Kürt’üz diyor. Avrupa Birliği beyannamelerine imza atıyor. Hâlbuki devletin temeli sarsılıyor, devletin tapusu deliniyor, bu onlar için önemli değil!

Artık inanılmaz olaylar okuyoruz gazetelerde. Kürt dinleyiciler tarafından Kürtçe türkü söylemeye zorlanan Türk sanatçı “Kürtçe bilmiyorum” dediği için öldürülüyor. Benzer olaylar giderek çoğalıyor. Bu topraklarda Türk olarak yaşamak gerçekten giderek zorlaşıyor. Burası Türk yurdu değil miydi?

Değerli okuyucu, bütün bunlar devletimizin bölünme tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu açıkça göstermektedir. En çok tedirgin olduğum konu, bu satırları okuyan sizlerin de, artık yavaş yavaş, şu yukarıda yazdığım aydın tipinin kanaatlerini kabul ediyor hale gelmenizdir. En çok bundan endişe ederim. Bu sebeple endişelerimin kaynağını izah etmek gerektiğine inanıyorum. Çünkü Allah esirgesin, farkında olmadan bir “kozmopolitan” davranış içerisine girilirse, bu davranış yavaş yavaş bütün bir kitlenin davranışı haline gelirse, bu, devletimizin sonu demek olur. Bunun için düşüncelerimi açıklamak ve neden böyle düşündüğümü anlatmak mecburiyetindeyim.

Yukarıda “kozmopolitan” kelimesini kullandım. Bu kelime ile ilgili olarak “2023 Senesinde Türkiye Mevcut Olmayabilir” başlıklı mülakatında rahmetli Durmuş Hocaoğlu şu tespiti yapmaktadır: (2023 Dergisi Sayı 101 15 Eylül 2009)

“Kozmopolitan” kelimesinin lûgat anlamı “yeryüzü vatandaşlığı” demektir. Kökü çok eskilere, milât öncesi üçüncü binyıla kadar dayanıyor. Yunan Stoa mektebinde felsefî bir nitelik kazanan ve bilhassa devletin, vatandaşlarını dinî inançları dolayısıyla dışladığı hâllerde ortaya çıkan Kozmopalitanizm, en trajik örneğini Roma İmparatorluğu’nun beklenmedik bir şekilde suratının üstüne yere çakılmasında oynadığı rol ile göstermiştir. Bu son derece yıkıcı bir tesir yaratmıştır. Çünkü kozmopolitanizm “belirli bir vatan” fikrini reddeder. Anarşist Emma Goldman’ın ifâdesiyle, “vatanseverliği hürriyete yöneltilmiş bir tehdit” olarak görür ve ekstrem hâllerde, düşman, evinin eşiğinden içeri girmeğe teşebbüs etmediği takdirde, ona direnç göstermez. Bu Roma’da böyle olmuştu. Asırlarca Hıristiyan vatandaşlarına sırf Hıristiyan oldukları için zulmeden Roma’nın vatandaşlarıyla arasındaki kalbî bağ kopmuştu. Öyle ki, 410 yılında Gotlar Roma’ya girdiklerinde sokaklardan dereler gibi kan akıttılar ama Hıristiyanlara dokunmadılar. Çünkü Roma’nın çift başlı kartalını kendileri için bir değer ve anlam ifade etmez bulan Hıristiyan Romalılar Gotlar’a, kendilerine dokunmadıkları sürece onlara karşı mukavemet etmeyeceklerini bildirmişlerdi”.

Bilmem anlatabildim mi? Artık bizim ülkemizde de vatanseverliği hürriyete yöneltilmiş bir tehdit olarak görenler var. Belirli bir vatan fikrini reddedenler var. Vatanı ile arasındaki gönül bağını koparanlar var. İstiklal Marşımızı, okul-da okuduğumuz and’ımızı lüzumsuz bulanlar var. Bütün değer yargılarımızın değişmesini isteyenler var. Devleti tasfiye etmek isteyenler var.

Şunu demek istiyorum. Bu ülkenin omurgası, asıl taşıyıcı elemanı olan milleti kozmopolitanlaştırırsanız, yani “ne olursa olsun, benim için fark etmez” diye düşünür hale getirirseniz, yani insanları “yeryüzü vatandaşı” haline getirirseniz, yarın bunun bedelini ödeyemezsiniz. Çünkü kozmopolitanların , yani vatan fikrini, istiklal fikrini reddeden ve dünya vatandaşı haline gelmiş insanların intikamı korkunç olur. Zira vatan, evlatlarından kan bedeli isteğinde vermeğe yanaşmazlar. Ortaya yeni vicdani retçiler çıkar. Devlet çatırdamaya başladığında, “zaten benim devletim değildi ki” derler. Nitekim işte şimdi bu tip insanlar çoğaldı. Biraz konuşunca, zaten ben şuyum, ben buyum demeğe başlıyor insanlar. Devlet çok acı bir şekilde tasfiye oluyor. Öyle bir şekilde tasfiye oluyor ki, Türk halkı gözlerinin önünde oynanan trajediyi anlayamıyor. Türkiye’nin durumu, üzüntü verici ki, budur!

Bir takım basın yayın organları Türk Milleti’ni işte bu şekilde kozmopoli-tanlaştırmakla meşguldür. Basını devamlı takip edenler bunu çok rahatlıkla görebilirler.

ABD’nin yurdumuzda yaratmak istediği büyük değişime “açılım” diyen, “Kürt açılımının” mimarı, Turgut Özal’ın çevresini kuşatan “Yeni Osmanlıcı” ekibin içinde yer alan, Tansu Çiller’e danışmanlık yaparak kendisine kimlik arayan Mümtazer Türköne’yi yukarıda anlattığım aydın tipine bir örnek olarak vermek istiyorum.

“Barış ve Geleceği Birlikte Aramak-Kürt Sorunu” adlı konferansının açılış konuşmasında şunları söylüyor:

“Hepimiz Kürd’üz. Türkiye’de yaşayan 72 milyon insan gibi ben de biraz Kürd’üm. Bir Kürt gibi düşünüyor, yaşıyor ve geleceğe bakıyorum. Ortada büyük bir Kürdistan haritası var. İsteyen rüya görsün, isteyen kâbus. Artık bu gerçeklerle yüzleşmemiz lazım.”

Sabah Gazetesi’nde yayınlanan bir röportajında hızını alamayarak şunu söyleyebiliyor:

“Siyasi çözüm evresine girdik. Ana dilde dilekçe, referandumla bir kentin adını değiştirme hakkı verilebilir. Diyarbakır’ın adı “AMED” olabilir”.

Mümtazer Türköne yine hızını alamamış ve 4-6 Haziran 2006 tarihli Zaman Gazetesi’nde yazdığı “TÜRK KANI VE KANGAL KÖPEĞİ-ERGENEKON” başlıklı yazısında şunları yazıyor:

(Kurt efsanesini bahane ederek aslında Türk Milleti’nin kanının Kangal köpeğinin damarlarındaki kanla yüzde yüz aynı olabileceğini söylüyor. Hâlbuki Müslüman Türk milleti ırk üstünlüğüne inanmaz. Türköne Türk Milleti’ne neden düşman acaba! Türk Milleti’ne neden saldırıyor ki böyle! Halbuki isminde de Türk kelimesi var! Ne yazık!)

“Saf Türk kanı diye tek tip bir kan cinsi mevcut değildir. Bu topraklarda saf kan bir ırk ararsanız ancak Türk çoban köpeği olan Kangal’ı bulabilirsiniz. Şayet Türk milletini bir hayvanla sembolize etmek gerekirse, bu sıfata layık tek canlı, damarlarında yüzde yüz Türk kanı dolaşan asil Kangal köpeği olabilir. Türk milletinin tarih boyunca en büyük dostu, sürülerini koruyan ve sonuna kadar sadık kalan köpek olmuştur. Bu toplumun liderlerinde ve koruyucularından beklediğini de ancak Kangal karşılar”.

Anlayabildiniz mi kozmopolitanizmi? İşte insanlar artık bu hale gelir oldular. Kendi kimliklerini inkâr eder hale gelir oldular.

Devlet, nihai tahlilde iktidar demektir. Vaktiyle devletin bir takım uygulamaları olmuşsa, bu uygulamaları bugün kalkıp ta anlayıp dinlemeden hatalı bulmak, o devrin şartlarını bilmeden bugün olmuş gibi eleştirmek, devleti suçlamak ve milleti devletine karşı kozmopolitan bir hale getirmek son derece tehlikeli bir girişimdir. Biraz okuyan, devamlı takip eden, düşmanını bilen elit tabaka yavaş yavaş bunu anlamaya başlıyor. Nitekim yine bizim yelpazenin önde gelen yazarlarından Ali Bulaç, Yeni Harman Dergisi’nin Kasım sayısında bakın ne diyor:

“Ben bu telefon dinlemelerinin cemaatin insiyatifi ile olduğunu sanmıyorum. Cemaate sempati duyanlar bu işlerin içinde olabilirler, ama bence bu NATO merkezli bir operasyondur. Türkiye’nin bir başkalaşım geçirmesini öngören bir projedir. Türkiye Postkemalizm bir döneme girmektedir. Bütün eskiye dair kodları değişmektedir. Yeni ve daha katılımcı bir projedir. Buna dahil olamayacak bölümler tasfiye olmaktadır. ABD’nin lojistik desteği de çok kuvvetlidir hiç şüphe yok.”

Anlaşılıyor değil mi? Ali Bulaç son derece mülayim bir üslupla anlatıyor. Devletin tasfiye edildiğini görebiliyor, ancak bu kadarını söyleyebiliyor, daha ne desin!

Yukarıda bir mülakatından alıntı yaptığım ve yakında rahmetli olan arkadaşım, köylüm, değerli bilim adamı, filozof, Doç. Dr. Durmuş Hocaoğlu aynı mülakatta şöyle demişti:

“Türk milleti halet-i nezdedir.” Yani, Türk Milleti yüzünü ölüme dönmüştür.

Allah esirgesin. Ama gerçek bu! Eğer elit tabaka, aydın tabaka, şu anda bunu anlamazsa, millet kozmopolitan duruma gelirse, devletimiz Roma’nın akıbetinden kendisini kurtaramaz. Parçalanma ve yok olma mukadder hale gelir.

Değerli okuyucu, uyarmak namus borcumdur. Uyanınız!

Dualar ediyorum.

Mikdat Topçu

20.12.2010

UYARMAK VATAN BORCUMDUR – 1

Bir sohbet sırasında, çok değerli eğitimci bir ağabeyim güzel bir uyarıda bulundu. Çok güzel bir örnek verdi. Bakınız dedi ki:

“Bir koyun hiç kurdu tanımasa, ondan üreyen 1000. nesil dahi kurdu hiç görmese, 1001. kuzu doğduğunda kurdu bilir, onu düşman olarak tanır”.

Bu ne muazzam bir yaratılış, ne müthiş bir içgüdü!

Mutlaka bütün canlıların düşmanları var ve bütün canlıların düşmanlarına karşı savunma mekanizmaları var. Bunu artık günümüzün aydınlık dünyasında herkes görebiliyor, izleyebiliyor. Yaradan canlılar âlemini böyle yaratmış.

Milletlerin tarihinde de aynı kural var. Dikkat ediniz, her milletin karşısında mutlaka o milletin hasmı bulunmaktadır. Bunu her gün televizyonlardan, ga-zetelerden görmek mümkündür. Bütün dünya tarihini bir cümlede özetlemek gerekirse şunu söylemek icap eder ki; Nemrutlar varsa Hazreti İbrahim muhak-kak olacaktır. Firavunlar varsa Hazreti Musa mutlaka olacaktır. Bu dünya tari-hinde kaçınılmaz olarak hep böyle olagelmiştir.

Demek ki bütün milletlerin de düşmanları vardır. Evet, ebedi dostluklar olma-dığı gibi ebedi düşmanlıklar da olmamalıdır. Ama ne yazık ki düşmanlıklar hep vardır. Olacaktır. Bu çok basit bir sosyoloji kuralı. Çok kesin tarihi gerçek.

Bu örnekleri genelden özele gelmek maksadıyla verdim. Yukarıdaki kurallar insanlık tarihinin evrensel kuralıdır.

Değerli dostlar, biliniz ki, bu düşmanlıkların tarih boyunca hiç durmadığı yer, medeniyetlerin beşiği olan Anadolu’dur. Anadolu’da şu anda yaşayan Türkler olarak sadece bizim değil, bizden önceki milletlerin de, onlardan önceki, onlardan önceki milletlerin de hep düşmanları olmuştur. Anadolu’yu gezenler bilir; bütün yerleşim merkezlerinin hemen hemen hepsinin düşmandan ko-runmak için yer altı sığınakları vardır. Bütün kalelerin gizli kaçış yolları vardır. Çünkü yerleşik bir düzene sahip bir millet, hele de refahı yakalamışsa, mutlaka dışarıdan gelen saldırılarla yok edilmeye çalışılmıştır.

İşte tarihin bu seyri içerisinde şimdi yeniden Anadolu… Anadolu’nun güvenliği! Türk Milleti’nin güvenliği! Eğer tarih devam ediyorsa, kurallar aynı kurallar ise, biz şimdi Anadolu’nun, burada yaşayan Türk Milleti’nin güven-liğini sorgulamalı değil miyiz? Bu kadar olay, bu kadar gürültü, patırtı boşuna mı acaba?

PKK terör örgütünün varlığı, cinayetleri. Onu destekleyen siyasi partinin faaliyetleri, milletvekillerinin beyanatları, belediye başkanlarının beyanatları, KCK operasyonları kulaklarınızı tırmalamıyor mu?

Ortaya atılan bir sürü iddialar, bir takım yerlerde toprağa gömülen, sonra birileri tarafından bulunan silahlar, Türk Silahları Kuvvetleri’ne karşı yapılan operasyonlar, Anayasa’da ve diğer yargıda yapılan operasyonlar, devletin çok önemli noktalarında yapılan operasyonlar kulaklarınızı tırmalamıyor mu?

Yürütülen bütün bu operasyonların demokratik açılım, Kürt açılımı vs. gibi kavramların arkasına saklanılarak, ama mutlaka bir kurmay düşüncenin hesabı olarak her gün karşınıza gelmesi sizi rahatsız etmiyor mu?

Mutlaka azınlık haklarının öne sürülmesi, Patrik’in ekümenik olma istekleri, Sümela Manastırı’nın, Ahdamar Kilisesi’nin onarılarak orada ayinler yapıl-masının devlet tarafından organize edilmesi, hiç olmayacak bir şekilde, durup dururken Cumhuriyet döneminin cezalandırılan asilerinin birileri tarafından heykellerinin Diyarbakır’a dikilmesi sizi rahatsız etmiyor mu?

Hele hele bugünlerde konuşulan PKK-Fethullah Gülen ittifakı, Fethullah Gülen’in mutemet adamı Hüseyin Gülerce’nin APO’nun avukatları ile görüşmesini sebepsiz olarak görebiliyor musunuz?

Barzani’nin “biz Kürtler tek milletiz” tarzındaki ifadesi, Kürt devletinin artık İran, Türkiye, Suriye ve Irak toprakları üzerinde kurulacağı, bugün bunun bütün alt yapısının hazır olduğu, buna yavaş yavaş alıştırıldığımız ve oyuna geldiğimiz konusunda en ufak bir tereddüdünüz yok mu?

AB konusunda en ufak bir şüpheniz yok mu?

Değerli dostlar, işte bütün bunlar yukarıda bahsettiğim, sosyolojinin kuralla-rının uygulamasından başka bir şey değildir. Türk Milleti Anadolu’da yerleşik düzendedir, kalkınmaktadır. Düşman Türk Milleti’nin yeniden yükselişini tehlikeli görmektedir ve vatanımıza saldırmaktadır. Tabii ki, saldırının 21. Yüzyıldaki şeklinin nasıl olduğunu anlatmaya gerek yoktur. Şu yukarıda sayılan olayların tümü saldırının ayrı ayrı aşamalarıdır.

Bunları size hatırlatmak benim için namus borcudur. Bu konuları bendeniz böyle yorumluyorum. Başka türlü yorumlayanların, iyi niyetli olanların tarihte kendi milletlerinin başına neler getirdiklerini bir daha ki yazımda anlatmaya çalışacağım.

Unutmayınız ki, hiç görmedikleri halde koyunlar bile kurdu düşman olarak bilirler.

Dua ile kalınız.

Mikdat Topçu

13 Aralık 2010