Kategori Arşivi Uyarmak Vatan Borcu - Page 7

Uyarmak Vatan Borcumdur 23 – Allah’ım Aklımıza Mukayyet Ol!

Allah’ım Aklımıza Mukayyet Ol!

Değerli dostlar, aşağıda bir açıklama ve bir tablo bulacaksınız. Bu açıklamayı ve tabloyu lütfen iyice okuyunuz. Tablodaki şahısların kimliklerine iyi bakınız. Bunların birçoğu ülkemizde çok yüksek mevkilere gelmiş insanlardır. Bir kısmı yakından tanıdığımız mütedeyyin insandır. Bunların CIA’nın listelerinde ne işi var diyeceksiniz. Lütfen demeyiniz. Düşmanı “düşman” olarak biliniz. Her zaman söylüyorum. Çin atasözü ne diyordu, hatırlayınız. DÜŞMANINI BİL YENİLMEZ OLURSUN. Türk milleti saf, temiz, kötü niyeti olmayan, herkese iyi niyetle bakan, şüphelenmeyen, hele hele okumayan, araştırmayan bir millettir. Biz yıllarca yırtınıyoruz “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin problemleri neden bu kadar çoktur!” diye. “Neden bir türlü bitmez bu problemler!” diye. İşte bundan bitmiyor değerli dostlar. Aramızda, hem de bizim yakın dostlarımızdan, arkadaşlarımızdan, mütedeyyin insanlarımızdan düşmanın seçip kurduğu 5. Kol Kuvvetleri var.

Sonraki Sayfa »

UYARMAK VATAN BORCUMDUR 20 – Söylesem Tesiri Yok, Sussam Gönül Razı Değil

Söylesem Tesiri Yok, Sussam Gönül Razı Değil.

Değerli Dostlar,

Âcizane, sizlerle birkaç düşüncemi paylaşacağım.

Geçenlerde sizlerle paylaştığım “Allah Belanızı Versin” başlıklı yazı, biliyorsunuz ki Sayın Mehmet Şevket Eygi’nin bir makalesiydi. Üstadın bu yazısını okumanızı şiddetle tavsiye ederim. Bir de yine bu bağlamda yazılmış Sayın İhsan Eliaçık’ın “Kervana Son Hücum” yazısını mutlaka okumanızı tavsiye ederim.

Bu yazıyı paylaştığım için çok yakın dostlarımdan eleştiri aldım. Bana diyorlar ki, sen AKP’den ne istiyorsun. Allah AKP’yi başımızdan eksik etmesin… Değerli dostlar, demek ki yarası olan derhal gocunuyor. Elbette bizim AKP ile bir işimiz yok. Ne tanırız, ne ederiz. Başbakan olmaya, bakan olmaya hevesimiz yok. Ne alakası var. Biz AKP’ye asla düşman değiliz…

Başka bir değerli dostum yazıyı okumuş, bir güzel döşenmiş bana… Sonunda da “kedi uzanamadığı ciğere pis der” demiş, çıkmış işin içinden. İyi mi???

Sonraki Sayfa »

UYARMAK VATAN BORCUMDUR 17

“Adını değiştirmediğin yer senin değildir”

Değerli dostlar,

Biliyorum ki, Batılıların fiilen, savaş olarak yürüttükleri 21. Yüzyıl Haçlı Seferleri, Doğulu milletler tarafından henüz anlaşılamamıştır. Tarihi alt yapısı olmayan, büyük devlet geleneğinden gelmeyen birçok ülkede Haçlı Seferleri askeri olarak yapılmıştır, yapılmaktadır. Dünya kamuoyuna açıkça deklare ettikleri şekilde, sırası gelen ülkelere de askeri hareketler yapılmaya devam edilecektir. Bu ülkeler kendilerini bilmektedir. Ve kaderlerini kurbanlık koyun gibi beklemekte-dir.

Vurulacağı günü bekleyen ülkelere İran da dahildir. Çünkü Irak’ı vurma gerek-çelerinin benzerini bugün İran için de senaryo olarak dile getirmektedirler. Ve İran sesini çıkaramamaktadır. Büyük devlet, düşmanları “suyu bulandırıyorsun” dedikleri anda gereken her şeyi yapabilen devlettir. Asıl iktidar budur.

Değerli dostlar, farkında mısınız bilmiyorum! Büyük Ortadoğu Projesi’nin içinde Türkiye de vardır. Dönüştürülmesi gereken ülkelerden biri de bizim ülkemizdir. Şimdilik müttefik rolünü oynamaktayız. “Model ortak” ız. Birlikte hareket etmekteyiz. Ama günü geldiğinde 21. Yüzyıl Haçlı Seferleri’nin en son seferi  Türkiye’ye yapılacaktır. Ve bu durum Haçlı Seferleri’ni planlayan kurmayların en son ve kesin zaferi olacaktır. Tarih bunu böyle yazacaktır.

Bu konu ile ilgili olarak iki kitap yazdım. Ve onlarca makale yazdım. Tabii ki, basında köşesi olan biri olmadığım için bu kitaplarım ve yazılarım birçok dostu-ma ulaşmadı. Ve üzgünüm ki, milletimi uyarma görevim hedefine ulaşamamak-tadır.

Değerli dostlar,

Türkiye’ye karşı yürütülecek Haçlı Seferleri halen Beşinci Kol faaliyeti olarak de-vam etmektedir. Bununla ilgili yazılar yazmıştım. Şimdi ise, bir başka beşinci kol faaliyetini anlatacağım.

Bu faaliyetin kod adı “Hayali coğrafyalar” raporudur. TESEV sitesinde yer alan ve Ermeni Sevan Nişanyan tarafından yürütülen bir proje bu.  Bu projeyi size ta-nıtmak istiyorum.

Tarihi menkıbelerde Alparslan’ın hocasının “aldığın toprağın adını hemen değiştir, adını değiştirmediğin toprak senin sayılmaz” diye tembihte bulunduğu anlatılmaktadır.

Türkiye cumhuriyeti Devleti de, öteden beri kullanılan Rumca, Ermenice, Kürtçe vs. olan yer adlarını değiştirme yönünde irade göstermiş, kanun çıkarmış ve bu yerlerin adını değiştirmiştir. Bu hepinizin malumudur. Ancak, bundan TESEV’ciler ve bağlı beşinci kol kuvveti rahatsız olmuştur. Ve bir “demokra-tikleşme projesi” çerçevesinde yeniden eski yer adlarına dönülmesi için müca-dele etmektedirler.  

Aslında böyle bir faaliyet, basit, demokratikleşme vs. gibi düşüncelerin ürünü asla olamaz. Bu faaliyetin amacı, bir milletin vaktiyle kendisine ait olduğunu iddia ettiği toprakların tapularının, adlarının kendi çocukları tarafından unutulmamasına yönelik tarihi bir adımdır. Bu unutulmamalıdır.

Bakınız Sevan Nişanyan bu projeyi sunuş bölümünde şöyle demektedir:

“Elinizdeki rapor, TESEV Demokratikleşme Programı’nın, Türkiye’de Cumhu-riyet tarihi boyunca il, ilçe, mahalle, köy ve mezra gibi yerleşim adlarının değiştirilmesinde izlenen siyaset, içerik ve uygulamaları farklılık ve benzerlikleri ile ele almak ve devletin yerleşim adları siyaseti ile vatandaşlık siyaseti arasın-daki ilişkiyi ortaya koymak üzere yola çıktığı bir çalışmanın eseridir”.

Raporda sunulan siyasi, tarihi ve sosyolojik tespitler, yeradları değiştirme siya-seti ile devletin özellikle azınlık vatandaşlar üzerinde uyguladığı mülksüzleş-tirme’ve ‘yerinden etme’ siyaseti arasındaki bağlantıyı da açığa çıkarıyor”.

Son olarak, Türkiye’de Gayrimüslim azınlıklara yönelik yaygın bakış açısında olduğu gibi, eski yer adları birer tarihi kalıntı ve geçmiş Anadolu mozaiğinden hayatta kalan nostaljik birer renk veya seda olarak değil, halen bu toprakların, bu coğrafyanın yaşayan, hakiki ve hayali olmayan birer unsuru olarak görülmelidir. Değiştirilen yer adlarının, kökeninin hangi dilden (Ermenice mi Kürtçe mi?) olduğundan öte, kuşaklar boyu bir coğrafi bölgede yaşayan halkların gündelik hafıza ve anlam dünyalarında nereye tekabül ettiği anlaşılmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, Cumhuriyet dönemi boyunca sürdürülen siyaset ve uygulamalar, hafıza ve anlam dünyalarının hem gündelik hayat pratiklerinden hem de tarihsel dokümanlardan ve arşivlerden nasıl temiz-lenmeye çalışıldığına ilişkin pek de iyi niyetli olmayan bir çabanın ürünü olarak göze çarpmaktadır.  Umuyoruz ki rapor içerisinde sunulan bilgilendirici tarihsel arka plan, veriler ve çözüm önerileri eski yer adlarını kullanıma sokma konusunda mücadele veren bireyler ve toplumsal hareketler için bir kılavuz işlevi görür”. Yani, umuyorum ki Kürtler, Ermeniler, Rumlar, Araplar, Çerkezler uyanırlar demeye getiriyor.

Raporun Birinci Bölümü’nde Türkçeleştirmenin tarihçesini Enver Paşa’dan başlayan bir serüven olarak anlatılmaktadır. İsmet İnönü döneminde hiçbir yer adının değişmediğini, 1950-1960 arası değiştiğini, 1980 ihtilalinden sonra bunun hızlandığını, bu amaçla genelkurmay başkanlığı bünyesinde Harita Genel Komutanlığı kurulduğunu anlatıyor.

Raporun bir de “Karşıt Akım 2000 Sonrası” bölümü var. Bu bölümde ise 2000 yılına kadar acımasız! bir şekilde yer adlarını değiştiren devlet, hükümet ve ordu yetkililerinin aksine şimdi bütün bu unsurların yaptığı değişiklikleri bir açılım ve demokratikleşme projesi ile ortadan kaldıran karşı akımın var olduğu ifade edilmektedir.

“Yeradları konusundaki resmi politikanın değişebileceğine dair ilk önemli işaretler 2009’da görüldü. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 8 Ağustos 2009’da Bitlis’in resmi adı Güroymak olan ilçesinde halka hitap ederken, kasabanın eski veya “Kürtçe” adı olan Norşin[1] adını telaffuz etti. Hemen ardından 12 Ağustos 2009’da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, kendi doğum yeri olan Rize’nin Güneysu kasabasının eski adına atıfla “Potamya’lıyız ezelden” ifadesini kullandı. Kamuoyunda yankı uyandıran bu jestler, yıllardan beri büyük hassasiyetle korunan bir tabunun en üst siyasi otorite tarafından terk edilmesi ihtimalini gündeme getirdi. Bunu izleyen aylarda eski adların iadesine yönelik talepler kamuoyunda sık sık duyuldu”.

“Etnik Nitelikteki Talepler” bölmünde ise bakın neler söylemektedir:

“Türkçeleştirmeden en çok etkilenen iki bölgeden biri olan Güneydoğu’da, eski adların iadesi Kürt siyasi hareketinin başlıca taleplerinden biri olarak ön plana çıktı. Yeradlarının değiştirilmesi, Kürt kültürünü ve ulusal kimliğini sindirmeye yönelik resmi politikaların bir parçası olarak değerlendirildi. Eski adların iadesi, anadilde eğitim ve yayın haklarıyla birlikte, kültürel haklar mücadelesinin asli bir unsuru sayıldı. Günlük yaşamda eski adları kullanmak, bir siyasi duruş ve onur meselesi olarak görüldü. Bu talepte enteresan olan nokta, bir bölümü Ermenice, Süryanice veya başka kökenli olan eski yeradlarının “Kürtçe” kabul edilmesi ve Kürt kültürel kimliğinin bir unsuru olarak benimsenmesiydi. Benzer talepler –bir siyasi oluşuma bağlı olmaksızın– Lazca konuşulan bölgede de güç kazandı. Çerkes çevrelerinde, Çerkes yerleşimlerinin yerel Çerkesçe adlarını canlandırma, hatta bu yapılamıyorsa Çerkesçe ad yaratma gayreti ortaya çıktı. Gürcü ve Arap dil alanlarında henüz kristalize olmuş bir eğilim olmasa da aynı yönde münferit sesler duyuldu”.

Lütfen altı çizili olan bölümleri tekrar tekrar okuyunuz.

Değerli dostlar, görüldüğü üzere Taraf gazetesinin de yazarı olan Sevan Nişan-yan’a büyük imkan verilmiş ve İsak Alaton’un Soros’tan yardım alarak kurduğu TESEV sitesinde bu rapor yayınlanmıştır. Hala Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı olmayı kabul etmeyen, azınlık psikolojisi içerisinde hareket eden Sevan Nişanyan aynı zamanda “nisanyanmap.com” adlı sitesinde bu yer adlarını harita üzerine işlemiş ve bu hareketinin kendi cemaatine olduğu kadar, Türkiye’yi bölebilecek diğer unsurlara da örnek olması yönünde uyarıda bulunmaktadır.

Bu tam anlamıyla bir vatan bölme faaliyetidir. Türkçeleştirmeden en çok etkile-nen bölgelerden Güneydoğu’daki Kürt siyasi hareketinin başlıca taleplerinden biri olarak yeradlarının değiştirilmesinin, Kürt kültürünü ve ulusal kimliğini sindirmeye yönelik resmi politikaların bir parçası olduğunu ifade ederek, Kürtlerle ittifak içinde olduğunu izlenimini vermekte ve aklınca Ermeni hareketine haklılık kazandırmak için Kürtleri kışkırttığını düşünmektedir! Kendi milletinin taleplerini perdelemek için Kürt unsurunu kullanmaktadır. Lazların, Çerkezlerin, Arapların, Rumların böyle talepleri olduğunu ileri sürmektedir. Ve bu taleplerin başlangıçtan beri bastırılan talepler olduğunu, bir karşı devrimle 2000 yılından sonra, özellikle 2009 yılından sonra büyük bir cesaretle dile getirildiğini ve uygulamaya konulduğunu anlatmaktadır.

Tabii ki, bu uygulamalara paralel olarak Türkiye’deki bütün kiliselerin imar edil-mesi, Bursa, Mudanya’da, Zeytinbağı bölgesinde “Bursa Metropolitliği” ne merkez olarak büyük bir kilise yapılması, Fener Patrik’inin kiliseden camiye çevrilen bir mekânda, namazdan sonra ayin yapması faaliyetleri üst üste konulduğunda, bütün bunlar gerçekten 21. Yüzyıl Haçlı Seferleri’nin savaştan önceki Beşinci Kol faaliyeti olarak yürütüldüğünün en güzel örnekleri olarak ortaya çıkmaktadır.

Türk kelimesinden huylanan Türk milletinin çocuklarına sesleniyorum. Bizler Müslüman’ız Elhamdülillah. Ama aynı zamanda Türküz. Elbette yüce Peygam-berin (SAV) ümmetiyiz. Bu ümmet olma sadece belirli Müslümanlara has bir hak değildir. Dininizi korumak istiyorsanız önce vatanınıza ve dininize karşı yürütülmekte olan bu büyük saldırıya karşı geliniz. Bu büyük Batı yürüyüşünü anlayınız. Durumu okuyup kavrayınız. Birkaç defa Batılı liderlerin “bu bir haçlı seferidir” kelimesini ağızlarından kaçırdıkları halde, hala uyanmayacak mısınız? Daha ne desinler!

Sizlerin yegane düşünceniz partileriniz mi, cemaatleriniz mi?

Şu yukarıdaki raporda ifade edilen düşüncelere bile “olsun, ne olacak” diyenler var. Bu büyük bir eksikliktir. Büyük bir bilgi noksanlığıdır. Büyük bir gaflettir. Bu büyük bir propagandanın etkisinde kalmış, uyuşturulmuş olmak demektir.

Değerli dostlar, bu konuları bütün teferruatı ile baş başa kaldığımızda değerli bir AKP’li ağabeyime anlattım. Ertesi gün, sabah namazında bana mesaj gönderdi. Uyku uyuyamadım dedi. Bu ağabeyim 63 yaşında bir insandı. 35 yıl devlet memurluğu yapmıştı ve bugüne kadar bu konuları öğrenmemişti. Çünkü okuma ve öğrenme faaliyeti bu yönde değildi. Ben ise bugün müsterihim. Hiç olmazsa bir kişi bile olsa bu meseleyi anlamış oldu.

Değerli dostlar, düşman gaddardır, düşman acımasızdır. Düşman haindir, kalleştir. Bu sebeple düşmanınızı öğreniniz. Atalarımız “düşmanını bil, yenilmez olursun” demiş. Bu sebeple PKK ve Ermeni ittifakını anlayınız. Bunların tarihi alt yapılarının olduğunu, bunların tarihte devletimize başkaldırdığını, insanlarımızı taş binalara doldurarak yaktıklarını, daha dün askeri birliğimize saldırarak 24 askerimizi şehit ettiklerini hatırlayınız.

Bunların arkasında Batılı güçlerin olduğunu, şimdilik Beşinci kol faaliyetlerinde bunları kullandıklarını, devletimizi ve ordumuzu zayıflatıp daha kolay yıkma konusunda bir ön hazırlık yaptıklarını anlayınız. Bu hareketlerin birer kurmay planı olduğunu anlayınız. Bu hareketlerin aslında tarihin birer parçası olduğunu anlayınız. Basit düşünceleri, nakıs particilik hareketini, cemaat saplantılarını lütfen bırakınız. Bir araya geliniz. Bütün vatanseverler birleşiniz.

Uyarmak vatan borcumdur.

Uyanınız.

Dua ile kalınız.

11 Kasım 2011

Mikdat Topçu

 


[1]  Örneğin Cumhurbaşkanı’nın çıkışından sonra

medyada hemen herkesçe “Güroymak’ın Kürtçe

adı” olarak değerlendirilen Norşin, gerçekte

Ermenice bir yeradıdır. (Bu ifade Sevan Nişanya’nın

Dipnotudur).

UYARMAK VATAN BORCUMDUR 16

              

(Ne gülüyorsunuz, bu anlattığım sizin hikâyeniz!)

 Latin şairi Horatios

 Değerli dostlar, aziz milletim,

 

Arap Baharı ve Arap liderlerinin akıbeti ile ilgili olarak çok düşündüm. Bu Arap dünyası bir kabus mu gördü? Ne oldu da birden bire! Bütün Arap alemi demokrasi isteriz diye ayağa kalktı! Şimdiye kadar neredeydiler. Düşünün ki, 30 yıl, 40 yıldan beri bu liderler Arapları yönetiyorlardı! Şimdi ne oldu birden bire?

Dünyadaki hayvanları sevenler derneklerinin, bir kaplumbağaya, bir kediye yapılan işkenceler için bütün dünyayı ayağa kaldırdıkları halde, Kaddafi’ye yapılan işkenceler için neden hiç ses çıkarmadıklarını acaba yorumlama iradesine sahip miyiz? Acaba bütün dünya insanlığı Kapitalizm’in tarafına mı geçti? Halbuki Kapitalizm çökmekte değil midir?

 

Bu denli vahşi bir iştiha ile kendi liderlerini Batının hedefleri için nasıl peşkeş çekebilir Arap halkları? Batılılar bu halkları ne zaman ifsat ettiler? Ne zaman bunları örgütlediler? Hatta bizim ülkemizdeki bir kısım Müslümanların bile Batılı emperyal güçleri haklı göstermeleri nasıl mümkün olabildi? İslam’a karşı Haçlı seferleri yapan, bunu açıkça söylemekten çekinmeyen Batılıların, Müslümanlar tarafından kabul edilmesi, teşvik edilmesi, desteklenmesi, haklı bulunması nasıl mümkün olabilmiştir? Batılı müttefiklerin yanında nasıl yer alabildik? Acaba 21. Yüzyılın bu afetini objektif olarak yorumlama kabiliyetine hala sahip miyiz? Yoksa elimizden bu irademiz alındı mı? Düşmanlarımızın istediği gibi mi düşünüyoruz? Düşünce özgürlüğümüz elimizden gitti mi? Hipnotize edilmiş gibi, nasıl istiyorlarsa öyle mi düşünüyoruz?

Değerli dostlar; bu böyle olmasaydı eğer, Batılıların bunca yaptığı saldırılar karşısında Müslümanların yerlerinde oturmaları, uyku bile uyumaları mümkün olmazdı. Ama merak etmeyiniz, Batılılar şimdi Libya’da seçim yaptıracaklar ve İslam şeriat düzenini kuracaklar! Üzülmeyiniz!

 

Evet, hayvanlara yapılan eziyetler için bile ayağa kalkan dünya insanlığının, Kaddafi’ye yapılan zulme hiç ses çıkarmamaları beni çok düşündürdü. Kaddafi hiç olmazsa hayvan yerine konsaydı ve ona o zulmü yapanlar sadece kınansaydı. Bu bile yapılmadı. Demek ki hayvan sevenler dernekleri bile korkunç bir şekilde değişmişler. Tarafsız yayın organları Kaddafi’nin halkına sağladığı rahat yaşamı anlata anlata bitirememektedir. PKK’ya hiç destek vermemiş. Kıbrıs harekatı sırasında Türkiye’ye karşılıksız yardım etmiş. Hem de malzemeleri uçağa yüklerken bizzat sırtında taşımış. Ama Batı ittifakı, Türkiye’yi yalnızlaş-tırmak ve İslam’ı bitirmek için Kaddafi’yi ortadan kaldırdı.

 

Haçlılar, Kaddafi’nin şahsında İslam’dan intikam aldılar.

 

Saddam Hüseyin asıldığında çok düşünmüştüm. Üzülmüştüm. ABD insanlığın gözlerinin içine baka baka haksız yere suçlamıştı Saddam’ı. Batılıların yaptığı suçlamaların hiçbirini Saddam Hüseyin hak etmemişti. Kimyasal silahları yoktu. Nükleer silah çıkmadı Irak’ta. Buna rağmen Irak yerle bir edildi. Talan edildi. Ve bir arife günü Saddam Hüseyin asıldı.

 

Ama şimdi Saddam Hüseyin’in halkına Batılılar Demokrasiyi getireceklermiş? Üzülmeyiniz!

 

Haçlılar, Saddam Hüseyin’in şahsında İslam’dan intikam aldılar.

 

Mısır’da Hüsnü Mübarek şu anda ölümle cebelleşiyor. İktidarı elinden alındı. Mısır’da Batılıların kontrolündeki asiler Hüsnü Mübarek’in kuyusunu kazdılar. Şimdi Hüsnü Mübarek bir fare gibi kafesin içinde getiriliyor mahkemelere. Süründürülüyor.

 

Ama Mısır halkına Batılılar en kısa zamanda İslam şeraitini rejim olarak sunacaklarmış. Üzülmeyiniz!

 

Haçlılar, Hüsnü Mübarek’in şahsında İslam’dan intikam alıyorlar.  

 

Tunus’ta Zeynel Abidin Bin Ali halkın ayaklandırılmasının ardından Suudi Arabistan’a kaçtı. Tunus şimdi allak bullak! Seçim yapılacakmış!

 

Tunus’a Batılılar İslam şeraitini getireceklermiş! Üzülmeyiniz

 

Halen Yemen öyle, Suriye öyle…

 

Arap Baharı denen bir dönem yaşanıyor. Amerikalıların “22 devletin sınırları değişecek “ projelerine bağlı olarak bütün Arap ülkelerinde yetiştirilmiş olan muhalif gruplar ayaklandırıldı. Nasıl oldu anlayamadık! Bu insanlar nasıl teşkilatlandı! Nasıl meydanlara çıktı! Nasıl silahlandırıldı! Başlarına komutanlar nasıl getirildi! Ayaklanan ülkelerde nasıl geçici yönetimler ayarlandı! Kim ayarladı! Kimleri ayarladı! Ne zaman ayarladı! Hep düşünüyorum ki, bütün bunlar Batılılar tarafından organize edildi. Doğrudan doğruya bu ülkelere müdahale edildi. Biraz kuvvetli olan ülkelere, direnme, karşı koyma kabiliyeti olan ülkelere fiilen, müttefikleri ile birlikte Amerikan ordusu girdi. Irak’ta böyle oldu. Yüz binlerce insan öldürüldü. Kadınların ırzına geçildi. Çocuklar öldürüldü. Irak halkı işkenceler gördü.

 

Neden bütün bunlar? Neden?

 

Şimdi Libya! Evet, Libya! Özellikle Kaddafi’nin düşürüldüğü duruma çok üzüldüm. Her şeyden önce bir insan olarak, bir Müslüman olarak üzüldüm. O görüntüleri herhalde izlemeyen kalmamıştır! Kan revan içinde, vücudunda darbe almayan hiçbir yer yok. Kafasına kurşunlar sıkmışlar. Taşlarla başına vurmuşlar. “Yapmayın evlatlarım, ben sizin babanızım, bu yaptıklarınız haramdır, günahtır” diye yalvaran masum bakışları var ya! İşte o çaresiz bakışlar, o duruş beni gerçekten çok üzdü. Daha da üzen şey ne biliyor musunuz? Sarkozy! Sarkozy Kaddafi’nin yakalanışını kutlamış! Halbuki Batılı liderler Kaddafi’nin ziyaretinde yollarına halılar sermişlerdi, elini öpmüşlerdi, çadırını kurmuşlardı! Bu ne riyakârlık! Bu ne canavarlık Ya Rabbi! İşte düşman budur!

 

Savaş değil miydi bu? Savaşı kaybeden komutana böyle mi davranılmalıydı! Alparslan böyle mi yapmıştı Diojen’e? Öldürüleceğini zanneden Diojen’e: “Seni serbest bırakıyorum. Ülkene git, yeniden bir ordu kur, yeniden karşıma gel ve bana yeni zaferler bahşet” demişti, hatırlayınız.

 

Kaddafi’ye, Saddam Hüseyin’e yapılan bu kalleşliği Ruslar Gazi Osman Paşa’ya yapmadılar. O büyük komutanı takdir ettiler. Kılıcını almadılar, rütbelerini sökmediler. Rusya’ya götürdüler ve orada bir kahraman olarak Rus halkına takdim ettiler.

 

Bu canavarlık Batı medeniyetinin karakterinde vardır. Biliniz ki, hiçbir Türk hükümdarı Avrupa şehirlerini yakıp yıkmamıştır. Hâlbuki tarih kitapları Şarlken Roma’ya girdiğinde şehri yerle bir ettiğini yazıyor.

 

Değerli dostlar, Türkler, bin yıldır Haçlılara karşı İslam alemini savunmuştur. Haçlılar, Türk devletini yıkmadan, paslı Türk kilidini kırmadan doğudaki emellerine ulaşamazlar. Bunu böyle biliniz.

 

Aslında yukarıdan beri anlattığım Batının tarihi yürüyüşünün asıl hedefi Türk milletidir. Eninde sonunda bu sorun gelip bizi bulacaktır. Aslında bu sorun bizim sorunumuzdur. Çünkü Arap Baharı’nda Batılıların kullandığı, ayaklandırdığı asilerin teşkilatlanmasına sebep olan kurumlar aynen Türkiye’de de vardır. Türkiye’de Beşinci Kol faaliyeti yürütenlerin asıl hedefi, son olarak bir Türk Baharı yaratarak Haçlı yürüyüşünü sona erdirmektir. Kesin Haçlı zaferi ancak Türk devleti yıkılınca sağlanabilir. Ama bizim entelektüellerimizin bundan henüz haberi bulunmamaktadır. Türkiye’de Müslümanlar henüz bu konuda tek bir kelimelik bilgi sahibi değildir. Dehşetengiz bir şekilde Müslümanların iradeleri kontrol altında tutulmaktadır. Beşinci Kol örgütlerinin barış zamanındaki asıl görevi bu perdeleme işini yapmaktır. Bunu da hakkıyla başarmaktadırlar.

 

Değerli dostlar, demek istediğim şu ki, aslında bu bizim hikayemiz. Yukarıdan beri anlatmaya çalıştığım hikaye bizim hikayemizdir.

 

Latin şairi Horatios herhalde biraz da meczup bir insan olmalıdır. İnsanlar onun anlattıklarını herhalde ciddiye almamaktadır. Ama halkına aynen şunu söylemektedir:

 

 

“Ne gülüyorsunuz, aslında bu anlattığım sizin hikayeniz!”

 

Herhalde bendeniz bütün bunları anlatırken bir kısım insanlar da gülmüşlerdir. Ben de Horatios’un bu cümlesini bilerek seçtim zaten.

 

Değerli dostlar, Batının yürüttüğü Haçlı saldırıları gerçekten hayra alamet değildir. Türkiye’de yaptıkları mücadele, kullandıkları güçler gerçekten stratejiktir. Özellikle bütün bu yapılanların hiçbirinin, geniş halk yığınlarının bilgisi dahilinde olmaması yapılan stratejik propagandanın nasıl bir teknikle yürütüldüğünün en büyük ispatıdır. Çünkü bırakın geniş halk yığınlarını, Türkiye’de aydınların bile bu konularda henüz bilgisi yoktur. Türk aydını hala bütün bu yapılanları Demokrasi, kalkınma, ilerleme, çağdaşlık gibi algılamaktadır. Türk aydını ikbal peşinde, mal-mülk peşinde, mevki-makam peşindedir. Devletin emin adımlarla kalkındığını, büyüdüğünü düşünmekte, hatta Osmanlı döneminin geri geleceği zehabına kapılmaktadır.

 

Değerli dostlar, biliniz ki bu hikaye gerçekten bizim hikayemizdir.

 

Uyarmak vatan borcumdur.

 

Uyanınız.

 

Mikdat Topçu

26 Ekim 2011

 

 

Not: Van depreminde ölen vatandaşlarıma ALlah’tan rahmet, yaralılara acil şifalar diliyorum. Türk milletinin başı sağolsun.

 

UYARMAK VATAN BORCUMDUR 14

Cinnet Mi Geçiriyoruz!

Bendeniz devletimizin büyük bir tarihi yol ayrımında olduğunu düşünenlerdenim. Bu düşüncemi anlatmak için, biliyorsunuz ki, iki büyük araştırma yaptım. Bu araştırmalarımı da kitap haline getirdim ve yayımladım. Bana göre bu araştırmalar tarihi önem taşımaktadır.

Milletimizin çocukları henüz “parçalanma” ve “bağımsızlık” kavramlarını bilmemektedir. Kendi aklı ile de gelişen olaylardan ders alarak bu kavramları bulmaya gayret etmemektedir. Dünya tarihinin başlangıcından beri milletlerin sürekli olarak savaştıklarını, her milletin, her medeniyetin daima hakimiyet peşinde olduğu gerçeğini çocuklarımız fark edememektedir. Bizim de halen böyle bir savaşım içinde olduğumuzu, devletimiz yavaş yavaş tasfiye edilirken bu tasfiyenin ne olduğunu, nasıl olduğunu anlayamamaktayız. Kazana konan kurbağanın su kaynadıkça ölümü hissedememesi gibi bir durumla karşı karşıya olduğumuzu milletimiz hissedememektedir. Devletimiz adım adım tasfiye edilirken bizler hala bir devletimizin var olduğunu ve kuvvetli olduğunu düşünmeye devam ediyoruz. Elde edilen bir takım ilerlemelere, bir takım güzelleştirmelere bakarak, hala kuvvetli bir devletimizin var olduğunu, hatta daha ileri giderek, eski Osmanlı devleti büyüklüğüne ulaştığımızı düşünerek tasfiyeyi aklımızın ucundan bile geçirmiyoruz. Çünkü Zerdüşt böyle buyuruyor! Beşinci Kol’un yoğun propagandası düşüncelerimize hükmediyor.

Hep anlatıyorum. Mağlubiyetlerimizin başladığı zamanlardan beri Batı devletimizi baskı altında tutmak, parçalamak için içimizdeki azınlık haklarını ileri sürmüştür. Azınlıkları algılamamızı istemiştir.

Bugün Beşinci Kol aracılığı ile Kürt raporları, Ermeni raporları hazırlanmaktadır.

TESEV sitesinde “demokratikleşme programı” adı altında “TÜRKİYE ERMENİLERİNİ DUYMAK-SORUNLAR, TALEPLER VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ” başlığı ile güya Ermenilerin sorunlarını, taleplerini ve bu konudaki önerilerini yayımlamaktadır. İsak Alaton’un Soros sermayesi ile kurduğu TESEV sitesine ne oluyor? Neden Ermeni meselesi ile Kürt meselesi ile uğraşıyor. Türkiye’de demokratikleşmeyi istiyor. Bu düşünceleri acaba Arap Baharı’ndan hatırlıyor musunuz? Hiç düşünüyor musunuz? İşte Beşinci Kol faaliyeti budur.

Şimdi size TESEV’in sitesinde Ermeni sorunları dile getirilirken, bizlere okumamızı önerdiği bir kitaptan alıntı yapacağım. Çok duygusal bir biçimde Ermenilerin durumu ve Türklere bakışı tasvir edilmektedir. Belki bazı çocuklarımızın kanına dokunur. Uyanışına vesile olur. Zira yüzyıllardır yapılan saldırılar sonucu Anadolu’da Türk nüfusu azalmaktadır. Kalanlar ise kandırılıp, kendimize Türk dememizin günah olduğunu, zire önemli olanın “ümmet” olduğunu sürekli anlatarak birlik ve beraberlik içinde olmamızı engellemeye çalışmaktadırlar. Amenna! Elbette ki ümmetiz. Ancak diğer “ümmet” kardeşlerimiz bizi her gün yok ediyorlar. Onlar da “ümmet”! Durumu nasıl izah edeceğiz! Bize; aman ha “Türk” demeyin, ırkçılık olur, günahtır diyenler, diğer taraftan bütün milletlerin millet olduğunu devamlı işleyip, onları üzerimize salmakta bir sakınca görmemektedir. Onlar Beşinci Kol propaganda araçlarına güvenmektedir. Nasıl olsa sürekli anlatarak Türklerin bir araya gelmesine mani olabilmektedirler.

Aşağıdaki alıntıyı uzun olduğu için keserek alacağım. İsteyen TESEV sitesinden bu yazıya ulaşabilir. Biliniz ki; Ermeni sorunlarını algıladığımız gün, Kürt sorunlarını, Rum sorunlarını, yani azınlıkların sorunlarını algıladığımız gün, Türkiye Devleti’nin bizatihi kendi sorunlarının bittiği gündür. Yani devletimizin tasfiye olduğu gündür. Sahi biz niye binlerce yıldır savaşmıştık! Unutmayınız Mete Han “toprak milletin köküdür” demişti.

Şimdi lütfen sıkılmadan aşağıdaki yazıyı okuyunuz.

Kâbus
“Işığı söndür!” dedi anneannem, “Çabuk!” Anneannem sinirli. “Çabuk dedim sana!” Fakat neden? Karanlığı sevmiyorum, karanlıktan korkuyorum. “Gürültüyü…” diyor anne-annem, “Gürültüyü duymuyor musun?” Gürültü mü? Hangi gürültü? (…) “Buraya gel!” de-di anneannem. “Penceremin yanındaki koltuğa.” Bunu ben de biliyorum, orada olduğunu biraz önce fark etmiştim. “Şimdi duyuyor musun gürültüyü?” Neden bu kadar sinirli anneannem?
Yavaş yavaş ayağa kalkıp, ona doğru yürüdüm. (…) “Ne olur bir şeyler söyle, anneanne!” Anneannem susuyor, cevap vermiyordu. Sağ eliyle tül perdeyi araladı; yukarıya, Taksim Meydanı’na doğru bakıyordu. Boynumu uzattım, ben de görmek istiyordum. Geri itti beni, izin vermedi. “Neden?” diye sordum. Yine sessizlik. Hayır, sessizlik filan yoktu, gitgide şiddetlenen sesler geliyordu sokaktan. Duymamak olanaksızdı.

“Kıbrıs Türk’tür! Kıbrıs Türk’tür!”

Başka gürültüler de geliyordu. Buna benzer bir şeyi nerede duydum ben? Anneannem “Gel!” dedi ve aniden ayağa kalktı. Ne kadar çevik ve güçlüydü! Omuzlarımı sıkıca tutu-yor, canımı acıtıyordu. Beni çekip, pencereden uzaklaştırdı. Hiç alışık olmadığım boğuk bir sesle “Sana göre değil bu!” dedi. Koridordan geçip, kapıya doğru gittik, durduk. Anneannem ne yapmak istiyordu? Titreyen elleriyle kapının zincirini taktı, anahtarı iki defa çevirdi. Bakışlarını kapıdan ayırmadan geri geri gitti. Yalnız tek eliyle tutuyordu beni, az önceki gücü kalmamıştı galiba. Odasına girdik birlikte. Yatağının önünde diz çöktü, elimi bırakmıştı. Yüksek sesle dua etmeye başladı. Allah’ım, herkes duyacak şimdi! En başta da üst komşumuz Ayşe Hanım. Odadan dışarı koştum, pencerenin önüne geçtim yine, perdeyi açıp, ağzımı burnumu cama yapıştırdım.

“Kıbrıs Türk’tür! Kıbrıs Türk’tür!”.

Sesler ve insanlar daha da yaklaşıyordu, bütün ayrıntıları seçebiliyordum artık. Kollarını yukarı kaldırmış sallıyorlardı, bir şeyler vardı ellerinde. Duruyorlar mı? Niçin? Duracak ne var? Kırılan cam sesleri duyuyorum. Bir dükkândan içeri giren insanlar görüyorum; fakat o dükkân bu saatte kapalı değil mi? (…) Kumaş toplarıyla dışarı çıktılar. Bir adam kumaş topunu ucundan tutup havaya attı. Ne güzel yaptı bunu, çok becerikli olmalı bu adam. Yerdeki kumaşı ayaklarıyla çiğniyor, paramparça ediyordu. Başkaları da yapıyordu aynısını. Yer rengârenk kumaş parçalarıyla dolmuştu. Anlayamadım, kumaş toplarını neden alıp götürmediler? Çarpılmış ağızlardan durmadan çıkan “gâvur” kelimesini duyuyordum yalnızca. Sonra, bir an için kumaşçı dükkânını unutmuş göründüler. (…) Adamlardan biri Franguli’ye baktı, elini vitrine uzattı. Üstü başı düzgün bir adamdı bu, belli ki fakir fukara değildi. Yemin ederim ki değildi. Onu tanıyordum. Babamın müşterilerinden biriydi, Halil Bey. Maşallah, ne akıllı çocuk! Al oğlum, ye şu poğaçayı. Ye oğlum, ye! Franguli’nın camekânından ve içerideki mücevherattan geriye bir şey kalmadı. Onları yere atmıyorlar. Bir şey kalmadı orada da. Annem, o vitrinin önünde durup bakamayacak artık, babam da hep yaptığı gibi, sabırsızlıkla annemi kolundan çekiştiremeyecek. Adamlar şimdi Japon Mağazasının içinde. Yine kapıdan girmediler, buranın da vitrini kapısından genişti. O güzelim bebekler, mekano kutuları, tahta atlar, oyuncak tanklar, hep düşlediğim, fakat hiç sahip olamadığım bir sürü şey, havada uçuşuyordu. Orası benim Franguli’mdi. (…) Bizim eve yaklaşıyorlar, fazla bir şey kalmadı. Halil Bey yok ortalıkta. Nerede kaldı? “Halil Bey, Halil Bey!” diye bağırıyorum pencerenin arkasından. Yok, kaybolmuş. Yaklaşmaya devam ediyorlar, neredeyse bizim evin önündeler. (…) Bizim daireden içeri girerlerse ne yapacağım? Ya kapımızı kırıp, un ufak ederlerse? Allah’ım, ne yapayım, ne yapabilirim ki? Keşke babam burada olsaydı, annemle seyahate çıkmamış olsalardı. Gör bak o zaman sen, neler olurdu burada! Babam bir eliyle bir adam, öbürüyle bir başkasını tutar, tüy gibi yukarı kaldırır, kafalarını ceviz gibi birbirine çarpar, bir köşeye savururdu. Sıra başkalarına gelirdi sonra. Babam çok güçlüdür, her şeyi yapabilir. Birine bir tekme, öbürüne bir kafa! Sonuçta, hepsini dışarı atardı. Vallahi, billahi öyle yapardı! (…) Bu ne gürültü? Kapımızı paramparça ediyorlar. Kırılan cam sesleri. Fakat bizim kapının camı yok ki. Yani? (…) Babacığım, neredesin babacığım, sana ihtiyacım var! (…) Gelmediler, bizim eve girmediler. Yollarına, aşağıya doğru devam ettiler. Başka vitrinler vardı daha.

“Kıbrıs Türk’tür, Kıbrıs Türk’tür!”

Evet, Raffi Kebapcıyan adlı bir Ermeni’nin kitabı. TESEV’in sitesindteki“Konuş Halil Bey Konuş” adlı kitaptan alıntı yaptım. Kitabın büyük bir bölümünü TESEV’in sitesinde bulabilirsiniz. Bu bir psikolojiyi yansıtıyor elbette! Ancak bu azınlık psikolojilerini toparlayıp bir yöne kanalize etmek Türkiye’deki Beşinci Kol görevlilerine düşüyor görüldüğü üzere. “Sadık milletten talep eden yurttaşa” yönlendirmesini elbette ki onlar yapacaklar! Bir zamanlar Ermeni Komitacıları’nı yönlendirenler gibi. Cennetmekan II. Abdülhamit’e suikast düzenleyenler gibi.

“Çarpılmış ağızlardan durrmadan çıkan “gâvur” kelimesi”! Tabii ki “çarpılmış ağızlar biz Türklerin ağzı! Tıpkı “Türklerin kanı kirlidir” sendromunda olduğu gibi!

Bu “gavur” kelimesini Tanzimat Fermanı’ndan da hatırlayacaksınız, Paris Konferansı’ndan da… Gavura gavur denmeyecekti… Yüzyıllardır bizi suçladılar… İşte şimdi de suçluyorlar. Açılımlar, kilise onarmaları, “gasp edilmiş” vakıf mallarının iadesi bunun için. Türklerin “çarpılmış ağızları” ile “gavur” kelimesinin telaffuzu şimdi TESEV’in kontrolünde ve Beşinci Kol’un kullanımında.

Ama Türkler hala 1800’lü yılların rehavetinde! Hala uyanamamış!

Kendinizden korkuyorsunuz “Ey Türkler”! Cinnet mi geçiriyorsunuz?

Rahmetli Durmuş Hocaoğlu;

“Ey Türkler!

Sizler ki, Asya’nın çocuklarısınız; Asya’nın, yani bütün büyük dinlerin ana rahmi, hikmetin kaynağı ve ahlâkın menbâ’ı, Güneş’in doğduğu bu azametli kıtanın en muhteşem çocukları! Sizler ki Asya’dan kopup Küçük Asya’ya geldiniz, burada bütün tarihin tanıdığı en muhteşem imparatorluğu kurdunuz ve burada kendi tarihinizin de zirvesine çıktınız; geniş ve kudretli kanatlarınızın altında dinleri, dilleri, ırkları, renkleri sulh ile idare ettiniz, sonra küçüldünüz ve tekrar Küçük Asya’nıza ric’at ettiniz; Edirne ile Ardahan arasına, bu gayri tabii hudutlara sıkıştınız!” demişti. (Allah rahmet eylesin.)

Ama bizlerde bir cevher görmeyen Hocaoğlu; “Türklere küstüm, çünkü Türkler vatan ve devletlerini korumuyorlar” diye feryat etmişti.

Ey Türkler vatanınızı ve devletinizi koruyunuz. Beşinci Kol faaliyeti yürütenleri tanıyınız ve onlara geçit vermeyiniz.

Uyanınız.

Uyarmak vatan borcumdur.

Dua ile kalınız.

Mikdat Topçu

9 Ekim 2011

UYARMAK VATAN BORCUMDUR 12

HPG’nin 17 Ağustos saldırısı ile ilgili olarak yayınladığı videonun ruhumdaki aksülameli…
Değerli Dostlar;
Söz vermiştim, Beşinci Kol hareketi ile ilgili yazı yazacaktım. Ama olmadı. Habip kardeşime cevap verdim. Şimdi de aşağıda paylaştığım video ile ilgili görüşlerimi yazmam icabetti. Bağışlayınız. Bilahare yazacağım İnşallah 5. Kol Hareketinin nasıl yürütüldüğünü.
PKK’nın Çukurca saldırısını HPG videoya çekmiş. Tarih 17 Ağustos 2011. Bugün, yani 9 Eylül 2011 günü yayınlamışlar. Ben de ibret olsun diye sizlerle paylaşmak istiyorum. Belki hepiniz bu videoya ulaşamazsınız, bu yüzden paylaşmak istedim.
Belki bu video hepinizin ruhunuzda fırtınalar koparacak! Belki, tıpkı benim yaptığım gibi, hüngür hüngür ağlayacaksınız! Belki bazılarınız Suriye’de kim tarafından öldürüldüğü kesin belli olmayan insanlar için daha çok üzülecek, onlara ağlayacaklar. Bilemiyorum. Bu video benim ruhumu alt-üst etti. Büsbütün benliğimi sarstı. Duygularımı serapa dağıttı!
İslami hassasiyeti olan sitelerde, Haçlıların manipüle edip, Haçlı ajanlarının öldürdüğü insanları sanki Kaddafi, sanki Suriye yönetimi öldürmüş gibi servis ederek, Müslümanları galeyana getirmeye çalışıyorlar. Müslümanlar da bu kara propagandaya sazan gibi atlıyorlar. Hassasiyetlerinin mihveri sadece İslam ortak değeri! Sanki biz Müslüman değilmişiz gibi bize anlatıyorlar, bizi yola getirmeye çalışıyorlar. Başka hiçbir ortak değer yok. Vatan yok, millet yok, bayrak yok. Ortak düşmanı bile “düşman” olarak anlayamıyorlar. Stratejik derinlik yok, düşünce yok. En önemlisi damarlarına basılmamış! En önemlisi “kervan” kendi ellerinde! En önemelisi sırça köşklerde yaşıyorlar! En önemlisi “vatan” kavramıyla alakaları yok. “Düşman” kavramıyla alakaları yok. Tarih okumamışlar, coğrafya okumamışlar!
Çok daha da vahimi, vicdanları sızlamıyor. Nasıl olsa kendi ocağına henüz ateş düşmemiş. Vatan kavramı da önemli değil! Bu sebeple, olanların hepsi bu zavallı güruha macera gibi geliyor. Hala üzerine ölü toprağı atılmış, klan topluluğu olmaktan kurtulamayan, nakıs İslam anlayışından başka hiçbir şeyi anlamayan, anlayamayan, kendisine hiçbir şey anlatılmamış pasif, adeta Mütareke Basını artığı zavallı insanlar!
Videoyu ibretle izleyiniz. Yahu vicdanlarınız sızlamıyor mu? Sahi ağlayamıyor musunuz? Siz nasıl milletsiniz! Cevap verin, sizler nasıl insanlarsınız? Kimin arkasında yaşıyorsunuz! Sizleri kim böyle pasifize ediyor! Kim kandırıyor! Hiç kendi ferasetiniz yok mu? Kendi vicdanınız yok mu, imanınız yok mu? Yüreğinizden kan damlamıyor mu?
Videoyu ibretle izleyiniz. Bu video size Timur’u, Uzun Hasan’ı, Şah İsmail’i hatırlatmıyor mu? Bu video size Şahkulu ayaklanmasını hatırlatmıyor mu? Bu video size Canbirdi isyanını hatırlatmıyor mu?
Değerli dostlar; bu nasıl bir devlet, bu nasıl bir ordu! Bu nasıl bir hükümet, nasıl bir yönetim! İsyan etmiyor musunuz? Sahi isyan etmeyi bilmiyor musunuz? Sizin isyanınız “nasıl olsa benim canımı yakmaz” diyen, hasbelkader aldatılıp fare kapanına düşürülen kardeşlerinize mi? Allah aşkına, siz “düşman” nedir bilmez misiniz? Bakınız, kaç tane yazımda “uyarmak vatan borcumdur” diye isyan ediyorum. Yahu bu isyanların ne manaya geldiğini anlayamıyor musunuz? Düşünmüyor musunuz?
Değerli dostlar; bakınız Balkanlardan çekildik. Belki hatırlayan vardır. İttihat Terakki içinde bir Hafız Hakkı Paşa vardı. Ah! Nasıl da pişman olmuştu, nasıl da! Ortaköy’de 1913 yılında yazdığı “Bozgun” kitabının bir yerinde bakınız neler söylüyor:
“Rumeli’nin ortasında, Perister’in yalçın eteklerinde, çağlayanlar, ormanlar, bahçeler, yeşillikler içinde, bugün düşman ayakları altında sevimli bir Türk şehri var. Orada beyaz bir camiin, ince beyaz minaresinin dibinde, dallarına sarı güller sarılmış, küçük bir servinin gölgesinde yirmi sene evvel biricik kardeşimi gömdüğüm; sarı saçlarını, ela gözlerini, uçuk yüzünü, narin zayıf endamını bir daha görmemek üzere kara topraklara bıraktığım zaman, gözümün önünde cihan zindan kesilmiş idi. Ondan sonra bir kumral saç, bir ela göz, bir narin vücut, ince bir servi, sarı bir gül gönlümü elemle titretir, ruhumda fırtınalar uyandırırdı. Benim benliğime, ruhuma, kalbime ezelden bağlı olan kardeşimi elimden alan ecel canımı almak için karşıma çıksa, gözümü kırpmadan üzerine atılır, bütün maddi, manevi kuvvetlerimle uğraşırdım. Sevgili bir kardeşin ölümü, kalbimde bütün insanlar için sızlayan bir yumuşaklık, bir hassasiyet, fakat ölüme karşı ateşli bir husumet uyandırmış idi.”
“Bugün Manastır’ın Orizar ovasında, Gavat geçitlerinde, Pirlepe Dağları’nda kardeşim kadar sevdiğim nice canlar yatıyor… Kumanova tepelerinde, Kosova Sahrası’nda, Siroz’un altın ovalarında yüz binlerce kardeş ve kız kardeşimizin ruhları, bizlere vazifesini yapamayan, bozgun afetine kapılarak o candan aziz toprakları, düşmanlara bırakan orduya, melul ve sitemkar bakıyor”.
“Daha pek genç yaşımda, bir kardeş ölümünden yüreğimde duyduğum garipliği, ruhumda hasıl olan ateşli fırtınaları şimdi daha büyük, daha şiddetli, daha acı, daha ateşli, daha kanlı olarak duyuyorum”.
Şimdi Manastır’a pek benzeyen Bursa’nın zümrüt ovaları, ince uzun kavakları bana Manastır ovalarını hazin hazin hatırlatıyor. Şimdi bana Kızılırmak’ın uğultusu, birçok kadınlara, kızlara, ihtiyarlara mezar olan koca Vardar’dan bir sürü şühedanın müşterek ah-u vahı gibi geliyor”.
“Yüksek hayaller, şairane tasavvurlar uyandıran Bursa’nın Keşiş Dağı, Selanik’in Beyaz Kale bahçesinden beyaz şahikalarıyla görünen ve dünkü Yunan hududumuzda yükselen Olemp’i, Tesalya ovalarını, Çatalca’yı, Dömeke’yi hazin hazin düşündürüyor. Manzarasıyla benliğime, ruhuma kuvvet veren Fatih minarelerinden bir sürü ruhlar bana; “Ey Meşhed’i bırakan bedbaht ordunun subayı! Hala nasıl yaşıyorsun!” diyor. Bütün ordunun bozgunlukları omuzlarımı çökertiyor, yüzümü yerlere kapatıyor. Kan ağlayan kalbim kalan vatan parçalarının bütün güzellikleri için kardeşini kaybetmiş bir insan şefkatiyle titriyor. Güzel Rumeli’nin acı, ateşli hatıraları bana Konya, Erzurum, Bağdat, Mekke için yavrusu çalınan bir kartal şefkati ve hırçınlığını veriyor”.
“Altın mehtaplar, gümüş çağlayanlar, zümrüt ormanlar, güzel göller, çiçekler, şakıyan bülbüller, cıvıldayan kuşlar, bana hep Osmanlılığın sevgili Rumeli’sini acı acı düşündürüyor. Yüreğimde Anadolucuğumuza büyük şefkat, mübarek Rumeli’yi çiğneyenlere pek ateşli fırtınalı bir husumet uyandırıyor”.
Değerli dostlar; biraz uzun yazdım biliyorum. Bağışlayınız. Konu çok önemli!
O gün Balkanlara ağlayan millet, bugün Güneydoğusuna ağlayacak, ağlıyor. Tarih işte yeniden yazılıyor. Düşman, tarihi yeniden yazıyor. Allah aşkına, bırakın partiyi, cemaati, bırakın süfli duyguları, bırakın kara propagandayı… Vatanınıza bakın. Vatanınızı elinizden alıyorlar, uyanın. Şu Paşa’ya bir kulak verin, ne olur?
Bu videoyu izledikten sonra inanıyorum ki sizlerin de duygularınızda bir şeyler değişecektir. En azından ben bazı düşüncelerinizin değişmesini diliyorum. İnşallah bazı dostlarımızın uyanışına vesile oluruz. İnşallah!
Uyarmak vatan borcumdur.
Dua İle kalınız.
Mikdat Topçu
9 Eylül 2011

UYARMAK VATAN BORCUMDUR 11

Bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin getirildiği noktanın neresi olduğunu vatandaşların çoğu anlayamamaktadır. Ne kadar anlatsak anlatalım, Türk Milleti, devletinin ABD ve AB tarafından kuşatıldığını, Batının doğrudan doğruya Haçlı Seferi yaptığını bir türlü anlayamamaktadır.
Bunun asıl sebebi nedir? Bakınız, asıl mesele; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin güvenliğidir. Devletimizin, milletimizin ve dinimizin karşı karşıya bulunduğu tehlike aslında dünya çapında büyüktür. Devletimiz parçalanma noktasına gelmiştir. Millet çatışmaya sürüklenmek istenmektedir. Dinimiz iğdiş edilmeye çalışılmaktadır. Bizim milletimizin bu konulardaki bilgisi propagandadan arınmış, tam ve doğru bilgi olsa mevcut durumu kabul etmeyeceği aşikardır. Ancak ne var ki, devletleri ve tabii ki bizim devletimizi yıkmaya, sömürge haline getirmeye yönelik emperyal kuvvetlerin çalışmalarının belirlenmiş temellere oturtulduğu, bütün dünyada 5. Kol faaliyeti yapmakta tecrübe kazandığı ve bu 5. Kol faaliyetlerini bizim ülkemizde de ustalıkla yürüttüğü gerçeğini kimse anlayamamakta veya kabul edememektedir. Ama bu bir gerçektir. Tabii ki bu tür çalışmalar, arkalarında devlet desteği olduğu için, gayet ustalıkla yürütülür. Düşman, hedef ülkelerin halklarını ürkütmeden, korkutmadan, kendi üzerine düşmanlık çekebilecek yanlışlıklara düşmeden manipüle eder ve zamanı geldiğinde de çatıştırır ve hedef ülkeyi kendi emrine alır. Böyle bir çalışma yürütülürken devreye sokulan sivil toplum kuruluşları halkla ilişkilerini düşmanın istediği gibi kontrol eder. Böylece millet bir türlü gaflet uykusundan uyanamaz.
Gerçekten de bizim ülkemizde şu anda böyle bir faaliyet mevcuttur. 5. Kol faaliyetleri düşmanın bütün gücüyle yürütülmektedir. Ama nasıl yürütüldüğünü milletimiz bir türlü anlayamamaktadır. Ağzımızla kuş tutsak bu durumu milletimize anlatıp uyanışı sağlayamıyoruz. Anlıyorum ki, Türk milletinin bu 5. Kol faaliyetiyle ilgili bilgisi yoktur. Zaten okullardan da bu konuda bilgi verebilecek Milli Güvenlik Dersleri kaldırılmaktadır. Bu konuda milletimizi uyandırması gereken güçler de, üzgünüm ki, 5. Kol moduna geçmiştir. Bu yüzden insanlarımızla bir türlü mutabık kalamamaktayız. Anlaşamamaktayız. TESEV, AÇIK TOPLUM ENSTİTÜSÜ, TOSAV gibi kuruluşlar devamlı surette ve çok ciddi bir biçimde beyin temizleme faaliyeti yapmaktadır.
Bütün bunları yazmaktaki maksadım, bu uyanışı sağlamak için, yürütülen faaliyetlerin 5. Kol faaliyeti olduğunu anlatmaktır.
O zaman 5. Kol faaliyeti nedir? Şu anda yurdumuzda nasıl yürütülmektedir? Teknik olarak bu konuda bilgi vermeye çalışacağım.
“Beşinci kol; Ajanlık, casusluk, psikolojik savaş gibi faaliyetlerdir. Klasik düzende ordular dört kol halinde yürüdükleri için, bir toplumu içten çökertmeye yönelik faaliyetlere “beşinci kol” denmektedir.

Düşmanın, elindeki her türlü aracı kullanarak, bir milletin birlik ve bütünlüğünü yok etmeye, devletini parçalayıp bölmeye ve devleti kendi emrine geçirmeye yönelik çalışan yıkıcı hareketlerinin bütününe 5. Kol faaliyeti denmektedir.

Beşinci Kol faaliyetleri milletlerin önce ruhunu, sonra bedenini çürütme faaliyetleridir. Fikir farklılıklarını çatışmaya dönüştürür. Şantaj kullanır, dedikodu çıkarır, filmler, kumar, fuhuş, içki düşkünlüğü gibi konuları kullanarak milletleri içten çürütür.

5. Kol faaliyetleri ülkelerin ve toplumların bünyesinin silahsız yöntemlerle zayıflatılarak kontrol edilmesini, çöküntüye uğratılmasını hedefler. Bu yöntemler Nazi Almanya’sı ve Sovyetler Birliği tarafından yoğun olarak kullanılmıştır. Günümüzde ABD’nin, “Açık Toplum Enstitüsü” gibi kuruluşlar üzerinden “beşinci kol faaliyetleri” uyguladığı, hedef ülkeleri sivil toplum örgütleri, gazeteler televizyon kanalları, siyasi partiler kanalıyla yapısal değişimlere hazırladığı bilinmektedir”.

Teknik olarak bu konu ilgili kitaplarda bu tarifler ve benzetmeler yapılmaktadır.

Peki, düşman bu faaliyetleri nasıl yürütür? Yine aynı şekilde ilgili kitaplardan alıntı yaparak bu faaliyetlerin nasıl yürütüldüğünü anlatmaya çalışalım. Böylece milletlerin neden bir türlü uyanamadığı ve bizim de neden milletimizi uyandırmakta başarılı olamadığımız daha iyi anlaşılmış olacaktır.

“Ulus devlet adım adım yıkılır. Paralel yönetimin oluşturulma süreci, uygulamada ülkeden ülkeye küçük değişiklikler gösterse de ana program değişmiyor. İçine sızılan devletin bürokratlarının da yardımıyla, yaygın bir medya ve entelektüel yedek güç operasyonuyla, Amerikalıların “manufacturing public perception” dedikleri “kamuoyunun algılama dizgesini üretme” sürecinde, aşamalar bir bir geçiliyor, ülke insanları, aslında kendilerine benimsetilmiş olan düşünceleri ya da eylem planlarını, kendi kurumlarının ve beyinlerinin ürünüymüş gibi algılayıp eyleme geçiyorlar.
Beyin temizleme, beyne yeni algılama düzeneği yerleştirme, örgütleme, kimlik oluşturma ve eyleme geçirme süreci 22 adımda gerçekleştiriliyor:
1) Kamuoyu oluşturucuları devşirilir. Bizdeki adlandırmayla aydınlar, yazarlar, bilim adamları, içerde ve dışarıda, masrafları karşılanarak, konferanslara çekilir. Katılımcılarla doğrudan ilişkiye girilerek ülkeleri hakkında bilgi alınır ve düşünce – örgütlenme özgürlüğü başlığı altında yeniden yapılanma düşüncesi benimsetilir.
2) Yeni örgütler kurulur. Alt örgütler yoksa hemen Helsinki Nihai Senedi kapsamında Helsinki Yurttaşlar ve Ortak Zemin merkezleri örgütlenir ve koşullar olgunlaştıkça, uzaktan yönlendirilebilecek bir ilişkiler ağı altında insan hakları dernekleri ve benzeri örgütler kurulur.
3) Yeni propaganda aygıtları kurulur. Radyo, gazete, dergi, televizyon, video yayınları devreye sokulur. Bilimsel ve magazinsel içerikli, insan hakları ilkeleri üstüne sürdürülen yayınlar yoğunlaştırılır. Kışkırtmalarla insan hakları ihlalleri yaratılarak süreç hızlandırılır.
4) Gazeteciler devşirilir. Casuslar yerine (gazete, radyo, tv. Dergi) muhabirleri aracılığıyla yerinden bilgi elde etmek için, içeride ve dışarıda gazeteci eğitim programları düzenlenir.
5) Akademisyenler devşirilir. Bilimsel ve toplumsal konferanslar çoğaltılır, yeni ilişkilerle yerel vakıf ve think tank dernekleri kurulur.
6) İşadamları ve işçiler örgütlenir. İşadamları dernekleri, sendikalar kurulur. Var olanların içine bilim danışmanlarıyla sızılır. Siyasal partilere eğitim programlarıyla, particilik dersleriyle yaklaşılır ve kadrolar yönlendirilir. Gençlik, düşünce özgürlüğü ve siyasal katılımcılık propagandasıyla örgütlenir.
7) Açık istihbarat ağı kurulur. Gizli ve yarı gizli istihbarat çalışmaları, medya muhabir ağıyla açık ve yaygın istihbarat toplanır. Olanaklıysa Amerikan televizyonlarının yerli şubeleriyle (CNNTÜRK vs. gibi-MT) yayına geçilir. Eksik ve yanlış bilgilendirmeyle kitleler yönlendirilir. Eğitim seminerleri, konferanslar, geziler düzenlenerek yerel medya ile kalıcı bağlar oluşturulur.
8) Etnik ayrılıklar derinleştirilir. Etnik ayrılıkları güçlendirmek için kültür anımsatma programlarına başlanır. Yerel toplantılardan uluslar arası toplantılara adam taşınır. Ulusal ve bölgesel tarihin bütünleştirici özellikleri azımsatılarak, yerel tarih, yerel kültür araştırması adı altında en eskiye özlem yaratılır. (Kürt hareketi, Laz, Çerkes vs. hareketleri gibi. MT)
9) Kitleler yanlış ve eksik bilgilendirmeyle yönlendirilir. Kitlelerin akıl denetimlerini ele geçirmek için, yoğun propaganda ve yanlış bilgilendir-meyle tarihsel devlet kurumları ve etnik sürtüşmeleri önleyen geleneksel kurumlar yıpratılır. Toplumsal kimliği karıştırmak için tarihsel ve toplumsal gelişim gerçekleri değiştirilir, çarpıtılır ve yeni kimlikli topluluklar yaratılır.
10) Güvensizlik ve çaresizlik yaygınlaştırılır. Yolsuzluk kampanyaları, yerinden yönetim istemleri yükseltilerek devlet egemenliği zayıflatılır, yolsuzluk olayları abartılarak topluma aşağılık duygusu yerleştirilir. Halk çaresizliğe itilerek kuraldışı yaşama alışkanlığı yerleştirilir.
11) Ekonomik yaşam ele geçirilir. Borç ekonomisinde dalgalanmalar yaratılır. Para piyasaları dışarıdan gelen uluslar arası vur-kaç tefecilerine sonuna dek açılır ve varlıklar ucuza kapatılır.
12) Merkez devlete güvensizlik yaratılır. Kritik dönemlerde ekonomik bunalım yaratılmasıyla umutsuzluğa düşürülen yerel sanayicilerle ve üreticilerle konferans, sempozyum adı altında doğrudan ilişkiye geçilir. Devlet merkezine karşı güvensizlik aşılanır.
13) İşadamları devşirilir. Yerel işadamı örgütleri ve ilişki büroları kurulur. Başına buyruk, devlet denetiminden giderek uzaklaşan serbest ekonomi ve serbest Pazar düzeni kabul ettirilir.
14) Ulusal sanayi yıkılır. Ulusal ekonominin çökertilmesi için, ulusal sanayileşme ve enerji kaynakları programları dağıtılır. Çevreci örgütler, toplum ile devlet arasında çatışmayı içerecek biçimde desteklenir ve ulusal madencilik, doğal yakıt üretim kaynakları işletmeciliği ulusal egemenlik alanı dışına çıkarılır.
15) Ordular ulusal savunma kimliğinden koparılır. Ulusal yapıların korunmasına yönelik müdahaleleri önlemek için güvenlik güçleri, geleneksel eğitim ilkelerinden uzaklaştırılır. Profesyonelleştirilerek devlet egemenliğine sahip çıkmaya çalışan ordular geriletilir. Subaylar ve polisler yarı askersel eğitim için yabancıların sözde düşünce örgütlerine gönderilir. Kışkırtmalara başvurularak ordu yönetimleri günlük siyasete çekilir. Ordu içinde politik tartışmalar başlatılır, ordu ile halk arasında cepheleşme yaratılır. Bağımsızlık isteyebilecek ordu unsurları, güdümlü ihtilal komitelerine çekilerek etkisizleştirilir ve ordudan uzaklaştırılır.
16) İnanmış liderler yetiştirilir. Liderlik programlarıyla, yeni dünya düzenine tapınan ultra-liberal önderler üretilir, yeni partiler kurulur, eski örgütlere yeni liderler yerleştirilir. Parti programları, rejimle hesaplaşmaya yönelik, kışkırtma programlarına dönüştürülür.
17) Ulusal bunalımlar yaratılır. Ülkede sık sık ekonomik dalgalanmalar yaratılarak bunalım araları azaltılır. Ulusal devlet merkezinin elindeki en önemli güç olan para kaynakları, bankalar, devlet şirketleri kapatılır. Yabancı şirket egemenliğine geçilir.
18) Ulusal üretim birimleri ele geçirilir. Yaratılan ekonomik bunalımlar sonucunda, ağır sanayi, enerji ve iletişim kurumları özelleştirme adı altında yabancılara yok palasına devredilir. Bağımsızlığı pekiştirecek büyük projeler önlenir.
19) Belediye hizmetleri yabancılara devredilir. Yerel yönetimi güçlendirme projesiyle toplumsal hizmetler, karlılık esasına oturan şirketlere devredilir. Su ve elektrik işletmeleri gibi kentsel kurumların yabancılara verilmesi için düşüncel alt yapı oluşturulur.
20) Silahlı gücün zayıflatılması: Ekonomik bunalımı bahane ederek, toprak bütünlüğünü koruma aracı olan ulusal ordunun, silah donanımlarında, komuta kontrol ve iletişim sistemlerinde yenilenme alımları kısıtlanarak zayıflatılır ve ulusal sınırlar gevşetilir.
21) Devlet yönetimi kargaşayla ele geçirilir. Seçim darbesiyle egemen devlet ele geçirilir. Merkezde direniş olursa, yaygın ve sürekli kitle gösterileri düzenlenir, sürecin hızlandırılması için halkı ikna edici etnik çatışmalar yaratılır, ölümle sonuçlanan kışkırtmalarla etnik ya da mezhepsel kimlikler kemikleştirilir.
22) Kültürel kaynaşma yıkılır. Çok kültürlülük propagandasıyla toplumsal ortak kültürün temelleri yıkılır. Din kültürünün parçalanmasıyla geleneksel akış kesilir. Ulusal dayanışmayı pekiştirici etkisinin yok edilmesi için din-kültür ortamı, medeniyetler arası diyalog programıyla, Batı’nın dinsel kurumlarının güdümünde eritilir. Din siyasetçileriyle azınlık kurumları bağdaşıklığı kurularak ulusal egemenliğin karşısında bir ortak, dinsel cephe oluşturulur”.

Değerli okuyucu, bu 22 maddeyi tek tek gözden geçiriniz. Göreceksiniz ki, bu yöntemler birebir, tam anlamıyla bizim ülkemizde halen uygulanmaktadır. Bunda hayret edilecek bir şey de yoktur. Düşman düşmanlığını yapacaktır. Hayret edilecek şey sadece şudur: Düşman bize rağmen, bizim dinimizin büyüklüğüne rağmen, bizim imanımızın büyüklüğüne rağmen, bizim üstün vatanperverliğimize rağmen, bizim vatanımız için şehit olmaktan asla çekinmeyeceği-mizi bilmesine rağmen, bütün bunları bize nasıl yapabilmektedir? Soru budur. Bu soru can alıcı sorudur. Düşman beyin temizleme ve beyne yeni algılama düzeneği yerleştirme işini çok profesyonelce yaptığı için bu soruların cevabını bulamamaktayız. İnsanlarımız derin propaganda karşısında gerçekten beyinlerine yeni algılama düzeneği yerleştirildiği için bir türlü gerçekleri anlayamamaktadır. Bizi anlamamakta ısrar edenler, aslında kendilerine benimsetilmiş olan düşünceleri kendi devletimizin kurumlarının veya kendi beyinlerinin ürünüymüş gibi algılıyorlar. Halbuki o düşünceler yerleştirilmiş, ezberletilmiş düşünceler. Peşin kabuller… Bu yüzden bizi anlamakta güçlük çekiyorlar.

Aziz milletim, değerli dostlar, karşı karşıya bulunduğumuz, devletimizin güvenliği, milletimizin geleceği sorunumuz ciddidir. Sakın ha! Biz güçlü devletiz, bizim ordumuz kuvvetli, biz yıkılmayız demeyiniz. İmparatorluklar bile yıkılmıştır. Libya, Mısır, Irak, Yemen, Suriye, Afganistan, Pakistan olayları bizi uyandırmalıdır.

Direniş gücünüzü toparlayınız. Okuyunuz, öğreniniz, dinleyiniz. Teslim olmayınız. Ümidinizi asla kaybetmeyiniz. Bizi tehlikeli yarınlar beklemektedir. Bu badireleri ancak birlikte olursak aşabiliriz. Bunu unutmayınız.

Bütün vatanseverler, uyanınız ve birleşiniz.

Uyarmak vatan borcumdur.
Dua ile kalınız. 2 Eylül 2011

Not: Bir sonraki yazımda, 5. Kol faaliyetini bizzat yürüten kurumları yazacağım.

UYARMAK VATAN BORCUMDUR 10

A’RAF’TA YAŞAYAN MÜNEVVERLER
Rahmetli Erol Güngör’ün çok sevdiğim bir sözü vardır: “Hayata ve olaylara şaşı bakan A’raf sakini aydınlar”… Ne kadar muhteşem bir ifade, değil mi?
Dün Libya devleti düştü. Libya’yı düşüren galip devletler şimdi ganimetin paylaşılması için birbirleri ile çekişiyorlar. 25 Ağustos 2011 tarihli Türk basınındaki ana konulardan biri bu.
Diğer konu ise; eski genelkurmay başkanı Işık Koşaner’e ait olduğu ileri sürülen ses bandı. “Komutandan acı itiraf” şeklinde veriyor basın.
İslam aleminin ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin (devletin ismini böyle yazınca hayıflananlar var ha!) içinde bulunduğu savaşımın kilometre taşlarını bir bir yazmak gerekiyor. Yani tek tek hatırlatmak gerekiyor.
Libya düştü. Kaddafi’in sonunu ne olacağı meçhul. Mısır düştü. Devlet başkanı Mübarek yeni yönetim tarafından mahkemeye kafes içinde getiriliyor. İslam’a hakaret olsun diye.
Irak düştü. Saddam Hüseyin bir arife günü asıldı. Müslümanlar ders alsın diye.
Afganistan’da, Pakistan’da her gün onlarca insan öldürülüyor. Afganistan ve Pakistan düştü düşecek.
Suriye düştü gibi bir şey. Biliyor musunuz; Suriye düşerse Türkiye de düşer.
Kıbrıs’la ilgili 2012 yılında yapılacak yeni bir referandumla KKTC ortadan kaldırılacak. Kıbrıs tek devlet haline getirilecek. Bu yeni haliyle AB üyesi olduğu için de Türkiye güneyinden AB tarafından da kuşatılmış olacak.
Daha Yemen var, Tunus var… Sırada bilmem hangi İslam ülkeleri var. Tabii ki bazı aklı evvel Müslümanlar, bu ülkelerin diktatörler tarafından idare edildiğini, demokratikleşmeleri gerektiğini, Batılıların bu konudaki saldırılarının normal olduğunu söylüyorlar. Haçlı saldırılarını mazur gören, yani düşmanı haklı bulan Müslümanlar var. Bakarsanız yeni haberlere, rejimleri değiştirilen bu ülkelerde AKP gibi partiler kurulacakmış!

Aşağıya bir anekdot alacağım. Roger Garaudy’nin Çöküşün Öncüsü ABD eserinden. (Sayfa, 285-286)

“Ticareti ve endüstrisi olmayan halklar savaş yapmak mecburiyetinde değillerdir, fakat iş adamlarının oluşturduğu bir toplum, fetih politikası izlemek zorundadır. Savaşların sayısı, bizim üretici faaliyetimizle birlikte kaçınılmaz olarak artar. Endüstrilerimizden biri ürünlerini pazarlayacak yer bulamaz duruma düşer düşmez, bir savaşın buna derhal yeni piyasalar açması gerekir. O yüzden bu sene biz bir kömür savaşı, bir bakır savaşı ve bir pamuk savaşı yaptık. Üçüncü-Zelanda’da, halkın geri kalan kısmının bizden şemsiye ve pantolon askısı alması için nüfusun üçte ikisini öldürdük”.
Bizim aydınımız her gün “hümanizm” nutukları atarken, ne oluyor, savaş mı var, ne bu telaş, yere düşen kim, kimin yanındasınız, cephe savaşından kasıt nedir gibi sorular sorarken, Batı kültürünün mensubu milletler işte böyle düşünüyor ve düşündüğünü de yapıyoyr. Yukarıdaki düşünce bunu pek güzel ifade etmekte değil midir?
Roger Garaudy Anatole France’nin Penguenler Adası kitabından naklen vermektedir bu düşünceyi. Ve devamında bakınız Amerikan kongresinden bir savaş kararının nasıl çıktığını şöyle anlatıyor:

“Bu esnada, meclisin ortasında oturan iri kıyım bir adam kürsüye çıktı.
Cihanın bütün pazarlarındaki jambon ve sosis hegemonyamızı küstahça elimizden almaya kalkışan Zümrüt Cumhuriyeti hükümetine karşı bir savaş açılmasını istiyorum, dedi.
Kim bu kanun koyucu? Diye sordu Doktor Obnubile.
Bir domuz tüccarı.
Muhalefet eden var mı? Dedi başkan. Teklifi oylamaya sunuyorum.
Zümrüt Cumhuriyeti’ne karşı savaş el kaldırılarak yapılan oylamada ezici bir çoğunlukla kabul edildi.
Ne? Dedi Obnubile tercümanına; siz bir savaşı nasıl olur da bu kadar süratle ve böylesine lakaydilikle oylarsınız!…
Dert etmeyin canım! Çok olsa sekiz milyon dolara mal olacak önemsiz bir savaş bu.
Ya insanlar…
Sekiz milyon doların içine insanlar dahil.”

Bugün basında Libya’da ganimet paylaşımı başlığını görünce irkildim. Acaba Libya’daki muhalifler de bu ganimetin içinde var mı? Bir Müslüman ülkenin Hıristiyan alemi ile birleşerek vurduğu bir diğer Müslüman ülkenin Müslüman halkı da acaba ganimet olarak paylaşılacak mı?
Görüldüğü gibi ortalık toz duman. Dünya toz duman.
Ülkemiz toz duman. Vatan parçalanıyor. (Vatan kavramını kabul etmeyenler de var ha!). Asimetrik savaşın her türlüsü yapılıyor. Sahi, hiç düşündünüz mü; Işık Koşaner’in o ses kaydını kimler yaptı? Acaba Cumhurbaşkanımızın da, Başbakanımızın da birilerinin elinde ses kaydı var mı? Zamanı gelince kulanı-lacak mı?
Saddam Hüseyin’i hatırlayınız. Ta Kuveyt işgaline kadar ABD destekledi. Sonra bir arife günü idi asıldı. Bu acaba bizim münevver takımımızı uyandırmak için bir sebep olabilir mi?

Evet, Türkiye’de bir iç savaş vardır. Tartışmanın Faydası Yoktur, Bu Bir İç Savaştır. Bu saatten sonra düşmanın bu iç savaşı nasıl yürüttüğü ve Türkiye devletini kuşatarak sömürge haline nasıl getireceği ile ilgili teknik detayları tartışmanın faydası yoktur. Düşmanın İslam alemindeki uygulamalarına bakmak yeterli olacaktır. Artık bunu da hala göremeyenler varsa, hala sırça köşklerde yaşayanlar varsa, onlara hiçbir sözümüz yoktur. Bu durum sadece kendisini münevver, pardon aydın yerine koyan insanların nasıl bir istikamet krizi içinde olduklarını gösterir. Ya da nasıl korkunç bir kozmopolitanizm içinde debelendiğini gösterir.
Ortada ne var, hayırdır neler oluyor gibi gaflet belirtisi düşüncelerin bize nasıl bir akibet hazırlayacağını düşünmek bile istemiyorum.
Düşman bütün köşe başlarını da tutarak, milletimizde akıl tutulması meydana getirmiştir. Akıl tutulmasına uğrayarak farkında olmadan düşman saflarına geçenler, ne var, ne oluyor diyenler kuşatmayı yarmada işimizi zorlaştırmaktadır. Çünkü askeri bilimler bakımından da, toplum bilimleri bakımından da Türkiye Cumhuriyeti Devletinin içinde bulunduğu durumun adı “asimetrik” savaştır. Kaidesi, kuralı yoktur. Artık, Anadolu’daki tabiriyle “at izi it izine karışmıştır”. Evet, bunun adı tam da İÇ SAVAŞTIR.

Türkiye’de oluşturduğu cunta ya da Amerikan Beşinci Kol Kuvvetlerini kullanarak, ordu ve yargı üzerinden Türkiye’yi parçalayıp Kürt devletini, diğer adıyla yeni İsrail devletini kurmak için müttefikimiz ABD, iç savaş çıkarmaktan hiçbir zaman çekinmemektedir. Kendi iç savaşında Kızılderilileri soykırıma uğratan, bütün dünyada milyonlarca insanın ölümüne sebep olan, her türlü suikastı, cinayeti işleyen bu iki ruhlu “model ortak”ın diğer ruhunu anladıktan sonra, herhalde bu ülkenin geleneksel dostluğuna Türkiye devleti de, Türk milleti de ve hatta bütün dünya insanlığı da, hala güvenmeye devam etmeyecektir.
Bölgemizdeki Sünni üçgene kurtçuk sokan, Irak’ı işgal eden, ırk savaşlarından sonra mezhep savaşlarını çıkaran, Türk, Kürt, İranlı, Arap, Pakistanlı, Afganlı veya Sünni, Şii demeden bütün bölgenin milletlerini, dinlerini ve mezheplerini çarpıştıran ABD, gerçekte Türkiye’yi tecrit etmektedir. Etrafımızı boşaltmaktadır. Türkiye’den doğuya doğru, Afganistan ve Pakistan’a kadar uzanan bütün bölgeler her gün Amerikan bombaları ile sarsılmaktadır.
Bütün bunları fotoğrafın bütününe bakar görmek gerekmektedir. Bizim endişemiz bunlardır.
Hayata ve olaylara şaşı bakan A’raf sakini aydınlarımızı uyarmak bizim için görevdir.
Uyarmak vatan borcumdur.
Uyanınız.
Dua ile kalınız.
Mikdat Topçu
25 Ağustos 2011

UYARMAK VATAN BORCUMDUR 9

“Derin bir uyku içindesiniz. Rahatsınız, huzurlusunuz, memnunsunuz! Olup bitenleri görememenin, uyandırılacağınızı düşünememenin keyfini sürüyorsunuz.
Saadetinizin hep böyle devam etmesini, hiç uyandırılmamanızı isterdim.
Ama maalesef bir gün gelecek, siz de uyandırılacaksınız. Yazık ki o zaman, «Artık çok geç olacak!» Bir daha uyumak şöyle dursun, yatak bile bulamayacaksınız.
İşte o vakit, sizin hesabınıza üzülmek yine bize düşecek.
Biliyorum: Düşünmeyi sevmiyorsunuz. Düşünürseniz rahatınızın kaçmasından korkuyorsunuz.
Yuvanızın temeline dinamit koymak istiyorlar, diyoruz, aldırmıyorsunuz.
Sözümüze kulak verirseniz tedbir almak gerekeceğini anlıyor, zahmete girmek istemiyorsunuz.
Bir tek endişeniz var: Gününüzü gün etmek, dilediğiniz gibi yaşamak.
Mücadeleden ürküyorsunuz. Öylesine ürküyorsunuz ki, sizin için yapılan mücadelelerle ilginiz olmadığını göstermek ihtiyacını duyuyorsunuz.
Memleketimizin bin bir davası var.
Nizamınızı yıkmak isteyen düşman kuvvetler sayılamayacak kadar çok. Diken üzerindesiniz.
Fakat dikenli bir yolda ayağınızı yaralamadan yürümenin mümkün olmayacağını unutuyorsunuz.
Tehlikeyi görünce, korkulu bir rüya görmüşçesine, sırtınızı dönüyor, yeni ve eskiden daha derin bir uykuya dalıyorsunuz.
Canınıza kastedenler her geçen gün yatağınıza daha fazla yaklaşıyor, korunma imkânlarınızı gittikçe azaltıyorlar.
Hiçbir feryat sizi uyandıramıyor, tehlikeyi anlamanızı temin edemiyor Yaklaşan düşmanın ara sıra yumruğunu yiyor, hassas bir yerinize iğne batırılmış gibi şöyle bir sıçrıyor, şaşkın şaşkın bakıyor ve sonra da sayın başınızı tekrar yastığa gömüyorsunuz.
Kurtuluş ümitlerine veda etmeden uyanmanızı istiyoruz.
İyi niyetimize akıl erdiremiyor, gayretlerimize yabancı kalıyorsunuz.
Hattâ biz olmasak daha rahat uyuyacağınızı sandığınız, bu yüzden bize düşman kesildiğiniz bile oluyor.
Yine de başucunuzda davul çalmaktan vazgeçmeyeceğiz.
Gözünüzün açılması için ne mümkünse yapacağız.
Gafletten sıyrılmağa biraz da sizin çalışmanızı bekliyorsak, acaba haksızlık mı ediyoruz?
Galip ERDEM
3 Ocak 1963 / Yeni İstanbul Gazetesi”
Değerli Dostlar,
Bu yazı, görüldüğü üzere, 3 Ocak 1963 yılında yazılmış. Sanki bugünleri anlatıyor, değil mi? Bu yazının altına imza atmamak mümkün değil.
Yine bir yazısında rahmetli Galip Erdem şöyle diyor:
“Bizler davayı Ağrı Dağı’nın zirvesine çıkaracaktık. Yola koyulduk. Bin zahmet ve emekle, acılar çekerek dağa tırmandık. Zirveye vardığımızda sevincimiz sonsuzdu. Ama küçük (!) bir noksanımız olduğunu fark ettik. Davayı dağın eteklerinde unutmuştuk. Meğer biz davayı değil, kendimizi zirveye çıkarmışız.”
Bunları “dava”sı olanlar için yazdım. Her satırını tek tek okunmanızı istirham ediyorum sizlerden. Her satırını!
Daha önce, bu yeni komuta kademesinin de yavaş yavaş yeni davalarla bıktırılacağını, çekilmeye zorlanacaklarını söylemiştim. Ta ki Türk Ordusu’nun başına Pentagon’dan, Pensilvanya’nın onayı ile yeni komutanlar atanıncaya kadar bu devam edecek demiştim. “Uyarmak Vatan Borcumdur 8” başlıklı yazımda bunu görebilirsiniz. Çünkü düşman, düşmanını diz çöktürünceye kadar, kendi emrine tabi hale gelinceye kadar tasfiye etmeye çalışır. Harbin ana kuralı budur.
Bakınız, malum yandaş basının hemen hepsinde, Yeni Şafak, Zaman, Star, Sabah, Taraf vs. hemen hepsinde şu andaki Kara Kuvvetleri Komutanı Hayri Kıvrıkoğlu ile ilgili kampanya başlatılmış. Onu da yiyecekler muhtemelen. Sonra sıra diğerlerine gelecek. Sonra diğerlerine… Ta ki, hepsi tasfiye oluncaya kadar! Sarı Öküz olayında olduğu gibi!
Değerli dostlar, unutmayınız, bu doğrudan doğruya savaştır. Sizden bu yapılanların savaş olduğunu saklıyorlar. Gözünüzü sizin çok hassas olduğunuz konularla perdeliyorlar. Bu yüzden bir şey fark edemiyorsunuz.
Şu yukarıdaki yazıyı bir daha, bir daha okuyunuz lütfen. Tabii ki, derdi olanlara, davası olanlara söylüyorum. Belirli bir “vatan” fikrinden henüz vazgeçmemiş olanlara söylüyorum. Düşünmeyi sevenlere, rahatının kaçacağından korkmayanlara, yuvasının temeline dinamit konulduğunu şimdiden anlama kabiliyeti olanlara ve tabii ki, mücadele etmek gerektiğini anlayanlara, zahmete girebilecek olanlara söylüyorum.
Sözüm tehlikeyi görenleredir.
Uyarmak vatan borcumdur.
Uyanınız.
Dua ile kalınız.
22 Ağustos 2011

UYARMAK VATAN BORCUMDUR-7

Değerli dostlar,
Gerçekten bugün köşe yazarları, televizyoncular kendilerine yüklenen misyonu çok güzel ve inandırıcı bir şekilde yerine getiriyorlar. Bizim insanlarımızı ikna ediyorlar. İlk bakışta “çok güzel, tamam, çok doğru” diyorsunuz. Mesela TSK’nın Müslümanlara karşı tavırlarını anlatıyorlar. Gerçekten insanın vicdanı kabul etmiyor. Ben de kabul etmiyorum. TSK bu hataları yapmamalıydı.
Ancak TSK’nın bu hatalarını İslam düşmanlığı olarak anlatanlar, bakıyorsunuz, “diyalog” politikasından yanalar. Yani, bütün dinlerin İslam’ın çatısı altında birleşmesi değil, İslam dahil, bütün İbrahimi dinlerin (!), Brahmanizm’in, Budizm’in, Ateizm’in, hatta Animizm’in bile katıldığı, yeni açılımla, yeni bir din altında birleşmesini istiyorlar. Bu durumda İslam’ın esamisi kalmayacak. Hâlbuki diğer taraftan güya İslam’a karşı oldukları için TSK’ya karış tavır alıyorlardı. Bu doğrudan doğruya “Cambaza bak Cambaza” tavrıdır. İslam karşıtı olduğu teziyle TSK’ya saldırı, ama aynı zamanda İslam’ın da Batılı emperyal güçlerin istediği şekilde diyalog adı altında ortadan kaldırılması çabası. İslam’ın Protestonlaşması! Bunu benim dostlarım kabul etmezler.
Epeydir düşünüyorum. Elim varmıyor yazı yazmaya. Yazmayayım diyorum, dayanamıyorum. Canım sıkılıyor. Ne yazacağımı şaşırıyorum. Yazsam ne kıymeti var. Kimse duymuyor. Anlaması gerekenler de anlamıyor. Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil (Fuzuli).
Değerli dostlar, gelin aklınızı başınıza toplayın. Sizler inançlı, mütedeyyin insanlarsınız. Benim dostlarımın İslam’dan başka derdi yok, biliyorum. Bizim başka derdimiz mi var sanki! Yok elbette. Ama “eğer Türkler olmasaydı İslam sadece Mekke ve Medine yöresinde lokal bir din olarak kalırdı” diyor tarihçiler. Gelin İslam’ın kılıcı olan bu devleti, bu milleti yıktırmayın. Eğer Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin başına Libya’daki gibi, Mısır’daki gibi, Suriye ve Yemen’deki gibi olaylar gelirse, Batılılar yürüttükleri bu Haçlı saldırılarına Türkiye’yi de dahil ederlerse ne yapacaksınız? Türkiye Batının sadık çocuğu mu? Bizi affederler mi sanıyorsunuz!
Bakınız; şu anda karıştırılan bütün Arap ülkelerinde, ayaklandırılan bütün devletlerde daha önce ABD tarafından TESEV gibi, Açık Toplum Enstitüsü gibi kuruluşlar kurmuşlardı. Bu kuruluşlara 300 milyon, 500 milyon dolar gibi yardımlar etmişlerdi. Bu kuruluşlar o ülkelerde yaptıkları çalışmalarla hedeflerine ulaştılar. Şu anda Libya’da, Mısır’da, Suriye’de, Yemen’de kan gövdeyi götürüyor. Sudan ikiye bölündü. Güney Sudan bugün resmen Hıristiyanların eline geçti. Libya’dan bir gemi ile kaçan 600 mülteci Akdeniz’in sularına gömüldü. NATO ses çıkarmadı. İnsan hakları örgütleri ses çıkarmadı. Onlar Müslüman değil miydi? Neden ABD’nin düşmanı bizim düşmanımız, neden ABD’nin dostu bizim dostumuz? Hiç düşünmüyor musunuz?
Lütfen açıp okuyunuz. Türkiye’deki “Açık Toplum Enstitüsü” nü Soros kurmuştur. Açık Toplum Enstitüsü’ne 10 milyon dolar, vakfına da 1,5 milyon dolar yardım edilmiştir. Merkezi Bebek’tedir. Danışma Kurulu’nda AKP milletvekili varadır. (Salim Uslu). Lütfen siteyi ziyaret ediniz. Her gün televizyonlarda büyük devrimi, Türkiye’deki büyük dönüşümü anlatanlar bu kuruluşun danışma kurulunda. Murat Belge, Ahmet İnsel, Eser Karakaş, Can Paker, Şahin Alpay, Ümit Kardaş, Ümit Boyner, Salim Uslu vb. Düşünmez misiniz acaba, ne alakaları olabilir! Bir de destekledikleri projelere bakınız. Toplumun bütün kılcal damarları ilgili projeleri destekliyorlar.
TESEV ise İsak Alaton tarafından kurulmuştur. Sermayesini Soros vermiştir. (Zaman Todays’da İsak Alaton’la yapılan mülakat). TESEV’in danışma kurulunda ise Cüneyt Zapsu, Can Paker, Etem Sancak, Kemal Derviş gibi isimler var. Bu kuruluş Dağdan İniş raporları hazırlıyor, sunuşunu Ermeniler yapıyor. Türkiye’deki yer adları ile ilgili olarak Sevan Nişanyan adlı Ermeni’ye program yaptırıyorlar. Açın bakın lütfen! Kendi köyünüzün adını girin, bağlı olduğu ilçeyi girin, karşınıza köyünüzün eski adının ne olduğu çıkacaktır. Muhtemelen de bu köyün adı, eğer Karadeniz tarafı ise Pontus ismi, Erzurum, Bayburt, Kars, Ağrı tarafı ise Ermeni ismi, doğu ve güneydoğu tarafı ise Kürt veya Ermeni ismi çıkacaktır. Adamlar tek tek tespit etmişler, program yapmışlar. Bakınız, (www.nisanyanmap.com)
TESEV demokratik açılım, anayasal açılım, Kürt açılımı programları yayınlıyor. Daha önce vatanına dedesi gibi ihanet eden Hasan Cemal de, TSK sorunu ile yazdığı yazılarda TESEV’in sitesinden faydalandığını yazıyor. Bendenizi bu yazıyı yazmaya iten de Hasan Cemal’in bu alıntısıdır. Bu adam Ermeni soykırım iddialarını kabul eden adam! Ermenilerden özür dileyen adam! Vaktiyle irtica diye düşündüğü İslam’a geçit vermeyen adam. Murat Karayılan’la görüşen, devletin taviz vermesini isteyen adam!
Maalesef Müslümanlar toz duman bu ortamda; TSK’nin dize getirildiği, Türk Milleti’nin darmadağın edildiği, Kürtlerin özerklik ilan ettikleri bu ortamda kalkıyorlar hala, belki farkında olmadan, “vicdani ret bir anayasal hak olarak tanınmalıdır” diyenlerden, “okullardan milli güvenlik dersi kaldırılmalıdır” (TESEV) diyenlerden yana tavır koyuyorlar.
Değerli okuyucu, bu milletin düşmanları yok mu? Kim bu düşmanlar? Arap hezimetini yaşatan, Saddam’ı arife günü asan, Hüsnü Mübarek’i kafes içinde mahkemeye getirenlerin verdikleri mesajları almıyor musunuz? Türkiye Cumhuriyeti Devleti af kapsamında mı? Yaklaşan tehlikeyi sezmiyor musunuz?
Savaşın ana karakteri; düşmanı topyekûn imha etmek veya kendi emrine almaktır. Şu anda TSK’nin düşman emrine sokulması için nasıl çaba sarf edildiğini anlamıyor musunuz? Bakınız, buradan söylüyorum, bundan sonra şehit sayısı daha da artacak. Ordunun şu andaki yeni komuta kademesinin de sinirlerini bozacak şekilde yeni operasyonlar düzenlenecek. Bu komuta kademesi de isyan edecek. Ve gitgide durum daha da vahim hale gelecek, yani terör tırmanacak. Ta ki, TSK kontrol altına alınıncaya kadar bu devam edecek. Ve başlayacaklar ABD’den komutan getirmeye. Gülüyorsunuz değil mi? Sakın olmaz demeyin. Gidiş bu yönedir.
Açıp bakınız İttihat Terakki dönemine. Osmanlı ordularının Birinci Dünya Savaşı’nda komutanları kimlerdi?
Mareşal Otto Liman von Sanders: 5. Orduya komuta etmiştir.
Mareşal Baron von der Goltz: 6. Ordu Komutanı.
General Erich von Falkenhayn: Yıldırım Orduları Komutanı.
General Fritz Baronsart von Schellendorf: Genelkurmay Birinci Başkanı.
General Felix Guse: 3. Ordu Kurmay Başkanı.
General Hans von Seeckt: Genelkurmay Başkanı Birinci Yardımcısı.
Bakınız, o zamanki kör dövüşü bu gün de aynen devam etmektedir. Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in hayatını okuyunuz. Düşman dün bizi Çanakkaleyi, Filisitin’i savunmak zorunda bırakmıştı, bugün Diyarbakır’ı, Hakkâri’yi, doğu vilayetlerimizi savunmak zorunda bırakıyor.
Basında yazan, riyakar ve beşinci kol faaliyeti gösteren yazarlara lütfen kanmayınız, inanmayınız! Büyük oyunu lütfen anlayınız.
Not: Bu yazıyı çok değerli bor dostumun paylaştığı Hasan Cemal’in üç makalesi üzerine yazdığımı belirtmeliyim. Daha önce bugünkü idareciler hakkındaki düşüncelerini anlatan bir makalesini paylaşmıştım. Şimdi ise genel bir değerlendirme yapma ihtiyacını duydum. O değerli dostum kendisini bilir. Bu değerlendirmemden incineceğini sanmıyorum. İncinirse de özür diliyorum. Leyla’nın Mecnun’un başına vurduğu kepçe gibi algılamasını istirham ediyorum.
(Leyla halka yemek dağıtırken sıraya Mecnun da girer. Mecnun’a sıra geldiğinde yemek vermez, kepçeyi Mecnun’un kafasına indirir. Mecnun çok sevinir. Yemek alamaz ama sevinçlidir. Tekrar kuyruğa girer, tekrar yemek alamaz, kafasına kepçeyi yer. Yine çok memnundur, çok sevinir.
Sıraya girenler derler ki; yahu Mecnun, Leyla sana yemek vermiyor, üstelik kepçeyi kafana vuruyor, yine de seviniyorsun, girme şu sıraya da kepçeyi de kafana yeme.
Ama o Mecnun’dur, onlar gibi düşünmez. Çünkü onlar anlayamazlar. Mecnun der ki; sizin kafanıza kepçeyi niye vurmuyor? Demek ki bana karşı bir sevgisi var ki kepçeyi benim kafama vuruyor.
O değerli dostumun da durumu bu minvalde anlayacağını ümit ediyorum).
Ve uyanınız. Uyarmak vatan borcumdur.
Saygılar sunuyorum.
Mikdat Topçu.
31 Mart 2011