Kategori Arşivi Uncategorized - Page 10

Anayasa Değişikliği Üzerine Düşüncelerim 1

Neler düşünüyorum!

Neler düşündüğümü anlatabilmem için neler okuduğumu da yazmam lazım.

Hayır, kitap değil. Anayasa değişikliği konusu ile ilgili yazılar. Köşe yazıları meselâ!

Ahmet Taşgetiren çok güzel bir hatırlatma yapmış. “Ya CHP’nin adayı kazanırsa!” demiş. Tabii, şimdi bu anayasa değişikliğine evet diyenlerin hemen hemen hepsi Sayın Erdoğan’ın tek adamlığına garanti olarak bakıyorlar. Bilseler ki aynı hakları elde edebilecek bir CHP adayı kazanacak, asla bu değişiklikleri kabul etmezler.

Ciddî köşe yazarlarının hemen hemen hepsi değişikliği, ülkemizi tek adam sistemine götüreceği için eleştiriyorlar. Yandaş yazarlar bu konuda, CHP üzerinden giderek olumlu görüş bildiriyorlar. Gerçekten de CHP kafasıyla böyle bir düzen kurulursa tek kelime ile facia olur bana göre de…. Eğer CHP hala eski CHP ise bu böyledir. Ama bunca tecrübeden sonra hala eski harmanları savunacaksa bence de CHP iktidarı çok tehlikeli olur ülkemiz için.

Hemen hemen bütün yazarlar değişikliğin teknik yönlerini sorguluyorlar. Mesela 18 yaş konusunu veya Cumhurbaşkanının tek adam olacağı konusunu yazıyorlar. Taha Akyol, Bekir Bozdağ’ın “Atatürk Anayasası’na dönüş” ifadelerini eleştirmiş. Gerçekten de Bozdağ, abesle iştigal etmiş. Acaba kendi camiasını aldattığı gibi bizleri de aldatabileceğini sanıyor! Merak ediyorum.

Bir değerli dostum da Anayasa değişikliği için “III. MEŞRUTİYET” demiş. Bence en doğru teşhis de bu. III. Meşrutiyet!

Bu konuları daha önce yazdım. Okuyanlar bilirler.

Bu değişikliklerin ana hedefi yeni bir İMPARATORLUK yapısı kurmaktır. Sayın Cumhurbaşkanı kendisine tarihi bir misyon biçmiş olmalı! Herhalde onu uygulamak istiyor. Tarihinde örnekleri görülen büyük devlet adamları gibi yeni bir devletin temellerini atmak istiyor. Kendisi açısından bunu başarabilirse ve Türk milleti de bunu doğru bulup onaylarsa mesele yoktur. Türkiye dünya üzerinde yeni bir JEOSTRATEJİK OYUNCU olabilecekse gerçekten sorun yoktur.

Ancak; bugünkü yapı ile, Sayın Erdoğan’ın devlet aklı ile bunun mümkün olamayacağını düşünüyorum. Büyük devlet adamı olmayı istemek yetmez. Aynı zamanda büyük devlet adamı olmak da gerekir. Bugüne kadar yüzlerce defa hata yapmış olan, “kandırıldık”, “aldatıldık” diye dönüşler yapan birinin devlet adamlığını tarih sorgular. Böyle bir kafa büyük devlet adamı kafası olamaz. Olsa olsa İttihat Terakki liderlerinin kafası olur ve devletin sonu da hüsran olur.

Dün bir video izledim. Bir televizyon muhabiri şehrin caddelerinde rast geldiği insanlara “KIBRIS NEREDE?” diye soruyor. Bu soruyu sorduğu sayın vatandaşlarımızın hemen hemen hiçbiri doğru cevap vermedi. Kıbrıs Karadeniz’de, Kıbrıs Sicilya adası açıklarında, Kıbrıs Hatay taraflarında vs. diye cevaplar verdi vatandaşlarımız. Hepsi de olgun yaşta insanlardı. Düşünün bunların çoğu Kıbrıs Barış Harekâtını da gören insanlar. Ve bugün (12.01.2017) Kıbrıs konusunda çok önemli bir anlaşma yapılacak. Kıbrıs bizim için hayati derecede önemli bir yer. Daha Kıbrıs’ın nerede olduğunu bilmeyen bu bilinçsiz seçmenin vereceği oylarla kurulacak yeni bir “Başkanlık Sistemi”, daha doğrusu bu tür insanların oyunu alarak tek adam olmak isteyen Sayın Cumhurbaşkanı, kendisinin hayal ettiği tarihi misyonu, TARİHİ ANLAMDA BÜYÜK DEVLET ADAMI OLMA İMKÂNINI yakalayamaz. Çünkü bu kafa ile devlet yok oluşa sürüklenir. Böyle bilinçsiz bir milletin desteklediği lider, ülkesini ancak yıkılışa götürür. Bence olacağı da budur.

Bendeniz şahsen bu gidişi doğru bulmuyorum. Tehlikeli buluyorum. Sayın Cumhurbaşkanımızın yüreği, kafası, aklı, tarih tecrübesi, siyasî tecrübesi, stratejik aklı, devlet aklı, hatta çevresindeki danışmanlarının aklı bu sıkleti kaldırmaya yetmez. Ben yetersiz buluyorum.  Acaba Sayın Cumhurbaşkanı kendisine Oğuz Kağan, Alparslan, Kanunî, Fatih veya Atatürk misyonu mu biçti? Veya Büyük İskender mi olmak istiyor? Tabii ki bilemeyiz. Ancak; bugünkü istekler, ancak bu hayallerin sahibi tarafından elde edilmek istenebilir. Korkarım ki bu büyük ham hayal ülkemizi korkunç bir badireye sürükler.

Bu açıdan, yeni Anayasa değişikliğini ülkemiz için tehlikeli buluyorum.

Bazı aklı başında eski siyasîler uyarı mektupları yazıyorlar milletvekillerine. Yeter mi bilmiyorum. Görünen o ki bu iş bitmiştir. Vatandaşlarımız bu gidişin ne yöne gidiş olduğunu bilmeden onaylıyorlar. Vekillerin konuşmalarını yanlış ve aldatıcı buluyorum. Bu vekiller gerçekten körü körüne mi hareket ediyorlar. Hiç mi araştırmıyorlar, okumuyorlar? Merak ediyorum.

Son olarak şunu söyleyeyim. Bu Anayasa değişiklikleri kabul edilir de Sayın Erdoğan istediği “Büyük İskender” gücünü elde ederse, biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti’nin sonu Anadolu Selçuklu Devleti’nin sonu gibi olacaktır. Anadolu Selçuklu Devleti dağılmış ve 12 Beyliğe bölünmüştü. Sayın Erdoğan’ın görüşü bu tür bir bölünmeyi öngörmektedir. 15 Yıllık geçmişinde ortaya koyduğu görüş budur.  Hukukçular sadece Anayasa tekniği yönünden konuyu ele almaktadırlar. Konunun tarihî boyutu çok önemlidir. Sayın Erdoğan, yukarıda kültür yapısını arz ettiğim seçmene güvenerek imparatorluk, padişahlık hayalleri kurmaktadır. Yapılmak istenen Anayasa değişikliği ile asıl elde edilmek istenen sonuç budur. Bu asla bir niyet okuma değildir. Gelişmeleri yakından takip etmenizi önemle öneriyorum.

Değerli dostlar, kafanızı lütfen kaldırın ve etrafınıza bakın.

Yine haykırıyorum: UYARMAK VATAN BORCUMDUR!

Allah devletimize ve milletimize zeval vermesin.

Kozmopilatan Müslümandan Vatansız Müslümana

Değerli dostlar,

Geçtiğimiz yıllarda kaybettiğimiz rahmetli Durmuş Hocaoğlu’nun, ülkemizin içinde bulunduğu durumun analizini yapan bir yazısı 2023 dergisinin, 15 Eylül 2009’da yayınlanan 101. Sayısının 28-41. Sayfalarında aşağıdaki değerlendirmeyi yapmıştı. Biliyorum dili biraz ağır. Ve de yazı çok uzundu. Özetleyerek daha kolay anlaşılır hale getirmeye çalıştım.

Kabul etmek gerekir ki, halen ülkemizde köklü değişiklikler yapmak isteyen bir yapı var. Bu yapı, gerçekte tam bir devrim yapmaya çalışan yapı! Ülkemizin rejimi, Atatürk’ün kurduğu bütün kurumlar, devletin teşkilatı tamamen çöp sepetine atılarak yeni bir devlet yapısı kurulmaya çalışılıyor.

Bu yeni devlet yapısının dayanağının, devrimcilerin İslâm hassasiyeti ile ilgili olduğu aşikâr. Tabii ki durum bu olunca İslâm hassasiyeti olan Müslüman halkımız, yapılan devrimin ülkemizi nereye götüreceğini düşünmemektedir. Yöneticilerin Müslüman olması onlar için yeterli sayılmaktadır. Halkımız da, bugüne kadar kısıtlanan dini yaşam konusunda yeniden özgürlüğe kavuşmak gibi bir rahatlığa kavuştuğuna inanmış olması sebebiyle, ülke yıkılsa bile umurunda olmayacak bir noktaya gelmiş bulunmaktadır.

Yüksek dinî hassasiyetleri sebebiyle Müslümanların gözü artık bir şey görmemektedir. Uzun zamandan beri dinî hayatı yaşama konusunda çeşitli yasaklarla karşılaşan Müslümanlar, bu defa bu yönetim sayesinde “özgürlüğü” yakalamış olduklarına inanmaktadır.

Ancak; rahmetli Durmuş Hocaoğlu’nun verdiği Roma örneğinde olduğu gibi, bu durum gerçekte büyük sosyolojik ve tarihî bir durumdur. Ve devletimizin geleceği açısından büyük tehlikeler doğurmaktadır.

Dinî hayatlarını yaşayamayan halk, devlete küsmüş olması sebebiyle, bir zaman gelip de düşman tehlikesi ile karşı karşıya kalan ülkesini artık savunmamaktadır. Çünkü yüksek dinî idealler insanlarda vatan algısını ortadan kaldırmaktadır. Devlet yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya kaldığında, devleti korumak üzere göreve çağrılan halk, devleti savunma görevine koşmamaktadır.

İşte aşağıdaki yazı bu konuyu araştıran bir yazıdır.

Şunu not etmeliyim: Türk milleti burada büyük bir oyun olduğunu anlayınca devletini her şeye rağmen savunacaktır. Önemli olan oyunu anlamaktır.

“Yazı çok uzun” demeyiniz, lütfen okuyunuz.

 

Kozmopolitan Müslümandan Vatansız Müslüman’a

Bidayetinde (başlangıcında) son derece vakur, hatalarında bile bir değer taşıyan, İstiklâl Harbi süresince fevkalâde bir vatanseverlik sergileyen İslâmcılık, zamanla, rejimle çatışmaya girmiştir ki, buna sebebiyet veren, bir İslâm devleti olarak doğan Cumhuriyet’in, milleti ile olan mukavelesini feshetmesidir. Ancak, İslâmcılık, ilerleyen süreçte laikliğe karşı olan muhalefetini bir husumete dönüştürerek uzun müddet devletin ele geçirilmesi fikrini taşımış, bu da yine zamanla, devletin hükmî şahsiyetine bir husumet hâlini almış. Beri yandan, milliyetçilik akımlarının da profanlaşması (romanlaşması) sonucunda oluşan boşluğun da olumsuz katkısıyla millî duruş sür’atle erozyona maruz kalmış ve bu erozyon ise İslamcılığın, İslâmcı etnikçiliklerin konsantrasyon (yoğunlaşma) merkezi olması sonucunu hâsıl etmiş ve zamanla bu da İslâmcılığın bir etnikçilik çöplüğüne dönüşmesine de yol açmıştır.

En nihâyet, 28 Şubat’ın yaratmış olduğu travma, İslâmcılarda, devletin ele geçirilmesinin imkânsızlığı şeklinde bir ümit kırıklığını yerleştirmiş, buna ilâveten, 28 Şubat’ın mütedeyyin insanlarda yaratmış olduğu “itme” duygusunun da beslemesi ile bu kesimde kozmopolitanlaşma hızla boy atmıştır: “Devlet” ve “vatan” gibi kavramların aşınmasına ve son limitinde radikal bir şekilde reddine varan işbu “Kozmopolitan Müslümanlık”, bir “vatansız Müslüman” tipini de yaratmıştır:

“İslâm’ın; iktidar, devlet ve vatan talebi ve emri olmadığı gibi, Müslüman’ın da devlete ve vatana ihtiyacı yoktur. İslâm, bütünüyle şahsî ve ferdî hayata ve cemaat düzeyine indirgenebilir. O hâlde, şahsî ve ferdî hayatında hürriyetini ve inancını yaşamasına ve bir tür ‘komün’ veya ‘getto’ gibi telâkkî edilen cemaat tarzı örgütlenmelerine müsamaha gösteren her ülke, hiçbir fark gözetmeksizin, onun vatanı, her devlet de, hiçbir fark gözetmeksizin, onun devleti olabilir”

Lûgat anlamı “yeryüzü vatandaşlığı” demek olan ve kadim kökleri çok eskilere, milât öncesi üçüncü binyıla kadar uzanan, Yunan Stoası’nda felsefî bir nitelik kazanan ve bilhassa devletin, vatandaşlarını dinî inançları dolayısıyla dışladığı hâllerde ortaya çıkan Kozmopalitanizm, en trajik örneklerinden olmak üzere, Roma İmparatorluğu’nun beklenmedik bir şekilde suratının üstüne yere çakılmasında oynadığı rol ile göstermiştir ki, son derece yıkıcı tesirler yaratmıştır. Çünkü, “belirli bir vatan” fikrini reddeden anarşist Emma Goldman’ın ifadesiyle, “vatanseverliği hürriyete yöneltilmiş bir tehdit” olarak görür ve ekstrem hâllerde, düşman evinin eşiğinden içeri girmeğe teşebbüs etmediği takdirde ona direnç göstermez.

 Bu, Roma’da böyle olmuştu:  

Asırlarca Hıristiyan vatandaşlarına sırf Hıristiyan oldukları için zulmeden Roma -sonradan her ne kadar bu dini resmî din hâline getirmiş olsa da-  ile vatandaşlarıyla arasındaki kalbî bağ kopmuş idi.  Öyle ki, 410 yılında Gotlar Roma’ya girdiklerinde sokaklardan dereler gibi kan akıttılar ama Hıristiyanlara dokunmadılar. Çünkü Imperium’u – Romana’nın çift başlı kartalı – kendileri için bir değer ve anlam ifade etmez bulan Hıristiyan Romalılar Gotlara, kendilerine dokunmadıkları sürece onlara karşı mukavemet etmeyeceklerini bildirmişlerdi.

Bu ülkenin omurgası, asıl taşıyıcı elemanı olan bu insanları kozmopolitanlaştırırsanız, yarın bunun bedelini ödeyemezsiniz. Çünkü kozmopolitanların intikamı korkunç olur. Zira anamız vatan, evlatlarından kan bedeli isteğinde vermeğe yanaşmazlar, babamız devlet çatırdamağa başladığında, “zaten benim devletim değildi ki” derler.

Nitekim işte şimdi bu gelenekten gelen bu ekip Türkiye’yi tasfiye ediyor. Öyle bir şekilde tasfiye ediyor ki, Türk halkı gözlerinin önünde oynanan trajediyi anlayamıyor.

Türkiye’nin durumu bu…

Endişeliyim

Değerli dostlar,

 

FETÖ ile ilgili araştırma komisyonu üyeleri, vaktiyle FETÖ’nin yaptırdığı bazı filmlerin propaganda amaçlı olduğu kanaatine varmışlar! Geçtiğimiz günlerde basında bu konu ile ilgili haberler çıktı. Yapılan filmlerin isimleri de basında paylaşıldı.

İnsana “günaydın” demezler mi?

O günlerde bu filmlere akın akın giden eşimize, dostumuza, konu komşumuza bu durumu anlatamamıştık. Açıkça belli idi ki bu filmlerin amacı toplumu bir yöne çevirmektir. Buna şimdi bir isim bulmuşlar: Subliminal! Yani bilinçaltına, insanlar farkında olmadan, yerleştirecekleri propaganda malzemeleri.

O günlerde bu konuyu anlatamadığımız insanlar, yine bugün aynı ortak hatalarla yollarına aynı minval üzere devam etmektedirler. Çünkü bu bir toplum psikolojisidir. Bunu ancak topluma hükmeden, toplumun bilincini kontrol altına almış olan kuvvetler  değiştirebilirler.

Şimdi FETÖ bir şekilde açığa çıktı. Ne sayarsanız sayın.

Ancak, FETÖ ile ortak yönleri olanlar, yine benzer kamuflajlarla yollarına devam etmektedir. Bugün toplumun bilincini benzer şekilde elinde tutanların yolu FETÖ ile aynı yoldur.

İşte bundan endişeliyim.

İktidarın ana kadrosu FETÖ ile aynı menzile giden farklı yollardan biri olarak görüyordu bu yapılanmayı. O zamanlar bu filmlerin verdiği mesajları da onaylıyorlardı. Hala aynı menzile doğru gittikleri konusundan hiç kimsenin bir kuşkusu yoktur.

Bir profesör ağabeyimiz buna “değişmeyen maya” diyor. Bugün FETÖ ile aynı menzile doğru gittiklerini ifade edenlerin menzili, FETÖ’nün tasfiye edilmesine rağmen yine aynıdır. Yani maya aynı mayadır.

Bu menzile gitmek için eski Türkiye’nin bütün değerlerinin ortadan kaldırılması gerekmektedir. CIA ajanlarının; Türkiye Cumhuriyeti öldü, üniter devletlerin zamanı doldu, bu anayasa değişmelidir düşünceleri aynen bugün de aynı menzile gidenlerin düşünceleridir.

Bu konuda toplumun şuuraltında korkunç bir düşmanlık yaratmışlardır. Türk, Atatürk, demokrasi, Cumhuriyet, andımız gibi bütün kavramlara karşı “subliminal” bir düşmanlık yaratılmıştır. Bu subliminal maya tutmuştur. Rize’de Atatürk heykelini kaldırdıktan sonra, kalan beton kaidenin üzerine çıkarak zafer işareti yapanların bilinçaltında işte bu düşmanlık yatmaktadır. Millî devletin bütün kurumlarına karşı büyük düşmanlık beslenmesi ve bu düşmanlığın “aynı menzile” gidenlerin yine aynı şekilde işlerine yaraması tesadüf değildir.

Son zamanlarda her ne kadar iktidarın bazı yöneticilerinin söylemleri doğru gibi görünse de bu konuda kesinlikle “takiyye” yaptıkları kanaatindeyim. Çünkü hem bu güzel söylemleri açıktan ifade edip, alttan FETÖ kültürü ile aynı menzile gitmek üzere mayalamış oldukları düşüncelerin istikametinde fütursuzca gitmeleri endişelerimizi kat kat artırmaktadır.

Ve aynı menzile giden bu kuvvetlerin kendilerini güçlü buldukları bir anda mayalamış oldukları kültürlerini bir anda ortaya çıkarmaktan çekinmeyecekleri açıktır.

FETÖ’nün piyasaya sürdüğü filmleri yaklaşık yedi milyon kişinin izlediği ifade edilmektedir. Bu yedi milyon kişi ile onların şuuraltlarına hitap eden kişiler “aynı menzile” doğru halen yol almaktadırlar. Ve bu yedi milyon kişi bu yolun hangi yol olduğunu asla sorgulamamaktadır.

 

Biz endişeliyiz. İçimiz yanmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti devleti yıkılmaktadır. Israrla anayasa değişikliği istemenin, ısrarla başkanlık sistemi istemenin arkasında FETÖ ‘nün gerçekleşmesini istediği aynı fikirler yatmaktadır. Bunu düşündükçe çılgına dönmekteyim. İnanıyorum ki bu yedi milyon kişi bu işin farkında değildir. Çok büyük bir ustalıkla, toplum mühendisliği yaparak milletimizi götürecekleri yeni yerin “cennet” olduğuna inandırmaktadır. Bu doğru değildir. Vatan parçalamaktır. Toplumumuzun bunu anlaması, tespit etmesi, karşı gelmesi, itiraz etmesi mümkün görünmemektedir.

Bu durum ülkemizi bölünmeye doğru götürecektir. Bu bir felakettir.

Bilginiz olsun.

 

Acaba benim taşıdığım endişeleri sizler taşımıyor musunuz?

Taşıyorsanız lütfen itiraz etme yeteneğinizi kullanın.

İnanıyorum ki Türk milleti tarihi kimliğini kullanacaktır. Zihinlerde yaratılan millî devlet düşmanlığını kabul etmeyecektir. Ve mutlaka vatanına sahip çıkacaktır.

Elbette tarih hükmünü verecektir.

 

 

 

 

 

Zor Günler Geçiriyoruz!

Değerli dostlar,

Osmanlı devletinin en güçlü iki isminin, Fatih’in ve Kanuni’nin saltanatları sırasında hata yaptıklarını Türk Milleti’nin Mukadderatı adlı kitabımda anlatmıştım.

 

Hata yapmak insanlar içindir elbette. Bugün bizim yöneticilerimiz de hata yapıyor. Sonra hatalarını anlayıp Allah’tan ve milletten af diliyorlar. Olabilir. Ancak, bugünkü devletimizin hataları kaldırmaya gücü yoktur. Bu böyle bilinmelidir.

 

Fatih Sultan Mehmet’in ve Kanuni Sultan Süleyman’ın hata yaptıkları zamanlar devletimiz dünyanın en güçlü devlet halinde idi. Devletin güvenliği ile ilgili hiçbir tehlike yoktu. Devlet bütün tehditlere göğüs gerecek durumda idi.

 

Bugünkü devletimiz yapılacak bir hatayı asla kabul edemeyecek kırılganlıktadır. Bunu öncelikle anlamak gerekiyor.

 

Bugünkü devlet adamlarımızın hata yapmak gibi bir lüksü olamaz. Bu tutum devlet hayatımıza mal olur.

 

Kaldı ki o zamanın büyük devlet adamlarının hataları kendilerine güvenden kaynaklanan, özel tercihlerle ilgili hatalardı. Onların yaptığı hatalar bile uzun bir zaman sonra, aslında büyük bir zaaf olarak ortaya çıkmış ve devletin sağlam mayasının zamanla bozulmasına sebep olmuştur.

 

Lütfen okuyunuz.

 

 

Fatih Sultan Mehmet nasıl bir hata yapmıştır?

 

Fatih devrinde Türkiye İmparatorluğu, Avrupa’nın XV. Yüzyılda ilk “merkezi devlet” tipini teşkil etmiş ve Yeniçağ tarihinin siyasi tekâmül bakımından bir farikası olan bu yeni rejimin Avrupa’da ilk örneği olmuştur.

 

 

– “Merkezi idare” kurmak için Fatih, modern devlet mefhumu uğruna, büyük milli fedakârlıkta bulunmuştur.

 

– Fatih’le beraber imparatorlukta gerçek bir devşirmeler saltanatı başlamıştır. Türk aristokrasisi, hiçbir zaman devşirme partisi ile mücadeleden -ki bu mücadele bazen pek kanlı olmuştur- vazgeçmemekle beraber, büyük bir darbe yemiştir.

 

Fatih’in verdiği bu taviz ve gösterdiği gevşeme; hiçbir müesseseye yabancı almayan devletin, bu başlangıçla, mayasının bozulduğu ve bu bozulmanın ta II. Bayezid döneminde kendini göstermiş, o bozulma belki bu günlere bile sirayet etmiştir.

 

Kanuni nasıl bir hata yapmıştır?

 

Kanuni döneminde;

 

-Devlet idaresine ilk defa olarak kadın nüfuzu, Hürrem Haseki Sultan’la girmiş ve bu durum son derece zararlı olmuştur.

-Kanuni, belki Osmanlı tahtına ataları gibi sahip olabilecek oğlunu öldürmesi çok büyük bir hata olmuştur. Devlete kendisi gibi hakim olabilecek oğlunu öldürünce tahta II. Selim oturmuştur.

 

-“Dünya imparatorluğu” olan Türkiye devletinin tahtı, Kanuni’nin en az değerli oğlu olan II. Selim’e kalmıştır. II. Selim, bugünkü anlamda belki “demokrat” davranmıştır ama Osmanlı Devleti gibi büyük bir dünya devletinin başında böyle “orta”, “demokrat” bir adamın bulunması büyük bir hata olmuştur. Herhalde bu kaderin bir cilvesi olmalıydı. II. Selim, hiçbir zaman birinci adam olamamış ve devlet işlerini Sokullu’ya bırakmıştır. Hâlbuki devletin durumu, devletin işlerini “VEZİRİNE ISMARLAYAN” bir hükümdarın varlığına müsait değildi.

 

Bugünkü devlet adamlarımızın hataları tehlikeli sonuçlara sebep olacak  büyüklüktedir. Türkiye Devleti, hataları kaldırmaya asla tahümmül edemeyecek kırılganlıkta bulunmaktadır.

Hataları yapan devlet büyüklerimiz, devletimizin zor dönemden geçtiğini söylemektedirler.

 

Değerli dostlark, biliniz ki zor günler geçiriyoruz.

 

Allah devletimize, milletimize zeval vermesin.

 

 

Ülkemiz Güçlü Durumda Mı?

İçişleri Bakanımız Süleyman Soylu’nun bugün gazetelerde bir demecini okudum. “Ülkemiz son üç yüz yılın en güçlü durumundadır!” buyurmuş.

 

Değerli okuyucu, ülkemiz her şeyden önce bir savaşın içindedir. Geçenlerde yazmıştım. “Tartışmak boşunadır, bu bir iç savaştır” demiştim. Bir ülke ki; her tarafında bombalar patlıyor, yabancı ülkelerin misyon şeflerinin canlarını koruyamıyor, ordusu yabancı bir ülkede savaşıyor, ekonomik veriler iyi değil… Ama bir hükümet üyesi çıkıp diyor ki “iyi durumdayız!” Kaldı ki, ondan daha yetkili olan kişiler, “kritik durumdayız” diye durum tespiti yapıyorlar.

Ergenekon tertiplerinin yaşandığı, darbe girişimlerinin yaşandığı, her gün patlayan bombaların yüzlerce cana malolduğu, insanlarımızın can güvenliğinin olmadığı ülkemizin gerçekten iyi durumda olduğunu düşünmek, bunu bir hükümet üyesi olarak beyan etmek, bence büyük bir safdilliktir. Ya da Türk milletini kandırmaktır.

Hatırlayacaksınız, Balkan Savaşı’na girdiğimiz o en kötü günlerde, zamanın dışişleri bakanı (Asım Paşazade) “Balkanlardan imanım kadar eminim” demişti. O da balkanlarda huzur ve güvenin olduğunu düşünüyordu. Bu yöndne demeçler veriyordu. Ama aynı günlerde Balkanlardan Türk nüfus yok edilmeye çalışılıyordu. Bulgar komitacılar, Makedon komitacılar her gün köylere, şehirlere saldırıyorlar, her gün Türkleri sapır sapır doğruyorlardı. Şimdi de benzer demeci bugünkü İçişleri bakanımız veriyor. “Son üç yüz yılın en güçlü durumundayız!” diyor.

 

Helal olsun.

 

Sizler ne düşünüyorsunuz. Acaba gerçekten ülkemiz son üç yüz yılın en güçlü zamanını mı yaşıyor?

 

İnşallah öyledir!

 

 

 

Öneriler

Değerli dostlar,

2008 yılında Aktütün Karakolu saldırısı sebebiyle yazmış olduğum yazıda, devletin düşmanlarına karşı hangi tedbirleri alması gerektiği hususunda aşağıdaki önerilerde bulunmuştum.

Şimdi durum 2008 yılına göre daha karmaşık,daha tehlikeli bir hale geldi. O zaman Irak sözkonusu idi. Şimdi Suriye’de, tarihte hep benzerlerinin yaşandığı gibi, korkunç bir savaş yaşanıyor. Halep’in durumunu görüyorsunuz. Bu saldırıları her zaman 21. yüzyıl Haçlı saldırıları olarak tanımlamıştım. Çünkü asıl hedefin Türkiye Cumhuriyeti Devleti olduğunu, Anadolu topraklarını, yani yurdumuzu, Endülüs’te olduğu gibi elimizden almaya çalıştıklarını yazıp durmuştum.

Evet, iddia ediyorum, hedef aynen budur. Hedef Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir. Hedef, Türk milletinin tapusudur.

2008 yılındaki Aktütün saldırısı nedeniyle kaleme aldığım “öneriler” yazımı, aynen aşağıya alıyorum. O zaman Suriye meselesi yoktu. Irak sözkonusu idi. Bu durumu dikkate alarak okumanızı istirham ediyorum.

Öneriler:
A) Bu bir terörist saldırı değildir. Devletimizin sadece bir terör saldırısı ile karşı karşıya bulunduğunu düşünmek eksiktir, hatalıdır.

B) Saldırılar sadece bir ayrılıkçı örgütün saldırısı değildir. Topyekûndur.

C) ABD’nin, Irak’ta şu anda fiilen söz sahibi bir ülke olduğunu ve Irak’ın kuzeyine hiç zarar vermediğini, üstelik Irak’ın kuzeyindeki Kürtlerle işbirliği içinde bulunduğunu, Irak’ta Kürt asıllı bir insanın şu anda Cumhurbaşkanlığı makamında oturduğunu düşünerek gerçekte Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin büyük devletlerle karşı karşıya bulunduğunu, BOP’nin bunun en önemli işareti olduğunu anlamamız gerekir.
D) Şu anda fiilen yaşadığımız olayların gerçekte devlet hayatımızın tarihi bir uzantısı olduğunu, stratejik anlamının düşmanın devletimizi yıpratmak olduğunu, yaşanan olayların tarihte meydana gelmiş savaşların tabii kurallarının aynısı olduğunu ve bu sebeple devletin savaş stratejisi uygulaması gerektiğini, bir savaşın nasıl yapılması gerekiyorsa öyle hareket etmek gerektiğini anlamamız gerekir. Türk Genelkurmayının olayı böyle koymaması halinde, devlet geleneğinin bu şekilde dikkate alınmaması halinde meydana gelen olayların hiçbirisine çözüm bulamayacağımızı bilmemiz gerekir.

E) Bu sebeple yeni bir konsept tespit etmek, yeni stratejiler üretmek, yeniden silahlanmak, orduyu çok büyük savaşa girecekmiş gibi yeniden organize etmek, mutlaka sinsi arka planlar yapmak, yeni senaryolar üretmek gerektiğini anlamak gerekir.
Aman demokrasi elden gitmesin yaklaşımının bu konuyla alakası olmadığı bilinmelidir.

F) Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin problemlerinin normal memur zihniyetiyle çözümlenemeyeceğini, hayatını adamış devlet adamı yaklaşımı ile yeni bakış açıları gerektiğini bilmemiz gerekir.

G) Ayrı ayrı zamanlarda yapılan saldırıların gerçekte bir bütünün parçaları olduğunu, bu bütünün kesinlikle karşımıza bir gün çok büyük devletler savaşı çıkaracağını anlamamız gerekir. Terörle ilgili yasaları ülkemize kimler dayatıyorsa, suçluların üzerine fazla gidemeyecek hale getirilişimiz kimler tarafından sağlanıyorsa müstakbel büyük savaşın tarafının onlar olduğunu anlamak gerekmez mi! Türk Genelkurmayı bunu anlama dirayetinden yoksun bulunmamalıdır.

H) Türk Genelkurmayı, medya, siyaset ve sivil toplum kuruluşlarının bu olaya nasıl yaklaşılacağını bir şekilde koordine etmelidir. Gazetelerde çıkan “hadi biz bu 350 kişinin geldiğini görmedik, ABD’nin gözleri de mi, Kuzey Iraklı yetkililerin gözleri de mi görmedi” ve “Bu hareket hastalıklı ruhların hareketidir.” yaklaşımı son derece yanlıştır, tehlikelidir. Köşe yazarlarının bu tarz bilinçsiz yaklaşımlarının tarihi bir perspektife oturtulması bir şekilde sağlanmalıdır.

İ) “Ayrılmak ama nasıl” sorusunu sorup, ayrılmaya çözüm arayanların bir şekilde farkında olmadan devletin temeline dinamit koyduklarını ihtar etmek, medya, siyaset ve sivil toplum kuruluşlarını bu konuda bilinçlendirmek gerekmektedir.

J) İçeride özellikle PKK taraftarı bulunan DTP’nin mensuplarını kesinlikle susturmak, ROJ TV’nin yayınlarına çıkarak oradan devletimize karşı salvolar savurmalarını “demokrasinin gereği” şeklinde yorumlamak, ses çıkarmamak son derece yanlıştır. Ayrılıkçı olmayanlara karşı yönelttikleri “işbirlikçi” suçlamasının Türk ve Kürt vatandaşlar arasında nasıl derin uçurumlar açacağını dikkate alarak kesinlikle bu partinin siyasi faaliyetlerinin kontrol altında bulundurulmasının icap ettiğini anlamak gerekir. Bu parti mensuplarının yaklaşımının Osmanlı Meşrutiyet Parlamentosu’ndaki “ben Osmanlı bankası kadar Osmanlıyım” diyen ayrılıkçı milletvekillerinden farkı var mıdır? Ve Osmanlı Devleti şu anda ayakta mıdır? Düşünmek gerekmez mi?

K) Bir toplum aklına ayrılmayı koşmuşsa kıyamet kopsa da durduramayız. Ama biz Çeklerle Slovaklar gibi, Yugoslavya gibi veya Hindistan Pakistan gibi değiliz. Biz kardeş milletiz. Bölünmek diye bir yaklaşımı kimsenin istemediğini devamlı surette anlatmak ve bu yönde programlar yapmak ve bu programları yazılı ve görsel medyada, eğitim kurumlarımızda kesintisiz olarak sunmak gerekmektedir.

L) Biz bu saldırılar hakkında ve bu saldırıları yapanlar hakkında yerel kaynaklardan bilgi edinebiliyoruz. Bu kaynaklar bilerek veya bilmeyerek sansasyon yapmakta ve olayın gerçek boyutu kaybolmaktadır. Bu sebeple; bu saldırıyı yapanların gücü, uzantıları, kaynakları, halkla ilişkileri, yabancı ülkelerle ilişkileri hakkında ayrıntılı bilgileri açıkça ortaya koymak gerekmektedir. Saldırganların taşeron olduğunu, bizim vatandaşlarımızla kesinlikle ilgilerinin bulunmadığını, vatandaşlarımızı yanılttığını, içlerinde yabancı unsurların bulunduğunu, Amerikan TIR’larının bunlara cips, Cola taşıdığını, bu malzemelerin mağaralarda bulunduğunu, bunlara silahları da onların verdiğini tüm açıklığı ile ve kesintisiz olarak anlatmak gerekmektedir. Propaganda süreklilik ister. Yoksa “edi bese-onurlu yaşam” sloganı ile bizim vatandaşlarımızı kandıranlar yarın bu halkı yanlarına almayı başarırlarsa işte o zaman Hindistan Pakistan ayrışmasında olduğu gibi 2,5 milyon insanımızı kaybederiz. Bunu iyice anlamak ve her gün Türk Milletine anlatmak gerekir.

Sonuç olarak; yapılan saldırıların gerçekte büyük devletlerin saldırısı olduğunu anlamak ve ciddi devlet politikası uygulamak gerekir. Bu duruma göre herkes sorumluluğunu bilmelidir. Savaş kurallarına göre hareket edilmelidir. Aksi halde devlet yıkılır ve hep birlikte altında kalırız.

Hedef Kimdir

“Bize göre her yabancı şey düşman ya da hedeftir.
Hiçbir şey ve hiçbir kimse bizim dostumuz olamaz.
Hiçbir şey ve hiçbir kimse…”

MOSSAD-İhanet Çemberi
Victor Oskrovsky-Claire Hoy

Ey Türk Uyan!

Reconquista ve Türk Milleti’nin Mukadderatı adlı kitabımda, Mehmet Emin Yurdakul’un “Ey Türk Uyan” adlı şiirinden bazı bölümleri yazmıştım.

Bugün gelinen noktada milletimizin tarihî, büyük uyanışını sağlamak en büyük görevimizdir.

1914 yılında kaleme alınmış olan bu şiiri, halen ülkemizin içinde bulunduğu durumu anlatması bakımından, bizlerin uyanmamız bakımından, önemli buluyorum.

Sadece iki kıtasını buraya alıyorum.

“Sus ağlama, harabenden kalk doğrul,
Kaldır, solgun, felaketli başını,
Dindir kanlı gözlerinin yaşını,
Çık meydana, kurtulmaya bir yol bul!”

“Beklediğin daha hangi musibet?
Elvermez mi, bağrındaki yaralar?
Elvermez mi, alnındaki karalar?
Elvermez mi, bu sefalet, bu zillet?”

Ey Türk Uyan

Mehmet Emin Yurdakul

Hiç Düşündünüz Mü?

Değerli dostlar,
Aşağıdaki yazıyı 2006 yılında yazmıştım. Yeniden okuyunca anladım ki o günkü düşüncelerim hala güncelliğini koruyor. Devlet idaresinden Amerikan yanlısı olanların tasfiye edilmesiyle belki devletimizin idaresi yeni bir rotaya oturtulacaktır. Ancak, devletimizin sıkıntıları hala aşağıdaki yazıda olduğu gibi etmektedir.

Yazıyı 2006 yılındaki olaylara bakarak yazmıştım. Sizler de okuyup yorumlarsanız memnun olurum.

HİÇ DÜŞÜNDÜNÜZ MÜ?

Hiç düşündünüz mü? Türkiye Cumhuriyeti’nin problemleri neden bu kadar çoktur? Türk Milleti niçin Çin Seddi’nden Viyana’ya kadar uzanan topraklar üzerinde 2200 yıldır yaşama mücadelesi vermektedir? Bu kadar engin, bu kadar uçsuz bucaksız coğrafya üzerinde hâkimiyet kuran ve bu coğrafya üzerinde yaşayan bir düzineden fazla millete altın çağlar yaşatabilen, yüksek bir kültür ve medeniyetin sahibi bu millet, neden üç yüz yıldır buhranlarla karşı karşıyadır? Türkiye, jeopolitik ve jeostratejik açıdan önem taşıyan çok büyük bir ülke. Ama Avrupa Birliği, ABD, NATO, İslam Konferansı, Gümrük Birliği, Kıbrıs, Güneydoğu meselesi ve benzeri bir düzine iç ve dış dinamik karşısında adeta bocalıyor. Eski kuvvetli günlerimize sahip olmak için zaman zaman yaptığımız hamlelerin hiç biri sonuç vermiyor.
Bize;
“Batılılaşırsanız kalkınırsınız” diyorlar… Bu düşünceye aldanan Türk aydını problemler karşısında üç yüz yıldır çaresiz ve çözümsüzdür.
Türkiye Devletinin bu denli çözümsüz kalışı bütün Türk çocukları gibi beni de elbette üzüyor. Batının başlattığı yeni Haçlı Seferleri insanı düşündürüyor. Batı bütün gücünü seferber ederek, Orta Çağ’da olduğu gibi yönünü yeniden Doğuya çevirmiş bulunmaktadır. Vaktiyle Papaların kışkırtmasıyla yirmi devletin birden Doğuya doğru harekete geçtiği gibi, bugün de aynı güçler yeniden harekete geçmiştir. Batı, cadı kazanı gibi kaynamaktadır. Batı bütün gücüyle Doğunun üzerine bu denli fütursuzca yürürken insan böyle eli kolu bağlı kalmak istemiyor!
İnsanlık bu günü tarihi boyutuyla yaşıyor. Sosyal mücadelelerin eski çağlardaki boyutu ne ise bugünkü boyutu da aynı. Sosyal olayların kurallarında zerre kadar değişiklik yok. Güçlü ülkelerin, ellerinde bulunan kuvvetlerini yere ve coğrafyaya bakmaksızın ve kendi stratejik hedefleri için acımasızca kullanmaları insanı ürkütüyor. İnsan, Irak’ta, Suriye’de gördükleri karşısında adeta dehşete düşüyor. Hani, İnsan Hakları Beyannameleri vardı? Hani hayvan hakları vardı? Bütün sosyal sistemlerin, bütün dinlerin ahlaki ve insani değerlerine, öğretilerine rağmen, emperyalist emellerini gerçekleştirmede hiçbir ahlaki ve insani sınır tanımayan Batılı güçlerin bugün ulaştığı başarılar ve yayıldıkları yerler insanı düşündürüyor.
Bu sebeple Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dünya çapında hedef koyan bu emperyalist güçlere karşı ne yapabileceğini düşünüyorum. Türkiye Devleti ‟nin aydınını ve kendimi adeta sorgulamak istiyorum. Bin yıllık çekişmenin bugün ulaştığı noktanın gerçek bir hesaplaşmanın sonucu olduğunu düşünüyorum. Türkiye Devleti ‘nin gerçek bir tehditle karşı karşıya bulunduğunu düşünüyorum. Vaktiyle bağımsızlığımızı Mohaç’ta münakaşa ve ispat ettiğimiz güçler, bugün kendi hâkimiyetlerinin kavgasını bizim topraklarımızda vermeye başladılar. Bu durum aslında millet hayatımız için çok tehlikelidir. Bugün Batı ile kendi topraklarımızda hesaplaşma zorunda kalmış olmamız askeri bakımdan da son derece tehlikeli ve vahimdir. Bu sebeple kafamda bir yığın soru ve içimde bir yığın ıstırap var. Ruhumda adeta fırtınalar kopuyor. 21. Yüzyıl Haçlı seferlerinin Türkler tarafından nasıl püskürtüleceğini ciddi ciddi ve derin derin düşünüyorum. Çok acımasızca ve barbarca saldıran Haçlılar Anadolu’yu şimdilik baypas yaparak topraklarımızın arka bahçesine asker çıkardılar. Ve Türkiye Devletinin elitleri, bu kuvvetlerle “stratejik ortak” olduklarını söylüyorlar ve “Vizyon Belgeleri” imzalıyorlar. Tarihi, ilmi ve askeri realitelere tamamen zıt olan bu yaklaşım, yaklaşan tehlikeyi görmekten çok uzaktır. Doğrudan doğruya askeri harekât yapan Batılı güçlerin mutlaka durdurulması ve kesinlikle geri itilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ekonomik, kültürel, siyasi ve askeri geri kalmışlık içinde bulunan Türkiye Devleti “nin bu saldırılarda taraf olmamak gibi bir strateji izlediği açıktır. Ancak bilinmelidir ki düşman; mahallenin bakkalını götürürken ses çıkarmazsanız, kasabını, manavını, öğretmenini, imamını götürürken ses çıkarmazsanız, sonra polisini ve askerini götürürken, hatta askerinin başına çuval geçirirken ses çıkarmazsanız, bir gün sizin de götürüleceğinizi ve çözüm için artık çok geç kalınmış olacağını anlamış olmanız gerekir. Bu bakımdan, gaflet ve duyarsızlık içinde geçirilen her günün çözümü biraz daha uzaklaştırdığını düşünüyorum. 1683 Viyana bozgunu ile başlayıp peşpeşe devam eden moral bozucu askeri yenilgiler serisi, bir süre sonra Avrupa’nın ezici üstünlüğünü kabul eden Osmanlı aydınının giderek kendisine güvenini yitirmesine ve derin bir aşağılık kompleksine kapılmasına sebep oldu. Bu kompleks devletin yıkılışını hazırladı. Ve bu bozgundan sonra milletimizin Avrupa’dan geri çekilmesi başladı. Geri çekilirken bu milletin bütün değerleri erozyona uğradı. Bu erozyon halen devam ediyor. Bu çürümenin ve bozulmanın nasıl önlenebileceğini ve Türk Milleti ‟nin geri çekilişinin nerede durdurulabileceğini, yani yeniden yükselişin nasıl mümkün olabileceğini düşünüyorum. İlk bakışta her şey normal gibi görünüyor. Ama gerçek öyle değil.
Halen Haçlı Seferleri faal,
Halen Tapınak şövalyeleri faal,
Halen Bizans’ı yeniden ihya etme çabaları faal,
Malta Şövalyeleri’nin bile yıl dönümlerini kutlayan Batılı devletlerin Türkiye üzerindeki politikaları sinsi ve faal.
Halen RECONQUĠSTA faal.
Hala Balkanlar problemli, Kıbrıs problemli, Musul ve Kerkük problemli, Filistin problemli… Osmanlının çekildiği bütün topraklar problemli.
Batılılar kendi menfaatlerine uygun şekilde çözmeye çalışıyorlar bütün bu problemleri. Gariptir ki, bizim ülkemizin de problemlerini çözmeye yetkili hissediyorlar kendilerini. Sanki Mondros Mütarekesi veya Sevr devam ediyormuş gibi! Veya bu ülke Tanzanya imiş gibi! Buna nasıl tahammül edebildiğimizi bir türlü anlayamıyorum. Bu, dünya çapında problemlere rağmen Türkiye Cumhuriyeti’nin idarecileri hala “devlet işlerini vezire ısmarlayan” anlayış ile devleti idare etmeye çalışıyor. Bu ülkenin siyaseti, ekonomisi, eğitimi iyi değil. Fert başına düşen milli geliri az. Kalkınmış ülkelerin bugünkü durumuna ulaşmak için dahi çok uzun yıllar geçmesi lazım. Hayır! Tarihi, doğal, beşeri ve ekonomik özellikleri bakımından Türkiye büyük ülke! Türkiye, çölü olmayan, su sıkıntısı olmayan bir ülke! Seksen yıldır sava görmemiş, nüfusu genç bir ülke! Ama nedense, bir türlü ağır sanayisini kuramıyor, bir türlü enerji kaynaklarına ulaşamıyor. Türkiye, emperyalist devletlerin açık pazarı durumunda hala! Her yıl ödemeler dengesi açık veriyor, iç ve dış borcu gittikçe artıyor. Dünyanın bugünkü süper güçleri arasında Türkiye yok. Birleşmiş Milletler ‘in “daimi konseyi” arasında Türkiye yok. Bundan yaklaşık yüzyıl önce dünya savaşı görmüş, meydan muharebesi yapmış olan Türkiye, bugün ancak düşük yoğunlukta bir savaşa girebiliyor. Ağır sanayii olmadığı için silah sanayiinde de geriyiz. Tanklarımızı İsrail modernize
ediyor.
Elektronik endüstrimiz yok. Bilgisayar teknolojimiz, ince teknolojimiz yok. Süper güçlerin üzerimizde hâkimiyet mücadeleleri var. Büyük Ortadoğu Projesi ile bizim ülkemizi de şekillendirmek istiyorlar. Bizim tarihi yerli kültürümüzü de Irak gibi, Somali gibi, Afganistan gibi geri buluyorlar ve kendi kültürlerini bize dayatmak istiyorlar. Batılı güçlerin Doğuya karşı giriştikleri hücumları kesemiyoruz. Çünkü yerli işbirlikçiler onlardan yana. Buna hiç kimse ses çıkarmıyor. Adeta bir “teslimiyet” duygusu içinde yetkililerimiz. Ve aydınımız Batı kültürü karşısında tıpkı İttihat ve Terakki döneminde olduğu gibi “aşağılık kompleksi” ne kapılmış, bir türlü “kendisi” olamıyor. Bilakis, kendi yerli milli kültürünü alaya alıyor. Tabii ki, bu durum bizi Batılı milletler ve kültürler karşısında zayıf düşürüyor. Devletimiz ve milletimiz bir türlü kendi kültürü ile hem hal olamıyor. Onu bir türlü “ilimleştirip hareketlendiremiyor”

Anarşi!

Aşağıya anarşinin artması ve ordu üzerinde oyun oynanmasının Osmanlı Devleti’ne nelere mal olduğunu anlatabilmek için bazı paragraflar aldım. Her paragraf aslında üzüntü dolu, dert dolu tabii ki… Ama Osmanlının çöküşü, ordu parçalanmasa, anarşiye prim verilmese idi öyle kolay kolay mümkün olmazdı.

Benzer senaryolar bugün yine ülkemizde üzerinde oynanmaktadır. Yine ordumuz üzerinde spekülasyonlar yapılmaktadır. Bu çok tehlikeli bir oyundur. Ordumuz üzerinde kesinlikle operasyon yapılmamalıdır. Ordu tarihi kimliğini, disiplinini korumalıdır.

Kim ordu üzerinden oyun kuruyorsa, bilinmelidir ki devletin temellerine dinamit koyuyor demektir. Ergenekon oyunu oynanırken de aynı şeyleri söylemiştim. Ergenekon tertibini kim planlamışsa 15 Temmuz ayaklanmasını da o planlamıştır. Darbe girişiminin ertesi günü askeri liselerin kapatılması, harp okullarının kapatılması, Ergenekonu tertipleyenler ve 15 Temmuzu organize edenlerdir. Aslında Türk ordusuna diz çöktürmeye çalışılmıştır. Düşman bunda büyük nispette başarılı olmuştur. Yöneticilerimiz de düşmanın bu oyunlarına gelmiştir. Hiçbir şekilde devletin ve ordunun geleceği düşünülmemiştir. Şimdi gelinen nokta çok tehlikelidir. Hala ordumuz üzerinde operasyonlar yapılmaya devam edilmektedir. Bu tertibi yapanlar da bir gün bu çöküntünün altında kalırlar. Yöneticilerimiz konuyu bir daha düşünmelidir.

Bakınız Balkan Savaşları öncesinde meydana gelen anarşi ve ordunun bölünmesi nelere mal olmuştur.

 

“Osmanlının Balkanlardaki çözülüşünü hazırlayan olayları izah ederken aşağıdaki izahatı yapar Şevket Süreyya Aydemir. 

Ve gerçekten balkanlar, bir anarşi, bir kaos sonra patlak vermiştir. Nitekim, devletin içine düştüğü anarşi, hamurunda beslediği felaketi, yani büyük yenilgiyi, az sonra getirecektir. bu yenilgi Balkan Harbi’dir. 

Ordu fiilen parçalanmıştır. Bazı subaylar gizli komiteler, cemiyetler kurarlar. Hükümeti devirmek çabası içindedirler. Ama hakikatte orduyu parçalarlar. Zabitlerden dağa çıkanlar vardır. Bazı subaylar, bölükler ve hatta taburlar, düpedüz Arnavut isyancılarına katılırlar. Ve bu isyancılar, Selanik limanı üzerinden Sırbistan’a sevkedilen yabancı silahlarla beslenirler.” 

“Anarşi nizamın iflasıdır. Teşrii gücün, icra organlarının zaafa uğraması, ordunun bozuluşu ve müesseselerin itibarsızlaşmasıdır. Eğer bu çöküntü,mevcut nizamdan daha ileri ve daha sıhhatli bir nizama geçmek için bir tasfiye, yani sosyal gelişmenin neticesi olan diyalektik bir birikim değilse ve bu yeni nizam, liderlerini, öncülerini, müjdecilerini bulmamışsa, yaşanılan hava, tam anarşi demektir. Anarşi bir kaos, bir başıboşluk, bir değerler çözülüşüdür. Onun havası içinde en aşağılık ihanetlerden,, en kanlı hesaplaşmalara kadar bütün tohumlar, diledikleri gibi gelişir, filizlenirler.”