Kategori Arşivi Uncategorized - Page 16

Bakınız Demirbaş Charles Ne Türkler İçin Ne Diyor

17. Yüzyılda Ruslarla savaşırken İstanbul’a sığınan İsveç Kralı Demirbaş Charles’ın eşine yazdığı mektuptan.

 

 

“Poltava‟da esir oluyordum. Bu, benim için bir ölümdü, kurtuldum.

Buğ nehri önünde tehlike daha kuvvetli olarak belirdi. Önümde su, ardımda düşman, tepemde cehennemler püsküren güneş!… Su beni boğmak, düşman beni parçalamak, güneş beni eritmek istiyordu. Gene kurtuldum.

Fakat bugün esirim. Türklerin esiriyim. Demirin, ateşin ve suyun yapamadığını onlar yaptılar, beni esir ettiler. Ayağımda zincir yok, zindanda da değilim. Hürüm, istediğimi yapıyorum. Lakin gene esirim. şefkatin, uluvvucenabın, asaletin, nezaketin esiriyim. Türkler beni işte bu elmas bağa sardılar. Bu kadar şefkatli, bu kadar alicenap, bu kadar asil ve bu kadar nazik bir milletin arasında hür bir esir olarak yaşamak, bilsen ne kadar tatlı!…

Bakınız Napolyon Türkler İçin Ne Diyor

Bakınız Napolyon ne diyor:
“İnsanları yükselten iki büyük meziyet vardır. Bu iki meziyetin yanı başında her iki cinsi, kadınla erkeği şereflendiren tek bir fazilet vardır:

Vatana, icabında her şeyini tereddütsüz feda edecek kadar bağlı olmak.

Bu meziyetler ve bu fazilet en büyük kahramanlığı, hayatın elemine, kederine karşı fütursuz kalmayı ve ağır hadiselerin acılıklarına göğüs germeyi doğurur. İşte Türkler bu çeşit kahramanlardır ve ondan dolayı Türkler öldürülebilir, lakin mağlup edilemezler”.

Doruk, Sayfa 77

Köyümle İlgili Hatırladıklarım

Hiç olmazsa unutmamak isterdim.
Eski geceler, sevdiklerimle dolu odalar…
Yalnız bırakmayın beni hatıralar.
Az yanımda kal çocukluğum,
Temiz yürekli uysal çocukluğum…
Ah, ümit dolu gençliğim,
İlk şiirim, ilk arkadaşım, ilk sevgim…
-Doğduğum ev.
Rahatlayacak içim duysam
Bir tek kapının sesini.
Böyle uzaklaşmayın benden, yaşadığım günler.
Güneş, getir bir bayram sabahını.
Açılın açılın tekrar
Çocuk dizlerimdeki yaralar,
Hepiniz benimsiniz:
Mektebim, sınıflarım, oturduğum sıralar…
Yalnız, hatırlamak hatırlamak istiyorum
Nerde kaldı sevgilim, seni ilk öptüğüm gün,
Rengine doymadığım o sema,
Ahengine kanmadığım ırmak.
Bırakıp her şeyi nereye gidiyorum?
Neler geçmişti aklımdan,
Nedendi ağladığım, nedendi güldüğüm?
Ah nasıldı yaşamak?
                                 Ziya Osman Saba
**********
Ah nasıldı yaşamak?
Köyümüz güzeldi! Köyümüzde hayat ne güzeldi!
Devederesi, Aşağıdere, Sankot, Aşağıdüzler, Yukarıdüzler, Yayla, Meşe…. Hepsi bizimdi…. Hepsi güzeldi. Köyümüzde hayat güzeldi!
Yırnak’ta sürülerin toplanması güzeldi. Çobanlarımız dağları taşları iyi bilirdi. Çoban köpeklerimiz bizimdi. Onlar hepimizin kapılarımızın önünde olurlardı.
Yükseklerde uluyan kurtlar bizimdi. Onları da bizden biliyorduk.
Dağa çöken duman bizimdi. Esen rüzgâr bizimdi. Çatlak, kefli dudaklar bizimdi.
O tosun gibi suratlar, kıpkırmızı buğday yanaklar bizimdi.
Değirmen bizimdi. Su savacakları bizimdi. Çayırlar bizimdi. Köprü bizimdi. Derede yüzmeyi öğrendiğimiz Gudi bizimdi.
Gummaguduz oynardık. Bizimdi. Lezli aşıklar bizimdi. Oyunlar bizimdi. Saklambaç bizimdi. Düştüğümüzde dizlerimizde açılan yaralar bizimdi.
Pağnik Köyü İlkokulu bizimdi. Köy odamız bizimdi. Kur’an öğrendiğimiz, günde beş vakit huşu içinde secdeye durduğumuz cami bizimdi. Bize sopayla döverek Kur’an öğreten Hoca bizimdi.
Pahar bizimdi. Ponsarak bizimdi.
Elleri öpülesi büyüklerimiz vardı. Eşref dedemiz, Dursun dedemiz, Murat dedemiz, Üzeyir dedemiz, Şükrü dedemiz, Sofu Ahmet dedemiz, Şaban dedemiz… Hacıgillerin büyükleri… İsimlerini bilemediğimiz daha nice canlarımız, büyüklerimiz vardı. Allah’tan hepsine rahmet diliyoruz.
Tayfur Amca, Tayyar amca, İbrahim Topçu gibi saygın büyüklerimiz vardı. Büyüklerimizin hepsi istisnasız muhterem insanlardı. O kıymetli insanların hepsi bizimdi.
Doğup büyüdüğümüz sürece hep bizimle birlikte olan, bizimle birlikte büyüyen Refik bizimdi. Bilal bizimdi.
Şoför Hüseyin bizimdi. Oğlu, muavini Enver bizimdi. Köyümüzün her türlü işine koşan o Vabis marka otobüs bizimdi.
O öküz arabaları, mazı sesleri bizimdi.
Camışlar, çoroşlar bizimdi.
Saplar, samanlar, harmanlar bizimdi. Hergler, kotanlar, sabanlar bizimdi.
Aşklar bizimdi. Çocukluk sevdalarımız vardı. Sevdalar bizimdi.
Kadınlarımızın kocalarını beklediği gurbetler bizimdi.
Seller bizimdi.
Mezarlık üstü bizimdi. Orada yatan ruhları şad olası, rahmet olası ölüler bizimdi.
Düzlerdeki alacakargalar, keklikler, tavşanlar bizimdi. Tilkiler bizimdi.
O sarp kayalardaki çaşurlar bizimdi.
O ahengine doyamadığımız sema, o berrak gökyüzü bizimdi. O, ellerimizle tutacakmışız gibi bize yakın olan yıldızlarlar bizimdi.
O hayat bizimdi.
Orada bir köy var uzakta, o köy bizimdi.
O köyün baharlarında, bahar dalları altında sonsuz bir huşu içinde yaşadığımız bahçeler bizimdi.
Hayat ne güzeldi köyümüzde.
Yaşamak ne güzeldi!
Şair ne demişti: “Açılın açılın tekrar çocuk dizlerimdeki yaralar. Hepiniz benimsiniz. “
Unutmak istesek de unutabilir miyiz?
O köy bizim köyümüzdü…
22.09.2015 05:26

Nereye Kadar?

 

 

Bazı samimi dostlarımız; “Pirincin taşlarını ayıklıyoruz” şeklinde yorumladıkları Bülent Arınç ve diğer AKP kodamanlarının AKP’ye ters düşen “aykırı” davranışları ne anlama gelmektedir?
Her türlü kuvvetin kullanıldığı, her türlü hilenin yapıldığı, tam bir savaş ortamı içerisinde bulunan ülkemizde (hatta dünyamızda), ülkemizin uçurumun kenarına gelmesinin en büyük sebeplerinden olan bu “ağır topların”, AKP karşıtı imiş gibi (hatta R. Tayyip Erdoğan karşıtı imiş gibi) davranmalarının sebebi nedir? Ne Abdullah Gül’ün, ne Hüseyin Çelik’in, ne de Bülent Arınç’ın samimi olduklarına inanmıyorum. Dolayısıyla bunların hiçbiri “pirincin taşları” değildir.
Ülkemizin, ordumuzun başına “Ergenekon” tezgâhının bela edildiği günleri hatırlayınız. Kozmik Oda olayını hatırlayınız. (Bu odaya giren savcı şu anda Merkel’in elindedir). Bu olayların bütün sorumluları bunlardır.
O günlerde Yasemin Çongar Mason “Taraf Gazetesi” için Amerika’dan gelmişti. Bu Bayan; Amerikan ordusunda görev yapan, istihbaratçı Criss Mason’un eşidir. Ve Amerika onu, Taraf Gazetesi’nin yayını için “görevli” olarak göndermişti. Bir ara Ahmet Altan’la birlikte Yasemin Çongar’ın da ifadeye çağrıldığı gibi haberler vardı. Sonucunu bilen var mı? Bunlara dokunulması mümkün değil. Çünkü bu kişiler ABD’nin bir “misyon” için ülkemizde kullandıkları insanlardır.
Taraf Gazetesi’nin yayınlanması için AK Parti hükümeti yaklaşık olarak 3,600 trilyon TL. teşvik vermişti.
Yasemin Çongar’ın, o karanlık günlerde, Recep Tayyip Erdoğan ve Bülent Arınç değerlendirmesi vardı. Şimdi bu değerlendirmeyi kendi ifadesi ile aynen size aktaracağım.
Genç Siviller örgütünün lideri ve Soros‘çu Yıldıray Oğur‘la kol kola olan Yasemin Çongar Amerika‘da eşini bırakarak Türkiye‘ye görevli gelmişti. Çongar, devleti enterne ederek, artık sivil toplum kuruluşları ile temas kuran Batının Türkiye ilişkisini ve kendi görevini Aksiyon dergisinde şöyle anlatıyor:
“Batı artık Türkiye ile ilişkilerini tamamen devlet üzerinden değil, iş dünyası ve sivil toplum üzerinden de kurmaya başladı. Sadece İstanbul ve Ankara’yla değil, Anadolu ile de temas ediyorlar artık. Taraf için döndüğümden beri, 7 ay içinde birkaç kez Güneydoğu‟ya gittim, Orta Anadolu’yu 10 yıl aradan sonra gördüm.”
Yasemin Çongar Mason, ―Baydemir‘in Çığlığı başlığını attığı makalesinde herhalde çok endişe ile karşıladığı (!) Türk-Kürt ayrışması tehlikesini bertaraf etmek için nasıl bir lidere ve bu liderin kim olabileceğine ilişkin olarak bakın neler yazıyor. Osman Baydemir‘le Milliyet’te yayınlanan bir söyleşiye dayanarak diyor ki;
“İki Türkiye var. İki Türkiye‘de de hem Türkler hem Kürtler var diyebilirim tabii. Birinin demokrasi, barış, eşitlik isteyenlerden, diğerinin demokrasiden korkan, şiddetten çıkar sağlayan, eşitliğe inanmayanlardan oluştuğunu söyleyebilirim. Bunda bir doğruluk payı da olur. Zira Baydemir’in “çığlığı”nı kendi hançeresinde hisseder Kürtler gibi Türkler de, çok eminim! Ama bu bilgi, Türkiye’de belki de ilk defa, devletin uygulamalarını da aşan bir Türk-Kürt ayrışmasına, bir tür “segregasyon-Betonun bozulmuş olması gibi bir anlama geliyormuş” tercihine, karşılıklı bir ırkçılık dalgasına kapılma tehlikesi yaşadığımıza ilişkin gözlem ve sezgilerimizi çürütmüyor. Yeni bir tehlike bu… Vahameti kadar, aciliyeti de var. Bu tehlikeyi bertaraf etmek, her şeyden çok özgüvenli, güçlü, kararlı ve birleştirici bir liderlik gerektiriyor. Emine Aynalarla olmaz, Deniz Baykallarla olmaz.
Reşadiye saldırısı ve KCK operasyonları öncesinde, Diyarbakır‘da Osman Baydemir’le sıcak bir görüşme yapan, evvelinde de, Kandil‘den dönen bir PKK‘lıya; bir insan, bir anne, bir kadın olarak bakabildiğini, onu dağa çıkmaya zorlayan koşullara isyan ettiğini ifade etmekten çekinmeyen Bülent Arınç gibi bir lider gerek mesela…
Yaratılanı sevdik Yaradan‘dan ötürü sözünü, fazla gecikmeden, gidip Diyarbakır‘da yeniden söyleyecek ve ne olursa olsun açılımda ısrar etmekten vazgeçmeyecek bir Recep Tayyip Erdoğan gerek.” Haziran 2008 Aksiyon Dergisi
Türklerin ve Kürtlerin barışması için nasıl bir lidere ihtiyaç varmış görüyorsunuz. Bülent Arınç ve Recep Tayyip Erdoğan gibi liderlere ihtiyaç varmış! Kim söylemiş: Yasemin Çongar söylemiş. Kimmiş Yasemin Çongar Mason? Amerikan ordusunda subay olan istihbaratçı Criss Mason’un eşi. Ne için gelmiş Türkiye’ye? Taraf Gazetesi’nin çıkarılması için. Taraf Gazetesi hangi görevi yerine getirdi? Ergenekon tertibi ile Türk Ordusu’nun bitirilmesi görevini. Bütün bunların toplam amacı nedir? Türkiye Devleti’nin bölünmesi, yıkılması!
Bu işleri kotaran ABD, Bülent Arınç ve Recep Tayyip Erdoğan’ı ülkemizin parçalanması için birer fenomen olarak kullanıyor. Gördüğünüz üzere bunların liderliğine ihtiyaç varmış.
Şimdi gelinen bu noktada, Bülent Arınç’ın veya diğer ekibin ayrı telden çalıyormuş gibi görünmeleri bana ciddî gelmiyor. Bunların hareketleri de oyunun bir parçasıdır.
Âcizane bendeniz böyle bakıyorum bu olaya.
ABD’nin politikalarını iyi izleyin lütfen. Tam anlamıyla “kaypak” bir politika izliyor. Düşmanlarımızı da destekliyor. PYD’nin yetkilileri ile toka yapan bir Amerikan diplomatının bu fotoğrafı size bir şey ifade ediyor mu?
Dün bir radyo programında (Erkam Radyo) Star Gazetesi yazarı Ahmet Taşgetiren’i dinledim. Çok nazik bir şekilde Amerika’nın ve İngiltere’nin dostluğuna güvenilemeyeceğini söylüyor. Ama doğrudan doğruya eleştirmiyor. Bunlarla olan stratejik dostluğun bitmesi gerekir, devletin buna göre yeniden yapılanması gerekir, demiyor. Bu şekilde yola devam, demeye getiriyor. Sonuna kadar olayları tartışın bir AKP’li ile. En sonunda “ABD olmadan Türkiye ayakta duramaz! ABD’ye ihtiyacımız var!” diyip, işin içinden çıkacaktır.
Aziz milletim! ABD ve Batı ittifakına güvenmeyiniz. Çok kolay bir şekilde ülkemizin yönetimini ellerine geçirmiş bulunuyorlar. Bunu kabul etmek mümkün değildir. “Üst akıl” dedikleri bunlar işte. “Model ortak” aldatmacası ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni stratejik olarak bağlıyorlar. Ülkemizin istikametini, politikalarını tam anlamıyla ABD tayin ediyor.
Değerli dostlar, Allah aşkına söyleyin. Bu durum nereye kadar devam edebilir?
Netice olarak; bu “aksakallı” ekibin bugünkü çıkışı stratejiktir. Bunların hareketleri ABD ve İngiliz politikalarından bağımsız değildir.
Hangi partiye bağlı olursa olsun, hangi görüşe sahip olursa olsun, milletimizin evlatlarının, ülkemizin böyle bir uçurumun başına getirildiğini bilmesi ve birleşmesi gerekmektedir. Eksik bir partizan düşünce ile olaylara bakmak hatalıdır. Bu basit bir parti dalaşması değildir. Böyle biliniz.
Bütün milletimi ülkemizin güvenliğini nasıl sağlayabileceğimizi düşünmeye davet ediyorum.
Uyarmak vatan borcumdur.

Mikdat Topçu

İhaneti Kabul Edemeyiz

Değerli dostlar,
Çok değerli tarihçi bir sayfa arkadaşımız, bir yazısında, TRT’de izlediği bir programdan ötürü infial göstermektedir. “Mahkemeye vereceğim” demektedir. Biliyorum ki mahkemelerden de artık bir netice almanın dönemi geçmiştir.

Duyarlı vatan evlatlarının mevcut iktidarın bu tür yaklaşımlarına, yayınlarına tahammül etmesi gerçekten mümkün değil.

Bu yeni “İttihatçı kadro”, “Artık eski Türkiye yok, yeni Türkiye var” diyor. “Seksen yıllık ara verilmişti” diye yorum yapıyorlar. Devletin toptan değiştiğini ifade ediyorlar.

Değerli dostlar,

Devletin bu yeni yapılanması gerçekte “millî” bir yapılanma olsaydı saygı ile karşılardık. Bu yeni yapılanma daha muhteşem derdik. Keşke böyle olsaydı. “Yeni devlet” konsepti; bütün azınlıkların haklarını vermek, Türkiye’nin parçalanmasına fırsat vermek… vb. gibi uygulamalar, 1839 Tanzimat Fermanı’nda uygulanması istenen yaptırımların bugün yerine getirilmesi anlamı taşımaktadır. Değerli Hocam gayet iyi bilir bunu.

1839 Tanzimat Fermanı’nda alınan kararları Türk milleti onaylamamıştır. Milletimiz, sahip olduğu tapusunu, batının “azınlık” dediği ülkemizdeki azınlıklarla paylaşmak istememiştir. Nitekim Tanzimat Fermanı’ndan 17 yıl sonra, 1856 yılında “Islahat Fermanı” ilan edilerek yeniden, halkın, tapusunu azınlıklarla paylaşması istenmiştir. Halk bir türlü bunu kabul etmemiştir. Abdülaziz Han’ın, Abdülhamit Hanın “hal” edilmesi, Meşrutiyet olayları, Balkan Savaşları ve nihayet Birinci Dünya Savaşı asıl mesele olan azınlıkların haklarının verilmesi esasına dayanmaktaydı. Yani “devletin yıkılması, bölünmesi” hedefine yönelikti.
Şimdi yeni dönem!

Bu dönem de aynen tarihi geçmişle örtüşmektedir. Acıdır ki o zaman Türk milletinin çocuklarının kabul etmediği “tapuyu deldirme” olayını, bugün korkunç bir propaganda ile hipnotize edilen millet evlatları kabul etmiştir. Millet evlatları, 150 yıldır paylaşmadığı tapusunu bugün azınlıklarla paylaşmaya ikna edilmiştir. O zamanki yöneticilerin hayatlarıyla ödediği bölünme ve parçalanmaya karşı mücadelelerini bugünkü yöneticiler “bir görev” olarak kabul etmekte ve vatanın bölünmesine ve parçalanmasına gönüllü olarak vasıta olmaktadırlar. Bunu, uygulamaların her safhasında görmek mümkündür. Maalesef idarecilerin anlayışı bu yöndedir. Ermeni yapılanmasına, Kürt yapılanmasına engel olmak istememişler, gereken tedbirleri almamışlardır. Çünkü kendi anlayışları da –değerli hocamın vurguladığı gibi- bu yöndedir.

Bir örnek vermek istiyorum:

Daha önce de yazmıştım.

TRT kadrosunda çalışan bir muhabir Mısır’da görev yapmakta iken Mısır’da ihtilal olmuştur. TRT muhabiri ihtilal sırasında bir camide mahsur kalmıştır. Cami uzun süre askerlerin kuşatması altında kalmıştır. Ve muhabir camiden cep telefonu ile TRT Genel Müdürü olan şahsa twett atmıştır. Aynen şunları yazmıştır: “Sayın Genel Müdürüm, şu anda Sisi kuvvetleri bizi camide kuşatmıştır. Buradan kurtulma ihtimalimiz yok gibidir. Eğer burada şehit olursam, beni, Mısır’da Galif Mezarlığı’nda yatmakta olan Mustafa Sabri Efendi’nin yanına defnedin”

Bu demektir ki Genel Müdür de, muhabir de (adını yazmıyorum) ve tabii ki onları o makamlara getiren yöneticiler de aynı fikri taşıyan insanlardır. İşte o fikir yeni Türkiye’yi oluşturan ideolojidir.

Kimdir Mustafa Sabri Efendi?
Mutafa Sabri Efendi, İstiklal Savaşı sırasında Anadolu’da İstiklal savaşı veren Kuvayı Milliye kuvvetlerinin ileri gelenlerinin idamı için hazırlanan fermana imza atan kişidir. Bu kişi aynı zamanda İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin kurucularındandır. Ve Şeyh-ül-islam’dır.

Tabii ki bu zat, İstiklal Savaşı kazanılıp devlet kurulunca ülkemizden kaçmıştır. Yunanistan’a sığınmıştır. Yunanistan’da “Yarın” adlı bir gazete çıkarmıştır. Bu gazetede yazıları ve şiirleri yayınlanmıştır. Bir şiirinde “Yarab! Türklüğümden istifa ediyorum, beni mahşerde Türk olarak haşretme” demiştir. (Daha sonra Mısır’a giderek orada ölmüştür.)

İşte Hocamın manidar bulduğu yayınları yapan TRT personelinin ana fikri budur. Anadolu’dan düşmanı kovanları hain ilan eden, onların idamını isteyen, İngiliz muhipleri cemiyetini kuran kişilerle aynı fikirde bulunmaktadırlar. Onları o makamlara getirenler de aynı fikirdedir. “Seksen yıllık” ara bunun için demektedirler.

Bugünkü İngiliz muhiplerini iyi tanımamız, düşmanın kim olduğunu iyi anlamamız gerekmektedir.

Durum böyle giderse, TRT’de de, diğer televizyonlarda da, hatta giderek okullarda da bu yönde yayınlar yapılacak ve Batı tandanslı mücadeleye, ülkemizin bölünmesine, İngiliz-Amerikan politikalarının uygulanmasına imkân verilmiş olacaktır. Milletimizin çocukları bunun anlamını elbette bilmemektedir. Keşke bu yönde yayınlar yapılsaydı. İşte yapılan programlar, milletimizin bu gerçekleri anlamaması için yapılan “perdeleme” propagandalarıdır.

Tarihçi olan değerli Hocam işte buna tahammül edememektedir. Bu aslında tahammül edememenin de ötesinde bir şeydir. Bu yeni konsept, gerçekten ülkemizin bölünmesi, milletimizin tarihin sahnesinden silinmesi anlamına gelmektedir. Yöneticilerimiz bu yönde hata üstüne hata yapmaktadırlar. Artık “hata yapıyorsunuz” demek de bir şey ifade etmemektedir. Çünkü durum artık “ihanete” varmıştır.

Aydınlarımızın çok okuması, öğrenmesi, düşmanı tanıması, nasıl mücadele edilebileceğini irdelemesi ve bu şekilde devletin parçalanmasına ve yıkılmasına engel olma mücadelesi vermesi gerekmektedir.

Milletimizin, “ihaneti” anladığında gereğini yapacağına inanıyorum.

Türk milletinin ihaneti kabul etmesi, onaylaması, tapusunu bilerek deldirmesi mümkün değildir.

Milletimizin ihaneti kabul etmesi mümkün değildir.

Değerli Hocamın da bu yönde bir mücadele içinde olduğuna, bu yönde büyük bir bilinç sahibi olduğuna inanıyorum.

Uyarmak vatan borcumdur.

N o t :

Ders Alınsaydı Tarih Tekerrür Mü Ederdi yazılarını lütfen (1) den başlayarak 18 e doğru okuyunuz.  Sondan başlamayınız.

Ders Alınsaydı Tarih Tekerrür Mü Ederdi? (18) Sonuç

Değerli Okuyucu,

Kısa bir özet halinde Osmanlı Devleti’nin yıkılma sürecinde yapılan hataları ve bu günlere nasıl gelindiğini anlatmaya çalıştım. Elbette bir takım hataların yanında ihanetler de olmuş. İktidar çekişmeleri olmuş, kurmay hataları yani stratejik hatalar olmuş, mal edinme hırsı olmuş. II. Selim’den sonra padişahların zevklerine düşkünlüğü sebebiyle devletin idaresine bizzat karışmadıkları ve işleri vezirler aracılığı ile yani bir bakıma vesayetle yürütmeleri sebebiyle devlet yanlış idare edilmiş ve mukadder son gelmiş çatmış.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti böyle bir kaos ortamından sonra, Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve İstiklal Savaşı sonrasında, canhıraş bir mücadele sonrasında kurulmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti de bir “devlet” tir. Anayasası, yasaları, yürütmesi vardır. Ama “ders alınmadığı için” yine tarih tekerrür etmeye başlamış, Türkiye Cumhuriyeti Devleti de aynı yollardan geçerek, yani ihanet, idaresizlik, beceriksizlik ve mal edinme hırsı yollarından geçerek çökme yoluna girmiştir.

Bu yola girildiği aslında anlaşılmalıydı. Bazı aydınlar elbette anladı ve yetkilileri her zaman uyardı. Ama ders alınmadığı için tarih kendi kuralını işletti ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti yok olma yoluna girdi.

Ergenekon, Balyoz olayları aslında orduyu çökertmek ve devleti yok etmek için hazırlanmış senaryolardı.

Paralel denilen olaylar devleti yok etmek için hazırlanmış senaryo idi.

Suriye sınırındaki mayınların temizlenerek Suriye ile durup dururken boğaz boğaza gelinmesi devletin yıkılması için hazırlanmış senaryo idi.

Habur olayı, Kürt kongreleri, Güneydoğu’daki bir sürü isyan hareketi, aslında devletin yıkılması için düşman kuvvetler tarafından hazırlanmış, içerideki beceriksiz ve gözünü mal hırsı bürümüş idarecilerin kullanılması suretiyle yani “dahili bedhahların” kullanılması suretiyle devletin yıkılmasının yollarına döşenmiş kilometre taşları idi.

Ders alınmadı!

Ders alınsaydı tarih tekerrür eder miydi?

Ders Alınsaydı Tarih Tekerrür Mü Ederdi? (17)

KIRIM SAVAŞI

(1853-1856)

Bilindiği gibi Kudüs, üç semavi dinde de kutsal bir şehirdir. Rusya, Ortodokslara haksız muameleler yapıldığını ileri sürerek Kudüs’ün kontrolünü istemektedir. Bu sebeple İstanbul’a fevkalade bir büyük elçi göndermiştir. Bu büyükelçi Prens Mençikof’tur. III. Napolyon, Katolikler aleyhine Rusya’ya taviz vermemesi için Bab-ı Ali’yi sıkıştırıyordu. Bab-ı Ali, Kudüs’teki Hıristiyan kutsal makamlarının Müslüman dinince de kutsal olduğunu, bundan böyle bu makamlardaki hizmetlerin Katolikler ve Ortodokslarca değil Müslümanlarca ifa edilmesine karar verdi. Rusya, Osmanlı devletinin bu kararına şaşırdı ve ilk defa “hasta adam” tabirini kullandığı Osmanlı devletini paylaşmak için İngiltere’ye teklifte bulundu. Prens Mençikof 5 gün içinde cevaplanması şartıyla bir “ültimatom” verdi ve bu ültimatom reddedildi. Bu sebeple Rusya savaşa karar verdi. Böylece Kırım Savaşı başladı. Özetle Kırım Savaşı’nın sebebi bu.

Dış siyasette  Reşid Paşa mutlak şekilde hakimdi ve Rusya’yı ezmenin, hiç olmazsa çeyrek asır için Türkiye’yi tehdit edemez hale getirmenin tam zamanı olduğu fikrini taşıyordu. Neden! Çünkü o, aslında bir İngiliz dostuydu ve Rusya’nın Osmanlı devletini yenerek Akdeniz’e inmesi İngiliz menfaatlerine aykırı idi.

4 ekim 1853’te savaş başladı ve Rusya hemen Romanya’yı işgale başladı. Müşir Ömer Paşa Romanya’dan Rusları geri attı ve Rus ordusunu yendi. Ruslar bozgun şeklinde kaçtılar.

Ama Kafkas cephesinde Abdülkerim Nadir (Abdi) Paşa, Şeyh Şamil’in desteğine rağmen başarı elde edemedi. Ruslar, Sinop’ta yatmakta olan 12 parçalık Türk filosunu batırdı. 2.000 Türk şehit oldu. Sinop’u yaktı yıktı Ruslar. Tarihçiler, bu filonun kasıtlı olarak Rus saldırısına açık bırakıldığını, İngiltere ve Fransa’nın desteğini sağlamaya yönelik bir taktik olduğunu yazmaktadırlar. Ne demeli!

Alışılagelmiş, geleneksel savaş taktikleri ile Kırım Savaşı devam ediyordu. Rus Çarı I. Nikola’nın Fransa ve İngiltere’nin “Hıristiyan dinine ihanet ederek Müslüman Türklere yardakçılık ettikleri” şeklindeki beyanı III. Napolyon’u kızdırdı ve III. Napolyon, Londra’ya, Rusya’ya karşı savaş teklifinde bulundu. Londra bu teklifi kabul etti. Artık Fransa ve İngiltere ile müttefiktik.  Rusya’ya karşı, Osmanlı devleti, Fransa ve İngiltere birlikte savaşacaklardı.

Bütün cephelerde Ruslar yenildi. Kaybedilen birçok toprak geri alındı, Namık Kemal’in “Vatan Yahut Silistre” piyesine konu olan Silistre kuşatması kaldırıldı. Kırım’a çıkarma yapıldı. Sivastopol düştü.

Ruslar, sadece kuşattıkları Kars’ı teslim aldılar. Kars Rusların eline geçince Kırım Savaşı fiilen bitti.

Üç büyük dine göre de kutsal bir şehir olan Kudüs’ün kontrolünü Rusların istemesi, aslında “sıcak denizlere” inmek için bir bahane idi.

Kırım Harbi sonunda Paris Konferansı toplandı. (1856). Bu konferansın; topraklarla, sınırlarla, kuvvetlerle, tersanelerle, donanmalarla ilgili bir sürü maddesi vardı ve konferansın kararları Osmanlı Devleti’nin aleyhinde değildi. Ancak bir maddesi vardı ki, işte bu can alıcı idi. Bu maddeye göre;

“Türk imparatorluğunun mülki bütünlüğünü, muahedeye imza koyan bütün devletler müteselsil olarak tekeffül edeceklerdir”.

Yani, devletimizin sınırlarına, Paris Konferansı’na katılan  İngiltere, Fransa, Rusya, Avusturya, Prusya ve Sardunya kefil oluyorlardı. Ne hallere  kalmıştık! İşte böyle günlere gelmiştik ve daha ne günler görecektik! Daha da acı olanı, devleti böyle günlere getirenlerin “kahraman” ilan edilmeleri ve bunların hala devletin “resmi” statükosunda kahraman olarak kabul edilip, çocuklarımıza da kabul ettirilmeye çalışılmasıdır.     Mustafa Reşit Paşa için bugün, “Koca!”, “Büyük!”   gibi unvanların kullanılması bu sebepten olsa gerektir. Tabii ki bu kişiler, imparatorluğu tasfiye ederken gösterdikleri başarılar! dolayısıyla “büyük”tüler… İmparatorluğun tasfiyesi sırasında, imparatorlukla birlikte tasfiye edilen bütün vatanperverler zelil, hain, ama, tasfiye edenlerin tümü kahraman oldular. Bu kabul edilir bir durum değildir. Ve Batı karşısında mağlubiyetimizle aynı anlamı taşımaktadır. Bunu Türk milletinin çocukları daha ne kadar zaman kabul edecektir. Türk milletinin çocukları daha ne kadar süre ile uyutulacaktır, bu duruma tahammül gösterecektir!

Ders Alınsaydı Tarih Tekerrür Mü Ederdi? (16)

Rus Çarı 1. Nikola, zamanın diğer devletleri ile anlaşıp, Osmanlı devletini “paylaşmak” ister. Hem de bunu ciddi olarak teklif eder Fransa ve İngiltere’ye. Arena’da oklanmış boğanın da artık iyice mecali tükenmiştir. Edirne’ye, Erzurum’a girmiştir Ruslar. İstanbul’u zaptetmeyi düşünmektedir I. Nikola!

İstanbul’un Ruslar tarafından ele geçirilmesi İngiltere’nin ve Fransa’nın işine gelmez ve bu paylaşmaya şimdilik engel olurlar. Osmanlı’nın kaderi şimdi, bu üç büyük devletin elindedir. “Edirne Muahedesi” yapılır. Devletin durumu son derece vahimdir. Düşman, leşe üşüşen kuzgunlar gibidir.

Bundan sonra Batılıların istekleri bitmez. Bize daima “ıslahat yapın!” diye dayatırlar. Bu dayatmalar  artık hep devam edecekti. Bugün de ediyor. “Islahat” yapacaktık, buna artık mecburduk! Yoksa, mevcut medeniyetimizi, kültürümüzü koruma yoluna gidersek “mürteci” olacaktık! Devletin ömrünü uzatamayacaktık! Bunun için “Islahat” yapacaktık! Islahat yapmazsak “gerici” olacaktık! Düşününüz ki; hala Türk aydınının kafasından silinemeyen bir fikr-i sabit… İrtica!

İşte şimdi Batı’nın istediği ilk “ıslahat” yapılıyordu.

Mustafa Reşit Paşa, 16 yaşındaki çocuk padişahı, Abdülmecit Han’ı önüne katıp, Gülhane Hattı Hümayunu’nu ilan etmişti bile!

1839 yılında ilan olunan bu hattı hümayun, neyse ki, devletin ömrünü biraz daha uzatıvermişti!

Gülhane Hattı Hümayunu ile başlayan ve bundan sonra ardı arkası kesilmeyen “ıslahat” hareketlerinin hepsinin birer “çağdaşlaşma ve modernleşme” hareketi olduğu iddia ediliyordu. Bu gün de böyle iddia ediliyor. Demek ki; Batı’nın müesseselerini kabul ediyorsanız, “çağdaş” oluyorsunuz, yoksa, asla “çağdaş” değilsiniz. Kendi düşünce ve iradenizle, kendi medeniyetinizle Batının karşısına çıkarsanız bunun adı “irtica” olacaktır. Batı Türk Hakanlığı mensubu milletimiz bu zılgıtı bir türlü çıkaramamıştır. Türk milleti bu psikolojik, bu derin stratejik saldırıyı bir türlü kıramamıştır. Türk aydını öncelikle düşürüldüğü bu “gayya kuyusu”ndan mutlaka kurtulmalıdır.

Ders Alınsaydı Tarih Tekerrür Mü Ederdi? (15)

Kandık ve  aldandık.

Rusya’nın ortaya çıkmasından sonra, Batı ile dengeler değişecek, sıcak denizlere inmek isteyen Rusya’nın önünü kesmek için, Batı’lı devletler bile bazen Osmanlı Devleti ile birlikte hareket  edeceklerdi.

Batı’lı ölçülere göre Segban-ı Cedid’i kuran Sultan II. Mahmut, Kapıkulu Ocaklarını kaldırdı. Alemdar Vak’ası, Tepedelenli Ali Paşa gailesi, Yunan İhtilali’nin hazırlanması, Türkiye-İran Savaşı’nın başlaması ve her an patlak verebilecek Rus savaşı, artık yalnız padişahı değil,  bütün devlet erkanını ve hatta Yeniçeri generallerini dahi düşündürüyordu. Yeniçeri Ocakları padişahın emirlerini tanımıyordu. III. Selim, devletin geleceğinin bu noktada düğümlenip kaldığını Sultan Mahmud’a iyice anlatmıştı. Halk da Yeniçerilere diş biliyordu.

Adeta, bir iç savaş yapılarak Yeniçeri Ocağı kaldırıldı. Binlercesi öldürüldü, binlercesi tutuklanarak sürgüne gönderildi. Yeniçerilerin mensup olduğu Bektaşi dergahları kapatıldı. (1826)

“Vak’a-i Hayriye” diye anılan Yeniçeri ve Kapıkulu Ocakları’nın kaldırılması, Türkiye tarihinin dönüm noktalarından biridir.

Tarihçiler, böylece yeni ve “modern” bir devrin başladığını, 1839 Tanzimat’ının, hatta Cumhuriyet’in, Yeniçeri Ocakları’nın kaldırılmasının sonucu olarak ortaya çıktığını, Türkiye’de Batı medeniyeti’nin bu tarihte başladığını yazmaktadırlar!

Ne var ki; Batı Türk Hakanlığı mensubu milletimizin, binlerce yıldan beri biriktirip getirdiği, olgunlaştırdığı, yücelttiği, “gaza” diyerek, “ilay-ı Kelimetullah” diyerek, yüzbinlerce şehidin kanıyla üç kıtaya yerleştirdiği kendi medeniyeti ve onun taşıyıcısı büyük imparatorluk, şimdi, entrikacı, gözünü dünya malı hırsı bürümüş, devletin yüksek menfaatlerini düşünmeyen vezirlerin ve Yeniçeri Ocakları’nın bu sorumsuzlukları sebebiyle parçalanmak tehlikesi ile yüzyüze getirilmişti.