Neden ?

Değerli dostlar,

 

Osman Kavala’nın tutuklanması büyük bir ses getirdi. Sabah Gazetesi yazarı Hilal Kaplan Kavala hakkında “Kim bu Osman Kavala?” başlığı altında bir makale yazdı.  Hilal Kaplan daha ilk paragrafında “HDP’NİN “SENİ BAŞKAN YAPTIRMAYACAĞIZ” SLOGANININ MUCİDİ”  olarak anlatmış Osman Kavala’yı.

Osman Kavala’nın başlangıçtan beri devletle ilişkileri var. F-16 uçaklarına bir parçanın montajı ihalesini almış. Kabadayı Sedat Peker’le teması var. Amerikalara gitmiş, oralarda kurtuluş örgütleri ile ilişkiler kurmuş.

Belli ki Osman Kavala Amerika’nın Türkiye’de kullandığı CIA elamanlarından biri. Zaten TESEV’in yüksek danışma kurulu üyesi.

Bu konuda söyleyeceklerim var değerli dostlar. Durum öyle ortada dolaşan söylentiler gibi değil. Bakıyorum çok yakın dostlarım da “HDP’nin seni başkan yaptırmayacağız sloganının mucidi” cümlesine bakarak Osman Kavala hakkındaki yargılarını kolayca ortaya koyuyorlar.

İstihbarat örgütlerinin hareketlerini takip etme imkanımız elbette yok. Biz de yine basından öğrendiğimiz konulara göre karar veriyoruz tabii…

Osman Kavala Soros’un Türkiye’de kurduğu TESEV’in kurucularından biri. Arama motoruna “TESEV vakıf senedi” diye yazıp arattırın lütfen. Vakıf senedinin metninin sonundaki isim listesinde adını bulacaksınız. Şimdi Hilal Kaplan buna bakarak Osman Kavala hakkında yargıda bulunuyor ya! İşte asıl bu konuyu  irdelemek istiyorum.

Değerli dostlar, yukarıda bahsettiğim listede adı geçen birçok tanıdık isim var Osman Kavala gibi. Mesela; İbrahim Betil, Kemal Kılıçdaroğlu, Etem Sancak, Cüneyt Zapsu.

Ve en önemli isim Can Paker. N. Can Paker.

İşte bu isim çok önemli. Can Paker’in “Soros’tan her yıl iki milyon dolar” yardım aldığını bilmeyen yok. Soros’un; TESEV, Açık Toplum Vakfı, Açık Toplum Enstitüsü gibi kuruluşlarının da başkanlığını yapmış bir isim.

Bu isim şu anda Üsküdar’da bir yalıda merkez adresi olan BOSPORUS GLOBAL (Bosphorus Küresel İlişkiler Merkezi) derneğinin yönetim kurulu üyesidir. Diğer üyelerr kim biliyor musunuz? Hilal Kaplan ve eşi Süheyb Öğüt. Süheyb Öğüt’ün babası Salim Öğüt, FETÖ’nün Mehtap Tv adlı televizyonunda bir açık oturum sırasında kalp krizi geçirerek vefat etmiş. Ve Süheyb Öğüt İstanbul’daki Bilgi Üniversitesi’nden.

Peki Bilgi Üniversitesi’nin sahibi kim: Oğuz Özerdem. Oğuz Özerdem ismini de TESEV vakıf senedinin altındaki isimlerin arasında bulabilirsiniz.

Can Paker, “Akil adamlar” Diyarbakır grubunun lideri idi. Mehmet Barlas’ın kayınbiraderi, eski Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu’nun ağaeyi…

Hilal Kaplan, Can Paker, Süheyb Öğüt Bosporus Global derneğinin yönetim kurulu üyesi. Girin sitesine görün lütfen. Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlıktan atılmasına sebep olan PELİKAN DOSYASI’nı bu dernek hazırlamış. (Pelikan Dosyası’nı okumak için Pelikan dosyası yazın girin lütfen.)

Biliyorsunuz Hilal Kaplan; “Türkiye Cumhuriyeti Devleti demesek de Anadolu Federasyonu desek ne olur?” ve “Türk Bayrağı demesek de devlet bayrağı desek ne olur?” diyen bir isim. 15 Temmuz sonrası akşamları darbe nöbeti tutan kitlelere moral veren konuşmalar yapan yandaş bir isim. Zaten yazdığı gazeteden de belli. Sabah Gazetesi.

Bu ilişkilerin nereye dayandığını, kimin kim hesabına çalıştığını anlayabildiniz mi? Kimin elinin kimin cebinde olduğu belli değil diye bir söz vardır. Durum aynen budur.

Değerli dostlarımın bu ilişkileri bilmesini isterim. Bilmeden paylaşımlar yapan dostlarımın halini görünce üzülüyorum.

Ve aslında Osman Kavala’nın tutuklanmasını, tıpkı ABD konsolusluğunda çalışan şahsın tutuklanması gibi başarılı buluyorum.

Ama değerli dostlar, diğer ilişkiler insanın midesini bulandırıyor. Kimin kim hesabına çalıştığını, devlet politikamızın bu işin neresinde olduğunu, aslında ne yapılmak istendiğini anlayamadım.

Ümit ederim ki bu gelişmelerin sonu devletimiz için hayırlı olur. Biz ancak bunun için dua ederiz.

Yoksa, bu istihbarat örgütlerinin çevirdiği dolaplara şeytanın bile aklı ermiyor, görüyorsunuz. Bakar mısınız ABD konsoloslukta çalışan şahsın telefonunu geri istiyor. Bu çok önemli bir şey aslında.

Devlet adamlarımızın bugüne kadar bunu çözememiş olması büyük bir hatadır. Ve devletimizin kullandığı analiz metotlarını hatalı buluyorum. Ya da bunu isteyerek yapıp Türk Milleti’ni adatma gibi bir gelişme var. Bu ilişkiler ağını çözebilene aşkolsun.

İnşallah devletimiz bu kirli ilişkiler ağını çözecek, dostu düşmandan ayıracak, adaleti sağlayacak, vatanımızın birlik ve bütünlüğü konusunda ciddi adımlar atacaktır. Böyle temenni ediyorum.

Osman Kavala meselesinin bana hatırlattıkları bunlar. Neden tutuklandığını şimdi herhalde sizler de düşünmeye başlayacaksınız!

Allah vatanımıza ve milletimize zeval vermesin.

Esenlikle kalın değerli dostlar.

Yeşil Bereliler

Değerli dostlar,

Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı “ülkemiz kuşatma altında” diyor. Belki de bunu yeni fark etti kendileri.

Aslında kendisi Amerika tarafından iktidara getirildiğinde kuşatılmıştık!

Aslında Habur’u yaşarken, Oslo’yu yaşarken, Dolmabahçe’yi yaşarken kuşatılmıştık!

Aslında Ergenekon, Balyoz, Ay Işı tertiplerini yaşarken kuşatılmıştık!

Aslında Türk askerlerinin başına çuval geçirildiğinde, muavenet gemimiz vurulduğunda, FGM 148 olayı yaşandığında kuşatılmıştık!

Aslında TRT6 (TRT Şeş) i kurduğumuzda kuşatılmıştık!

Aslında Şivan Perverlerle “megri megri” söylendiğinde kuşatılmıştık!

Aslında Türk alfabesine üç yabancı harf eklendiğinde kuşatılmıştık!

Aslında “akil adamlar” Anadolu’ya salındığında kuşatılmıştık!

Ve aslında kozmik odalara girildiğinde kuşatılmıştık!

 

Liste uzun. Aslında çoktan kuşatılmıştık! Devlet büyüklerimiz bunu anlamadı. Belki de anlamak istemedi. Vebal sizindir, dendi. Yine de anlamak istemediler. Bu büyük vebali boyunlarına astılar. Bakalım hesabını nasıl verecekler.

Haydar Tunçkanat “İkili Anlaşmaların İçyüzü” adlı eserinde “Yeşil Bereliler” olayından bahsetmektedir. (Sayfa 53-54)

Olay Vietnam’da geçer.

Yol kenarında bir ceset bulunur. Ceset araştırılır ve ölen kişinin iki tarafa da çalışan bir “casus” olduğu anlaşılır. Böyle olunca ölen kişinin ilişkilerinin izi sürülür. Vietnamlı yetkililer bu casusun izini sürerken ABD’nin Vietnam’da 50 bin kişilik gizli bir ordu kurduğunu anlarlar. Bu ordu Amerikan 5. Kol ordusudur ve adı: YEŞİL BERELİLER’dir.

Ve Vietnam hükümeti bu 50 bin kişilik Amerikan 5. Kol ordusu Yeşil Bereliler’i tasfiye etmeye başlar. Bu tasfiyeyi anlayan ABD 1968 yılında Vietnam’a saldırır. Böylece Amerikan-Vietnam Savaşı başlar. (Biz o günlerde gençliğimizin baharındaydık.)

Tabii neticede Amerika Vietnam’da yenilir ve çekilir.

 

Bu olay size bir şey hatırlatıyor mu? Acaba Amerika bizim ülkemizde kaç kişilik 5. Kol ordusu kurmuştur? Bu 5. kol ordusunun ülkemizdeki komutanları, ileri gelenleri kimlerdir? Bunlardan bugüne kadar, 15 Temmuz olayı yaşandığı halde, bunlardan bir tanesi Yakalandı mı? Tutuklandı mı?

Kozmik odaya düşmanı kim soktu ise, oradaki devlete ait çok önemli sırları kim düşmana teslim etti ise bilin ki o kişi 5. kol ordusu mensubudur.

(Kozmik oda bilgilerini ele geçiren düşman, bütün dünyada istihbarat görevi yapan 813 ajanımızı şehit etmiştir. PKK içerisindeki ajanlarımız kafalarına kurşun sıkılarak şehit edilmiştir.)

Amerikan Yeşil Berelilerine karşı devletin yaptığı bir mücadele var mıdır?
Yoktur.

Suçsuz insanları OHAL kapsamında sudan çıkmış balık gibi aç, susuz ortada bırakmak Amerikan 5. kol ordusu ile mücadele etmek demek değildir.
Bu konu son derece ciddî, stratejik, askerî bir konudur. Bu konuda tarih bilgisi, strateji bilgisi olmayanlar konuşmamalıdır. Başarılı olamayanlar “vatanınıza sahip çıkın” diyerek onuruyla açıkça istifa etmelidir.

ABD’nin Türkiye’de  kurduğu Yeşil Bereliler ordusunu iyi anlamalıyız, iyi tanımalıyız. Düşmanı iyi tespit edip ona göre tasfiye etmeliyiz.

YEŞİL BERELİLERİN KİMLER OLDUĞUNU İYİ TANIMALIYIZ!

 

Amerika İle İkili Anlaşmalar

Değerli dostlar,

Biliyorsunuz, eski çağlardaki sömürgecilik günümüzde şekil değiştirmiştir. Şimdi sömürgeciler dostluk maskesi arkasında saklanarak; iktisadî, askerî, teknik ve benzeri yardım adları altında az gelişmiş ülkelerle ikili anlaşmalar yaparak bu ülkelere sızmaktadırlar.

Atatürk’ün ölümünden sonra Türkiye Cumhuriyeti devletini idare edenler, sömürgeci ülkelerin bu hedeflerini zamanında anlayamamıştır. Mesela Amerika ile “İkili Anlaşmalar” yapmıştır. Bu anlaşmalarda bağımsız bir devlet edası ile üstünlük sağlanamamış, anlaşmalara Batıyı kutsayan aşağılık kompleksi ile imzalar atılmıştır. Bu konuda detaylı bir inceleme yapılması gerekiyor. Bu anlaşmalar neden hep Amerika’nın lehine işleyecek şekilde yapıldı. Neden bu anlaşmaların ucu hep açık oldu ve sonuçları hep Amerika’ya yaradı?

Neyse…

Amerika ile Türkiye arasında yapılan İKTİSADÎ İKİLİ ANLAŞMALAR, Türkiye ve Amerika hükümetleri arasında kurulan Eğitim Komisyonu zamanla tam anlamıyla devletimizin aleyhine işlemiştir.

Sadece bir örnek vereceğim:

Eğitim Komisyonu. (5. madde)

İkili anlaşmalara dayanarak iki ülke arasında bir “Eğitim Komisyonu” kurulur. Bu komisyonda sekiz üye olacaktır. Bu sekiz üyenin dördü Türk dördü Amerikalı olacaktır. Komisyon başkanı ise Amerikan büyükelçisi olacaktır. Herhangi bir konuda oylama yapıldığında, oy sayısı eşit olursa başkanın oy kullandığı tarafın dediği olacaktır.

“Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa!”

Bugüne kadar Türkiye’de eğitimin neden bir türlü istikrar bulmadığını şimdi daha iyi anlıyorsunuz, değil mi?

Dikkat ederseniz mevcut partinin iktidara geldiği uzun yıllardan beri yine aynı şekilde eğitim sistemimiz bir türlü rayına oturmamış, halen istikrarsızlık devam etmektedir.

Sebebi kesinlikle Amerika ile aramızda yapılmış olan “İkili Anlaşmalar” dır.

Çözümü herhalde sizler de bulmuşsunuzdur. Amerika ile aramızdaki bu ikili anlaşmalar derhal iptal edilmelidir.

Ufukta böyle bir çaba, böyle bir gayret görüyor musunuz bilmiyorum.

Bu anlaşmalar sebebiyle askerî ve ekonomik hayatımız da bir türlü istikrar bulamamaktadır.

Bu konuda kesin bir devlet iradesi kullanacak kudretli iktidarlar gerekmektedir.

Türkiye ile Amerika arasında 1941 yılından beri var olan “İkili Anlaşmalar” derhal iptal edilmelidir.

Sizin Suçunuz!

 

Ne diyor  Brzezinski:

 

“Bizi yok etme planlarını yapamıyorsanız bu sizin suçunuz olacaktır”. 

Tanrı Amerika’yı Korusun

Değerli Dostlar,

Yukarıdaki başlık rahmetli Durmuş Hocaoğlu’nun Yeniçağ Gazetesi’nde 14.11.2008 tarihinde yazdığı makalenin başlığıdır.

Diyor ki; “Millet olmanın asıl kıstası (ölçüsü) kazançlarda değil, kayıplarda ve fedakârlıklarda bir araya gelmektir ve henüz millî felaket yaşamamış olan Amerikan cemiyeti (toplumu) bugüne kadar böyle bir testten geçmediği için nasıl bir aksülamelde (tepkide) bulunacağı da meçhuldür.”

Değerli dostlar,

Amerika’nın bu kadar hoplayıp zıplamasına bakmayın. Devlet iradesinin “buraya kadar” demesi yeterlidir.

İsrail’in derin dostu olan Amerika’nın Türk milleti ile İslam alemi ile mütttefik olması mümkün değildir diye uzun uzun yazmıştık.

“İkili Anlaşma” lardan beri Amerika Türkiye’nin dostu imiş gibi davranıyor. Ama bütün iktidarları aldatmış bulunuyor. Halen iktidarda bulunan mevcut hükümetimizi de aldatmış bulunuyor.

Amerika’ya karşı tavır koymak şarttır. Bu demektir ki NATO’ya karşı da yeni tedbirler alınmalıdır.

Amerika daha yeni bir millettir. Tecrübesizdir. Henüz, bizim bildiğimiz manada, millet olma rüştünü ispat etmiş değildir. Henüz toplum olarak “millî felaket” yaşamamıştır

Rahmetli Durmuş Hocaoğlu’nun o güzel makalesinden ilgili kısmı sizinle paylaşacağım.

―Anî bir “tamam, buraya kadar” kararı, Amerika’nın dâhilî prestijini ve tesanütünü sarsacaktır muhakkak ki; Ģundan: Amerika, vakıa, “temel asabiye” olarak, Huntington’ın belirttiği gibi, Anglo-Sakson’dur ama topyekûn Amerikan milleti, John L. O’Sullivan’ın dediği gibi, “kökenlerini birçok diğer milletten almakta” olan ve henüz teĢekkül hâlinde bulunan bir cemaattir ve her üyesinin menĢe’ini bildiği bu cemaati asıl olarak ayakta tutan, O’nun kurulduğu tarihten bugüne değin hiç kaybetmeyen, hep kazanan, durmadan yükselen gücü, dünya üzerindeki itibarı, zenginliği ve bunların neticesi olan “Amerikan Rüyası”dır; böyle bir akıbet bu tatlı rüyayı bir kâbusa tahvil edebilir; çünkü daha evvelce de bahsettiğim gibi, “millet” olmanın asıl kıstası kazançlarda değil kayıplarda ve fedakârlıklarda bir araya gelmektir ve henüz bir millî felâket yaşamamış olan Amerikan cemiyeti bugüne kadar böyle bir testten geçmediği için nasıl bir aksülamelde bulunacağı da meçhuldür ki bu ise, O’nun da içinde “kader anının kendisine gelmesini bekleyen” başka milletlerin veya millet adaylarının “şimdi tam zamanı” diyebileceği bir çözülmenin tetikçisi de olabilir.”

Ne güzel yazmış değil mi?

 

Amerika’ya “buraya kadar” demenin zamanı çoktan geçmiştir. Amerika Türk milletinin, İslam  aleminin müttefiki olamaz. Gerekli bütün tedbirler alınmalı, bütün üsleri, bütün radar sistemleri, Türkiye’deki bütün askerî üniteleri kapatılmalıdır.

Bu tedbirler alındıktan sonra devletimizin asıl üstünde durması gereken Batı, Avrupa Batısıdır. Avrupa Batısı’na karşı gerekli bütün askerî, kültürel, ekonomik, toplumsal hazırlıklarımızı tamamlamalıyız. Asıl düşmanlık bize Avrupa Batısından gelecektir. Bu unutulmamalıdır. Sevr anlaşmasını, Reval Mülakatini unutmamalıyız.

Henüz millet olma rüştüne erememiş olan Amerika’ya karşı kısa ve uzun vadeli bütün tedbirler alınarak öncelikle devlet ve millet huzuru sağlanmalıdır.

Allah devletimize ve milletimize zeval vermesin.

Amerikan Kongresinde Savaş Kararı Nasıl Alınır!

 

Roger Garaudy, Çöküşün Öncüsü Amerika adlı kitabında gazeteci Anatole France’nin Penguenler Adası kitabından naklen, ABD Kongresi’nde bir savaş kararının nasıl alındığını anlatır.

Anatole France Dr. Obnobil ile Amerikan Kongresi’nin çalışmalarını izlemeye gider. O sırada Kongrede bir savaş kararı alınmak üzeredir.

Ve karar alınır.

Savaş sekiz milyon dolara mal olacaktır. Bu maliyetin içinde insanlar da vardır.

Değerli dostlar,

Amerikan Kongresinde bir savaş kararının nasıl alındığını lütfen okuyunuz.

“Bu esnada, meclisin ortasında oturan iri kıyım bir adam kürsüye çıktı. Cihanın bütün pazarlarındaki jambon ve sosis hegemonyamızı küstahça elimizden almaya kalkan Zümrüt Cumhuriyeti hükümetine karşı savaş açılmasını istiyorum, dedi.
Kim bu kanun koyucu?

Diye sordu Doktor Obnubile.

Bir domuz tüccarı.

Muhalefet eden var mı dedi başkan. Teklifi oylamaya sunuyorum. Zümrüt Cumhuriyetine karşı savaş kararı el kaldırılarak yapılan oylamada ezici bir çoğunlukla kabul edildi.

Ne? Dedi Obnubile tercümanına. Siz bir savaş kararını nasıl  olur da bu kadar süratle ve bu kadar lakaydiyetle oylarsınız!

Dert etmeyin canım. Çok olsa sekiz milyon dolara mal olacak bir savaş bu.
Ya insanlar?
Sekiz milyon doların içinde insanlar da var.”

Roger Garaudy, Çöküşün Öncüsü Amerika, S. 285-286

Amerika İle Türkiye Arasındaki Vize Krizi

Değerli dostlar,

 

Amerika ile Türkiye arasında bir vize restleşmesi yaşanıyor, biliyorsunuz. Bu restleşmeyi bazı değerli dostlar “Amerika’nın sonu geldi”, “Artık Türkiye’de, Amerika ne der, devri bitti. Türkiye böyle diyor devri başladı” tarzında yorumlar yapıyorlar. Ya da “Amerika’nın Türkiye’deki kaleleri bir bir yıkılıyor” yorumları yapılıyor. Bazı dostlar neredeyse Türkiye ile Amerika tam olarak savaşa girmiş gibi Türkiye’nin başarısı için dua ediyor. Tabii ki düşmana karşı bu bir ortak millî refleks. Alkışlamamak, saygı duymamak. katılmamak mümkün değil.

İlk planda görünen de bu.

Değerli dostlar,

2010 yılında müttefiklerimizle ilgili konuları içeren bir kitap yazmıştım. Kitap çok detaylı bir şekilde Amerikan hegemonyasını anlatıyordu. Elimde 2000 adet kitap vardı. Dağıtamamıştım. Bu kitabı bir cemaatin dağıtım şirketine götürdüm. (Adını şimdilik açıklamayacağım.) Dağıtım şirketi bir hafta sonra haber verdi. Sizin bu kitabınızı dağıtamayız, dedi. Zaten düşman, yüzyıllardan beri dini cemaatleri çok güzel kullanmıştı. Anlamıştım ki bu cemaat de yine düşmanın kullandığı bir üs. Zaten IŞİD üyelerini misafir etmiş, ağırlamış, sonra da doğuya göndermişti bu cemaat. Mustafa Sabri efendi ahfadından birileri bu cemaatin başında bulunuyor anlayacağınız. Tabii ki mütedeyyin vatandaşlarımız cuma günleri bu cemaatin liderinin vaazını dinlemek için mescidini dolduruyor. Ben de çok defa gittim. Vatandaşlarımız bu cemaatin ne herzeler yediğini nereden bilsin!

Kitapta, Amerikan devlet başkanı Obama ülkemize geldiğinde, bazı basın mensupları şöyle yazdılar:

“İç politika için belki bugünden iddialı bir laf olacak ama söylemeliyim: Obama’dan sonra yeni bir Türkiye var.” (Hüseyin Gülerce, Zaman, 09.04.2009)

 Ve

“Obama, geleneksel toplumlarda bir peygambere gösterilen teveccüh ayarında ilgi gördü. Onun her hareketi, taşıdığı her nesne, gösterdiği her figür sanki kutsaldı. (…) Bu açıdan Türkiye iyi bir teftiş geçirdi. (…) Çünkü evin büyüğü gelmişti.” (Ünal Tanık. Obama İle Değişecek Tek Şey, Haber7 Com. 07.04.2009)

Görüyorsunuz değil mi? Evin büyüğü gelmişti” diyor Ünal Tanık. Hüseyin Gülerce şimdi utanmadan, yüzü kızarmadan çıkıp televizyonlarda boy gösteriyor. “Obama’dan sonra yeni bir Türkiye var!” diyor. Sonra ne oldu Bay Gülerce?

Neyse…. Şimdi gelinen nokta çok kritik. Ben bu vize krizi ile başlayan gerginliği ihtiyatla karşılıyorum. Çünkü Türkiye devletinin başındakiler böyle bir krizi yönetecek devlet adamlığı ehliyetine sahip değiller. Çok değişken davranabiliyorlar. Amerika’nın, gün gelip bizimle büyük bir çatışmaya gireceğini ve bunun için önceden Türk Ordusu’nu parçaladığını, karşısına büyük bir ordunun çıkmasını istemediğini ve daha önceden düşmanını güçsüz hale getirme operasyonu yaptığını, bu operasyonun adının “Ergenekon, Balyoz, Ay Işığı vs.” olduğunu yukarıda bahsettiğim kitapta yazmıştım. Amerika, söz konusu operasyonları yaptı, dünyanın en büyük ordularında biri olan, kara harekâtı yapabilecek tecrübeli bir orduyu küçülttü. Devlet adamlarımız o zaman Amerika’nın bu kalleş niyetini anlamadı. Şu anda Amerika’ya diklenen devlet adamlarımız Türk Ordusu’nun okullarını kapattı, hastanelerini kapattı. Kışlalarını kapattı. Uzman generallerini tasfiye etti.

Bu durumdaki bir ülkenin Amerika ile büyük bir savaşı göze almasını riskli buluyorum. Zaman kazanmalıyız. İhtiyatlı davranmalıyız bence. Güçlenmeliyiz. Sonra gereğini yapmalıyız. Amerika’ya karşı bugünkü diklenmeler daha o zaman yapılmalıydı. Tedbirler o zaman alınmalıydı. Bu da FETÖ’nün suçu ise o zaman bunu görseydiniz efendim. Ama görmek istemedi devleti idare eden zevat.

Stratejik davranan, tedbirlerini daha önceden alan Amerika’ya karşı vatandaşlarımızın tepkisine paralel bir devlet karşı koyması yapabilir miyiz, bilmiyorum. Sınırımızdaki düşman güçleri nizami ordu gibi teşkilatlayan, onlara binlerce tır-la silah takviyesi yapan bir ülkeye karşı, bizim daha önce hangi tedbirleri aldığımızı bilmeden bu krizi yorumlamak biraz zor. Ayrıca Rusya ve İran faktörlerini analiz etmeden büyük bir rüyaya adım atmayı çok tehlikeli buluyorum.

Vize krizini akl-ı selim bir şekilde idare etmeliyiz. Bu konuda hamaset yapmak çok yanlıştır.

 

Görelim Mevla neyler!

 

 

Saygılarımla.

[

 

Türk Aydınının Düşünce Sistematiği

 

Değerli dostlar.

Çok değerli bir ağabeyim “Emri Bil Ma’ruf” konusunda bir yazı kaleme almış. Çok güzel bir yazı idi. Bu yazıya ben de aşağıdaki eleştiri ile katkıda bulunmaya çalıştım. Hocam özet olarak diyor ki; “Emr-i bil ma’ruf ve nehyi anilmünker” yapmak farzdır. Bugünkü Müslümanlar bunu unuttular. Bu yüzden toplumsal bunalıma girdik. Mutlaka emr-i bil ma’ruf yapan bir topluluk bulunmalıdır aramızda. İslam tarihinde bunun örnekleri vardır. Özet olarak kaleme aldığı konu bu. Tabii ki aynen katılıyorum.

Ancak, Türk milletinin içinde bulunduğu durumun bir de tarihi analizini yapacak aydınların da bulunması lazım. Bu açıdan bakarak ben de değerli Hocama cevaben aşağıdaki yazıyı kaleme aldım.

Değerli Hocam,

Hiç düşündünüz mü, Türkiye Cumhuriyeti’nin problemleri neden bu kadar çoktur? Niçin Çin Seddi’nden Viyana’ya kadar uzanan topraklar üzerinde 2200 yıldır yaşama mücadelesi vermekteyiz? Bu kadar engin, bu kadar uçsuz bucaksız coğrafya üzerinde hakimiyet kuran ve bu coğrafya üzerinde yaşayan bir düzineden fazla millete altın çağlar yaşatabilen, yüksek bir kültür ve medeniyetin sahibi, (emr-i bil ma’ruf ve nehyi anilmünker” kültürünü çok iyi bilen bu millet, buna rağmen neden üç yüz yıldır buhranlarla karşı karşıyadır?

 

Değerli Hocam,

 

Türkiye, jeopolitik ve jeostratejik açıdan önem taşıyan çok büyük bir ülke. Görüyorsunuz ki, Avrupa Birliği, ABD, NATO, İslam Konferansı, Gümrük Birliği, Kıbrıs, Güneydoğu meselesi, Ege adaları ve benzeri bir düzine iç ve dış dinamik karşısında bocalıyoruz. Eski kuvvetli günlerimize sahip olmak için zaman zaman yaptığımız hamlelerin hiç biri yüzyıllardır sonuç vermiyor. Türk aydını bu konularda uzun zamandır çözüm üretemiyor. Kaht-ı rical olayını bir türlü aşamıyoruz.

Şimdi zat-i aliniz çözümü şu güzel yazınızda ortaya koyduğunuz, Müslümanların “emr-i bil ma’ruf” yapması gerektiği şeklinde görüyorsunuz.  Saygı duyarım.

 

Bendenizin bu konudaki düşüncelerim size katılmakla beraber, çok farklı ağabey. Bu düşüncelerimi sizin yazınıza eleştiri olarak almanızı ve değerlendirmenizi istirham ediyorum.

 

Yüksek malumunuzdur ki, içinde bulunduğumuz bunalımın tarihî, askerî, kültürel ve ekonomik arka planı var. Vaktiyle, hata yaptıklarını anlayan İttihatçılar bu hatayı, benzer bir şekilde, “İttihad-ı Anasır” projesini ilan ederek telafi etmek istemişlerdir. Ancak herkes çekip gitmiştir ve İmparatorluk yıkılmıştır. İttihatçılar devletin yıkılışını önleyecek gerçekçi çözüm yolları ortaya koyamadılar. Çünkü aralarından düşünürler çıkmadı.

 

Bugünün aydını daha değişik çözüm yolları ortaya koymalıdır. Elbette “Emr-i bil ma’ruf ve nehyi anil münker” her Müslümanın öncelikli görevidir.   Farzdır, Amenna! Ancak tarihi süreci içerisinde değerlendirdiğimizde Doğu toplumlarının hala Haçlı seferlerine karşı koyamayışının sebebini farklı noktalarda arıyorum ve değerlendiriyorum Hocam. Eğer netice olarak toplumun kurtuluşunu, devletinin özgür ve kuvvetli olmasına, bütün düşmanlıklardan arınmış olarak huzur içinde yaşamasına bağlıyorsak, çözümün farklı yollarının da olduğunu Türk aydını düşünmelidir bence.

 

Türkiye Cumhuriyeti devleti, imparatorluğun yıkılışından beri, hatta 1683 II. Viyana bozgunundan beri çözüm üretecek bir aydın yapısına sahip olamamıştır. Devletin sorunları şu anda hala çözümsüzdür. Bu sebeple hazır dinî şablonlarla çözüm üretmeyi eksik buluyorum. Ayrıca bu konunun ne kadar istismara açık olduğunu anlatmaya gerek yoktur.     Türkiye Devletinin bu denli çözümsüz kalışı, düşmanlarını caydıracak tarihî, askerî, kültürel ve ekonomik tedbirleri hala alamayışı Türk aydınını düşündürmelidir. Batının halen 21. Yüzyıl Haçlı Seferleri yaptığı bir gerçektir. Batı bütün gücünü seferber ederek, Orta Çağ’da olduğu gibi, yönünü yeniden Doğuya çevirmiş bulunmaktadır. Vaktiyle Papaların kışkırtmasıyla yirmi devletin birden Doğuya doğru harekete geçtiği gibi, bugün de aynı güçler yeniden harekete geçmiştir. Doğu toplumlarının toprakları düşman askeri kaynamaktadır. Batı bütün gücüyle Doğunun üzerine bu denli fütursuzca yürürken Türk aydınının hala gerçekçi çözümler üretememesi düşündürücüdür.

 

Sosyal mücadelelerin eski çağlardaki boyutu ne ise bugünkü boyutu da aynıdır. Sosyal olayların kurallarında zerre kadar değişiklik yoktur. Güçlü ülkelerin, ellerinde bulunan kuvvetlerini yere ve coğrafyaya göre kendi stratejik hedefleri için acımasızca kullanmaları nedense hala bizim aydınımızı ürkütmüyor, düşünmeye sevk etmiyor. Türk aydını, Irak’ta, Suriye’de, daha önce Libya’da, Mısır’da, hatta kendi ülkemizde gördükleri karşısında dehşete düşmüyor. Bütün sosyal sistemlerin, bütün dinlerin ahlaki ve insani değerlerine, öğretilerine rağmen, emperyalist emellerini gerçekleştirmede hiçbir ahlaki ve insani sınır tanımayan Batılı güçlerin bugün ulaştığı başarılar ve yayıldıkları yerler, nedense bizim aydınımıza yeni yüzyılı, önümüzdeki yüzyılları yeniden yorumlama ihtiyacı hissettirmiyor.  Türk aydını, dünya çapında hedef koyan bu emperyalist güçlere karşı ne yapabileceği konusunu hiç düşünmüyor, yorumlamıyor. Bin yıllık çekişmenin bugün ulaştığı noktanın gerçek bir hesaplaşmanın sonucu olduğunu aydınımız anlamak istemiyor. Aydınımız, Türkiye Devleti’nin gerçek bir tehditle karşı karşıya bulunduğunu hesaba katmadan yorum yapıyor. Vaktiyle bağımsızlığımızı düşmana karşı Mohaç’ta münakaşa ediyorken, şimdi aynı düşman kuvvetlerin bugün kendi hakimiyetlerinin kavgasını bizim topraklarımızda, hinterlandımızda verdiğinin idraki içinde değil aydınımız. Bugün Batı ile kendi topraklarımızda hesaplaşma zorunda kalmış olmamız askeri bakımdan da son derece tehlikeli ve vahimdir. Aydınımız hala bunun farkında değil. Çözüm üretmiyor, çözüm önermiyor. 21. Yüzyıl Haçlı saldırılarının Türkler tarafından nasıl püskürtüleceğini oturup ciddi ciddi düşünmüyor.

 

Düşmanlarımız, Anadolu’yu şimdilik baypas yaparak topraklarımızın arka bahçesine asker çıkarmış bulunuyor. Asıl hedef Türkiye Devleti’dir. Ve Türkiye Devletinin elitleri, bu kuvvetlerle “stratejik ortak” olduklarını söylüyorlar ve “Vizyon Belgeleri” imzalıyorlar.  Tarihî, askerî, kültürel realitelere tamamen zıt olan bu yaklaşım tarzı yaklaşan tehlikeyi görmekten uzaktır. Doğrudan doğruya askerî harekât yapan Batılı güçlerin mutlaka durdurulması ve kesinlikle geri itilmesi gerektiği, Tarihî Türk geri çekilmesinin durdurulması gerektiği Türk aydınının öncelikli düşünceleri arasında değil. Aydınımız hala bilinen şablonlarla düşünmeye devam ediyor. Türkiye devletinin devlet geleneğinden koptuğunu anlamıyor. Geri çekilmeyi durduracak hiçbir düşüncesi, araştırması önerisi yok.

 

Özür dileyerek böyle düşündüğümü beyan etmek istiyorum.

 

Ve şahsınızda Türk aydınını içinde bulunduğumuz durumu yeniden düşünmeye davet ediyorum.

Bu vesileyle en derin saygı ve muhabbetlerimi sunuyorum. Sizi Allah’a emanet ediyorum.

 

 

Türkiye Devleti Kuşatılmıştır 2

 

Değerli dostlar, bu değerlendirme 2010 yılında yazılmıştır. Bir önceki yazının devamıdır.

TÜRKİYE DEVLETİ KUŞATILMIŞTIR!

Sovyet Rusya tehdidine karşı kurulan NATO bahane edilerek, devletin çeşitli kademelerine sızmış olan ABD, bugün gerçekten devletimizi kuşatma stratejisinde başarılı olmuştur. İçinde bulunduğumuz kritik durum, fiili olarak, “Stratejik Ortak” veya Obama’nın Türkiye’ye gelişinden sonra da “Model Ortak” denilen ikiyüzlü bir ittifak anlayışı ile ABD tarafından adım adım uygulanmaktadır. Bu kuşatmanın kilometre taşları nelerdir? Kuşatma harekâtı nasıl gerçekleşmektedir, nasıl uygulanmaktadır?

Amerikan Genelkurmayı Büyük Orta doğu Projesi icabı, önce Kuveyt’e saldırttığı Irak’ı, sonra da Kuveyt’i kurtarmak için 1991 yılı başında Körfez Savaşı’nı başlattı. Irak’taki Kürt unsurları örgütledi ve bir Kürt isyanı başlattı. Kürtleri kışkırttı. O zamanlar haber programlarında sürekli duyduğumuz şekilde, 36. enlemin kuzeyine Irak Ordusunun geçmesini önlemeye çalıştı. Devamlı surette Irak güçlerinin üzerine bombalar yağdırdı. Kürtlere güven verdi, onların hayatını garantiye aldı. Sanki ABD Kürtlere aşıktı!

Körfez Savaşı tam anlamıyla bir stratejik savaştı. Tarihte benzerleri görülen sıradan bir savaştı. Bu defa başka bir kural koyucunun, eline geçirdiği fırsatla, tarihin bu sürecinde teşebbüs ettiği bir savaştı. Ama neticede bu emperyal bir savaştı. Bir vatan savunması değildi. Vietnam Savaşı gibi emperyal bir savaştı! Irak’a karşı Amerika’nın giriştiği savaş; stratejisi olan, hedefleri olan, mantığı olan, bir sürü sonucu elde etmeye yarayan araçtı. ABD kendisini bütün dünyada hegemonyayı belirleyen güç olarak görüyordu! İşte bu savaş hegemonyanın devamı için istenen, Büyük İsrail Devleti adına kurgulanan bir savaştı.

ABD önce Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti kuracak, temellerini sağlamlaştıracak, sonunda da Irak’ı işgal edecekti. Kürt devletini nasıl kuracaktı? Türkiye’nin doğusundan, Suriye’den ve İran’ın batısından koparacağı toprakları birleştirerek Büyük Kürdistan’ı, yani ikinci İsrail’i kuracaktı.

Bir zamanlar, hatırlayınız, Türkiye’de Çekiç Güç vardı. TBMM’ndeydi sürekli olarak bu gücün görev süresi her altı ayda bir uzatılırdı. Meğer bütün hükümetler, İncirlik’e yerleşen bu Amerikan gücünün görev süresini uzatarak ABD’nin Kuzey Irak’taki Kürt oluşumuna bir şekilde destek olmuşlardı! Türkiye Büyük Millet Meclisi de her oylamada Çekiç Güç’ün görev süresinin uzatılması yönünde karar vermişti. Acaba Türkiye devletinin menfaati neydi! Irak üzerinde egemenlik kuran, PKK’yı destekleyen, büyük Kürt devleti kurmak isteyen, top-raklarımızı bölmek isteyen bu gücün görev süresi gerçekten Türkiye devletinin de bir takım hedefleri, planları, stratejileri olduğu için mi uzatılıyordu?

Ancak, Türk Silahlı Kuvvetleri Irak’ta hâkimiyet kuran Amerika’nın Türkiye için de tehlike arz ettiğini algılamıştı. Öyle ya! Büyük Kürdistan; İran, Irak, Suriye ve Türkiye’den toprak koparılarak kurulacaktı!

Türkiye’den toprak koparılacaktı! Misak-ı Milli için ant içen Türk Ordusu’na rağmen, Türk milletine rağmen, Büyük Ortadoğu Projesi adı altında yürütülen Amerikan projesi ile Türkiye bölünecekti! Bunu açıkça ifade ediyorlardı. Kızılderilileri yok ettikleri dönemlerde uyguladıkları psikopat, acımasız tavrı aynen sergiliyorlar, ölçüsüz silah üstünlüğüne güvenerek, alenen Türkiye’den toprak koparacaklarını söylüyorlardı. BOP vardı ya! Bu bir Amerikan projesiydi ve bazı devşirilmiş siyasetçiler için Amerikalıların projeleri adeta kutsaldı. Amerikalılar korkmuyorlardı. Çünkü NATO şemsiye altında, Türkiye’nin NATO üyesi olması sebebiyle, bu işleri kolay yapıyorlardı. ABD, dünyanın en büyük gücü benim, diyordu. Cengiz Han gibi, yakıp yıkabiliyordu. Kendi değerlerini dünyadaki diğer bütün milletlerin değerlerinden üstün görüyordu. Batı medeniyetini Doğu medeniyetinden üstün görüyordu. Kendisini efendi, diğer bütün milletleri sürü olarak gören dogmatik, sapık ve mistik bir ideolocyaya sahipti. Doğuya demokrasi ve insan haklarını getireceklerini söylüyor, “Bu bize Tanrı emridir” diyor, bütün Doğulu milletlerin bunu yuttuğunu zannediyordu. Evet, hiçbir devlet ebedi olmamıştı, Amerika’nın da bir sonu olacaktı, ama şu anda onu yok edecek herhangi bir Jeostratejik Oyuncu yeryüzünde yoktu! Karşısına çıkma ihtimali olan bütün güçleri, gerekirse atom bombası kullanarak yok edebilirdi.

Türk milleti, gelinen bu tarihi süreçte yeni bir düşmanla karşılaşmıştı. Şimdi; psikopat, garip tavırları olan, hak hukuk tanımayan, kendisini tarihi bir misyon ile kurgulayan emperyalist bir devletin ve onun ölçüsüz vurucu gücü ile karşı karşıya kalmıştık. Ama bazı akıllı devlet adamları durumun ciddiyetini anlamıştı.

İşte tam da fırtına burada kopmuştu. Türk Silahlı Kuvvetleri, müttefikimiz olsa da, NATO içinde bulunsak da, Amerika’nın Kuzey Irak’ta yarattığı oluşumun Türkiye’yi bölme tehlikesi ile karşı karşıya bırakacağını anlamıştı. Hem de tam zamanında algılamıştı tehlikeyi. Amerika ile er ya da geç, bir gün karşı karşıya gelinebileceği anlaşılmıştı. Orgeneral Torumtay’ın istifasının sebebi tam da buydu.  Özal’ın, “kuzeyden Irak’a girme” emrini uygulamamak için Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necip Torumtay’ın istifa etmesi, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tehlikeyi sezdiğinin işareti idi. Amerikan Genelkurmayı da, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin direneceğini anlamıştı.

Türk Genelkurmayı sorunun ciddiyetini anlamıştı, ancak, bir sorun vardı. Özel Harp Dairesi! Türk Ordusu’nun beyni durumunda olan bu kurum, vaktiyle Sovyet tehdidine karşı kurulmuş olup, Amerika tarafından finanse ediliyordu. Yani Amerikan güdümündeydi. Elbette ki, Amerika’nın kurduğu Özel Harp Dairesi bir Amerikan tehdidine karşı harekete geçirilemezdi. O halde Türk Genelkurmayı bunun tedbirini mutlaka almalıydı. Öyle de oldu. Basiretli bir Genelkurmay Başkanı bunun çaresini buldu. Özel Harp Dairesini yeniden örgütledi. Artık bu dairenin yeni adı Özel Kuvvetler Komutanlığı idi. ÖKK tümen seviyesinde örgütlendi ve bu daire Amerikan güdümünden çıkarıldı. Ancak ÖKK’nın kurulmasıyladır ki PKK ya karşı gerçek bir mücadele başlatılabildi. PKK’ya karşı yürütülen mücadele Amerikan denetiminden çıkarılabildi.

Amerika’nın denetiminden çıkan TSK artık bağımsız olarak PKK’ya karşı mücadele edebiliyordu. Amerika’nın PKK’ya yaptığı destek biliniyordu. Jandarma Genel Komutanı PKK’ya fiilen yardım eden Amerika’nın oyununu bozuyordu. Hâlbuki Amerika Kürt Devleti kurmayı kendinde bir hak olarak görüyordu. İkinci İsrail mutlaka kurulacaktı! Türk Silahlı Kuvvetleri’ni Amerika aleyhine çeviren generallere suikast düzenlemeye başlamışlardı. Nitekim Jandarma Genel Komutanı’nın helikopterine saldırmış ve helikopteri düşürmeyi başaramamıştı. Tecrübeli pilot, bir yanlışlık olduğunu zannederek Amerikan jetlerini uyarmış, buna rağmen saldırı devam etmişti. Pilot engebeli arazinin derin vadilerine dalarak suikasttan kurtulmayı başarmıştı. Ancak ne yazık ki, o çok kıymetli komutan yine bir suikastta şehit edilmişti.[1]

Buna rağmen Türk Genelkurmayı planlarını aynen uyguladı. Kuzey Irak’a girdi. 35 bin kişilik bir kuvvetle Çelik Harekâtı yapıldı. Kuzey Irak Amerika’nın işgali altında olduğu halde, ABD’nin egemenlik sahası olduğu halde, Türk Ordusu Kuzey Irak’a girdi. Amerika belki de böyle bir saldırıyı hiç düşünmüyordu. Belki de dünyanın hiçbir yerinde başına böyle bir olay gelmemişti. Türk Ordusu Amerika’nın egemenlik sahasına girmişti. Amerika direkt olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin karşısına o an çıkmamıştı. Ama tehdit üstüne tehdit savuruyordu. “Türk Ordusu Amerika ile Türkiye’nin ilişkilerini bozuyor” diyorlardı. “Türk komutanlar kontrolden çıktı” diyorlardı. Bu sebeple Türkiye’yi karıştırmaya çalışıyorlardı. CIA’nin Moskova İstasyon Şefi CNN televizyonunda Türkiye’nin ‘”karışacağını” dünyaya şöyle ilan etmişti: “Önümüzdeki dönemde dünyanın en çok karışacak ülkesi Türkiye’dir. Şu anda Türkiye, gizli servislerin gündeminde ilk sıraya yerleşmiştir.”

Bütün tehditlere rağmen Türkiye Kuzey Irak sınırına yığınak yapmaya devam etti. Müttefikimiz (!) ABD’nin Dışişleri Bakan Yardımcısı Holbrooke: “Kuzey Irak sınırına asker yığıyorsunuz. Önümüzdeki günlerde terör olaylarının artma ihtimali var. Oraya yapacağınız bir harekâtta dikkatli olmanızı tavsiye ederim.” diyordu. Türkiye’de anarşi çıkaracaklarını açıkça söylüyorlardı. Ve çıkardılar da. Gerçekten de 12 Mart 1995 gecesi İstanbul’da Gazi Mahallesi olayları başladı. Tabii ki içeride kiralamış olduğu Beşinci Kol ajanları ile Gazi Mahallesi’ni karıştırmayı başarmıştı ABD!

Ancak, ne olursa olsun Türk Genelkurmayı kendi stratejisini uyguladı. Amerika’nın tehditlerini önemsemedi. Çelik harekâtını yaptı. NATO tarafından, güya üye ülkeleri komünizmden korumak için kurulan kontrgerilla (diğer adları Gladio ve SÜPER NATO) örgütleri, İtalyan savcının ispatladığı gibi, CIA tarafından yönetiliyordu ve esas görevleri bu ülkelerdeki hükümetlerin ABD kontrolünden çıkmalarını önlemekti. Demek ki Türk hükümetleri de Amerika’nın kontrolünde bulunuyordu. Nitekim bunu bilen Türk Ordusu Kuzey Irak’a yaptığı Çelik Harekâtı’nı zamanın başbakanına[2] bildirmemişti. Bunun sebebi; o günkü başbakanın ABD’ye “örgütsel bağlılığı” olarak açıklanmıştı.[3]

Bu süreç devam ediyor. ABD ülkemizde çeşitli argümanlar kullanarak kuşatma harekâtını sürdürüyor. Ülkemizin içindeki kendi kuvvetlerini; açılımdan yana, demokrasiden yana, barıştan yana kuvvetler olarak organize ediyor. Suret-i hak’tan görünerek kendi kuvvetlerini meşrulaştırıyor. Geniş halk yığınları gerçekte büyük bir hâkimiyet savaşının verildiğini anlayamıyor. Savaş yüzde elli oranında barış zamanında kazanılırdı! Bu harp teorisyenlerinin bir tespiti idi. Şu anda Türkiye’yi kuşatma harekâtının da amacı, barış zamanında yapılabilecek her şeyi yapmaktır. Bunun için hiçbir fedakârlıktan kaçınılmamaktadır. Daha da kötüsü, Türk milletinin gözünün içine baka baka, fütursuzca saldır-maktan çekinilmemektedir. Kullandıkları vasıtalar, yandaşları olan gazeteciler açıkça saldırmaktadır. Bu güçler, Türk Ordusu’nu suçlu göstererek tasfiye etmeye, ordunun içine sızmaya ve onu zaafa uğratmaya çalışmaktadır. Devletin mevcut statüsünü değiştirerek rejim değişikliği yapmaya çalışmaktadır. Yukarıdan beri teorik olarak anlattıklarımızın hemen hemen hepsi pratik olarak ülkemize karşı şu anda uygulan-maktadır. ABD’nin ve AB’nin bütün direktiflerine aynen uyan, bu Jeostratejik Oyuncuların isteklerini emir olarak kabul eden, Graham Fuller’in Yeni Türkiye Cumhuriyeti adlı kitabında bahsettiği gibi, yeni bir rejimin kurulması ve mevcut düzenin değiştirilmesi gibi büyük hedeflerin gerçekleşmesi için kurdukları sivil toplum örgütlerini, medyayı ve bürokrasiyi çekinmeden sevk ve idare etmektedir. Bütün anayasal kurumlar “reform” adı altında değiştirilmeye çalışılmakta ve hukuk, bürokrasi, emniyet, maliye gibi kurumları aynı orkestra şefinin koordinasyonu altında çok güzel sevk ve idare etmektedir. ABD’nin bu kuşatma harekâtında eline geçirdiği bu kurumlar aynı doğrultuda hareket etmekte ve aynı propagandayı her gün yapmaktadırlar. Terörle mücadele konusunda yapılan açılım bölücü Kürt hareketine yaramış, bütün azınlıklar, tıpkı Islahat hareketlerinde olduğu gibi, cesaretlenmiş, Türk milleti savunmasız ve yalnız bırakılmıştır. Türk milletine sahip çıkacak siyasi partiler ve basın baskı altına alınmıştır. Zaten ekonomik durumu iyi olmayan Türk milleti mali yönden de denetim altına alınarak etkisiz hale getirilmiştir. Üzerinde operasyon yapılacak ülkenin silahlı güçlerini ve halkını önceden yıldırmak, ümitsiz ve etkisiz hale getirmek, ileride yapılacak topyekûn savaşın en önemli aşamalarıdır. Bütün bunlar akıllı bir askeri kurmayın önceden alacağı en güzel tedbirler zinciridir.

Ülkemiz içindeki örgütlerin Türkiye devletine karşı bu şekilde perva-sızca saldırmaları, aslında bir kuşatma harekâtının ta kendisidir. ABD’nin bu kuvvetleri kullanırken sığındığı yegâne şemsiye, öncelikle NATO ve Türkiye Amerika ikili anlaşmalarıdır. Yani ittifak anlaşmalarımızdır. NATO şemsiyesi altında kurulan ve Sovyet Rusya’ya karşı savaşacağı söylenen gizli orduların, aslında Amerikan menfaatlerine hizmet ettiği ve bu gizli orduların gerekirse NATO üyesi ülkelere karşı bile savaşabileceği, hatta savaştığı artık açığa çıkmıştır.

Ve yerli işbirlikçiler! Obama’nın Türkiye’ye gelişi ile ilgili olarak bazı köşe yazarlarımızın yaklaşımlarını yukarıda anlatmıştık. Direkt olarak Amerika’nın hangi kurumları, gazeteleri, kişileri kullandığını tam olarak herhalde bilemeyiz. Bilsek bile, şudur! diyemeyiz. Ancak, görünen köy kılavuz istemez, denmiştir. Devletimizin bütün kurumlarına saldıran, temelden yıkmaya, devletimizi bölmeye çalışan dış güçlerin yerli işbirlikçileri kullanması her zaman mümkündür. Elbette ki bunların kim ve hangi kurumlar olduğu milletimizin ferasetinden kaçmamaktadır. Amerika, hedef ülke olan Türkiye Cumhuriyeti’ni karıştırmakta, içeriden temin ettiği “Beşinci Kol Kuvvetleri” ile de kuşatma harekâtını sürdürmektedir. Türkiye devletini idare eden yetkililer ise, adeta bir “akıl tutulması” içerisinde, hayret verecek tarzda suskun kalmaktadırlar. Türk milleti de ibretle, öz vatanının söz konusu olduğu bu tabloyu izlemeye devam etmektedir.

Bu kuşatmanın elbette ki hazırlanmış bir stratejisi vardır. Kullanılan sloganlar bile son derece stratejiktir: Demokrasi, kardeşlik, birlik, beraberlik, ordunun demokratikleşmesi, geçmişin hesabının sorulması gibi akla yatkın olan propagandalar yapılmaktadır. Ve hümanist yaklaşımlarla, Ruhban okulunun açılması, azınlık vakıfları, geçmişten gelen haksız uygulamalar gibi son derece toplumu ikna etmeye yönelik propaganda faaliyetleri ile her gün milletimizin kafası karıştırılmaya devam edilmektedir. Bu propagandalar çeşitli açık oturumlar, uydurma haberler imal edilerek eline geçirdiği yandaş basında çarşaf çarşaf milletimizin önüne serilmektedir. İnsan bu işle görevli olanları adeta birebir teşhis edebilmektedir. Aslında Türk milleti bu insanları yakından tanımaktadır.

[1] Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis

[2] O zamanki Başbakan Tansu Çiller’di.

[3] Bu değerlendirme odatv.com’da 17 Ocak 2010’da yayınlanan “ABD TSK’ne Neden Karşı” başlıklı yazıdan özetlenerek alınmıştır.

Türkiye Devleti Kuşatılmıştır 1

Değerli dostlar, lütfen okuyunuz. Aşağıdaki yazı 2010 yılında yazılmıştır. O zaman FETO, 17-25 Aralık, 15 Temmuz gibi olayların daha hiçbiri yoktu.

Bu analiz dikkate alınsaydı, ülkemizin ABD tarafından kuşatıldığı o günlerde anlaşılmış olsaydı bu olayların hiçbirinin meydana gelmesine devletimiz belki de imkân vermeyecekti.
Kim bilir?

TÜRKİYE DEVLETİ KUŞATILMIŞTIR!
Artık herkes kabul ediyor ki; Amerika Birleşik Devletleri kendi menfaatlerinden ziyade İsrail’in menfaatlerini ve stratejik hedeflerini elde etmek için çalışmaktadır. Tarihi boyunca Yahudi veya Mason olan ABD devlet başkanlarının Ağlama Duvarı’nda yaptıkları yeminlerinin gereğini yerine getirme mecburiyetleri vardır. Amerikan yönetiminin mistik Yahudi idealistlerinin elinde bulunması bütün dünyanın güvenliğini tehlikeye sokmaktadır. ABD’nin eline geçirdiği ekonomik güç ve silah üstünlüğü bütün dünyayı sarsmaya devam etmektedir. ABD’nin bütün dünyada oynadığı rolü anlatan binlerce kitap, makale vardır. Özellikle Büyük Orta Doğu Projesi ile ilgili olarak siyasi tezlerini, bütün dünyadaki cinayetlerini, enerji savaşlarını, terörle mücadele tarzını, mazlum milletlerin vatanlarını işgal etmesini, devletleri bölmesini ve işine gelmeyen devlet adamlarını, fikir adamlarını, gazetecileri suikast yaparak ortadan kaldırma stratejilerini en ince detayına kadar anlatıyor dünya basın, yayın ve analistleri. Bu sebeple; bu ayrıntıları yeniden taramaya ve tekrar olarak okuyucuya aktarmaya gerek yoktur.
ABD, aleni kuruluşları ve gizli istihbarat servisleri ile bizim ülkemizde de kendilerine bağlı ajanlar devşirmeye ve bildik suikastları, ihtilalleri yaptırmaya muktedir bulunmaktadır. Sovyet Rusya’nın dağılmasından sonra hedefin Türkiye olduğu, bütün ajanların Türkiye‘ye yönlendirildiği açıkça ifade edilmiştir. Gerçekten de, devşirdikleri bu ajanlarla hedeflerine ulaşmaya çalışmaktadırlar. Bu hedef elbette ki öncelikle Türkiye‘yi kuşatma ve bölme hedefidir.
Değişik vesilelerle ordu komutanlarımız bu durumu dile getirmişlerdir. Kerkük konusu gündeme geldiğinde bir genelkurmay başkanımız, Amerika‘dan çekinmediğimizi ifade etmiştir. Türk Genelkurmayı, er veya geç Amerika ile karşı karşıya gelinebileceğini, tedbirli olmak gerektiğini çeşitli şekillerde ifade etmiştir. Hatta 2. Ordu’ya, Musul ve Kerkük’te görev yapacak birliklerin en kısa sürede görev yerlerine intikal edecek şekilde hazır olmaları emrini vermiş ve 40 bin kişilik askeri birlik ―harekata hazır ol- durumuna bile geçiştirilmiştir

Emekli Orgeneral Necati Özgen kendisi ile yapılan bir söyleşide aynen şunları söylemiştir:

“Ben şahıs olarak, ABD‟yi bir dost olarak görmüyorum. Ben uzun süre Güneydoğu‟da görev yaptım. ABD’nin o bölgede yaptıklarını gördüğüm için dost olarak değerlendiremiyorum. Çekiç Güç‟ün Cudi Dağı‟na, PKK‟ya, malzeme attığını ben ve ekibim iki defa gözlerimizle gördük. Eşref Paşayla beraber Kuzey Irak’a giderken, Çekiç Güç‟ün uçaklarıyla bizi taciz eden ABD’ydi.” “Türk Solu Dergisi, 29.11.2004. Söyleşi”

(Yazık ki, Amerika’nın o dönemdeki Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz araya girmiş, 2. Ordu’nun bu harekâtı durdurulmuştu.)

Acaba komutanlarımız bu açıklamaları yapmaya neden ihtiyaç duymuşlardır?

Devletimizin bir düşman saldırısı karşısında yapacağı savunma stratejileri bellidir. Türkiye Cumhuriyetini dış ve iç düşmana karşı savunmanın kod adı herhalde Türk Silahlı Kuvvetleri’dir. Ve tabii ki, savunmanın zorlaştığı, ordumuzun geri çekilmek zorunda kaldığı gibi durumlarda, yani en son noktada bütün vatan sath-ı mailinde düşmana karşı koyabilecek, barış zamanında devletin örgütlediği sivil direniş hareketi vardır. Mustafa Kemal Atatürk‘ün ifade ettiği gibi; siyasi otoritenin düşman tarafından elde edilme ihtimali, bir takım sivil toplum kuruluşlarının düşman tarafından ele geçirilmesi ihtimali her zaman mevcuttur. Devletler için bu tür düşman saldırıları her zaman vaki olabilir. Çünkü tarih milletlerin yaptığı, var olma veya yok olma mücadelelerinin kaydedicisidir.

Halen Türkiye devleti böyle bir dramatik süreci herhalde yaşamaktadır! Şu anda Türk Silahlı Kuvvetleri üzerinde operasyonlar düzenlenmektedir. Yukarıda da anlatıldığı gibi, suikast bahaneleri yaratılarak ordunun mahrem odalarına girmeyi başarmışlardır. Özel Harp Dairesi’nin (ÖHD) ABD’nin kontrolünden çıkmasıyla, yerine kurulan Özel Kuvvetler Komutanlığı (ÖKK) buyruk altına alınmaya çalışılmaktadır. Bu konuda, önceden hazırlanmış yazılı basın ve televizyonların alenen, TSK‘ ya karşı hakarete varan saldırıları bu işin ciddiyetini gösterir. Birçok TSK mensubunun tutuklanması ve son tahlilde devleti bir işgale karşı savunacak sivil direniş örgütlerinin deşifre edilerek ele geçirilmesi, tasfiye edilmesi, böylece Türk savunmasının felç edilmesi, devlet güvenliğimizin ne kadar zaaflarla dolu olduğunu göstermektedir.

Avrupa Birliği de, Brüksel‘de bir toplantı için hazırlanmış bulunan “Ortak Pozisyon Belgesi’nde” en ciddi eleştiriyi TSK’nin rolü konusunda yapmıştır. Avrupa Birliği TSK’nin yasalara aykırı bir şekilde siyasi nüfuz kullandığını ifade ederek, ordumuzu yıpratmaya çalışmaktadır. AB bunu her fırsatta yapmaktadır. Bu batının görevidir. Türk ordusunun zayıf olması onlar için istenen bir neticedir. Çünkü Türk milleti rakiptir, karşıttır, Anadolu‘da işgalcidir, zayıf bir anı yakalandığında ortadan kaldırılması gerekir. Böyle bir millet her zaman zayıf tutulmalı, barış zamanında mümkün olursa çeşitli ekonomik, siyasi, kültürel ve askeri dayanakları çökertilmelidir. AB’nin de münhasıran hedefi budur. Bütün AB politikaları Türkiye devletini tasfiye etmeye yönelik politikalardır.

Ancak; ABD’nin bu bugünkü saldırısı fiili bir saldırıdır. Model Ortaklık kurduğumuz ABD, Türk milletinin zihninde uyandırdığı -devlet ele mi geçiriliyor- şüphesi ile gerçekten bir hamle yapmış, öncelikle zihinlerdeki kuşatmayı gerçekleştirmiştir. Aslında bu kuşatma bir müttefikin değil, bir düşmanın kuşatmasıdır. Tarih boyunca, devletlerin ortadan kaldırılması sırasında, düşmanın uyguladığı propaganda daima yumuşak olmuş, direniş gösterecek milletleri ürkütmemek için -sizi kurtaracağız, barış ve demokrasi getireceğiz- şeklinde stratejik propagandalar yapılmıştır. Irak‘ta yapılan propaganda gibi… ABD’nin şu anda Türkiye‘de yaptığı propaganda da gerçekten iyi hesaplanmış, iyi organize edilmiş, tam bir kurmay planlamasıdır.

Acaba gerçekten de, Türkiye‘de faili meçhul cinayetleri TSK mı yapmıştı? Gerçekten de, Türk Ordusu savunmasını üstlendiği, bağrından çıktığı kendi öz milletine işkence mi ediyordu! Kendi öz yurdunda, tıpkı işgal ordularının yapacağı gibi camileri mi bombalayacaktı! Gerçekten ordumuz kendi milletini aldatıyor muydu? Türk Silahlı Kuvvetleri ihtilaller yapmaya devam mı edecekti! Birilerine beceriksiz bir şekilde suikastlar mı düzenleyecekti! Sahi; bütün bunları kim iddia ediyordu! Hangi merci, hangi mihrak, hangi odak, hangi gazete, hangi televizyon! Kimler iddia ediyordu?

“Devletin programı” denilerek yapılan “açılım” hareketleri, gerçekten devletin kuşatmayı yarmak için yaptığı savunma hareketleri miydi? Basın ve yayın organlarında çok iyi kurgulanmış orkestra, kuşatmacı kuvvetlerin hedeflerini ele geçirmek üzere Beşinci Kol faaliyeti olarak görevlerini yerine getiren kuvvetler miydi? 2500 yıllık mazisi olan ordumuza saldıranlar, taharet almayı bilmeyen, gusül abdesti almak nedir bilmeyen, hele hele bunlarla ittifak yapan cemaatler, bu cesareti nereden alıyorlar? Yandaş köşe yazarları bu cesareti kimden alıyor? Yoksa ABD tarafından bir takım basın yayın organları, bir takım sivil toplum kuruluşları, hatta bazı cemaatler ele mi geçirilmiştir?

Bu tespitler bizi gerçekten, müttefikimiz olan ABD tarafından kuşatıldığımız kanaatine götürür mü? Yoksa bu düşünce tarzı bir paranoya veya bir fantezi mi! Ya da bu endişeleri taşıyan ve dile getiren vatanseverlere, zihinleri kuşatılmışların haykırdığı gibi ―masal mı? Gözleri var görmeyen, akılları var idrak etmeyen, gaflet içinde bulunanlar, onları uyaranlara masal anlatıyorsunuz! diye bağırıyorlar.

Mahatma Gandhi ne güzel anlamış meseleyi!

Uyuyan bir milleti uyandırmak kolaydır, ama uyanık olduğunu zanneden bir milleti uyandırmak zordur”.

Şu anki halimize ne kadar da uyuyor, değil mi? Unutulmamalı ki; İstanbul’u işgal eden İngiliz ve Fransızları haklı bulan, düşman tarafından ikna edilmiş yerli işbirlikçiler vardı.
Sovyet Rusya tehdidine karşı kurulan NATO bahane edilerek, devletin çeşitli kademelerine sızmış olan ABD, bugün gerçekten devletimizi kuşatma stratejisinde başarılı olmuştur. İçinde bulunduğumuz kritik durum, fiili olarak, ―Stratejik Ortak veya Obama‘nın Türkiye‘ye gelişinden sonra da ―Model Ortak‖ denilen ikiyüzlü bir ittifak anlayışı ile ABD tarafından adım adım uygulanmaktadır.

Bu kuşatmanın kilometre taşları nelerdir? Kuşatma harekâtı nasıl gerçekleşmektedir, nasıl uygulanmaktadır? Aşağıda özet olarak yapılan alıntıda anlatılanlar endişeli Türk milletinin çocuklarının dikkatinden kaçmayacaktır.

 

 

Yazıya devam edeceğim.