İşte Taraf Gazetesi 2

 

2010 yılında yazılan kitapta sorulan soru bu idi. Taraf Gazetesi kimin?

Acaba Ali Karahasanoğlu ve onun temsil ettiği siyasi düşüncenin mensubu iktidar ve bütün yandaş yazarlar bu sorunun cevabını o zaman gerçekten bilmiyorlar mıydı? Biz nereden biliyorduk? Taraf gazetesini ilk olarak İbrahim Betil kurmuş, daha sonra Başer kardeşler devralmış. İbrahim Betil Soros’un sitesinde kurucu üye olarak görünmektedir. Bu vatansever (!) basın bunu neden sorgulamıyor?

Görüldüğü gibi olayın aslı çok derin. Ve bu derinlik hala çözülmüş değil. Hala Bank Asya’ya kira parası yatıranlar tutuklanmaya devam ediyor. Bu resmen olayı mecrasından çıkarma hareketidir.

Lütfen okuyunuz.

Peki, Taraf Kimin Gazetesi?

“Taraf gazetesinin sahibi Başar Arslan, Sabah gazetesine verdiği röportajda, gazeteyi Ergenekon belgelerini yayımlamak için çıkardıklarını söyledi. Arslan, ‘Bu işe bilerek girdik. Rahatsızlık yaratacağımızı biliyorduk’ dedi. Yayınlanan belgelerin kaynağını sormadığını da söyleyen Başar Arslan ‘korkmadığını’ belirtti. Fethullah Gülen cemaati ilişkisi ile ilgili olarak da ‘belge çıkarsınlar’, dedi.”[1]

 

Taraf’ı çıkaran Alkım Gazetecilik, 1992’ye kadar küçük bir yayınevi iken ve batma noktasındayken birdenbire durumu düzeltti. Alkım Yayınevi’nin borçlarını Fethullah Gülen ve AKP bağlantılı Albaraka Türk çekleriyle ödemesi yayıncıların dikkatini çekmişti. O tarihten sonra, birileri, Savaş ve Başar Arslan kardeşlere “yürü…” dedi. AKP iktidarıyla birlikte ise “kanatlandılar”! Arslan kardeşler, Brüksel’de büro açıp AB’yle de ilişkiye geçtiler. Pentagon, Taraf için de düğmeye bastı. Yasemin Çongar, Amerika’dan görevli olarak gönderildi. Burada, ABD İstanbul Başkonsolosluğu kolları sıvadı. “Vatanı bir kadın memesine satarım” sözüyle meşhur Ahmet Altan, 30 bin YTL maaşla gazetenin kuruluş görevini üstlenmesi için ikna edildi. Taraf yayına başladıktan sonra ayrılacağını söylemişti, ayrılmadı, genel yayın yönetmeni oldu. Gazetenin sahibi, Alkım Gazetecilik adına Başar Arslan oldu. Ahmet Altan’ın belirttiğine göre Başar Arslan yayın çizgine hiç karışmadı, odasını bile Altan’a bırakıp gitti. Ahmet Altan 10 Kasım 2007 tarihli Zaman gazetesinde yayımlanan röportajda, Taraf gazetesinin ilan gelirlerine dayanacağını söylemişti. 15 Kasım 2007 tarihinde yayına başlayan Taraf’taki ilanlara bakıyoruz, “Alkım Yayınları” dışında, 2008’e kadar ilk bir ayda “Kimse Yok mu Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği” ağırlıkta. Kimse Yok mu Derneği 2002 yılında Samanyolu Televizyonu bünyesinde “Kimse Yok mu?” programı ile başladı. Her nedense devlet, Kimse Yok mu Derneği benzeri vakıf ve dernekler için gelir vergisi kanununu değiştirdi. Bu derneklere yapılan bağışlar vergiden muaf tutuldu.

Gazeteyi çıkaran Alkım Yayınevi’nin sahibi Savaş-Başer Arslan kardeşler, Brüksel’deki büroları kanalıyla Avrupa Birliği’yle de ilişkiye geçtiler. Taraf gazetesi’nin satır satır çevirisi yapılıp her gün Avrupa Birliği’nin önüne konuluyor!  Taraf’ın tanıtım ilanları Zaman gazetesi tarafından yayımlandı. Hem Zaman ve hem de kardeş haftalık yayın organı Aksiyon, Ahmet Altan ve Yasemin Çongar röportajlarıyla gazetenin tanıtımını yaptı. Aynı zamanda Zaman gazetesinin iki yazarı Etyen Mahçupyan ve Amerika’da Fethullah Gülen bursuyla eğitim gören Leyla İpekçi. Demek ki Taraf Gazetesi ile Zaman Gazetesi arasında bir illiyet bağı var. Aksiyon dergisinde de Çongar ile röportaj yapılıyor. Aralarındaki bağı zaten saklamıyorlar!

 

Genç Siviller örgütünün lideri ve Soros’çu Yıldıray Oğur’la kol kola olan Yasemin Çongar Amerika’da eşini bırakarak Türkiye’ye görevli gelmişti. Çongar, devleti enterne ederek artık sivil toplum kuruluşları ile temas kuran Batının Türkiye ilişkisini ve kendi görevini Aksiyon dergisinde şöyle anlatıyor:

 

Batı artık Türkiye ile ilişkilerini tamamen devlet üzerinden değil, iş dünyası ve sivil toplum üzerinden de kurmaya başladı. Sadece İstanbul ve Ankara’yla değil, Anadolu ile de temas ediyorlar artık. Taraf için döndüğümden beri 7 ay içinde birkaç kez Güneydoğu’ya gittim, Orta Anadolu’yu 10 yıl aradan sonra gördüm.”[2]

 

Yasemin Çongar Mason, “Baydemir’in Çığlığı” başlığını attığı makalesinde herhalde çok endişe ile karşıladığı(!) Türk-Kürt ayrışması tehlikesini bertaraf etmek için nasıl bir lidere ve bu liderin kim olabileceğine ilişkin olarak bakın neler yazıyor. Osman Baydemir’le Milliyet’te yayınlanan bir söyleşiye dayanarak diyor ki;

İki Türkiye var, iki Türkiye’de de hem Türkler hem Kürtler var diyebilirim tabii; birinin demokrasi, barış, eşitlik isteyenlerden, diğerinin demokrasiden korkan, şiddetten çıkar sağlayan, eşitliğe inanmayanlardan” oluştuğunu söyleyebilirim. Bunda bir doğruluk payı da olur; zira Baydemir’in “çığlığı”nı kendi hançeresinde hisseder Kürtler gibi Türkler de, çok eminim! Ama bu bilgi, Türkiye’de belki de ilk defa, devletin uygulamalarını da aşan bir Türk-Kürt ayrışmasına, bir tür “segregasyon[3]” tercihine, karşılıklı bir ırkçılık dalgasına kapılma tehlikesi yaşadığımıza ilişkin gözlem ve sezgilerimizi çürütmüyor. Yeni bir tehlike bu… Vahameti kadar,  aciliyeti de var. Bu tehlikeyi bertaraf etmek, her şeyden çok özgüvenli, güçlü, kararlı ve birleştirici bir liderlik gerektiriyor. Emine Aynalarla olmaz, Deniz Baykallarla olmaz… Reşadiye saldırısı ve KCK operasyonları öncesinde, Diyarbakır’da Osman Baydemir’le sıcak bir görüşme yapan; evvelinde de, Kandil’den dönen bir PKK’lıya, bir insan, bir anne, bir kadın olarak bakabildiğini, onu dağa çıkmaya zorlayan koşullara isyan ettiğini ifade etmekten çekinmeyen Bülent Arınç gibi bir lider gerek mesela…
Yaradılanı sevdik Yaradan’dan ötürü” sözünü, fazla gecikmeden, gidip Diyarbakır’da yeniden söyleyecek ve ne olursa olsun açılımda ısrar etmekten vazgeçmeyecek bir Recep Tayyip Erdoğan gerek.”[4]

Vahameti ortadan kaldırabilecek liderler, Taraf, ABD ve belki de Fethullah Gülen ittifakı ile güven ve itibar kazanmış liderler olarak temayüz eden liderlerdir! Kim bilir?

[1] Sabah Gazetesi, mülakat, 22 Temmuz 2007

[2] 02 Haziran 2008 Aksiyon Dergisi

[3] Araştırdım, betonun bozulmuş olması gibi bir anlam ifade ediyormuş. Buradaki anlamını lütfen siz tayin ediniz.

[4] Taraf, Yasemin Çongar, 12 Ocak 2010

İşte Taraf Gazetesi 1

Değerli dostlar,

Bir önceki yazımda Yeni Akit Gazetesi yazarı Sayın Ali Karahasanoğlu’nun bir makalesi ile ilgili düşüncelerimi yazmıştım. Yazıda Karahasanoğlu “Taraf” gazetesinden bahsetmişti.

2010 yılında bu konu ile ilgili şunları yazmıştım. İsteyenler okuyabilir. Acaba Sayın Karahasanoğlu bu konuları yeni mi öğrendi?

…..

Yazı kitapta daha önceki paragrafların devamıdır. Uzun olur diye üst paragrafları almadım. Lütfen buna göre okuyunuz. Daha önce Salar Renkli adlı kişinin  Kürt ve Ermenilerle ilgili Taraf’ta yayınlanan görüşleri vardı.

Taraf’ın paralel yayın yaptığı, ideallerini paylaştığı, “niçin Kürtleri öldürüyorsunuz” diye cırım cırım cırılan, Türk devletine hesap sorduğu sitede yayınlanan görüşler. Ve bu görüşlerin yayınlandığı cerideleri öve öve göklere çıkaran, hepimizin çok yakından tanıdığı, mütedeyyin kişiliği ile bilinen, bir cemaatin ileri gelen şahsiyeti Hüseyin Gülerce işte bu Taraf Gazetesi ile ilgili olarak şu yorumu yapıyor:

“Taraf okunmalı. İbretle okunmalı. Demokrasiden geriye dönüş olmadığını anlatmak, demokratikleşmeye destek olmak için, mitinge gider gibi bayie gidilmeli, Taraf’a omuz verilmeli.”[1]

Beyefendi sanki Araf’ta dolaşıyor! Yoksa Taraf Gazetesi ile Hüseyin Gülerce arasında da bir illiyet bağı mı vardır! Taraf Gazetesi ile Hüseyin Gülerce’nin mensubu olduğu Zaman Gazetesi, Samanyolu TV. ve bir takım yandaş basın-yayın organları arasında bir organik bağ mı vardır? Gerçekten Taraf Gazetesi ile birlikte bu organizasyona mensup organların aynı çizgide bulunması, hepsinin “Kürtçü” hareketi öne çıkarması, Ergenekon adlı terör örgütünün varlığını öne sürerek Türk Silahlı Kuvvetleri’ni hedef tahtasına oturtmaları, Yargı konusunda da aynı ortak mücadeleyi vermeleri, insanda elbette böyle bir organik bağın var olduğu düşüncesini uyandırmaktadır.

Aşağıdaki bazı soruların cevaplarını bulmakta insan zorlanıyor:

Ordunun savaştığı PKK terör örgütü yandaşlarının ordumuza karşı yaptıkları iftiralar gerçekmiş gibi bu basın ve yayın organlarında bıkmadan usanmadan neden yayınlanıyor? Taraf Gazetesi güvenilir kaynakmış gibi neden kaynak olarak gösteriliyor? Zaman gazetesi devamlı olarak; Taraf’tan şok belge… Taraf gazetesinin yazdığına göre, Taraf şunu yazdı, Taraf’ın ortaya çıkardığı gerçekler vs. gibi ifadeler kullanarak Taraf’ı kaynak göstermeye çalışıyor. Alıntılar yapıyor, göndermeler yapıyor. Yandaş sitelerde, TSK ile ilgili haberler yapan Taraf yazarları ile röportajlar yayınlanıyor. Neden?

Çünkü Taraf gazetesi ile bu malum yandaş gurup arasında omuz omuza yürütülen bir mücadele ve birliktelik vardır. Bu omuz omuza mücadelenin varlığını anlamak için önce Taraf Gazetesi’nin kime ait olduğunu, kuruluş amaçlarının neler olduğunu anlamak gerekiyor.

 

[1] Hüseyin Gülerce, Zaman Gazetesi, 21 Ocak 2010 köşe yazısı.

Türk Aydını Uyanıp Gerçeği Anlayabilir Mi?

Değerli dostlar,

 

Yeni Akit Gazetesi yazarı Sayın Ali Karahasanoğlu’nun;  “Taraf’ın Arşivine Gir, CIA’nın Şantajını Gör” başlıklı yazısını okudum. İşbu yazıyı da bu başlık sebebi ile kaleme aldım.

Sayın Ali Karahasanoğlu, aynı zamanda gazetenin yazı işleri müdürü imiş.

Bu yazısından ötürü kendisine teşekkür ediyorum. Teşekkür etmek için kendisini aradım, ulaşamadım.

Neden teşekkür etmek istiyorum.

Ülkemizi 15 Temmuz iç savaşına getiren olayların asıl sebebinin CIA olduğunu anlatmaya çalışıyor.

Sayın Karahasanoğlu, bu yazısında “FETÖ tek başına bir hareket değil” diyor. İçine Amerikan istihbarat teşkilatı CIA’nın sızdığını söylüyor. Ve CIA’nın, ülkemizde Taraf Gazetesi’ni çıkardığını yazıyor. Taraf Gazetesi’ni çıkarmak için Yasemin Çongar’ın Amerika’dan gönderildiğini söylüyor.

Aslında konuyu bütün çıplaklığı ile ortaya koyan bir yazı değil. Zannediyorum buna cesaret edemiyor. Acaba bazı odaklar bunların tam gerçeği yazmasını engelliyor mu, bilmiyorum. Kendisini bunun için aramıştım. Bir kapı aralamış. Ülkemizdeki olayların asıl suçlularının kimler olduğunu irdelemeye çalışmış, ama başka yönlere çekmiş sonra konuyu. Keşke olayı bütün çıplaklığı ile anlatabilseydi. Anlatamaz, çünkü zülf-ü yâre dokunur. O da anlatamaz, onun ağababaları da anlatamaz. Buna güçleri yetmez.

“Ateist” dediği Ahmet Altan’ın yayın yönetmenliğini yaptığı gazeteyi Müslümanlar ceplerinde taşırken sesini çıkarmadı Akit Gazetesi ve Sayın Karahasanoğlu!

Bu konuyu, 2010 yılında yayımlanan kitabımda açıkça yazmıştım. Taraf gazetesinin asıl kurucusu İbrahim Betil’dir demiştim. İbrahim Betil, TESEV’in kurucuları arasında bulunmaktadır. Sayın Karahasanoğlu bu konuyu irdelemiyor. TESEV’İN kurucuları arasında Etem Sancak da var. Bunu görmüyor. Bu Soros çetesinin ülkemizi 15 Temmuz girdabına getirdiğini açıkça ortaya koyamıyor. Keşke koyabilseydi. Kendisine bu konuyu anlatacaktım. Ulaşamadım.

2010 yılında yayımlanan kitabımda Yasemin Çongar’ın Amerika’dan görevli olarak gönderildiğinin, Çongar’ın eşinin Amerikan İstihbaratında görevli olduğunu, adının Criss Mason olduğunu yazmıştım.

Taraf Gazetesi çıkarılırken, o zamanki hükümet bu gazeteye 3,400 milyar civarında bir teşvik vermişti.  Gazete camilerin kıraathanelerine girmiş, cami cemaati, o muhterem Müslüman, mütedeyyin insanlar ceplerinde Taraf Gazetesi taşıyorlardı. Bu insanları asıl amacın ne olduğunu nereden bilebilirlerdi!

Ve Taraf Gazetesi doludizgin Ergenekon tertibinin içindeydi. Çıkarılma amacı buydu. Dolayısıyla CIA Ergenekon tertibinin içindeydi. Tabii ki aynı CIA, FETÖ adı altında, aynı zamanda 15 Temmuz tertibinin de içindeydi. (Başbağlar, Çorum, Gazi Mahallesi, Kahramanmaraş, Madımak olaylarının da içinde idi.)

“Domuzları Köpeklere Köpekleri Domuzlara” adlı kitabımı okuyanlar bu konuyu o zaman nasıl bütün detayı ile anlattığımı bilirler.

Feryat etmiştim. “Ergenekon bir düşman tertibidir, düşman Türk Ordusu’na ve dolayısıyla Türk devletine diz çöktürmeye çalışmaktadır” demiştim. Kitap ortadadır. Ve tabii ki sonra Ergenekon meselesinin arkası “fos” çıktı” . Sonra bir kısım yetkililer çıkıp özür diledir. “Allah da millet de bizi affetsin” dediler. Ama ülkemize de olan olmuştu. Devlet ve ordu büyük yara almıştı.

Bu hatalar zinciri böylece devam etmişti. Ve böylece bu günlere gelindi.

15 Temmuz olayı da bir tertiptir. Bazı dostlarımız bunu anlamamakta ısrar ediyor. Netice olarak ülkemizin sürüklendiği durum ortadadır. Düşman her taraftan saldırmaktadır. Çünkü devlet ve ordu büyük yara almıştır. Bakınız, daha dün kuru yük gemimize Yunan sahil güvenlik güçleri doğrudan doğruya mermi sıkmıştır.

Balkan Savaşlarında da böyle olmuştu. Bulgar, Sırp, Ulah, Karadağlı, Arnavut ve Rum çeteleri her yandan devlete saldırıyordu. Osmanlı askeri habire koşarak onlara yetişmeye çalışıyordu. Düşmanın her biri bir dağdan iniyordu. Bir türlü bitirilemedi düşman. Ve sonuçta Osmanlı Devleti yıkıldı.

Şimdi, ülkemiz aynı durumda. “7 PKK’lı etkisiz hale getirildi”, “3 PKK’lı teslim oldu!” gibi haberlerle durum idare edilmeye çalışılıyor. Düşmanı sayı olarak bitiremezsiniz. Arkasında büyük devletler var. Ve bu büyük devletler şimdi göz göre göre bizim muhatap olduğumuz (güya) terör örgütlerine ağır silahlar veriyor. Yani düşman doğrudan doğruya karşımızdaki büyük devletlerdir. Balkan Savaşlarını iyi okumak lazım.

Karahasanoğlu’nun şahsında Türk aydınına sesleniyorum. Acaba uyanıp gerçeği anlayabilecek misiniz?

 

II. Abdülhamit Balkan Savaşlarını idare edemedi. Ortaya sürülen İttihat Terakki, (bütün vatanperverliğine rağmen) devletin tasfiyesini hazırladı. İttihat Terakki ileri gelenlerinden vatan haini diye kim şüphe ederdi.

Durum bu gün de aynıdır.

Taraf Gazetesi’ni çıkaranların, bu gazeteye teşvik verenlerin, Ergenekon’u tertipleyenlerin, sonra özür dileyenlerin kimler olduğuna Türk aydını iyi bakmalıdır.

Karahasanoğlu, ve tabii ki Türk aydını bu konuyu sonuna kadar irdelemelidir. Çünkü asıl düşman; “kahraman-gazi-Müslüman” gibi tandaslarla milletimize takdim edilmektedir.

Değerli dostlar, aramızda bu konulara sadece “parti gözlüğü” ile bakanlar var. Meselenin parti meselesini aştığını lütfen görün.

Bir 15 Temmuz sendromu yaşadık. Şimdi, uzun namlulu silahların dağıtılması yetkisi Genel Kurmay’dan alınarak Vali muavinlerine veriliyormuş. Benim inancıma göre perde arkasında yine çok büyük bir kaos hazırlanmaya çalışılıyor. Ben bunu böyle anlıyorum, böyle okuyorum. Ve hazırlanan bu yeni sendromun arkasında yine CIA var. Çünkü Sayın Karahasanoğlu’nun dile getirip afişe edemediği, (belki de korktuğu için açıklayamadığı) odaklar, SOROS, yani CIA menşeli odaklar, kıllarına dokunulmayan, tasfiye edilmeyen, Amerikan 5. kol kuvvetinin bütün kafa komutanları halen işbaşındadır.

Türk aydını acaba uyanıp bu korkunç gerçeği anlayabilecek mi?

Bir yakınım, “15 Temmuzu iç düşman yapmadı mı? Meclisi iç düşman bombalamadı mı?” diye sordu. Elbette öyle! İçeride düşman var. Ama bu düşman, Türk milletinin her kesimden olan insanlar değil, asıl dış düşmanın içimize soktuğu 5. kol kuvvetleridir. Lütfen; muhalefeti, şunu bunu, sırf İslam’a uzak olduğu için, düşman olarak görmeyin. Biz hepimiz Türk milletiyiz.  Asıl düşmanı görmeye çalışınız.

Düşmanı tespit etmeye Sayın Karahasanoğlu yaklaşmıştır. Devamını bekliyorum.

Uyarmak vatan borcumdur. Uyanınız.

 

 

 

Zeytin Ağaçlarının Kesilmesi Türk Ekonomisine Sabotajdır.

 

 

Değerli dostlar,

2014 yılında Soma’nın Yırca Köyü’nde 6000 adet zeytin ağacı kesilmişti. Köylüler karşı koymuşlardı ağaçları kesmek isteyenlere, ama başaramamışlardı. Emniyet güçleri köylüleri karga tulumba götürmüşlerdi. Herhalde olayı hatırlayan olacaktır aramızda!

Sonra Danıştay 6. Dairesi zeytin ağaçlarının kesilmemesi yönünde karar vermişti. Ama iş işten geçmişti. Ağaçlar kesilmişti. Yani “atı alan Üsküdar’ı geçmişti!”

Şimdi yine zeytin ağaçlarının kesilmesi gündemde. Meclis’ten kanun çıkararak zeytin ağaçlarını kesmeye çalışıyorlar. Başbakan; “zeytin mi önemli, tesis mi önemli?” demiş. Pes doğrusu.

Aslında, bu konu -kimse kusura bakmasın ama- başbakanı da, bu meclisteki vekilleri de aşan bir konu. Aklı başında olan bir başbakan bu sözü söylemez. Ama söylemiş. Çünkü bir defa akıl baştan gitmiş.

Değerli dostlar,

Bu mesele aslında ülkemiz üzerine yapılan bir ekonomi sabotajıdır. Nasıl siyasî, askerî sabotajlar varsa ekonomik ve endüstriyel sabotajlar da var. İktisat fakültelerinde bu konu ders olarak okutuluyor.

işte zeytin ağaçlarının kesilmesi meselesi bu ekonomik ve endüstri sabotajları konusuna giriyor.

Ülkemiz, Akdeniz havzasında çok önemli bir zeytin ve zeytinyağı üreticisi ve ihracatçısıdır. Bu alanda söz sahibi bir ülkeyiz. Zeytin ağaçları kesildi mi, ülkenin zeytin ve zeytinyağı üretim ve ihracatı yok olacaktır.

Zeytin ağacı da öyle hemen yetişen bir ağaç değil. 15 yılda yetişiyor. Yırca’da kesilen ağaçlar 80 yıllıktı. Unutmayınız.

Evet, ekonomik ve endüstriyel sabotaj!

Bunun tarihte bir örneği var. Hem de bizim gençliğimizde meydana gelen bir olay. Bu olayı size hatırlatmak istiyorum.

Olay 1967 yılında olur. (Olay 1967 yılının basınında yer almıştır. İsteyen araştırabilir.)

İzmir’de faaliyet gösteren Gomel ve Zigna adındaki iki şirket, İtalya’ya 530 ton zeytinyağı ihracatı yaparlar. Bu iki şirketin sahipleri de Yahudidir. İhracatı yaptıkları İtalya’daki şirket de Yahudidir.

İzimir’deki şirketler İtalya’daki şirketle danışıklı döğüş yaparlar. Yani anlaşırlar.

İzmir’den ihraç edilecek zeytinyağına, İsrail’den getirilen parafin likit yağı karıştırılır. Bu zehirli bir yağdır. İtalya’daki şirket, bu yağları -güya- analiz ettirir. Yağların parafin likit yağı ile karışık olduğu belli olur. İtalyan şirketi yağları geri gönderir. Ve Türkiye’nin hileli yağ ihraç ettiğini bütün dünyaya duyurur. Bunun üzerine Türkiye’ye yapılan zeytinyağı talebi tamamen düşer. Öyle ki 1968 yılında koca Türk Devleti, sadece 8 ton zeytinyağı ihraç edebilmiştir. Bu durum Devlet Planlama Teşkila’tının istatistiklerinde vardır. 1967 yılındaki zeytinyağı skandalından önce Türkiye’nin zeytinyağı ihracatı 70 milyon TL.dir. Bu skandaldan sonra ihracatımızın 70 bin TL. olduğu raporda belirtilmiştir.

Bu gün yaşanan durum da benzer bir ekonomi sabotajıdır. Kimse, partizanlık yapmasın. Sabotajı yapanların demek ki güçleri, kuvvetleri vardır. Bu mesele devletler arası bir politikadır. Diğer devletlerin Türkiye’deki uzantıları bu sabotaj işini başarabilmektedirler. Darbe yapacak kadar kuvveti olanların acaba Meclis’te uzantılar yok mudur?

Bizim siyasilerimiz bu meseleyi normal bir “tesis yapma” olayı olarak görüyor. Uyanamıyor. uyanamadığı gibi, halkı da uyandırmıyor. Sabotajı yapmak isteyenler lehine halkın düşüncelerini bozuyor, inandırıyor. Bu son derece yanlış bir şeydir. Düşmanın ülkemize kurduğu tuzakları ne zaman göreceğiz? Kim görecek? Kim uyanacak?

Paylaşmış olduğum yazı, aslında yine bu sabotajı yapan kuvvetler tarafından yayılmaktadır. Ters algı yaparak, zeytin ağaçlarının kesilmesini sağlamaya çalışmaktadırlar.

Güya biz Yahudi düşmanıyız!

Yahudinin öldürülmesi gerekir!

Zeytin ağaçları Yahudiyi saklayacakmış!

O halde Yahudiyi saklayan zeytin ağacı kesilmelidir!

Böyle bir mantık olabilir mi?

Ama oluyor işte. Bizim “etrak-i bi’idrak Türkler” inanıyor işte.

Yapacak bir şey var mı? Yok!

O halde sorun yok.

Zeytin ağaçların kesilmesi meselesi Türk Ekonomisine sabotajdır. Unutmayınız.

 

Uyarmak vatan borcumdur.

Vatan Elden Gidiyor Mu?

Değerli dostlar,

 

İnternette Enver Paşa’nın Hatıraları yazdım, karşıma Enver Paşa’nın hataları diye bir bilgi çıktı. Sekiz sayfa. İsteyen bulup okuyabilir. Daha sonra Enver Paşa’nın hatıralarını da buldum ve okudum.

Tabii ki Enver Paşa’yı tartışacak değilim. Konum Enver Paşa değil.

Hataları da olsa, o bir Türk Subayı idi. Ve önceliği her şeyden önce vatanı idi.

Enver Paşa Makedonya’da görevli subaydı. Onun döneminde Balkan Savaşları’nın tohumları atılmıştı. Yabancı devletler (İngiltere, Rusya, Fransa, Avustur-Macaristan)  durmadan Osmanlı Devleti’ne baskı yapıyorlardı. Bu yabancı devletler, devletimize baş kaldıran Bulgar, Sırp, Karadağ ve Rum çetelerini silahlandırıyor, destekliyorlardı. Tıpkı bugün, güneyimizdeki savaş benzeri, ayaklanma benzeri ayaklanmalar vardı. Ve bugünkü gibi o çeteleri yabancı ülkeler destekleyip, devletimizin üzerine sürüyorlardı.

  • Polis, jandarma, Osmanlı devleti hizmetine girecek yabancı uzmanlar tarafından düzenlenecek,
  • Jandarmanın Müslüman ve Hıristiyan  nispeti (oranı), bulundukları vilâyetin, Müslüman ve Hıristiyan nüfusu nispetinde olacaktır.
  • Hıristiyan köylerin bekçleri, Hıristiyanlardan seçilecektir.
  • Genel af ilan olunacaktır.
  • Üç vilayetin bütçesi (Selanik Manastır, Ohri), Osmanlı Bankasınca kontrol edilecektir.
  • Makedonya’ya, Balkan yarımadası devletleri ve Berlin Anlaşması’nı imzalayan devletlerden olmayan Hıristiyan  bir vali tayin olunacak.
  • Yahut, yanına Avrupalı müşavirler verilmek kaydı ile bir Osmanlı umumi valisi (veya müfettişi)  idareyi yürütecektir.

Yabancı ülkeler bu konularda devleti sıkıştırıyorlardı. İngiltere, bu tedbirleri yeterli görmüyor, Üç Makedonya vilayetine bir Osmanlı müfettişi tayin olunmasını istiyordu. (Bu göreve Hüseyin Hilmi Paşa getirildi.) Bunun yanına biri Rus, biri Avusturyalı olmak üzere iki müşavir verildi. Bütün Makedonya beş bölgeye ayrıldı. Her bölgenin jandarma ıslahatı bir yabancı askerî uzmana verildi. Bütün jandarmanın bölgedeki genel komutanlığına bir İtilyan generali getirildi.

Genel Jandarma müfettişliğinin yanına 25 yabancı subay verildi. Vilayet bütçesini Osmanlı Bankası denetlemeye başladı.

Özetle; Rusya Selanik’e, Avusturya Üsküp’e, İngiltere Drama’ya, İtalya ayrıca Manastır’a yerleşti. Böylece Osmanlı Devleti tam manasıyla yabancı kontrolüne girmiş oldu.

Bu arada, dağdaki Bulgar, Sırp, Karadağ ve Rum komiteleri bütün Müslüman Türk köylerini kasıp kavuruyordu.

işte bu noktada orada bulunan subaylar “memleket elden gidiyor!” diyerek duruma el koymaya çalıştılar. Önce Yüzbaşı Resne’li Niyazi dağa çıktı. Daha sonra Enver Paşa dağa çıktı.

Evet, MEMLEKET ELDEN GİDİYORDU!

Değerli dostlar, Balkanlar bu olaylardan sonra elimizden çıktı.

Bu gün Suriye ve Irak sınırımızda yaşanan olaylar da Balkanlar’da yaşanan bu olayların tıpatıp benzeridir. Bu benzerliği belki sizler daha başka açılardan da görüyor olabilirsiniz. Benzer baskılar aynen devam ediyor. Örnek olarak, Sınırımızda Rus bayrağı dalgalanıyor, Amerika YPG’ye silah veriyor.

Yazık ki, bu durum karşısında “memleket elden gidiyor!” diyecek kimsemiz yok.

Saadet Partisi başkanı Temel Karamollaoğlu CHP genel başkanı Kılıçdaroğlu ile görüşmüş. Bu görüşmeyi ciddiye almamalıdır. Bu konu Kılıçtaroğlu ile görüşülecek bir konu değildir. Bu sadece, “vatan elden gidiyor” diye düşünenler için bir nezakete ziyareti olmalıdır.

Sayın Karamollaoğlu ciddi bir insandır. Ama memleketin durumuna, önündeki dosyalara iyi bakmalıdır. Yurt Partisi Genel Başkanı Sayın Sadettin Tantan, Millet Partisi Genel Başkanı Sayın Aykut Edibali, Merkez Partisi Genel Başkanı Abdürrahim Karslı, Milliyetçi Hareket Partisi’nin, sorumluluğunu bilen milletvekilleri, eski Ülkü Ocakları genel başkanları ülkenin durumunun nereye gittiğini iyi değerlendirmelidirler. Bence hayatlarını ortaya koymalıdırlar. Diğer işlerinin arasında bu işle de bir hobi olarak uğraşmamalıdırlar. “Atı alan Üsküdar’ı geçmiştir.” sözünü lütfen yabana atmayınız. Vatan elden gidiyorken, lütfen Resne’li Niyazi gibi, Yüzbaşı Aziz Gibi, Eyüp Sabri Bey gibi, Ohri’li Emin gibi duyarlı olunuz. Yazık ki ordumuzun mensupları arasında artık bu duyarlılığı gösterecek subay kalmamıştır. Çünkü ordumuzu Ergenekon ve 15 Temmuz olayları ile çökertmiş bulunuyorlar. Ordumuzun bu şekilde önceden çökertilmesi, bugünkü savaşı kazanmak için ABD tarafından tertiplenmiştir. O zamanlar, çok yazmıştık, çok yalvarmıştık. Tabii ki fayda etmedi.

Değerli dostlar,

Başbakanımız bugün “Amerika ile savaşacak değiliz!” dedi. Bu söz son derece yanlış söylenmiştir. Bu söz, askerî ve stratejik olarak düşmana ümit ve üstünlük vermiştir. Demek ki, Türkiye devleti düşmanları karşısında zayıftır. Bu söz yalanlanmalıdır. Ve devlet gereğini yapmalıdır.
Yani şimdi, devletimizin kaderi kırlangıçlara mı kalmıştır? Eyvah!

Ben olsaydım, Amerika’nın YPG’ye gönderdiği silahları, daha yerine ulaşmadan imha ederdim. İncirlik’ten mi gönderildi, Akdeniz’den gemilerle mi geldi? Mutlaka o silahları Türkiye devleti daha Akdeniz’de iken, daha havada iken imha etmeliydi. Devletimiz bunu yapacak güçtedir. Ama ehil ellerde değildir. Bu durumda tam anlamıyla bir “kaht-ı rical” dönemi yaşamaktayız.

Devletimiz süratle devlet işlerini bilen, strateji ilmini bilen, ordunun sevk ve idaresini iyi bilen ehil ellere teslim edilmelidir.

Bu gidiş gidiş değildir. Bu kına başka kınaya benzemez.

Buradan bütün Türk milletine sesleniyorum. Herkes aklını başına alsın. Düşmanlarımız ciddidir, psikopattır, acımasızdır. Atom bombası atacak kadar gaddardır. Bundan öte köy var mı? Kiminle ittifak yaptığınızı lütfen iyi değerlendiriniz.

Bilesiniz ki;

Durum ciddidir.

Memleket elden gidiyor.

Vakit Geç olmuştur. Düşmana Aldanmayın!

Değerli dostlar,

Atatürk’e hakaret edenlerle ilgili bir yazı yazmak istemiyorum aslında. Belli ki bu programı yapanlar özellikle Atatürk’ün, devletin kurucusu olarak kabul edilemeyeceği ana fikrine dayanıyor. Halen ülkemizdeki iktidar sahipleri Cumhuriyet fikrine, üniter devlet fikrine kökten karşıdırlar. “Ne mutlu Türk’üm diyene” ifadesinin, “T.C.” ifadesinin, “Andımızın”, özellikle her yerden kaldırıldığını, Atatürk’ün heykellerinin, posterlerinin, tablolarının her yerden özellikle söküldüğünü biliyoruz. Çünkü yapılmak istenen şey T.C.’nin (cumhuriyetin yıkılarak) yerine yeni bir devlet kurulmasıdır. Bunu bilmeyen yoktur. Ak Parti camiasının hemen hemen bütünü bu konuda hemfikirdir. Yoksa blok olarak her seçimde silme oy verirler miydi bu partiye?

Bu konuda basit bir örnek vermek istiyorum.

Hanımlar kendi aralarında konuşurken bir AK Partili hanımın söylediği şey aynen şu: “Ben üzerinde Atatürk’ün resminin olduğu cumhuriyet altınını boynuma takmak istemiyorum”.

Başka bir söze gerek var mı?

Ancak, iktidar tarafından fikri iğfal edilen Türk Milleti’ne aşağıdaki açıklamayı yapmak istiyorum. Özellikle iktidar bu konuda yanlış yoldadır. Atatürk’le ilgili programlar özellikle yapılmaktadır. Aldanmayın.

 

 

Hiç düşündünüz mü?

1915 yılında Çanakkale’yi düşmana geçilmez yapmıştık. Çanakkale belki de dünya deniz savaşlarının en önemlisidir. Türkler Çanakkale’de büyük bir zafer kazanmıştır. Bunu dost düşman kimse inkâr edemez

Peki;

1915 yılında yenilerek geri çekilen düşman, 1919 yılında Çanakkale Boğazı’nı, Marmara Denizi’ni, geçerek. sallana sallana İstanbul’a nasıl gelmişti? Dolmabahçe önlerine nasıl demirlemişti? Biliyorsunuz, 55 parçadan müteşekkil düşman donanması Dolmabahçe Sarayı’nın önlerine demirlemişti. Bu gemiler İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan gemileriydi. Yunan Agamemnon gemisi bile vardı.

Ve Atatürk şu meşhur sözü o zaman söylemişti: “Geldikleri gibi giderler!”

Evet, düşman gemileri Dolmabahçe önlerine nasıl gelmişti? Hiç düşündünüz mü?

Özetleyeyim:

Ekim 1918 yılında Mondros Mütarekesi imzalanır. Mütarekeyi imzalayan heyet, İngiliz amirali Calthorpe’un centilmenliğine, nezaketine aldanır.

“Osmanlı İmparatorluğu I. Dünya Savaşı’nda yenildiğini anlayınca, Ekim 1918’de mütareke ister. Mütarekeyi imzalama görevi Hamidiye Kahramanı Hüseyin Rauf Orbay’a verilir. On günlük Bahriye Nazırı’dır.

Müttefikler adına mütarekeyi imzalamak için de İngiliz Akdeniz Filosu Başkomutanı Amiral Sir  Athur Calthrope seçilmiştir. (Okunuşu: Kaltrop)

İki düşman denizci 26 Ekim 1918 gecesi Limni Adası’nın Mondros limanında buluşurlar. Amiral Calthrope, Rauf Bey’i bir düşman gibi değil, saygıdeğer bir konuk olarak karşılar. Nazik, kibar ve konuksever görünür. Türk heyetini kumandan gemisinin kaptan köşkünde barındırır. Rauf Bey, “Bizi güvertede samimi bir tarzda kabul eden Amiral, istirahatımızı sağlamak maksadıyla, geminin kendisine mahsus mevkilerini bize ayırtmak centilmenliğini gösterdi” der. (Rauf Orbay’ın Hatıraları, Yakın Tarihimiz Cilt I, S. 210)

27 Ekim sabahı başlayan mütareke görüşmelerinde de İngiliz amiral, centilmenliğini sürdürür. Oldukça yumuşak görünür. Rauf Bey’e 24 maddelik bir anlaşma taslağı sunar İngilizler bunun ilk dört maddesiyle yetinebileceklerdi. Rauf Bey’in bundan haberi yoktu. Amiral Caltrhope, taslağı madde madde Türk heyetine kabul ettirmeye başlar. (Yani İngilizler, Türkler ilk dört maddeyi imzalarsa bu iş tamamdır, derler. Ama bizimkiler 24 maddeyi birden imzalarlar. Tabii ki, imzalanan bu anlaşmaya dayanarak on gün sonra vatan işgal edilir.MT)

Görüşmeler bir dikta havasından uzaktır. “Kayıtsız şartsız teslim” söz konusu edilmez. “Savaş suçlusu” gibi sözler de ağza alınmaz. Rauf Bey’in kuşkuları daha çok Yunan emelleri bakımındandır. Bu kuşkular giderilir. İngiliz amirali Türkleri yatıştırıcı sözler söyler. Yarım ağızla güvenceler verir. Rauf Bey, pek az değişiklikle 24 maddenin tümünü kabul eder. Beş oturumda görüşmeler tamamlanır. 30 Ekim 1918 günü Mondros Mütarekesi imzalanır.” Malta Sürgünleri, Bilal N. Şimşir.

Biliyorsunuz, Mondros Mütarekesi daha sonra yapılacak Sevr anlaşmasının ilk adımıdır. Tabii ki İngilizler tarafından anlaşma kötü niyetle yorumlanmış ve Mondros Mütarekesi Osmanlı Devleti’ne öldürücü darbeyi vurmuştur. Rauf Orbay bu kötü niyeti İngilizlerden hiç beklememiştir. Ama aldanmıştır işte! Caltrhope’u açık sözlü, dürüst, geniş görüşlü, anlayışlı” diye bilir. İmzadan üç gün sonra Yenigün Gazetesi’ne demeç verir. “Mondros Mütarekesi, Türklerin tarihleri boyunca imzaladıkları en muhteşem anlaşmadır!”

Hiç de öyle olmadı. On gün sonra bütün müttefik kuvvetler Anadolu’yu işgal etti. Çanakkale geçildi, İstanbul’a girildi. Kafkaslardan, Suriye’den, her taraftan Anadolu’ya girildi. Samsun’a bile asker çıkardılar.

Yani Hüseyin Rauf Orbay büyük hata yapmıştı. Düşmanını anlayamamıştı. Tanıyamamıştı. Halbuki askerdi. “Hamidiye kahramanı” idi. O, İngilizlerin Türkiye’yi yok etmeyeceğine inanır. İngilizlerin Türk düşmanı olmadığını sanır.

Yani düşmanını tanımaz. Aldanır.

Sonra düşmanı Anadolu’dan çıkarmak kime düşmüştü? Kuvay-ı Milliye’ye! Yani Mustafa Kemal’e!

İstanbul’daki İngiliz amiral, Padişah Vahdettin ve Osmanlı hükümetleri ile işbirliği yapar. Padişah Vahdettin, Tevfik Paşa Hükümeti ve Damat Ferit Paşa hükümeti artık işbirlikçidir.

Artık İngiliz Amiral, suçlu listeleri hazırlamaya başlar. Hemen hemen bütün ordu komutanlarının kendilerine teslim edilmesini ister.

Osmanlı hükümetleri, İngilizlerin tutuklanmasını istediği bütün komutanları tutuklar. İngilizler bunları Bekirağa Bölüğü’ne kapatır. Sonra bunların büyük bir kısmını (150 likler) Malta’ya sürgüne gönderilir.

Tutuklananlar arasındaki Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey, Beyazıt’ta idam edilmiştir.

Mustafa Kemal, İngilizlerin tutuklama kararından önce Anadolu’ya geçer. Erzurum’da Kâzım Karabekir’e şunu söyler. “Bölgemizde ne kadar İngiliz subay varsa tutuklayın”. 29 İngiliz subayı tutuklanmıştır. Çünkü Mustafa Kemal, İngilizlerin bütün komutanları, bütün vatanseverleri tutukladığını, Malta’ya sürdüğünü bilir.

Daha sonra bu tutuklu İngiliz subayları ile Malta’ya sürgüne gönderilen insanlar takas edilir.

İngilizlerin tutukladığı subayları ne ile suçladıklarını biliyor musunuz? Ermeni Kıyımı! 6. Ordu komutanı Ali İhsan Sabis Paşa, Medine kahramanı Fahrettin Paşa, Ermeni kıyımı yapmakla suçlanmışlardır.

Bu Ermeni kıyımı ile suçlama meselesi bu gün de size bir şey hatırlatıyor mu?

Biraz düşünün lütfen.

Yoksa sizler de İngilizlerin, Amerikalıların “centilmen” olduklarına mı inanıyorsunuz? Yoksa sizler de “ETRAK-İ BİİDRAK” misiniz?

Bugün Mondros Mütarekesi’nin şartlarından daha ağır şartlarda olduğumuzu düşünüyorum. Bu sorumluluk bizimdir. Aramızdan bu sorumluluğu yüklenecek, düşmanlarımızın gerçekten bize düşmanlık yaptıklarını anlayabilecek devlet adamı, yani yeni Mustafa Kemaller çıkması lazım.

Düşmanın aldatmasına aldanmayın.

Vakit çok geç olmuştur.

Uyarmak Vatan borcumdur.

 

 

Amerika Türkiye İttifakı 4

Ama Amerika yaptığımız ittifakı her zaman kendi lehine kullandı.

Kitapta bu konu ile değerlendirme kısmında aşağıdaki görüşleri yazmıştım.

Lütfen takip ediniz.

 

 

Hâlbuki biz ABD ile halis niyetlerle müttefik olduk. İttifak ise belirli kurallara göre yapılan bir anlaşma idi. ABD nasıl bir devletse, Türkiye Cumhuriyeti de bir devletti! İttifak, devletler arasında yapılmıştı. Ama ne hikmetse Türkiye Cumhuriyeti hiçbir zaman bu ittifaktan yararlanamadı, büyüyemedi, sorunlarını çözemedi. Çünkü Türkiye devletini idare edenlerin art niyeti yoktu. İttifak kurallarını düşünmediler. Amerika’nın bize faydası olacağını zannettiler. Öyle olmadı. Tarih bunu gösterdi. Üstelik sorunlar giderek büyüdü. İçinden çıkılamaz hale geldi. ABD müttefikimiz olduğu halde bize Kıbrıs’ta müdahale etti, ambargo koydu. PKK’yı destekledi. Bize karşı İsrail’i destekledi. Bizim tarihi bağlarımız olan bütün Orta Doğu ülkelerini dize getirdi. Afganistan’a girdi, Pakistan’a girdi. Şimdi İran’ı da zorlayarak bütün etrafımızı boşaltıp tam bir Haçlı saldırısı ile Türkiye Cumhuriyeti devletini bölmeye çalışıyor. 60 yıldır Türkiye Cumhuriyeti devletini idare edenlere sormak gerekmez mi? Bu nasıl bir ittifaktır!

Amerika Türkiye İttifakı 3

Türkiye ile Amerika ittifakının ne zaman ve nasıl başladığının kısa bir tarihçesini de vereyim.

Buyurunuz.

 

 

Amerika Birleşik Devletleri ile derin ilişkilerimiz şöyle başlar ve gelişir.

 

19 Mart 1945’te, II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra, Sovyetler Birliği Türkiye’ye nota verir ve toprak ister. Ayrıca 8 Ağus-tos 1946 yılında Boğazlarda üs ve ortak savunma ister.   Türkiye’ye bu notaların verildiği günlerde tesadüfen Amerikan Missiouri savaş gemisi İstanbul Boğazı’na gelir! O günlerde Amerika’da ölen Türk Büyükelçisi Münir Ertegün’ün cenazesini getirmiş olur. Bunun pratik manası, Sovyetler Birliği’nin taleplerine karşı ABD’nin Türkiye’ye destek vermiş olmasıdır. Gerçekte, bu taktik bir harekettir ve Türkiye’nin Batı ittifakına girmesini sağlamak için kurulan bir tuzaktır. Bu kararın, Yalta Konferansının perde arkası görüşmelerinde Rusya, ABD ve İngiltere tarafından alındığı görüşü vardır. Bu duruma göre Missiouri gemisinin Türkiye’ye gelmesi tesadüf değildir. Zaten, o günlerde yayın yapan ideolojik ağırlıklı basın organlarının Türk Amerikan ittifakından başka çaremizin olmadığı yolundaki yayınları bunu doğrulamaktadır. O günlerde “daha ne duruyoruz, Rusya dev gibi bir ülke, ağzını açınca bizi yutuverir. Rusya’ya karşı bizi destekleyen denizaşırı dostumuz ABD hazır ittifaka hazırken daha ne bekliyoruz” tarzında yayınlar yapılmaktadır.

 

Gerçekten de ABD aynı dönemde Türkiye ile ilgilenmiştir. Ve gerçekten de Missiouri gemisinin İstanbul Boğazı’na gelmesi tesadüf değildi. Nitekim hemen akabinde ABD Türkiye’ye yardım kararı aldı. Bu Marshall yardımı idi. 12 Mart 1947’de Truman Türkiye’ye 100 milyon dolar yardım için harekete geçti ve senatodan onay aldı. Türkiye’ye bir Amerikan filosu geldi. Daha sonra Türkiye Milletlerarası Kalkınma Teşkilatı’na girdi. Teşkilatın Türkiye merkezi açıldı. 1950 yılında Demokrat Parti iktidara geldi. Ve bir yıl sonra 20 Eylül 1951’de Türkiye’nin NATO’ya alınmasına karar verildi. 17 Ekim 1951 tarihinde Türkiye fiilen NATO’ya katıldı.

 

Ve böylece Türkiye tam anlamıyla ABD’nin yörüngesine girmiş oldu. Yalta konferansında alınan Türkiye’yi Batı ittifakına sokma kararı adım adım uygulandı.

 

O tarihlerden bu günlere kadar Türk Milleti hep ABD ile yattı ABD ile kalktı. Hayatımıza kot pantolonlar, süt tozları, kovboy filmleri o tarihlerde girdi.  Sağ ve sol kesimler ABD aleyhine gösteriler yaptılar. Amerika’nın bu yıkıcı etkisini anlayarak Amerikan aleyhtarlığı yapan nice yazarlarımız, düşünürlerimiz oldu. Gerçekten de ABD’nin ülkemiz üzerindeki etkisi büyük oldu. Milletimiz giderek dünyevileşti, alışkanlıklarımız değişti. Gençliğimiz sorumluluklarını öğrenemeden hayata atıldı. Ekonomimiz, eğitimimiz sanki bir gizli el vasıtasıyla bir o yana, bir bu yana savruldu durdu. Bir gizli el bizi sağ-sol çatış-malarına götürdü. Bir gizli el bizi Alevi-Sünni çatışmalarına sürükle-meye çalıştı. Bir gizli el bizi şimdi Türk-Kürt olarak ayrıştırmaya çalışıyor. Ve hala bu bela ile uğraşıyoruz.  Amerika’dan ithal Kürt açılımları, demokrasi açılımları ile hala mücadele etmeye çalışıyoruz. ABD bizim Güneydoğu problemimizi alevlendirmiştir. Türk ABD ilişkilerinin bütünü ancak ciltler dolusu kitaplarla anlatılabilir. 1950 yılından bu güne kadar süregelen ilişkilerimizin bir dökümantasyonu yapılırsa görülecektir ki, biz ABD karşısında ittifak kurallarının bütününün ABD’nin lehine işlediği bir tabi devlet olarak var olmuşuz. İttifak kuralları gerçekten de daima Amerika Birleşik Devletleri lehine işlemiştir.

Amerika Türkiye İttifakı 2

 

Değerli dostlar,

Türk Milleti’nin ABD ile ittifakı mümkün değildir. Bu düşünceyi 2010 yılında yazmıştım.

Kitaptan alıntıya devam ediyorum.

Türk milletinin ABD ile ittifakı mümkün değildir. Bunu söylerken ittifak yapılamaz anlamında söylemiyoruz elbette ki! İttifak zaten yapılmış. Ama bu ittifak içerisinde Türkiye devleti milli menfaatlerini koruyamaz. İtti-fakı kuran, sevk ve idare eden, inisiyatifi elinde bulunduran ABD olduğuna göre, Türkiye devletinin bu ittifakta tali bir ülke olarak kendi menfaatlerini koruması mümkün görünmemektedir. Bugüne kadar koruyamadığı da ortadadır. Bu sebeple Türk milleti bu ittifaktan vazgeçmelidir. İttifak kurallarına göre Türkiye’nin kendisinin kurup, yönetim ve organizasyonunu sevk ve idare edebileceği yeni bir ittifak kurması kaçınılmazdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin böyle bir ittifakı kurup, sevk ve idare edebilecek tarihi birikimi, devlet geleneği vardır.

 

ABD denizaşırı bir ülke olduğu için ülkemiz üzerinde uzun vadeli, kesin bir emperyal üstünlük kuramaz. Bugünkü gibi, dünyanın her tarafında olduğu gibi, bizim ülkemizde de etki alanı kurabilir. Dış politikaya, iç politikaya müdahale edebilir. Hükümetleri kontrol altına alabilir. Sivil toplum kuruluşları üzerinde etkili olabilir. Gürcistan’da, Kırgızistan’da olduğu gibi “turuncu devrimler” yapabilir. Geçmişte olduğu gibi, yurdumuzda meydana gelen ihtilalleri de sevk ve idare etmiş olabilir. Şu anda olduğu gibi, Türkiye devletini, kurduğu cunta ve Beşinci Kol Kuvvetleri ile kuşatma altına da almış olabilir. Ancak, ABD’nin bu tip etkilerinin hiç biri kalıcı olmaz, başarılı olamaz. Bir kara harekâtı ile etnografik yapıyı da değiştirerek Türk milletini imha etmeye, Türkiye devletini ortadan kaldırmaya yönelik genel bir harekât içinde bulunamaz. Terörü durduracağız bahanesi ile Orta Doğu ülkelerinin hemen hemen tümünde, hatta Afganistan ve Pakistan’da dahi varlık gösterebilir. Henüz sanayide ve ticarette kalkınmamış, her türlü yeraltı kaynaklarının bakir olduğu bu topraklara, bu zenginlikleri ele geçirmek, enerji kaynakları üzerine oturmak için müdahaleler edebilir. Orta Doğu ve Balkanlar’da birçok İsrailler oluşturmaya çalışabilir. Ama stratejik olarak ABD’nin asıl vatanından binlerce kilometre uzak olan bu topraklarda kalıcı olması mümkün değildir.  Zaten coğrafya dışlar ABD’yi. Tabiat dışlar!

 

Amerika Birleşik Devletleri’nin tarihi yenidir. Yukarıda kısa tarihçesi anlatılmıştır. Osmanlı Devleti zamanında da ilişkilerimizin bulunduğu bu ülke, İkinci Dünya Savaşı’nın galibi olarak dünya sahnesine çıkmıştır. Şu anda da dünyanın süper gücü olarak varlığını sürdür-mektedir. Sanayileşmiş, kalkınmış, halkları mağdur ama devlet olarak zengin, dünyanın her yerinden ilim adamlarını ülkesinde toplayan, aya gidebilen, birçok buluşu olan ve dünyanın her yerinde askeri üs bulunduran bu ülke ile ilişkilerimiz İkinci dünya Savaşı’ndan sonra önemli hale gelmiştir.

Amerika Türkiye İttifakı 1

Değerli dostlar,

 

Bugünkü haberlerde gördünüz. ABD YPG’ye ağır silahlar veriyor. Cumhurbaşkanı bu konuda haklı olarak ağır bir eleştiride bulundu.

Bu konuya açıklık getirmek için, ABD ittifakı ile ilgili olarak 2010 yılında yazdığım kitaptan aşağıdaki alıntıyı alarak sizlerle paylaşmak istiyorum. Herhalde bu konuda bilgiye ihtiyacı olanlar okuyacaktır.

Bu yazıyı kısa tutup, devamını ayrı bir başlık altında paylaşacağım.

Okunması dileği ile…

 

 

ABD İle Türk Milletinin İttifakı Mümkün Değildir:

 

NATO’nun içinde bulunmamız, yani ABD müttefiki olmamız sebebiyle önce bu Amerikan Batısı konusunu inceleyelim. Daha sonra asıl konu olan Avrupa Birliği (AB) ve dolayısı ile Avrupa kıtası ile olan ilişkilerimizi analiz edelim. Çünkü gerçekten de ABD ile ilişkilerimizi dirayetli bir devlet politikası ile istediğimiz rotada götürebiliriz. Türkiye devleti ciddi devlet politikası uyguladığında ABD ile ilişkilerini kendi menfaatlerini koruyarak sürdürebilir. ABD’ye, “buraya kadar!” diyebiliriz. Üslerini söküp atabiliriz. Stratejik olarak PKK ile ilişkisini kesebiliriz. Ermeni meselesindeki desteğini elimine edebiliriz. Ruhban okulu, Patrikhane ile ilgili girişimlerini boşa çıkarabiliriz. Mesela; Amerika’ya rağmen Kıbrıs harekâtını gerçekleştirdik. Eğer Türkiye devleti “devlet” olmaya karar verirse, ABD’nin bütün teşebbüslerini boşa çıkarabilir. Keza; ABD menfaatlerini teminat altına alınca de hepsini terk edip gidebilir. Bütün müttefiklerine dirsek çevirebilir. PKK’nın da, Ermenistan’ın da, Kürtlerin de ipini çekebilir.

 

ABD efsanesi; tarihi literatüre göre düşünülürse, yani tarih süresi esas alınırsa, henüz yenidir. Daha 200 yıl bile olmamıştır. Bugün bütün dünyada Amerikan Rüyasının sonu psikolojisi hâkimdir. Çünkü ABD Amerika’nın sonunun çok yakın olduğuna inanılmaktadır. Türkiye devletini idare edenler uyandığında, dünyadaki mazlum milletler uyandığında gerçekten Amerikan Rüyasının sonu gelecektir.

 

Ancak şu anda hala ABD’nin etkisi devam etmektedir. “Biz kendi meselelerimizi halletmez isek, başkası gelip halleder”[1] şeklindeki yaklaşım, bu etkinin devam etmekte olduğunu göstermektedir. Bu yaklaşım, özellikle Türk milletinin en yüce, en yüksek makam olarak baktığı; Han, Kağan, Sultan, Padişah, Hükümdar makamında bulunan kişiden gelince durum çok büyük ümitsizlik arz etmektedir. Böyle bir yaklaşım Türk milletinin büsbütün direnme gücünü kırar. Türk kavmini teslimiyet psikolojisine götürür. Bizim, tarihimizden öğrendiğimiz, ecdadımızdan miras kalan, medeniyetimizden, ailemizden aldığımız terbiye bu yönde değildir. Tarihçilere göre; Türkler, dünyayı idare etmek için yaratıldıkları şeklindeki temiz ve samimi bir inanca sahip millettir. Böyle bir milletin problemlerini başkaları “gelip çözerler” şeklinde devlet başkanı tarafından izahı bu sebeple çok manidardır. Velev ki bir kişi dahi kalsak, kendi problemlerimizi çözeriz. Bunun için en yakın tarihe, İstiklal Savaşı’na bakmak yeterlidir. Hatta daha da yakın bir örnek olarak, 1974 Kıbrıs harekâtını Amerika’ya rağmen yaptığımızı, buna kimsenin müdahale edemediğini, ambargoların bizi yıldıramadığını gösterebiliriz. Yine hatırlanacaktır; 1993 yılında yapılan Çelik harekâtı ile Türk ordusu, 35 bin askerle Amerika’nın hâkimiyet alanı olan Kuzey Irak’a girmiştir. Bu harekâta Amerika müdahale edememiştir.

 

Demek ki devlet irade gösterdiğinde ABD’yi bölgemizden uzaklaş-tırabilir. Ancak bunun için; önce Türk milletinin ABD ile ittifakının samimiyet temellerine dayanmadığını, Amerika’nın bizi hep aldattığını kabul edecek, karşı tavır koyacak, yeni dengeleri kuracak devlet adamlığı vasfına, becerisine, otoritesine sahip olan devlet adamları gerekir. Kaht-ı rical[2]  hala devam ediyorsa, gerçekten artık oturup problemlerimizi çözmek için başkalarını beklemeliyiz.

 

[1] Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün TBBM’DE yaptığı konuşma.

[2]Kahtı Rical, Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında zayıf devlet adamları için kullanılan tabir. Devlet adamı kıtlığı anlamına gelir.