Altını Çizdiğim Bir Bölüm Daha

Siyasetname’nin İkinci Fasıl kısmında (sayfa 15) bir bölümün daha altını çizmişim.

 

(Padişahların, Allah-ü Teala’nın Kendilerine Sunduğu Nimetlerin Kadrini Bilmelerine Dair.)

 

Nizamü’l-Mülk büyük bir devlet adamıdır. Vezirdir. Devrinin devlet idarelerinde gördüğü doğruları yanlışları not etmiştir. Bu notları paylaşmak gerekiyor. Belki bugünkü devlet adamlarına “kapak” olur. Birileri devleti adaletle idare etmeyi akıl eder.

 

Şöyle diyor Nizamü’l-Mülk: “Saltanat küfür ile devam bulur, amma zulüm ve gaddarlıkla payidar olmaz!

Rivayet olunmuştur ki; Yusuf Aleyhisselam bu dünyadan göçünce, onu atalarının civarına gömmek için İbrahim Aleyhisselamın türbesinin yanı başına getirdiler. Cebrail Aleyhisselam gelerek: “Durun, tutun onu tuttuğunuz yerde, burası onun mekânı değildir. Kıyamet günü hükmettiği saltanatın hesabını vermek zorundadır” dedi. Şu halde Yusuf peygamberin hali böyle olunca var sen diğerlerinin hal-i pür melallerini hesapla”

“Peygamber efendimizden şöylece nakledilir ki; “Bu cihanda halka idarecilik yapanlar, mahşer günü huzura elleri bağlı getirilirler. Şayet adil imiş ise, adalet onun ellerini çözüverir ve cennete ulaştırır. Yok eğer zalim imiş ise zulmü ellerini bağlar ve elleri boynundan zincire vurulmuş bir şekilde onu cehenneme götürür.”

Görülüyor ki; devleti idare edenlerin yerin altındaki hesapları müthiş olacaktır. Allah devlet adamlarımıza bunu anlama feraseti versin. Yemin edip de yeminlerine bile uymayan devlet adamlarını gördükçe insan dehşete kapılıyor. Acaba bu adamlar hesaplarını mahşerde nasıl verecekler? Allah, onların da yardımcısı olsun.

Amin!

Günümüzün Devlet Adamlarına Nizamü’l-Mülk’ün Nasihatı

Değerli dostlar,

 

Nizamü’l-Mülk’ün en önemli eseri olan Siyasetname’yi gençliğimde okumuştum. Bugün elime aldım ve karıştırdım. Okuduğum yıllarda bazı paragrafları önemli bulup satırların altlarını çizmişim. İyi ki çizmişim.

Eserin “Dördüncü Fasıl-Vezirlerin ve Mutemetlerin Hallerine Dair” bölümünde (sayfa 29) vezirin anlattığı ilginç bir hikâyeyi özetleyerek sizlere aktaracağım. Aynen yazmayacağım, çünkü çok uzun olur ve zaten sizler de okumazsınız!

Vezire göre, padişah, vezirleri ve mutemetleri görevlerini yerine getirip getirmediklerini gizlice ve sürekli denetlemelidir. (Bu olayın bugün kimlerle ilgili olduğunu, denetlenecek kişi ve kurumların kimler olduğunu elbette sizler daha iyi anlayacaksınız).

Hikâye bununla ilgilidir.

Hikâyede adı geçen Behram-ı Gür o zamanki padişahtır.

Rast Ruşen o zamanki vezirdir (başbakandır)

Padişah, bütün devlet işlerini çok güvendiği Rast Ruşen’e emanet eder. Padişah Behram’ı Gür, vezirine güvendiği için gayet rahattır. Özel hayatını keyifle yaşar. Gece gündüz içer, eğlenir ve ava çıkar.

Vezir (başbakan) Rast Ruşen, gerçekte halkı soyup soğana çevirmektedir. Vezir, adaleti ve asayişi sağlamak için kötüleri bertaraf etmek, iyilerden mal almak gerekir diye düşünür. Bu fikrini padişahın bir vekiline söyler. O vekil de kimi yakalarsa malını alır vezir de ondan rüşvet alır. Tabii ki vekil de kendi payını alır. Halka çok güzel kumpas kurmuşlardı.

Tabii ki sonra halk fakir düştü. Bütün zenginler, ileri gelenler yerlerinden yurtlarından oldular. Behram’ın (padişahın) hazinesinde para kalmadı. Memleket fakir düştü.

Ve bir gün geldi düşman ortaya çıktı. Düşmana karşı askeri teşvik etmek için, silah, cephane, teçhizat almak için hazinede bir kuruş para kalmamıştı. Padişah bunun sebebini öğrenmek istedi. Sordu soruşturdu, kimse veziri ele vermek istemedi. Çünkü ondan korkuyorlardı. Padişah bu yoksulluğun sebebini bir türlü anlayamıyordu.

Düşüncelere daldığı bir gün tahtına kurularak çöle doğru gitti. Epey gittikten sonra susadı. Uzakta bir duman gördü. Dumanın çıktığı yere gitti. Bir Kürt çobanın hanesine vardı. Yaklaştığında çobanın bir köpeği ağaca astığını gördü. Sebebini sordu. Sebebi çok ilginçti.

Kürt çobanın sürüsünden her gün koyunlar eksiliyordu. Çoban bunun sebebini bilmiyordu. Halbuki koyunlarını köpeğe teslim edip şehre gidiyordu. Köpek sürüyü otlatıp getiriyordu.

Kürt çoban gizlenerek olayı gözetlemeye başladı. Bir de baktı ki uzaktan bir kurt sürüye doğru geliyor. Kurtu gören köpek kuyruğunu sallayarak ona doğru koştu. Meğer köpekle kurt birbirlerine aşık olmuşlardı. İki hayvan aralarında aşk yaşadıktan sonra köpek çekilip gitti, kurt o arada bir koyunu kaptı ve oracıkta yedi. Çoban sürünün neden azaldığını anladı. Ve köpeği ceza olarak astı.

Çoban böylece durumu padişaha anlatmış oldu. Tabii ki gelen misafirin padişah olduğunu bilmiyordu.

Bu olay padişahı uyandırdı. Halkının fakirleşmesinin, devletin zayıflamasının da buna benzer bir sebebi olmalıydı. Onun da devleti teslim ettiği kişi veziriydi. (Sürünün köpeğe teslim edildiği gibi)

Padişah şehre dönünce vezirin tutukladığı, hapishanelere doldurduğu kişilerle ilgili ruznameleri istedi. Bütün ruznamelerde vezirin alçaklıklarını gördü. Burada padişah Behram-ı gür çok güzel bir ata sözü söylemektedir. “NAMA, ŞANA ALDANAN EKMEKTEN OLUR, EKMEĞİNE TÜKÜREN CANINDAN OLUR”

Tabii ki padişah, vezirinin (başbakanının) yalancı ve karanlık biri olduğunu anlar. Aklı başına gelir.

Behram, emir ve ekâbirini (bakanlarını, emrindekileri) huzuruna çağırır. Yüzünü vezire çevirerek şunları söyler: “Memlekete musallat ettiğin bu ne buhrandır? Askeri açlıktan kırmış, tebayı perişan eylemişsin. Sana askerin erzağını tam vaktinde ulaştırmanı, memleketi imardan geri durmamanı, raiyyetten hak olan dışında haraç almamanı, hazineyi dolu tutmanı emr-ü ferman buyurmadık mı? Şimdi baktığımda ne hazinede zırnık, ne askerde erzak kalmış ve halk aç bî-ilaç! Benim şarap ve av ile başım hoş olduğu için raiyyet ve halk işlerinden haberdar olmadığımı mı sandın? Zannettiğin gibi değildir.”

Sonra vezirin ayaklarına zincir vurdurup zindana attırır.

Halka veziri azlettiğini, bir daha ona devlet işi vermeyeceğini duyurur. Vezirin zulmüne uğrayanların çekinmeden, korkmadan dergaha gelmelerini, gasp edilmiş haklarını temin için şaha maruzatlarını arz etmelerini ilan eder.

Vezirin haksız yere zindana attırdığı mahkumların bazılarını çağırır ve dinler.

Birincisi şöyle dedi: Benim malı mülkü bol olan zengin bir kardeşim var idi. Rast Ruşen onu tutuklayıp bütün servetine el koyarak işkenceyle katletti. Vezire kardeşimi neden öldürdüğünü sorduğumda, kardeşimin şahın hasımlarıyla yazışmaları olduğunu söyledi. Davayı örtbas etmek için de beni zindana attı.

İkincisi şöyle dedi: Benim, Rast Ruşen’in (vezirin) ekili tarlasına komşu olan baba yadigârı mümbit mi mümbit bir bağım vardı. Bağım vezire pek cazip geldiği için onu satın almak istedi. Satmayacağımı duyunca “falancaların kızında gözün var, bir cürüm işledin!” iddiasıyla tevkif edip beni zindana attı.

Üçüncüsü şöyle dedi: Ben, sermayesi pek az olan bir tacirdim. İşim gereği  cihanın dört yanını dolaşır idim. Dolaştığım şehirlerde süs eşyaları ve ipek gibi hoşuma giden şeyler gördüğümde onu satın alır başka bimr şehre götürüp satardım. Bu şekilde kıt kanaat geçimimi sağlardım. Bir gün elime hasbelkader inciden bir gerdanlık geçti. Şehre geldiğimde onu satışa çıkardım. Bu haber vezirin kulağına gitti. Bir adamını yollayarak beni yanına çağırttı. O inci gerdanlığa alıcı olduğunu söyleyerek, hiçbir ödeme yapmaksızın el koyup hazinesine yolladı. Ödeme yapması için birkaç gün yanına uğradım. Ne inciyi, ne de bedelini vermeye yanaşmıyordu. Sabrım tükenmiş, umudumu yitirmeye başlamıştım. Bir gün yanına vararak; “Eğer o gerdanlığın sahibi olmak istiyorsanız emredin de ücretini versinler. Yok eğer istemiyorsanız bana iade edin” dedim. Söylediklerime hiçbir cevap vermedi. Oradan ayrılıp döndüğümde, evde beni bekleyen dört çavuşla karşılaştım. Bana; “Yürü, bizimle geliyorsun, vezir seni istiyor!” dediler. Gerdanlığın parasını verecek diye sevinçten içim içime sığmıyordu. Kalkıp geldiğimde Serhenkler beni tutup zincire vurdular. İşte bir buçuk yıldır bu zindandayım.

Dördüncüsü şöyle dedi: Ben falan diyarın reisi idim. Misafirlere, garibanlara ve ilim ehline kapım her zaman açıktı. Tanrının kullarına hizmette kusur etmezdim. Atalardan gördüğüm vech ile muhtaç ve fakirlere gücümün yettiğince hayır hasenatta bulunurdum. Malımdan, mülkümden temin ettiğim hasılatı cömertçe Allah’ın kulları için harcardım. Vezir, “Sen bir define bulmuşsun” iddiasıyla işkence edip beni zindana attı. Ben de varımı yoğumu yarı fiyatına satarak ona vermek zorunda kaldım. İşte dört yıldır bu zindandayım ve artık bir dirhemim bile yok.

Beşincisi şöyle dedi: Ben falanca kabile reisinin oğluyum. Vezir, mallarımızı müsadere ederek, pederimi kazığa vurdu. Beni de zindana attı. yedi yıldır zindanın kahrını çekmekteyim.

Altıncısı şöyle dedi: Ben bir askerim. Nice yıllar hükümdar babanızın hizmetinde bulunup onunla seferlere çıktım ve yıllar var ki siz şevketli efendimizin hizmetindeyim. Divanın bana nan-pare olarak tahsis ettiği ve onu işleyerek geçimimi sağladığım küçük bir tarlam vardı. Geçen yıl elime bundan bir şey geçmedi. Bu yıl ise vezire; “Efendim, bakacak çoluk çocuğum var, geçen yılki alacaklarım ödenmedi, emir buyurun versinler de bir kısmıyla ödenmesi gereken borçlarımı ödeyeyim, bir kısmını da evlatlarımın nafakası için ayırayım” diye rica ettim. Bana; “Askerlere ihtiyaç duymak için ufukta bir savaş ihtimali görünmüyor. Sen misüllü adamların (senin gibi adamların) şahın hizmetine olup olmaması fark etmez. Eğer ekmek parası lazım ise var git amelelik yap!” diye karşılık verdi. Ben de “Bu devlete onca hizmetim dokundu, benim amelelik yapmam değil, senin mülk idaresini öğrenmen gerekir. Kaldı ki benim kılıç  çalmadaki hünerim senin çalakaleminden yeğdir. Hale bak ki ben yeri gelir emrine amade olduğum padişah için kılıç üşürüp canımı feda ederim, sen yeri geliyor maaş günü ekmeğimizi bize çok görüp şahı hiçe sayıyorsun!” dedim. “Bilmez misin ki şahın nezdinde sen de ben gibi bir kulsun. Sana vezareti buyurmuş, bana savaşmayı. Bir farkla ki, benim boynum şahın fermanına kıldan ince ama senin ki değil. Ve dahi eğer padişahın işine ben yaramıyorsam sen hiç yaramazsın! Eğer padişahın benim ismimi muhasebe defterinden sildiyse bana göster! Yok, öğle değilse padişahın bizim için takdir ettiğini bize ulaştır (hakkımızı ver).

Vezir; “Yeter artık! Seni de padişahını da gözetip kollayan benim. Eğer ben olmayaydım akbabalar tez beri beyninizi dağıtıp yerlerdi!”

İki gün geçtikten sonra beni hapse yolladı. İşte şimdi dört ay oldu zindandayım.

Zindanda 700 den fazla mahpus vardı. Bunların ancak 20 tanesi katildi. Geri kalanı vezir hazretlerinin dünya malına tamahından ötürü haksız yere, gaddarca hapse attıklarından oluşuyordu. Ertesi gün padişahın fermanını işitip dergâha varan ahalinin haddi hesabı yoktu.

Hikâye bu minvalde biraz daha uzuyor. Tabii ki çobanı merak etmişsinizdir. Çobanı çağırtıyor, ona 700 koyun veriyor ve ondan vergi alınmamasını tembih ediyor.

Hikâyenin sonunda Nizamü’l-Mülk şöyle diyor:

Gelelim İskender kıssasına.

İskender’in Dârâ’ya galip gelmesinin hikmeti şu idi ki; Dârâ’nın veziri gizliden gizliye İskender ile işbirliği yapmaktaydı. Padişahın gafleti ve vezirin ihaneti Dârâ’nın sonunu getirdi.

Hikâyenin tabii ki hüküm sonucu var:

 

Binaenaleyh padişah her daim memurların ne yapıp eylediklerinden haberdar olup, tuttukları yolları, törelerini, yörelerini iyi bellese, bir kanunsuzlukları yahut haddi aşmaları durumunda bir dem görevde tutmayıp derhal azletse ve işledikleri cürüm mesabesinde, diğerlerine gözdağı vermek için, onları cezalandırsa gerektir. Ceza korkusundan ötürü hiç kimse içinde padişaha karşı en ufak  bir niyet besleyemez. Padişah mühim bir iş verdiği kişiye, haberi olmaksızın, hal ve hareketlerini teftiş için gözcü tayin etse gerektir.

Ve Aristoteles dahi Kral İskender’e böyle öğüt verdi: Etkin makamda görev yapan birini görevden azlettikten sonra, düşmanla gizlice işbirliği edip seni ortadan kaldırmaması için onu tekrar göreve atama.

Ve dahi Perviz böyle buyurdu: Dört kişinin kabahati es geçilmez.

  • Memlekete kast eden,
  • Memleketin haremine kast eden,
  • Sırları ifşa eden,
  • Dilde melikle (padişahla) bir, gönlünde melikin düşmanlarıyla iş tutup onların yolunu yolan bilenlerdir.

Melik işleri sıkı tutarsa ona hiçbir şey meçhul kalmaz.

 

Bugünler için ne güzel dersler vermiş, değil mi?

Sıkılmadan okuduğunuz için teşekkür ederim.

Okumuyorlar

Değerli dostlar,

Okuduğum”Makedonya 1900″kitabından ilginç bulduğum bir hikayeyi kısaca sizinle paylaşmak istiyorum.

Belki bir ders alan çıkar. Belki birileri okuyup öğrenerek bizimle tartışırlar. Belki birileri okuyup öğrenerek EVET veya HAYIR kararını verir. Bunu görürsem, anlarsam çok sevinirim.

Makedonya 1900 Necati Cumalı- “Uçak” hikâyesi.

Olay 1912 yıllarında Makedonya’da bir köyde geçer.

Yazarın babası hafızdır, dedesi hacıdır. Köyün saygın insanlarıdır.

Yazarı babası Makedonya’dan İstanbul’a okumaya göndermek ister. Köylü buna karşı gelir. “burada kalsın çiftçilik yapsın, bizim çocuklarımıza kötü örnek olmasın” derler.

Neticede yazar İstanbul’a okumaya gider.

Bir yaz tatili gelir. Arkadaşlarına İstanbul  hatıralarını anlatır. O zamanlar pek görülmemiş olan uçaktan bahseder. Arkadaşları bu uçak olayını babalarına anlatırlar. Tabii ki babaları o ana kadar hiç uçak görmemişlerdir.

Yazarı bir yerde yakalarlar ve bu uçak olayını sorarlar.

O da uçağı anlatır. Motorunu, gövdesini, kanatlarını, tekerlerini, pervanelerini anlatır. Fethi adında bir pilotun uçağı havada uçurduğunu anlatır.

Uçağı hiç görmemiş olan Müslüman köylüler inanmazlar. Buna itiraz ederler.

Ve şu konuşmaları yaparlar.

“Hiç uçar mıymış insan?”

“Kur’anda yazmaz!”

“Uçacak olsa Kur’anda yazardı!”

“A be bu Cebrail aleyhisselamla karıştırır neredeyse o Fethi Bey dediği adamı”

“İnsanın geleceğinde ne varsa Kur’anda yazar. Dünyanın kuruluşundan kıyamet gününe kadar ne olacaksa Peygamber Efendimiz söylemiş ümmetine. İnsan uçacak olsa onu da söylerdi. Beklemezdi, İbrahim Hafız, oğlunu İstanbul’a okumaya göndersin de o gelsin bize söylesin”

Yazar bütün bunları dinliyor ve şöyle devam ediyor.

“Reşit Efendi yine saplar gibi yere indirdi bastonunu.

“Tövbe tövbe! A be Müslüman çocuğu olmasan, bilmesen kim olduğunu, kâfir sanırdım seni. Büyük baban, burdan hacca gitti. Üç ay sürdü gitmesi gelmesi. Kimseye nasip olmadı onun erdiği sevaba ermek. İbrahim Hafız gibi, eliyle kaç Kur’an yazmış bir Müslümanın oğlusun. Yakışır mı senin ağzına bu yalanlar! Duymayayım bir daha böyle günaha girdiğini!”

“Beni azarlaya azarlaya çözüldüler yöremden. Yüzüme bakmadan dağıldılar, gittiler.

Oysa o günlerde her gün uçaklar üstüne yeni haberler doluydu gazeteler. Ellerine gazete almazlardı ki! Trablus Savaşı’nda İtalyanlar uçak kullanmışlardı daha on ay önce.

Arada üç ay geçti. Balkan Savaşı çıktı. Kasım ayında iki Yunan uçağı göründü Florina üsütünde. (Florina yaşadıkları köyün adı). Patlamalar kasabadan duyuldu.

Bir koşuşturmadır başladı Müslüman mahallesinde. DÜNYANIN SONU GELDİ. KIYAMET ALAMETİ. ALLAH’IN İŞİNE BURUNLARINI SOKAR BU GAVURLAR gibi sözlerle karşıladılar bu olayı. Anlattıklarımın doğru çıktığını söyleyen tek kişi olmadı aralarında. Bütün o yaşlı Müslümanlar, Allah’ın, insanları yerde yürümek için yarattığına, meleklere özenip de göklerde uçmaya kalkanları, göklerinin dinginliğini bozanları, bir gün nasıl olsa cezalandıracağına inanarak ömürlerini tamamladılar.”

 

Demek ki OKUMAK  gerekiyormuş. Okumadan, öğrenmeden, bu örnekteki Müslümanlar gibi yaşayan bugünkü dünya Müslümanları bu kafa ile giderlerse gerçekten Haçlıların önünde diz çökmeye mahkûm olurlar.

Bu durum bizim ülkemizdeki Müslümanlar için de geçerlidir. Ben de şahsen bu tür okumadan fikir yürüten insanlara çok sık rastlıyorum. Ya da sadece şu yukarıdaki şekilde hayatı anlayan vaazlardan dinledikleri ile hayata ve olaylara bakan insanlar olarak hayatlarını sürdüren, bir türlü ikna edemediğim insanlarla her gün karşılaşıyorum.

Ne diyorlardı: “insanın geleceğinde ne varsa Kur’anda yazar. Dünyanın kuruluşundan kıyamet gününe kadar ne olacaksa Peygamber Efendimiz söylemiş ümmetine!”

Tabii ki Müslümanları asıl uyaran ayetleri hiçbir zaman hatırlarına getirmiyorlardı.

“Yer yüzünde ve gökyüzünde ne varsa siz istifade edesiniz diye yarattım-Ayet”

Okusaydık, öğrenseydik, üretseydik bu durumlara düşmeyecektik elbette.

Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?

Okumuyorlar değerli dostlar, okumuyorlar.

 

 

 

İran’da Soluyor Çiçekler 7

 

Sen Bizim Ruhumuzsun Humeyni

 

Bizdeki devrimciler de İslam dini adına hareket ediyorlar. Olay siyasi ve demokratik bir mücadele gibi görünüyor, ama işin arka yüzünde büyük bir devrim hareketi, büyük bir rejim değişikliği amacı var.

Dünyadaki bütün devrim hareketlerinde devrimci liderler kitleleri adeta büyülerler. Humeyni de büyülemiş. “Sen bizim ruhumuzsun Humeyni” sloganı size bir şey hatırlatıyor mu? Demek ki kural aynı kural! Yapılmak istenen şey, halkı kullanarak devrim liderlerinin kendi amaçlarına ulaşması! Yani amaç DEVRİM. Devrim, topyekûn değişiklik demektir. Eski rejimin bir kâğıt gibi buruşturulup çöp sepetine atılması ve yerine yeni bir rejimin kurulması demektir.

Unutmayınız!

Ülkemizde de böylesine büyük bir devrim gerçekleştirilmek üzeredir. Aldatıcı taktiklere, sloganlara kanmamak lazım! Bizdeki liderler de “milletimizin tercihi ne ise biz onu yaparız” diyorlar. Kitleler bu sözlere bayılıyorlar. Bu kitle aynen Humeyni’nin devrimindeki İran halkının psikolojisi içindedir. Ne diyorlardı: “SEN BİZİM RUHUMUZSUN HUMEYNİ!”

Kitlelerin ayaklanması bütün devrim hareketlerinde aynı kurallarla sağlanır.

Aşağıdaki düşünceleri lütfen okuyunuz. Aradaki benzerlikleri görünüz, karşılaştırınız ve ibret alınız. Kararlarınızı ona göre veriniz. Ha! Eğer tercihiniz devrimcilerin istediği gibi ise onu da bilinçli olarak tercih ediniz. Çünkü aramızda hem devrimcilerden yana olduğunu söyleyen, hem de Cumhuriyet rejiminden, demokrasiden asla vazgeçmeyeceğini söyleyen kitleler vardır. Demek ki mesele anlaşılamamaktadır. O halde konuları okumak, dinlemek, öğrenmek ve ona göre karar vermek çok önemlidir.

(İran’da Soluyor Çiçekler, 92. Ve 93. Sayfalardan.)

“İslam dini Humeyni sayesinde yeni bir güç kazanıyor, yeri ve göğü, bu ve öteki dünyayı, içinde bulunduğumuz anı ve sonsuzluğu birbirine yaklaştırıyor. Ezilenler ve cahiller, bu her şeyi kapsayan gücün merkezini oluşturuyor ve bu yolla kendi benliklerini buluyor. Humeyni, bunların bilincini değil bilinçaltını, kafalarını değil ruhlarını harekete geçiriyor. Elindeler artık. Ruhlarını kaptırmışlar, akla gelebilecek her şeyi yapmaya hazırlar onun için. SEN BİZİM RUHUMUZSUN HUMEYNİ diye bağıranlar onun için ölmeye, şehit düşmeye hazırlar. Şah’ın ordusu ne yapsın bunlara karşı? Yürüyüşlerde göğüslerini açıp BİZE TÜFEK İŞLEMEZ diyerek tankların, makinelilerin üzerine yürüyen kitlelere karşı ne yapsın dünyanın en büyük ordusu? Ölü sayısı arttıkça şehit düşme heveslileri çoğalıyordu. KAN AKTIKÇA, Ölümden korkuları azalıyordu.”

 

Yazar, bir dostu ile konuşurken diyor ki: “Ya devrim olursa ne olacak? Mollalar Bahtiyar’dan (ABD’nin de desteklediği o zamanki İran başbakanı) daha mı iyi, daha mı çok özgürlük verecekler bize? Bu saçmalıklara sen de mi inanıyorsun? Mollalar İran gibi bir ülkeyi yönetemezler. Hele yalnız başlarına hiç! Bir zaman sonra ister istemez camilerine geri çekilecekler.”

Dostu yine soruyor: “Pekiyi, o zaman kim gelecek başa?”

“Halkımız!” diyor Behman Nirumand. “Halkımız ve halkımızın seçtiği milletvekilleri!”

Arkadaşı bu cevaba gülüyor ve şunları söylüyor.

“Dostum, beni güldürüyorsun. Halk dediğin kimdir? Sokaklarda avazı çıktığı kadar bağıran ve ay’da Ayetullah’ı gören bu kitleler kimi seçerler? Hiç bunu düşündün mü?”

Ne kadar benzer olaylar, değil mi?

İran’da Soluyor Çiçekler 6

 

 

Benim gördüklerimden anladığım şudur. Ülkemizde bir rejim değişikliği yaşanmak üzeredir. Böyle bir değişikliği Humeyni’nin İran’ı daha önce yaşadı. O zamanlar Humeyni’ye halkın verdiği önem olağanüstü idi. Humeyni’nin de kendi halkına güveni olağanüstü idi. Aşağıdaki yazıyı okursanız, şu anda bizde de benzer durumların yaşandığını hayretle göreceksiniz.

Belki günümüze dair dersler çıkaran olur diye kitaptan alıntılar yapmaya devam ediyorum.

Sayfa 89. Ve 92. Sayfalardan.

O zamanki ABD devlet başkanı Carter’a karşı bayağı kabadayı davranıyor Humeyni. Ve şunları söylüyor. Devamını da okuyunuz lütfen. Tabibi ki ABD o zaman da İran’a karşı kalleşçe davranıyor.

“Carter, bir yandan Şah’ın yakında ülkeyi terk edeceğine ilişkin garanti veriyor, diğer yandan da Ayetullah’ın askerî darbeyle gözünü korkutarak sesini çıkartmamasını istiyordu.

Humeyni’nin Carter’a yanıtı, tehditlerden ve tehlikeden sakınmadığını bir kez daha kanıtlıyor: Bahtiyar konusunda bize kendi yasalarımıza karşı gelmemizi öğütlüyorsunuz. Ben bu yanlışı yapsam bile halkımız hiçbir zaman yapmaz. Halkımız, monarşinin ve Pehlevî rejiminin boyunduruğundan kurtulmak için o kadar eziyet çekti ve o kadar can yitirdi ki, Şah’la uzlaşmaya kesinlikle razı gelemez. Şah’ı bir daha ülkeye sokmayacağız. Onun konseyini de istemiyoruz. Ülkemizin huzura ve asayişe kavuşmasını biz de istiyoruz. Ama Şah olduğu müddetçe bu olanak dışı!

Bize yardım etmek istiyorsanız ve ülkemizde kan dökülmesini istemiyorsanız, Şah’ın bir an önce gitmesini sağlayın ve Bahtiyar’ı desteklemeyin.

Darbeye gelelim. Ben de biraz önce Tahran’dan, bir askerî darbenin planlandığı ve çok kan döküleceği haberini aldım. İran halkını, Amerikan mallarını boykota çağırmam ve böylece Amerika’yı uyarmam öneriliyor, çünkü bu planda Amerika’nın parmağı varmış. Halkımızın iyiliğini istiyorsanız bu darbeyi engelleyiniz. Ayrıca, darbe yapılırsa halkımızı orduya karşı cihada da çağırmam öneriliyor. Askerî darbe, halkımızın da ABD’nin de çıkarlarına aykırıdır. Tekrar söylüyorum: İran’da huzur istiyorsanız, bunun tek yolu monarşinin kaldırılmasıdır. İran halkı kaderiyle başbaşa bırakılmalıdır. Halkın seçtiği bir hükümet işbaşına geçinceye kadar iktidarı elinde tutacak bir devrim konseyi kuracağım. İran’da bir askerî darbe, kimsenin denetleyemeyeceği bir patlamaya yol açar. Halkımız darbeden korkmaz. Ordu, aylardır halkımızı sindirmeye çalışıyor ama yine de huzur ve asayişi sağlayamadı. Ayrıca ordu gücünü yitirdi, çelişkiler içinde kıvranıyor. Saflarından çok kişi bize geçti. Yine de kan dökülmesini istemiyorum. Hazırlanan darbeyi engellemenizi salık veririm size.

Humeyni, dünyanın en güçlü devletine kafa tutarken tüm İran halkının ardında olduğunu biliyordu. Kitleler, onun kararlılığına, demir gibi iradesine ve boyun eğmemesine hayrandı. O, Allah’ın gönderdiği kurtarıcıları, Peygamberin halefi İmam’dı. Onun her ricası, Allah’ın emri, ağzından çıkan her söz Allah’ın sözü yerine geçiyordu. Özellikle mostofazinler (yani gecekondulular), baldırı çıplaklar, ezilenler, hor görülenler, sadece ve sadece Humeyni’nin onları yoksulluktan kurtarabileceğine inanıyorlardı. Kasetlerden sesini duyunca kendilerinden geçiyorlardı. Onun için ölmeye hazırdılar. Onlara göre Humeyni,  Allah’ın ta kendisi, özlem ve isteklerinin odak noktası, düşlerinin gerçekleşmesi demekti. Bir tek bu aziz, bu keskin bakışlarını göğe dikmiş, verdiği karardan bir daha dönmeyen bu yaşlı adam! Şah’a ve Şah’ın yanı sıra yurtiçindeki ve dışındaki irili ufaklı tüm şeytanlara haddini bildirebilirdi. Bir tek ona güvenleri vardı. Onun sayesinde bilinçlenmişler, insan olduklarını anlamışlardı.

Yüzbinlerce kişi bir akşam doğan ayda Humeyni’nin çehresini gördüklerini sanıyorlardı. Bir akşam Tahran’ın güneyindeki semtlerde dolaşırken, aya bakan ve Humeyni’yi gördüklerini iddia eden bir grup dilenci, niyet satıcısı ve delikanlı gördüm. Kendilerinden geçmişler, “Allah-u Ekber” getiriyorlardı. Yanlarında durarak ben de göğe bakmaya başladım.

Sen de görüyor musun diye soruyor biri bana. Sanki bir tansığa tanık olmuş gibi.

Evet, diyorum, GÖRÜYORUM”

Humeyni’ye karşı beslenen bu aşırı hayranlık, ileri gelen din adamlarını bile rahatsız etmeye başlıyor. Bir açıklama yaparak, aydaki çehrenin, devrim düşmanları, Siyonistler ve emperyalistlerin çıkarttığı bir söylentiden başka bir şey olmadığını duyuruyorlar. Ama pek çoğu, bu açıklamaya inanmıyor. Ayda ille önderlerinin nur yüzünü görmek istiyorlar.

Ve GÖRÜYORLAR DA…”

 

Evet, halkı büyüleyen yeni bir liderin gücü bu işte!

Umarım sizlere bir şeyler hatırlatmıştır.

 

Not: Devam edeceğim.

İran’da Soluyor Çiçekler 5

İran’da problem yaşanıyordu. Şah’ı devirip, yeni bir rejim kuracak devrimciler ortaya çıkmıştı.

Saddam Hüseyin Humeyni’nin politik etkinliklerini yasaklamış, Kuveyt de Humeyni’yi ülkeye sokmamıştı. Ani bir kararla Humeyni Paris’e uçmuştu.

Behman Nirumand şöyle diyor:

“Müslüman muhalefet önderinin, Hıristiyan dünyasının  göbeğine ve hele Paris gibi eğlence ve günahın vatanı diye bilinen bir kente kapağı atması, önceleri muhalefet sıralarında bir gaf olarak nitelendirildi. 

Humeyni İran’da bir rejim değişikliği faaliyetine girişmişti. Paris’te, her gün Farsça yayın yapan yabancı kökenli radyo istasyonları, Ayetullah’ın İran halkına doğrudan doğruya seslenmesini sağladılar.

Humeyni bu radyolara şöyle demeçler veriyordu:

“Ben bunu bütün dünya önünde söylemek için geldim. Milyonlarca masum canı, bu şeytanın elinden kurtaracağız. Cümle ezilmişler, tahkire uğramışlar, suistimal edilmişler ve aç bırakılmışlar, nihayet hürriyetlerine kavuşacaklardır. Bütün meşakkat çekmiş köylüler,canını dişine takıp çalışan işçiler, ayağı çıplak gecekondululular, işkence ve hakaret görmüş mahpuslar, malları elinden alınmış esnaflar, ezilmiş mektepli ve üniversiteli gençlerimiz ırkî ve dinî ekalliyetler hürriyetin tadını tadacaklardır. Gidin ve bütün dünyaya yeni bir asrın başladığını anlatın. Unutmayın ki, kim istibdada ve safahata karşı bu mukaddes savaşta ölürse şehit sayılır. Cennetin kapıları açıktır ona. Ebedî saadet beklemektedir onu. Korkmayın, mukavemetiniz kırılmasın. Allah sizinle beraberdir.” 

Humeyni, bu şekilde atakta iken, Şah Rıza Pehlevî kara kara düşünüyordu. Ne yapacağını, bu işin önüne nasıl geçeceğini bilmiyordu. Bir çıkar yol bulamıyordu. Bakanlarını, generallerini topluyor, herkesin fikrini soruyor. Ama kimse ne yapmak gerektiğini bilmiyordu.

(Bizim ülkemizde de şu anda benzer bir durum vardır. Ve bu değişikliğe karşı kimse ne yapacağını bilememektedir.)

Lütfen takip edin: 42. Sayfada Behman Nirumand şöyle anlatıyor:

“Majeste hazretleri, bu iş böyle gitmez, dedi başbakan. Sıkıyönetimin bize yararından çok zararı oldu. Halk iyice zıvanadan çıktı. Mutlaka bir şeyler yapmalıyız. 

Çok doğru diye onayladı Şah. Sıkıyönetim dişsiz bir aslan gibi. Bize hiç yararı olmadı. Ne yapsak ki? Bir şeyler önerin! Halkın öfkesini bastırmak için aramızdan bir kaç kişiyi mahkeme önüne çıkarmalı. Halk böyle şeyler istiyor, dedi Eğitim ve Yüksek Öğretim Bakanı. Çok doğru, diyerek Devlet Bakanı da bu görüşe katıldı. Halkın gözünden düşmüş birkaç sorumludan hesap sorulmalı. Bu, halkı yatıştırır. 

Sayın Bakan,bu öneriyle bindiğiniz dalı kesmiyor musunuz diye karıştı Gizli İstihbarat Şefi. Orada bulunan herkes, bu şakada bir gerçek payı olabileceğini düşünmeden kahkahayı bastı. 

Bütün oyun mollaların başının altından çıkıyor dedi Kara Kuvvetleri Komutanı. Bu mollar pek para canlısı olur. Parayla gönüllerini alırız. Majesteleri elime yeterince para verirse ben bu sorunu 48 saat içinde çözerim. 

“Önerilerinizi dinledim, dedi Şah. Önce bir düşüneyim, son kararımı önümüzdeki günlerde size bildireceğim. 

Bu oturumdan sonra çaresizliği öncekinden bir kat daha artmıştı.”

Evet, Şah çaresizdi.

“Bu arada BBC, neredeyse dış muhalefetle isyancılar arasında koordinatör rolünü üstlenmişti. Günde iki kez birer saat, en son gelişmeleri duyuruyor ve Humeyni’nin talimatlarını halka naklediyordu. Bu sıralarda BBC’yi, Tahran Radyosu’ndan çok daha fazla dinleyici izliyordu. İç savaşın koordinasyonundaki önemi küçümsenemeyen BBC’nin bu tutumunu bazı gözlemciler, İran’daki ayaklanmanın Londra tarafından desteklenmesine yoruyordu. İngiltere’nin İran büyükelçisi, Şah’ı ziyaretlerinde bu yollu kuşkuları gidermek için çaba göstermek zorunda kalıyordu.

Ben bu sava inanmıyorum. İngiltere, kendi çıkarları açısından Şah’tan daha iyisini bulamazdı.” 

Humeyni’nin Paris’e yerleşmesi, yurt dışındaki kamu oyunu etkileme bakımından da yerinde bir karardı. O ana kadar adı bile bilinmeyen bir hoca, böylelikle bir gün için dünya çapında üne kavuştu. ”

Ruhanî önder, Neauphle-leChateau’daki bir evin bahçesinde, elma ağacının altında bir Acem halısı üzerinde oturuyordu. Yüzlerce çömezi önünde diz çökmüştü. Ve bu saygıdeğer evliya, beyaz sakalıyla, başında kara sarığıyla, omuzlarında geniş harmanisiyle, ciddî ve insanın içine işleyen gözlerini çevresinde toplananların başı üzerinden göğe yöneltiyor ve işaret parmağıyla göğü göstererek, Allah’ın iradesini kullarına iletiyordu. Allah’ın vekilinin sözlerini kaçırmamak için herkes onun yanında cüce gibi kalıyordu. Onun çekiciliği yanında herkes soluk kalıyordu. Işığı, ilmi ve inancı simgeliyordu o. İnsanlığı kurtaracak Mesih’ti o. Yeni bir çağın doğuşunu muştulayan bu adamın yüzünü görmek, elini öpmek, sözlerini ve öğütlerini dinlemek için dünyanın dört bucağından İranlılar ve tüm Müslüman dünyası akın akın Neauphle le Chateau’ya geliyordu. Her gün gün doğarken, öğlen vakti ve bir de gün batımında Ayetullah namaz kılmak için bahçeye çıkıyordu. Cemaati, ardından gelerek yere diz çöküyor, alınlarını toprağa dayayarak evliyanın okuduğu duaları tekrarlıyorlardı. Humeyni “Allahu Ekber-Allah büyüktür” diye söze başlayıp, konuşmasına şöyle devam ediyordu. Allah’ın adaleti yakında yerine gelecektir. Şah denilen bu şeytanın uşağı, başımıza cürüm ve bela getirdi. Bir sülük gibi gençlerimizin kanını emdi ve onların kanıyla kendini, ailesini besledi. Ona acımak yok artık. O ve maiyeti, Allah’ın gazabından kurtulamayacaklardır”

 

Bütün bunlardan sadece bir şeyin anlaşılması gerekiyor. Humeyni, ülkesinde bir rejim değişikliği yapmak için harekete geçti. Bu değişikliğin adı İslam şeriatı idi. Düzeni İslam şeriatına uygun bir şekilde yeniden kurmak istiyordu.

Halkı yanına çekmek için bir büyük düşman seçmişti. Şah!

Halka yeni bir ülkü veriyordu, İslam.

Devletleri değiştirmek, rejimleri yıkmak için harekete geçen kuvvetlerin bu iki şeye mutlaka ihtiyaçları vardır. Halen bizim ülkemizde de buna benzer bir değişiklik dönemi yaşanmaktadır. Ve bakınız etrafınıza, mutlak surette rejimi değiştirmek isteyen devrimciler buna benzer iki stratejik unsuru kullanmaktadır. Ortak bir düşman vardır ve getirilmek istenen bir düzen vardır.

Bizdeki tartışmaları sadece anayasa değişikliği açısından değerlendirmek yanlıştır. Anayasa değişikliği bu işin sadece kılıfıdır. Asıl olan rejim değişikliğidir. Bunu gözden uzak tutmamak lazım. Tabii ki devrimciler şimdilik halkı tedirgin etmemek için işi basite indirgeyip “anayasa değişikliği” diye sunmaktadırlar. Hayır! Rejim tümden değişecektir. Yeni değişikliği kabul edip etmeme, yeni rejim altında yaşamayı kabul edip etmeme konusunda Müslüman Türk milleti karar vermelidir.

Bunun için işi iyi takip etmek gerekmektedir.

İran’da solan çiçeklerin Türkiye’de de solmaması için içinde bulunduğumuz şartları iyi değerlendirmeliyiz.

 

 

İran’da Soluyor Çiçekler 4

 

Humeyni

1963 yılındaki ayaklanmalar sebebiyle Humeyni tutuklanmış ve dokuz ay yargılanmadan hapis yatmıştı. Bu dokuz ay boyunca politikaya karışmaması için kendisine telkinde bulunuldu. Gizli istihbaratın o zamanki şefi Pakravan, “Ayetullah, politika pis bir iştir. Yalan, dolan, alçaklık ve yaltaklık gerektirir. Siz böyle işleri bize bırakın, ellerinizi kirletmeyin” demiş.  Humeyni ise; “İslamiyet, politikadan başka bir şey değildir” diyerek karşılık vermiş.

Hapisten çıktıktan sonra vaazlarına devam etti ve rejime saldırmaya devam etti. “İman sahiplerini” direnişe çağırdı. Taraftarları çoğaldı. Bu durumda rejim, Humeyni’nin tehlikeli olduğunu anladı, onu önce Türkiye’ye ve sonra da Irak’a, Şiilerin merkezi olan Necef’e sürdü.

Behman Niruland şöyle diyor:

“Biz solcular, en çok Humeyni’nin boyun eğmez, radikal tutumunu beğeniyorduk. Ne hatırı sayır din adamları, ne de ünlü politikacılar arasında hiç kimse o zamana kadar Şah rejiminin yıkılmasını isteyecek yürekliliği gösterememişti. Tüm haklar elinden alınmış kitleler, ayağı yalın, başı çıplaklar, solcular ve aydınlar, en önemlisi İran halkının yüzde altmışını oluşturan gençler, radikalizme eğilim gösterdikleri için, Humeyni durumunu pekiştirip ılımlı politik güçleri de devrimin kasırgası içine çekebildi. Bu kasırgaya ayak uyduramayanlar vatan haini, karşı devrimci ve Şah ajanı diye damgalandı. Humeyni’nin kararlılığı tüm kuşkuları ortadan kaldırdı ve kimseye oturup düşünme zamanı bırakmadı. Hulk, o8na bu kararlılığı yüzünden şükran borçluydu. Nihayet ortaya ybir adam çıkıp da kitleleri düşünme külfetinden kurtarıyor, onlara yol gösterip ne yapmaları gerektiğini söylüyordu. Ona güvenmeyip de kime güvenilecekti ki! O ki, halkı Şah’ın boyunduruğundan kurtarabilecek tek adam. Allah tarafından gönderilmiş bir evliyadır. Gösterdiği yoldan gitmek yeterdi. Ve gitti gösterdiği yoldan tüm halk, tüm aşağılanamışlar, köleleştirilmişler, hakları elinden alınmışlar.”

“Birkaç hafta içinde Humeyni’nin el bildirileri ve kasetleri tüm ülkeyi kapladı. O, halkın sırtını pekiştiriyor, Şah’a ve devlet gücüne olan nefretlerini körüklüyor, ölürlerse cennete gideceklerini vadediyordu.”

Aşağıdaki paragrafı çok önemli buluyorum. Sizler de iyi düşünün lütfen.

“HUMEYNİ’NİN AMACI, BİR TEK ŞAH’I DEVİRMEK DEĞİLDİ. İKTİDARI ELİNE GEÇİRİP MİLYONLARCA HALKI TEK BAŞINA YÖNETMEK İSTİYORDU. AMA BAŞLANGIÇTE ASIL AMACINI GİZLEDİ. GÖZÜ İKİTİDAR HIRSIYLA DÖNMÜŞ OLMASINA KARŞIN, TAKTİK GEREKİ BUNU HİÇ BELLİ ETMEDİ. BELLİ ETSEYDİ HİÇ KİMSE YÜZÜNE BİLE MAKMAZDI.”

Solcular Humeyni hareketini aslında kuşku ile karşılıyorlarmış ama onlar da büyük hata yapmışlar. Şah’ın devrilmesi ortak paydasında Humeyni onları da aldatmış.

Solcuların arasında bir toplantıda şu konuşma geçer.

“Şu anda en önemlisi Şah’ı devirmek. Onun işini bitince Humeyni’yi ortadan kaldırmak çocuk oyuncağı.”

Bir diğer solcu buna şu cevabı veriyor:

“Yanılıyorsun, bu böyle giderse kitlelerin bu ihtiyara olan hayranlığı aynı hızla artmaya devam ederse, o da halkın gözdeki, Allah’ın elçisi ve peygamberin temsilcisi olarak iktidar koltuğuna oturursa, onu bir daha oradan indirinceye kadar yıllar geçer. Bu da bizim için pek hayırlı olmaz.”

 

Bu gelişmeler sizlere bir çağrışım yapıyor mu?

 

İranda Soluyor Çiçekler 3

 

 

Bilinmeyen bir şey değil. Humeyni Fransa’da oturuyor, İran’da devrim yapmaya çalışıyordu. Bu devrimin temeli, nasıl olmuşsa olmuş, atılmıştı. Artık Şah gidiciydi. İran’da ruhanî liderler, yani din adamları büyük bir devrimi gerçekleştirmek üzere harekete geçmişlerdi. “Göklerden gelen kuvvet” Humeyni olmalıydı.

Behman Nirumand kitabın 18. Sayfasında şöyle diyor:

“…son yıllarda büyüyen orta tabaka, ekonomik bakımdan kötü değil de, iyi bir durumda oldukları için İran’daki devrimde önemli bir rol oynamışlardır. Orta direğin düzelen ekonomik durumu, bilinçlenmesine ve devletin baskısından kurtulup, politik kararlarda söz hakkı istemesine neden olmuştu.”

Tabii ki, Şah’ı devirmek için grevler başlamıştı. 1977 Eylül ayında Raşt kentinde çöpçüler greve başladılar. 54 hakim, adaletin özekliğini, parlamento seçimlerinin yapılmasını ve partilerin serbest bırakılmasını istediler. Çok büyük olaylar olmaya başladı. Devletin bütün kurumları hareketlendi.

Gelişen büyük kargaşalıklar karşısında Şah Rıza Pehlevî inanılmaz bir sabır gösteriyordu. Ayaklanmaların yayıldığı bir sırada Şah tuttu Amerika’ya gitti.

Şah karşıtı hareketlere İran’daki solcular da destek vermeye başladılar. Çünkü Şah ancak böyle düşürülebilirdi. İran solu, Humeyni’nin devrim hareketine destek verdi. Kesin netice bu idi. Şah’ın elinde 400 bin kişilik bir güçlü ordu vardı. Ama bu ordu bile artık ayaklanmayı durduramazdı. Mollalarla birlikte solcularda gelişen devrim hareketlerinden memnun görünüyorlardı.

O zamanın güçlü bir gazetesinde Humeyni aleyhtarı bir yazı çıktı. Bu yazı bardağı taşıran son damla oldu. Humeyni taraftarı onbinlerce kişi sokaklara döküldü “ve rejimden İslamiyet’e ve ruhanî önderlere yapılan bu hakaretleri geri almasını istedi”. Rejim hata yaptı. Humeyni hakkındaki hakaretleri geri almadı ve yürüyüşleri bastırmak için askerler ve polisler gönderildi. Kalabalığın üzerine ateş açıldı. 200 civarında insan öldü. Bu olay ayaklanmayı son kertesine getirdi.

Artık bu saatten sonra ayaklanmalar daha ciddî bir boyut kazanacak ve Şah rejimi ciddî bir şekilde tehlikeye girmiş olacaktı.

 

 

İran’da Soluyor Çiçekler 2

 

Behman Nirumand İran’da sol bir örgüt mensubudur. Ve İran’da emperyalist Şah rejiminin değişmesi için mücadele etmektedir. Şah’ın devrilmesi için kendilerinin bir şey yapamadığını ama nereden geldiği belli olmayan bir halk hareketinin kendiliğinden başlamasına başlangıçta memnun olurlar..

Bu durumu şöyle izah ediyor:

“Ve tam benim umutsuzluğum son kertesine ulaşıp çıkmaz sokakta olduğumuz bilincime yerleşmeye başlarken, kendiliğinden ve sanki gökten inercesine bir yıl sonra tarihe en büyük halk ayaklanması diye geçecek bir hareket başladı.

Ne kadar sevinmiştik!

Fikirlerimize ve ereklerimize sıkı sıkı sarılmamız boşuna değilmiş demek! En sonunda beklediğimiz gün gelmişti. En sonunda ayaklarımızı sağlamca yere basıp İran’ın tarihinde yeni birm çağın doğuşunu muştulayabilecektik!”

İran’da halk bir yerlerden gelen esintiyle Şah rejimini protesto etmeye başlamıştı. 6 Ağustos 1977’de çarşı esnaflarının yürüyüşünde ilk kez “kahrolsun Şah rejimi” sloganı atılmıştı.

Şah rejimi gerçekten halkı bezdirmiş. Korkunç bir baskı uygulamış. Nereden geldiği belli olmayan halk ayaklanmasının başladığı zamana kadar kimse Şah’a karşı ağzını bile açamamış.

“Göklerden gelen!” halk hareketinin başladığı zamana kadar tabii…

Devamını yazacağım.  Çok ilginç bulacağınıza inanıyorum.

Bizim ülkemizde çiçeklerin solmaması dileği ile.

İran’da Soluyor Çiçekler 1

 

İran’da Soluyor Çiçekler, 1987 yılında Belge yayınları arasında çıkan bir kitap.

Bu kitabı ülkemizin bu günlerini anlamak için çok önemli buluyorum. Bir daha, bir daha okumak istiyorum. Size de bazı bölümleri ile ilgili bilgiler vereceğim.

Kitap, Humeyni devriminin İran’da hayatı nasıl adım adım solgunlaştırdığını anlatmış.

İran’da Soluyor Çiçekler!

Çok anlamlı, değil mi?

Kitap, Humeyni’nin İran’da yaptığı devrimi anlatıyor. Yazarı Behman Nirumand. 1987 yılında çıkmış. Çeviren Kemal Kurt! Kemal Kurt, kitabın sonunda yazarla birkaç sayfalık bir mülakat da yapmış. O mülakatla ilgili de size bilgi vereceğim.

Behman Nirumand solcu bir kişi. Berlin’de felsefe, Alman ve Fars Dili-Edebiyatı öğrenimi görmüş. Şah rejimine karşı faaliyetlerde bulunduğu için SAVAK (İran istihbarat örgütü) korkusundan Almanya’ya kaçmış. Almanya’da uzun yıllar kalmış. Ve ülkesini özlemiş. Özlemini aşağıdaki satırlarla dile getirmiş. Bu müthiş bir vatan özlemiydi! Etkilendim. Ben de olsaydım aynı duyguları taşırdım. Şimdi onun vatan özlemini dile getirdiği aşağıdaki satırlarını sizinle paylaşacağım. Daha sonraki yazılarımda da kitaptan özetler paylaşacağım.

 

İran’da Soluyor Çiçekler

Sayfa, 5-6-7

“Buna mutlaka bir çare bulmalıydım. Gazetelere abone oldu, kitaplar, fotoğraflar ve hatta Tahran’ın en yeni haritalarını getirttim, her gün Tahra radyosunu dinliyor ve her yeni gelene yeni yapıları ve ne gibi değişikliklerin olduğunu soruyordum. Neredeyse her gece Tahran’da olduğumun düşünü görüyordum. Çocukluğumu geçirdiğim evdeydim. Önünde bahçesi, içinde kırmızı ve siyah balıkların yüzdüğü bir havuzu olan iki katlı bir evdi bu. Havuza çepeçevre çiçekler dikilmişti. Aralarında ilkbaharda huni gibi kırmızı çiçek açan8, sonbahara kadar da yemişlerinin olgunlaşmasıyla uğraşan bir nar ağacının da bulunduğu birkaç meyve ağacı vardı bahçede. Ailemiz, en çok boyu evin çatısını aşan bir kavakla övünüyordu. Kaç kez diğer çocuklarla bu ağacın tepesine tırmanmıştım! En üstteki dallarından komşumuzun evini görebiliyor ve yazın, okullar kapalıyken, komşumuzun iki kızını yüzerken gözetleyebiliyorduk

Bu evin ve diğer çocuklarla hırsız-polis oynadığım çevredeki cadde ve dar sokakların düşünü görüyordum. O zamanlar taksilerden başka faytonlar da vardı bizim orada. Sürücüsüne belli etmeden faytonun arkasına biner, oı bizi görüp de kamçısıyla küfür ederek kovuncaya kadar bir müddet böyle giderdik.

Kentin kuzeyindeki dağları düşünü görüyorum. Susuzluğumu giderecek bir kaynak suyu buluncaya kadar kayalıklara tırmanır, karşıma bir çağlayan çıkarsa soyunup suyun altında yıkanır, serinlerdim. Yüksek bir kayanın üzerine oturur, kenti uzaktan seyrederek hafif bir meltemin nağmeleri eşliğinde bir tek vadideki köpeklerin havlamasıyla bozulan bu hoş sessizliğin tadını çıkarırdım.

Ama düşlerim ne kadar güzel başlarsa başlasın bir karabasanla sona eriyordu. Nerede olursam olayım, dağlarda, sokaklarda veya evimizde, izleniyordum. Gizli istihbarat örgütünü memurları beni tutukluyordu. Hapishaneye götürülüyor, korku ve kan ter içinde uyanıp da güvenlik içinde olduğumun sevincini duyuncaya kadar işkence ediliyordum.

Bu sürgündeki yaşam ne zaman sona erecek diye sorup duruyordum kendi kendime.”