Siz de Olsaydınız Üzülür Müydünüz Acaba?
Anlatacağım olay bir hikâye değil.
Bugünlerde “Devlet-i Aliyye Teşrifatçıbaşısı Ahmet Ağa’nın Viyana Kuşatması Günlüğü Notları-Richard F. Kreutel/Esat N. Erendor” kitabını okudum. Duygu ve düşüncelerimi paylaşmayı bir vatan görevi bildim. II. Viyana Kuşatması ’nın hüzün verici bir mağlubiyetle sonuçlandığını hepimiz biliyoruz. Ama bu denli, orada, sahada yaşananları birebir okuyup da kahrolmamak, sanki bugün olmuş gibi üzülmemek elde değil. Bu mağlubiyetin asıl sebebinin kesinlikle insan unsuru olduğunu peşinen söylemeliyim. “İslam Ordusu” sanki Viyana’ya ticaret yapmaya gitmiş gibi davranmış. Yazının sonunda okuyacaksınız, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa bile elli kuruşa 2500 koyun almış. Ve tabii ki daha neler neler… Günlükleri yazan Ahmet Ağa olayları günü gününe açıkça yazmış. Başka söze hacet yok.
Hâlbuki Merzifonlu büyük bir kumandandı. Bir krala yazdığı mektupta “Yedi ve dokuz kral sakalımızdan bir kıl koparamamışlardır. İnşallah daima böyle olacak ve devletimiz dünya durdukça duracaktır” demiştir. Ama işte insan unsuru bu! Aldanır mı, aldanır.
Günlüklerden başlayarak büyük hezimetin nasıl geldiğini tarih sırasına göre sizlere aktarmaya çalışacağım.
Ahmet Ağa, hiçbir şekilde “Türk” kelimesini ağzına almıyor, sürekli “İslam askeri” diyor “Türk Ordusu” demiyor. Savaşın bir din savaşı olduğunu vurguluyor. Düşmandan sürekli din düşmanları, gâvurlar, batıl dinli halk vs. diye bahsediyor. Stratejik kelimeleri asla kullanmıyor.
Hâlbuki bütün dünya biliyor ki bu ordu Türk Ordusu’dur. (Bu gelen Türk Ordusudur Ya Rabbi!) demiş ya şair. Ne hikmetse devletin aklı o zamandan beri böyle işliyor. Bugün de “Türk” demekten nedense imtina ediliyor. Anlaşılır gibi değil.
12 Temmuz tarihli günlüğünde: “Her şeye gücü yeten Allah’a şükürler olsun, zaferin her gün yeni bir belirtisini gösteriyor. Din düşmanlarının yenilgisi ve yok edilmesi gün ışığı gibi açık ve seçik bir gerçek olarak belli oluyor” diyor.
13 Temmuz günlüğünde (sayfa 23) “Aynı yol üzerinde yine ırmak kıyısında yüksek duvarlı bir bahçe bulunuyordu. Kayzer’in dinlenme ve eğlenme bahçesiymiş. Bir benzerini daha kimse görmemiştir. İçinde meyvelerin her çeşidi, çiçeklerin türlü türlüsü vardır. Hepsi ateşe verilip yakıldı ve yerle bir edildi.” Notunu düşüyor.
- sayfada şöyle diyor: “Yanık’tan Viyana’ya yirmi dört saatlik yoldu. Altı günlük yürüyüşle aşıldı. Bu altı günlük yürüyüş sırasında geçilen yerler öylesine bayındır, öylesine refah içindeydi ki tasvir etmeye insanın gücü yetmez. Fakat bir zamanlar Saba ülkesinin tufanla yok edilmesi gibi şimdi de bu batıl dinli halkın üzerine ateşten bir sel boşalmış bulunuyordu. Topraklarının verimli oluşundan dolayı Saba Krallığına nasıl “Bahçeler Ülkesi” denilmişse, tarıma elverişli bereketli toprakları ve rüzgârlarda dalgalanan uçsuz bucaksız ekin tarlalarıyla buraya da “Bahçeler Ülkesi” ve “Ekin tarlaları Ülkesi” denilebilirdi. İslam askeri bunların üzerinden geçti. Atlarına yedirip ateşe verdi. Ama yine de her tarafta ekinler denizler gibi dalgalanıp durmaktaydı. Buralardaki bağlar öyle bakımlı ve üzümleri öylesine boldu ki bunlarla İstanbul dolaylarındaki bağları karşılaştırmak bile mümkün olamazdı. Bahçeler baştanbaşa türlü meyvelerle doluydu. Bütün köyler ve kasabalar bir düzene göre kurulmuştu. (…) Saraylar öyle sağlam, öyle güzel yapılmış ve öyle nakışlarla süslenmişti ki Çin pagodalarından hiçbir farkı yoktu. En yoksul gâvurun evi bile İstanbul’daki Bey konaklarından daha alımlıydı. Çoğunun içi somaki mermerle döşenmiş, duvarları tuğlayla yapılmış, çatıları kiremitle örtülmüş ve her yanı türlü sanatkârane nakışlarla süslenmişti.”
(…)
“Yıkılan bu binaların yalnız demirden öteberisi sayesinde insan İstanbul’da uçsuz bucaksız bir servete sahip olabilirdi. Bakır eşyanın durumu ise anlatılır cinsten değildi.”
Bu tespitler o zamanın Avrupa’sındaki yaşama ve kültür hayatının ne kadar ileride olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
“İslam askeri bu muhteşem medeniyeti yaktı, yıktı kül etti” diyor Ahmet Ağa…
Ahmet Ağa, ilk günlerde Viyana’nın fethedileceğine kesin gözüyle bakmaktadır. (Tabii ki Merzifonlu da öyle). 13 Temmuz günlüğünde (s. 26) şöyle diyor: “Allah’a şükürler olsun ki kahraman Sadrazam Cenabı Hakk’ın emirlerine uyması sayesinde şimdi böyle bir ülkeye el atmış ve buraları İslam askerinin atlarına koşu alanı olmuştur. Tarih bilenlere gün gibi belli ve böylelerine başka bir delil göstermek gereksizdir ki fethin bu denli belirtileri şimdiye kadar daha hiçbir kumandana bu kadar açıkça görünmemiştir.
Kuşatmanın ilk günlerinde durum böyle görünüyordu.
- Sayfada Sadrazam krala bir mektup yazar. Ahmet Ağa şöyle anlatır: “Sadrazam, Hazreti Muhammed’in töresine uyarak gâvurların kralına hitaben ya Müslüman ol ya da haraç ver, yoksa bu işi kılıç halleder.”
Kaledeki kumandanlar bu mektuba kesin bir karşılık verebilecek durumda olmadıklarından şu haberi yolladılar: “İki günden beri hayli adamımız kırılmıştır. Baştanbaşa yasla doluyuz. Şu anda bu mektuba verilecek hiçbir karşılığımız yoktur.”
Bunun üzerine Sadrazam; “Pekâlâ, o halde toplar hemen kurulsun ve savaş başlasın” diye bağırır. Sayfa 28
15 Temmuz günlüğünde Ahmet Ağa Osmanlı ordu kumandanını eleştirir. Şöyle der: “Bu ne garip bir ordu kumandanıydı ki, bütün tantana ve debdebesine, askerin savaş gereçleri ve cephane bakımından zenginliğine, dilerse avuç avuç harcayabileceği hazinelerine sahip olmasına rağmen, yanında hiç büyük top ve humbara havanı getirmemiştir. Almanlara karşı böyle bir durumda on okkadan otuz okkaya kadar gülle atar en azından kırk elli Balyemez topuyla, on beş yirmi tane büyük Kolombrine topunu, ayrıca bir o kadar humbara havanını ve üç yüz kadar Şahi topunu ordu-yu hümayında hazır etmesi gerekirdi.”
Bu konuya şöyle bir açıklama getirmektedir Ahmet Ağa: “Peki ama bunca ağır topu çekmek için binlerce çift öküze ihtiyaç vardır ve bu kadar öküzü bir araya getirmek de ancak bütün Rumeli’nin davarını toplamakla mümkün olur. Bu da halka zulüm göstermeden yapılamaz! diye itiraz edilebilir. (…) O zamanki şartlar içinde; sözgelişi, herkes sakalından bir kıl vermiş olsa, beş on bin öküzün bir araya getirilmesinden kolay bir iş olamazdı. (…) Davarlar devlet parasıyla satın alınırdı. Üstelik büyük topların doğruca İstanbul’dan getirilmesi de gerekmezdi. Böyle şeyleri Budin’den ve çevredeki kalelerle hisarlardan çıkarıp getirmek ötenden beri uygulanagelen bir töreydi. Eskiden Macarlara karşı bir sefer açıldığı zaman Padişahlar ve onlardan sonra serdarlar, ihtiyaca göre ağır topları sınır boylarındaki kalelerden söktürüp götürürlerdi. Fakat Sadrazam Kara Mustafa Paşa bu yasayı tanımadı ve töreyi uygulamadı. Kayzer’in ülkesini, savaşmadan ve kan dökmeden fethedebilirim sandı. (…) Bu çeşit küçük toplarla böylesine kudretli kale mi dövülür? Böylesi gafletle Alman düşmanına hücum mu edilir? Yazıklar olsun, böyle kibire! Yazıklar olsun böyle düşüncesizliğe! Bu hali kendi toplarına karşı düşmanın savurduğu gülleleri karşılaştırıp afallamasına kadar sürdü. O zaman çok üzüldü. Ama neye yarar. İş işten geçmişti artık!” Sayfa 30-31
Hatanın baştan yapıldığını Ahmet Ağa iyi anlamıştı.
Ahmet Ağa, 17 Temmuz günlüğüne şu notları düşer: “(…) Kayzer Bahçesi’nde öyle sanatkârane göller ve köşkler, öyle çeşitli çiçekler ve meyve ağaçları vardır ki tasvirine insanın gücü yetmez. (…) Gerçekten burası tam İslam için hayal edilen bir ülkeydi. Allah’a şükürler olsun ki burasını bize nasip etmiştir”
Görüldüğü gibi “nasip etmiştir” diyor.
8 Ağustos günlüğünde Alman Büyükelçisi’nin Hersek Beylerbeyi ile birlikte geldiğini yazıyor. Tabii ki büyükelçi yollarda gördüğü manzaraya çok üzülüyor. “Yüz kere eyvah! Yanık gibi bir sürü kale verilseydi de Kayzer’in ülkesi yağma ve çapilla böylesine bir felakete uğratılmasaydı, böylesine bir zillet ve utancın içine düşürmeseydi. Şu çıkası gözlerim hiçbir zaman böylesine uğursuz bir felaket halini görmemeliydi” diyor. Ahmet Ağa: “Ama çok geç! Cenabı Hak bir kez gazabın alevlerini ışılı ışıl tutuşturmuştu. Artık ne acıma tanıyordu ne şefkat!” diyor.
Bu büyükelçiyi Sadrazam yanında tutmayıp, gitmesine izin verdi. Bu büyük bir hataydı. “Elçi Budun’da sıkı bir şekilde gözaltında bulundurulmalı ve hiçbir yere gönderilmemeliydi. Böyle bir tedbiri kimse uygun görmedi. Oysa düşman askerinin İslam gazileri üzerine sevk edilmesine bu gâvurun sebep olduğu besbelli bir gerçektir!” diyor Ahmet Ağa. Sayfa 57-59
22 Ağustos günlüğünde çok önemli bir olay anlatılır. Sayfa 69-70-71-73 Erdel Kralı Apafy Sadrazamı ziyarete gelir. Sadrazam krala hitaben şöyle dedi: “Elhamdülillah, buralara gelip Viyana’yı kuşattık ve ateş altına aldık. Gâvurun tabyaları, domuz damları ve şarampolleri bombardımanla yıkılıp şu anda kale duvarına erişmiş bulunuyoruz. Allah nasip ederse birkaç güne kadar fetih umudundayız. Sen ne dersin buna?”
Görüldüğü gibi Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa hala başarılı olacağına inanmaktadır. Fakat kral başka şeyler gözlemlemiştir. Hatalı bir durum sezmiştir. Özet olarak şöyle der:
“Askerlerinize, savaş gereçlerinize ve cephanenize diyecek yok. Bütün gâvur kralları birleşse bu kadar insanı toplayamaz ve hiçbir şekilde sizinle başa çıkamaz.
Ancak;
Viyana olağanüstü güçte bir kaledir. Buraya gelir gelmez hiç oyalanmadan hemen hücumla ya da aman dileterek kaleyi alabilseydiniz çok güzel bir iş olurdu. Ama kuşatma böyle bir insan ve hayvan kitlesinin sürekli olarak burada tutulması, insan ipin ucunu kaçırtır. Bunca insan yer ve içer, hele eline ganimet geçirenler ise ortadan kaybolur. O zaman sıkıntı ve kıtlığa uğrarsınız. Üstelik bu ülkede kış çok erken bastırır. Bu yüzden de sonunda güçlüklerle karşılaşırsınız. Ayrıca Kayzer’in Hıristiyan krallara acele yardım isteyen mektuplar yolladığı haberini almış bulunuyorum. Kralların her biri kendi gücünün el verdiği ölçüde askerle derhal gelmeye söz vermiştir. Bence yapılacak en doğru hareket bütün gayretinizi Yanık Kalesi’nin alınmasına yöneltmek, atlı birliklere ülkeyi yakıp yıkma görevi vermek, sonra da kışı sınır boyunda geçirmektir. O zaman hiç şüpheniz olmasın, Kayzer boynuna bir mendil bağlayıp aman dilemeye gelecektir. Ancak siz Yanık Kalesi’ne önem vermek konusu üzerinde durmadığınız için ordunuzun akıncı birlikleri Akdeniz kıyılarına, Venedik Körfezi’ne ve Altın Elma’nın (Kızıl Elma’nın-Viyana) sınırına kadar gidip her yanı soyup soğana çevirdi. Tuna’nın beri yakasında bir kimsenin elinde taş bile koymadı. Oysa yapılması zorunlu olan hareket sizin, bu yenilmez ordunun asıl parçasıyla Viyana önünde durmayıp kalenin yanından geçerek yürüyüşe devam etmenizdi. Viyana’nın iki menzil yukarısında bulunan taştan yapılmış İskender Köprüsü’nden Tuna’nın öte yakasına geçer, sonra sağa dönüp elinizi kolunuzu sallayarak Almanların ülkesini, aynı şekilde Uyvar’a kadar bütün Slovakya’yı çiğner, oradan de Peşte Kalesi’nin karşısında Budun’a gelirdiniz. Rahatça Budun ovasına geçip orada ordugâh kurardınız. Bu durumda Tuna’nın her iki yakasıyla Almanların ülkesi baştanbaşa sıkıştırılmış olurdu. Gelecek yıl da gerek Yanık gerekse Viyana kaleleri aman dileyerek avucunuza düşerdi.”
Yazık ki Sadrazam onu dinlemedi. “Sen Almanlardan korkuyorsun!” dedi. Ve onu adeta kovdu huzurundan. “Yürü, Yanık’a dön ve keyfine bak!” dedi.
Dışarıda toplanan düşman askeri el altından Viyana’ya haber gönderir. “Dayanın, sakın kaleyi teslime kalkışmayın. Hemen imdadınıza koşacak durumdayız!”
Abaza Kör Hüseyin Paşa’nın yardımına koşulmaması için feci bir şekilde bütün ordusuyla şehit edilmesi de Merzifonlu için uyarı olmadı. Hüseyin paşaya söz verdiği yardımı göndermedi. Ahmet Ağa bu konuda şöyle diyor: “İmdat gönderirim diye verdiği sözü tutmadı. Bunca askerin kanlarını akıtmasına engel olmak yolunda tek parmağını bile kımıldatmadı!” Sayfa 83
Merzifonlu, dışarıdan gelecek düşman askerini de küçümsedi. “Hepsi üç dört bin ile beş on bin Alman değil mi? Ne çıkar bundan!” diye kendini avuttu.
Ahmet Ağa 24 Ağustos günlüğünde anlatıyor bunları ve şöyle diyor: “Şimdiye kadar Sadrazam Viyana kalesini vire ile almak (savaşmadan almak), böylece ölçülemeyecek derecede büyük bir serveti ele geçirebilmek kuruntusuna kapılarak kuşatmaya bütün gücüyle yüklenmeyip kalenin bombardımanını gevşek tutmuştu.” Sayfa 86
Ama işlerin değişmeye başladığını da görmeye nihayet başlamıştı. “Ama şimdi onun kötü niyetinden uğursuz sonuçlar çıkmaya başlamıştı. Toprak kurtları deliklerinden dışarı çıkıp dağı taşı kaplamaktaydılar. Gâvurların Ordu-yu Hümayuna karşı büyük ölçüde harekete geçtiklerini çok iyi bildiği halde Sadrazam kuruntusundan bir türlü vaz geçmeyip kaleye daha güçlü sarıldı. Artık uykusunu ve istirahatin terk etmiş, kaleyi fethetmek için her çareye başvurma yolunu tutmuştu.”
4 Eylül günlüğünde Ahmet Ağa şöyle yazar: “Bir tutsak getirildi. Sorgusunda, Alman Kayzerinin taraf taraf bütün Hıristiyan krallara acele yardım isteyen mektuplar yolladığını, ama bunlardan sadece Polonya Kralı Sobieski adli mel’un hainin bu imdat çağrısına uyduğunu, yanına Büyük Litvanya ve Küçük Litvanya hetmanlarını alarak, atlı yaya otuz beş bin Polonya gâvurunun başına geçtiğini, Alman Kayzerinin de kendi askeri ve başka Hıristiyan devletlerden aldığı yardımcı kuvvetlerle atlı yaya seksen beş bin Alman topladığını, böylece toplam olarak kırk bini atlı, seksen bini yaya yüz yirmi bin gavur askeriyle yakın yere geldiklerini, İslam askeri üzerine de henüz Viyana önünde, metrislerdeyken hücum etmeyi planladıklarını söyledi” Sayfa 93-94
9 Eylül günlüğünde Tatar Hanı’nın, dışarıdan gelen düşman askerinin geçeceği köprüyü tutmadığını ve Han’ın tutumunu şöyle anlatıyor: Han, adeta Türklerden intikam alır, planlandığı gibi köprüyü tutmaz ve ihanet eder.
“Kuşatmanın başladığı günden beri Tatarlarıyla Viyana’nın altı saat yukarısında Tuna üzerinde bulunan taştan yapılmış İskender Köprüsü’nü korumakla görevlendirilmiş olan Tatar Hanı, Alman ve Polonya askerinin ırmağı geçmesini engelleyebilecek durumdaydı. Ama düşmana karşı çıkmadı ve gâvurlar da büyük kitleler halinde beri yakaya geçip İslam askeri üzerine yürüdüler. O gün Tatar Hanı köprüyü gören yüksek bir yerde at üstünde duruyor ve kamçısının kabzasını avucunda sıkmış, gâvurların ırmağı geçişini seyrediyormuş. İmamı yanına yaklaşmış ve “Han’ım demiş, eğer şu dalga dalga beriye geçen gâvurları tepeleyecek olursanız arkadan gelenlerinde yolunu kesmiş olursunuz. İmamın bu uyarısına Tatar Hanı şöyle cevap verir: Ah Efendi, bu Osmanlının bize ettiği hakareti sen bilmezsin!”
Tatar Hanı göz göre göre ihanet etmişti.
12 Eylül günlüğü hezimeti anlatıyor artık. Şimdiye kadar kelleleri kesilip Sadrazamın ayaklarının dibine atıldığını ve zavallı vücutları zaman defterinden silindi dediği düşmanları kaderlerini değiştirmeye başlamıştı. Eyvah dediğimiz kötü son başlamıştı.
Ahmet Ağa şöyle anlatıyor:
“Seher vakti mel’un gâvurun iki yüz bin kişilik ordusunun Tuna kıyısındaki dağdan gelip, Kara Mehmed Paşa’nın bulunduğu taraftan kavga ve döğüşe tutuşmuş olduğu haberi geldi. Bunun üzerine Sadrazam, Kethüda Bey, bütün maiyet halkı, Şeyh Vani Mehmed Efendi, sipahi ve silahdarlarla geri kalan herkes atlara bindi. Sancak-ı Şerifi açtılar. Hep birlikte hareket edip anılan yere gittiler. Gâvurların top menziline yakın bir yerde Sadrazam için bir gölgelik kuruldu.
(…)
Gâvurlar dağdaki palankaya varmışlar, koyu mavi gökyüzünün önünde yamaçları fırtına bulutları gibi sarmışlardı. Tatar Hanı hiçbir şekilde yardıma koşmadı.
Sadrazamın çevresindeki askerler, düşmanın her iki yandan saldırıp ilerlediğini ve İslam ordusunun bozulmaya yüz tuttuğunu görünce güçleri azalıp kavga ve döğüş hevesini yitirdiler. Sonunda da her zaman bir bozguna sebep olan şaşkınlık halleri göstermeye başladılar.”
Polonya Kralı askerleriyle doğruca Sancak-ı Şerif üzerine saldırıya geçtiğinden Sadrazam atına bindi, sağlı sollu maiyet halkını, Şeyh Vani Efendiyi ve silahdarlarla sipahileri savaşa hazır duruma getirdi. Her iki kanatta paşalar bozulmaya başlarken, ordunun kalbinde Sadrazam çevresindeki askerlerle birlikte sarsılmamış bir halde dimdik ayakta duruyordu.
Düşmanın saldırısı gittikçe artar ve şiddetinden hiçbir şey kaybetmeden sürer. İslam ordusunun üzerine düşmanın top, tüfek mermileri yağmur gibi yağar. O zaman “Müslümanlar” iş işten geçip bozgundan kurtulmak imkânı kalmadığını anlar. Sadrazamın çevresindeki askerler bir yandan döğüşüp bir yandan kaçmaya koyulur. Çoğu çadırına koşuyor ve sadece canı ile malını kurtarmayı düşünüyordu. Sadrazam bu durumda otağına çekilir. Metrislerde kalmış olan askere, bulundukları yeri derhal boşaltmaları için buyruk gönderilir.
Sadrazam, gözü pek bir gayret ve çılgınca bir inatçılık içinde buradan uzaklaşmak istemiyordu. “Bugünü görmektense ölmek yeğdir, diyerek ölümü savaş meydanında bulmak kararındaydı. Sipahi Ağası Osman Ağa, bunca din kardeşine acıdığı ve Sancak-ı Şerifi kurtarmak istediği için Sadrazama yalvarmaya başladı. Efendimiz, kerem eyle! İş işten geçti! Fakat senin varlığın ordunun can damarıdır! Onu kurban ederseniz bütün İslam ordusu yok olur! Lütfet, çekip gidelim!”
“Böylece perişan ve yaslı bir halde, sadece kuru canlarını kurtararak ve kanlı gözyaşları dökerek çekip gittiler. Ordu-yu Hümayında bulunan her ne varsa geride bırakılıp hepsi mel’un gâvurun eline geçti.”
Düşününüz ki düşman ordusu çekip giden Türk ordusunu takip etmemiştir. Türk askerlerinin ele geçirdikleri ganimetlerin fazlalığı onları bile hayrete düşürmüş, bu ganimetleri alabilmek için bizim orduyu takip etmemiştir. Ahmet Ağa şöyle diyor: “Ele geçirdikleri zenginlikleri bir bir anlatmaya insanın gücü yetmez. Bu yüzden zaten İslam savaşçılarını kovalamayı akıl etmediler. Yoksa durum çok daha kötü olabilirdi. Allah bizleri felaketlerden korusun! Başımıza gelen, devletin kuruluşundan beri bir benzeri görülmemiş bir yenilgi ve bozgundu!” Sayfa 106
Olay bu! Demek ki İslam askerlerinin yegâne arzusu ganimet elde etmekti! Emeli vatan, bayrak, sancak olmayan İslam askeri işte böyle büyük bir hezimete uğradı.
13 Eylül günlüğü çok manidardır. “Budun Beylerbeyi Vezir Koca Arnavut İbrahim Paşa’nın savaş meydanında herkesten önce bozulmakla kalmayıp, üstelik Yanık’a da bir gün önce geldiği haberi Sadrazam’ın kulağına gelince..”
Evet, Vezir Arnavut İbrahim Paşa hezimetin geleceğini fark ettiği için bir gün önce savaş alanından kaçıp gitmiş. Sadrazam paşanın idamına karar verir. Çünkü daha önce Yanık’tan Viyana’ya gelmesi için haber gönderir, paşa o zaman huzura gelmemiştir. Şimdi yolda, konakladığı yerde İbrahim Paşa’yı yakalar ve idam ettirir.
Ahmet Ağa aynen şunu söyler: “İslam ordusunun diğer savaşçıları da bitkin, şaşkın, yoksul ve utanç içinde ordugâha geldiler. Çoğunun çadırı yoktu. Çırılçıplak bir halde açıkta konakladılar.” Sayfa 109
Tatar Hanı için de şunları kaydeder: “Yüreğinde bir avrat kadar bile cesaret bulunmayan şu Tatar Hanı denilen kancık, bir gün önce buraya gelmiş ve Yanık önünde konaklamış. Onun yaptığı şekilde bir döneklik şimdiye kadar hiçbir Tatar Hanında görülmemiştir.” Sayfa 110
Bilindiği gibi kuşatma büyük bir hezimetle neticelenir. Sadrazam ve yanındakiler kuşatma meydanından çekip gittiklerinde yer altında kaleye doğru kazılan tünellerde 10 bin civarında savaşçı vardır. Gelen düşman ordusu bu on bin askeri tümüyle kılıçtan geçirir.
Ve hazin bir tablo!
Ahmet Ağa 25 Aralık günlüğünü Belgrad’da yazar. Artık bu sahne Merzifonlu’ nun idam sahnesidir ve çok hüzün vericidir.
Şöyle yazar Ahmet Ağa:
“Bugün öğleden az önce Kapıcılar Kethüdası Ahmed Ağa ile Çavuşbaşı Mehmed Ağa İstanbul’dan geldiler. Görevleri Sadrazam Kara Mustafa Paşa’dan Mühr-ü Hümayunu, Sancak’ı Şerif, Kâbe Anahtarlarını geri almak ve ruhunu kerem sahibi Yüce Allah’ın rahmetine havale etmekti.[1]
Bu olay şöyle cereyan etti:
Sadrazam Mustafa Paşa öğle namazını kılmak üzere seccadesini serdirmişti. İmamı Mahmud Efendi namaza başlamış, Sadrazam da başlamak üzere yerini almıştı. Tam bu sırada sokaktan at sesleri duyuldu. Meraklanan Sadrazam pencereden sokağa baktı. Yeniçeri Ağasını ve arkasından Kapıcılar Kethüdasıyla Çavuşbaşı’nın geldiğini görünce, “Namazı kes imam efendi, bir şeyler oluyor!” dedi. Ellerini ovuşturarak odanın içinde aşağı yukarı gezinmeye başladı. Gelenler, derhal saraydan içeri girip yukarı çıktılar. Kethüda Ali Ağa durumu hemen anlayıp önlerine düştü ve doğruca Sadrazamın bulunduğu odaya gittiler. Yeniçeri Ağası kendisine yaklaşarak eteğini öptü. Kapıcılar Kethüdasıyla Çavuşbaşı ise sadece selam verip el pençe divan durdular.
Sadrazam; “Ne var?” diye sordu. Kapıcılar Kethüdası; “Şevketlu Padişahımız sana emanet edilmiş olan Mühr-ü Hümayunu, Sancak-ı Şerifi ve Kâbe Anahtarlarını geri istedi” diye karşılık verdi.
Sadrazam; “Ferman padişahımızındır” diyerek koynundan mührü çıkardı. Sancak-ı Şerif’le Kâbe Anahtarını muhafazaları içinde getirdi ve hepsini onlara teslim etti. Sonra da “Bana ölüm mü düşünüldü?” diye sordu.
Kapıcılar Kethüdası; “Elbette, olması gerek!” diye karşılık verdi. “Allah doğru imandan ayırmadan ölmek nasip etsin!”
Sadrazam; “Allah’ın dediği olur!” karşılığını verdi. Sonra da “Seccadeyi tekrar sersinler” diye buyurdu. Ötekiler odadan çıktılar.
En küçük dalgınlık eseri göstermeksizin, bütün ruhunu vererek öğle namazını kıldı. Duasını edip elleriyle yüzünü sıvazladıktan sonra içoğlanına; “Şimdi siz de dışarı çıkın ve dualarınızda beni hatırdan çıkarmayın!” dedi.
Kendi eliyle kürküyle kavuğunu çıkardı ve sonra; “Gelsinler!” diye emretti. “Bu halıyı da alın buradan, cesedim toza toprağa bulansın isterim” dedi. Sayfa 116-119
Böylece Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa idam edilmiş oldu.
Devlet-i Aliyye Teşrifatçıbaşısı Ahmet Ağa zaten Sadrazamı birkaç noktada hatalı buluyordu. Kitabın “Ek Bölüm” ünde bu hataları 4 maddede açıklar. Görüşleri son derece isabetlidir.
Birincisi:
Meğer ordunun yanında sadece kazanç için orduyla birlikte gelen “bir yığın esnaf” varmış! (…)
Ahmet Ağa bunu şöyle izah ediyor:
“Devletlû Serdar, ordu içinde sıkı bir denetim yürütmeli ve deftere kayıtlı ordugâh esnafının dışında, düzenli bir işi olmayan, sadece kapkaç kazancı hırsıyla sefere katılmış işe yaramaz herifleri buldurup uygun bir bahane ile ya da zor kullanarak ordudan uzaklaştırmalıydı.”
Öyle ya! Normal esnafın savaş meydanında ne işi vardı. Bu ordu ticaret yapmaya mı savaşa mı gelmişti? Olur şey değil!
İkincisi:
“Kalenin kuşatılmasıyla bu karar uzun zaman var güçle uğraşıldıktan sonra, imdat ordusu geliyor diye metrislerin boşaltılması istenmedi. Birkaç bin savaşçı açık arazide savaşa girerse, düşmana dünyanın zindan edileceği düşüncesine saplandı. Bütün savaş gücünü bir araya toplamamak gibi ağır bir kusur işlendi.
Üçüncüsü:
Ahmet Ağa üçüncü sebebi şöyle açıklıyor:
“Süvari askerini meydan savaşında taşıyacak olan atlar, iki aydan beri doğru dürüst arpa yüzü görmemişti. Bu yüzden öyle zayıflamış, öyle güçten düşmüşlerdi ki, sipahilerle öteki süvariler bu hayvanların üzerinde savaşa etkili olabilecek bir hücuma geçecek durumda değillerdi.”
Dördüncüsü:
Yine Ahmet Ağa’nın açıklamasına bakalım.
“Müslümanlar gâvur ülkesinde, özellikle de Viyana varoşunda ele geçirdikleri şarabı gördüklerinde, hiç içmemiş olanları dahi işrete düşüp, çeşit çeşit rezillikler ve akla gelmedik edepsizlikler yapmaya başladılar. Kuşatma; mübarek Recep, Şaban ve Ramazan aylarına rastladığı halde fuhşu ve oğlancılığı bırakmadılar. Şarap içerek öyle mest oldular ki, Cenabı Hakk’ın nimetlerine şükretmeyi unuttular. Böylece de Allah’ın gazabını üzerlerine çektiler.”
Alman büyükelçisinin tutulmayıp gönderilmesini büyük bir hata olarak görür Ahmet Ağa. Adam kendi tarafına varınca, İslam askerinin bütün aksak yanlarını anlattığı gibi, ilk hücumda bozulup kaçacak durumda olduklarını da haber verdi, diyor.
Bizce en önemli sebebi şöyle açıklıyor Ahmet Ağa:
“Ve yine, söz gelişi, Ordu-yu Hümayun’dan savaş gücü yerli yerinde bir sürü adam talancı Tatarlarla birleşti. (…) On iki menzil uzaktaki yerlerde yağmalar yaptılar. Yollarına rastlayan köyleri, kasabaları, hisar ve palankaları yıkıp yağma ettiler. (…) Evlerini, ekinlerini baştanbaşa yakıp, gavur ülkesini öylesine yıkıntıya çevirdiler ki, aradan yüzyıl geçse bile, eski bayındır haline getirmek mümkün olamayacaktır. Ele geçirdikleri koyun, davar, at, altın, gümüş ve kıymetli taşlarla, ince belli, fidan boylu, sarı saçlı, hilal kaşlı badem gözlü kızların sayısını ise ancak Allah bilir. (…) İslam askeri Rumeli’ne ayak basalı ganimetin böyle çoğu ve böyle bolu daha hiçbir orduya nasip olmamıştır. Bütün ganimetler Viyana önündeki Ordu-yu Hümayuna getirilip orada her şeyin çok bol oluşundan dolayı ucuz ucuz satıldı. En güzel cariye elli kuruşa satıldı.
(…)
Bir defasında Sadrazam 2500 koyunu elli kuruşa satın aldı.
Viyana varoşları defalarca yağma edildi ve yalnız burada bile zaferin kaç belirtisi kendisini gösterdi.” Sayfa 114-115
Görüldüğü gibi günlükleri yazan Devlet-i Aliyye Teşrifatçıbaşısı dahi bütün köyleri yakıp yıkmanın, sivil insanları öldürmenin, güzel kadınları alıkoymanın, getirilen ganimetleri överek bu ganimetlerin satışının normal olduğunu söyleyen bir hayat görüşü var. Bu yağma ve yakıp yıkmaya bakarak “zaferin yakın olduğunu” bile söyleyebiliyor.
Sadrazam Kara Mustafa Paşa gibi bir insanın, büyük bir komutanın 2500 koyun alması ne demek! Bunlar savaşa mı gitmişlerdi, ticaret yapmaya mı?
Ahmet Ağa, bütün bunlara rağmen yine de içinde bir şüphe taşımaktaydı. Şöyle diyor:
“Hem şükretmek düşünülmedi hem de Viyana kalesi İslam ülkesine katılacak sanıldı!” (…) Gölgesinde kötü eylemlerin yayılmış olduğu talih ağacı bir anda uğursuzluk meyvelerine donanıverdi. Şimdiye kadar güle oynaya erişilen şeyler, birden, güçlükle sıkıntıyla elde edilebilir oldu. Zaferin ön belirtileri kayboluverdi. O güne kadar beslenen ve her an gerçekleşebileceği sanılan umutlar bir anda kırıldı. Böylece Müslümanlar bu cezaya kendi tutumları yüzünden yine kendileri sebep oldular. Allah’ın inayetiyle İslam ordusuna nasip edilen başarıyı, kendileri zorlayıp baltaladıkları için de bu utanç verici bozgun gelip çattı.” Sayfa 115
Bu kadar samimi, bu kadar vatanperver bir insan olan ve devletine Kanuni dönemini tekrar yaşatmak isteyen Merzifonlu Kara Mustafa Paşa II. Viyana bozgunu sebebiyle, bir dünya devleti olan Osmanlı İmparatorluğu’nu “Duraklama Devri” ne soktu. Türk Ordusu yağma hırsıyla hareket etti. “Gaza” misyonu kaybolmuştu.
1683 Viyana bozgunundan sonra Türkler artık Avrupa topraklarından geri çekilmeye başlamıştı. Türkiye Devleti, Sultan Alparslan’ın 26 Ağustos 1071 günü başlayan taarruz ve genişleme hamlesini kaybetti. Bundan sonra kâh duraklama kâh gerilme (bazen de ilerleme) ile geçen bir süreç başladı. Ve Artık Türkler bu bozgundan sonra “hamle” gücünü kaybetti.
Biliniz ki II. Viyana’daki ihanetin ve tabii ki hataların bedelini çok ağır ödedik ve halen ödemeye de devam ediyoruz. Bu mağlubiyetle Türk Milleti, kendisine kalan büyük mirası yedi ve bu miras tükenme noktasına geldi. Daha o zaman Türk Ordusu düşmanı yok etme fikir ve kabiliyetini kaybetti.
1683 Viyana bozgunu üzerine çok şey söylenebilir. Başlangıçta “insan unsuru” demiştik. Evet, devletlerin kaderinde insan unsuru gerçekten çok önemli.
Demir iradeli askerin, demir iradeli liderlerin yeniden yetişmesi bizim için en öncelikli konudur.
- Viyana bozgunun bu şekilde çok süfli sebeplere dayanarak yaşanması, sanki bugün yaşanmış gibi beni üzdü. Bilmiyorum sizler de üzüldünüz mü?
Bu yazıyı lütfen bir uyarı olarak kabul ediniz.
Uyarmak vatan borcumdur.
Mikdat Topçu
08.03.2021
[1] Sadrazamlar devlet gücünün sembolü olarak Padişahın mührünü (Mühr-ü Hümayun) yanlarında taşırlar ve boyunlarına asarlardı. Hazreti Muhammed’in bayrağının bir parçasını ihtiva eden Sancak-ı Şerif, İslam dünyasının kutsal merkezi Mekke’de bulunan Kâbe’nin anahtarı da Sadrazam, Padişahın vekili olarak imparatorluk ordusunun başkumandanlığına tayin edilir ve “Cihad” diye adlandırılan da Başkumandan ’ın çadırının yanıbaşında özel bir çadıra konup çok sıkı şekilde korunurdu.
Son Yorumlar