Osmanlılar Oğuz Han Soyundandır 1

 

Değerli dostlar,

Bir takım kendini bilmezler Osmanlılara hücum ediyorlar. Şu iyi bilinmelidir ki, “Osmanlılar Oğuz Han soyundandır. Türk ve Müslümandır”.

 

“Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah, bir sohbet esnasında “Sultan Murat kardeşimdir” demiş. Elçi Şükrullah nasıl olduğunu sorunca Cihanşah Moğolca (Uygurca)  yazılı bir kitap getirmiş, orada “Oğuzların tarihini okutmuş” ve işte “biraderim Sultan Murad’ın nesebi Oğuz Han’ın oğlu Gök-Alp’e ve Kara Yusuf’un nesebi de Deniz Alp’e çıkar” beyanında bulunmuştur.”

Profesör Osman Turan

Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi

Sayfa 254

Biz Anadolu’da Bir Devlet Kurduk

 

 

Anadolu’da nöbetin Selçuklulardan Osmanlılara nasıl intikal ettiğini merak edenler aşağıdaki alıntıyı mutlaka okumalıdır. Osman Gazi, Selçuklu Sultanı için “Eğer o ben Selçukum derse ben de Gök-Alp’im (yani Oğuz Hanın) oğluyum der.

“Müslümanlar Osmanlı hanedanı sayesinde
ayakta duruyorlar.
Bu sebeple hanedan yıkılırsa
din ve devlet de mahvolur.”
Busbecq

“Küçük Osmanlı Beyliği’nin süratle büyük bir kuvvet haline gelmesinde millî ve tarihî şuurun da büyük bir rolü oldu. Selçukluların bir Uç Beyi olan Ertuğrul Bey ve Osman Gazi, ananeye göre, Selçuklu sultanları ile kabilevî akrabalığı biliyorlardı. Osman Gazi, Konya sultanından beylik menşuru ve sancak almıştı. İkindi vakti Sultanın nöbeti çalınıyor ve o da askeriyle birlikte saygı ile ayağa kalkıyordu. Bu sebeple; “Şimdiye değin kim Âl-i Osman Gazi seferde nöbet vurulsa ayağın dururlar”.
Fakat Selçuklu hanedanının artık bir nüfuzu kalmayınca Oğuz Han neslinden gelmekle iftihar eden Osman Gazi tabiiyeti lüzumsuz görür. Bilecik fethedilince Dursun Fakih, Cuma namazı kılmak için Sultandan izin almanın gerekli olduğunu “Kayın atası” Şeyh Edebali vasıtasıyla Osman Gazi’ye bildirir. Osman Gazi, “Bu şehri kendi kılıcımla aldım. Bunda sultanın ne dahli vardır ki ondan izin alayım, der. “Ona sultanlık veren Allah bana dahi hanlık verdi. Eğer minneti şu sancak ise ben kendi sancağımı götürüp uğraştım. Eğer o, ben Âl-i Selçukum derse ben de Gök-Alp (Oğuz Han)’ın oğluyum” diyerek hakimiyet hakkının kendisine intikal ettiğini söyler. Böylece Karacahisar’da Cuma ve Eskişehir’de bayram hutbesini kendi namına okutur.”

Profesör Osman Turan
Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi
Sayfa 253

Biz Oğuz Han soyundanız. Müslümanız. Anadolu’da bu harsla ebed-müddet bir devlet kurduk. Onu kanımızın son damlasına kadar savunacağız. Bunu bütün dünya böyle bilmelidir. İçimizdeki hainler de böyle bilmelidir.

Uyarmak vatan borcumdur.

Bu Ülkeyi Savunmak Artık Zorlaştı

Değerli dostlar,

Napolyun’un, Demirbaş Carles’ın, Campenealla’nın ve General Carnavey’in Türkler hakkındaki görüşlerini ayrı ayrı paylaştım sizlerle.

 

“Biz, Bizans sokaklarında kardinal külahı görmektense Osmanlı Sarığı görmeyi tercih ederiz”

sözünü hiç kimse tarihin hafızasında silemez.

Asillerin asili milletimiz şimdilerde “zillete” düşürülmüştür. Bizi karanlık günler beklemektedir. Bu durum yöneticilerimiz tarafından henüz anlaşılamamıştır.

 

“Eski Türkiye öldü, yaşasın yeni Türkiye” diyen yöneticilerin bunları anlaması mümkün de değildir! Tarih bilgisinden uzak, millet gerçeğinden uzak, bir türlü “devlet adamı” olamayan, ne yaptığını bilmeyen, ne yapacağını şaşıran yöneticilerimizin Türk Milletinin bu asil karekterini anlayamaması, okuyamaması, bu topraklarda başka milletlere hayat hakkı tanıması, kendi milletine bu denli uzak durması, ona rehber olamaması ne büyük talihsizlik!

Aramızda “vicdanî red”çilerin bulunması, “her Türk sivil doğar” diyerek Türk milletinin “asker” özelliğini yok ederek vatanını savunma refleksini kıran ahmakların, hainlerin bulunduğu bir ortamda bulunmak bizler için ne büyük bir şanssızlık!

Anadolu, savunulması zor bir yerdir. Şimdilerde, “çözüm süreci” mavalları ile kandırılan, milletimizin tapusunun delinmesine sebep olan, “Türk diye bir ırk yoktur” diyen, düşmanlarını tanımayan ve bir türlü gerçek devlet adamı olamayan, bu kaht-ı rical güruhu ile bu yarımadayı savunmak ne kadar zorlaştı!…

Hiçbir şeyden çekinmeden, çıkıp; “devlet ile yüzleştik” demek fütursuzluğunu gösteren, “dahilî bedhahların iktidarda bulunduğu bir ortamda Anadolu’yu savunmak ne kadar zorlaştı!…

Şahsiyetini kaybemiş, belli bir kültür seviyesi olmayan, propaganda broşürlerine bakarak oy veren, düşmanını bir türlü öğrenemeyen insan yığınları ile, ilim yuvası olmaktan uzaklaşmış üniversitesi ile, endazesini kaçırmış basın ve yayını ile bu ülkeyi savunmak ne kadar zorlaştı!

Ne güzel Müslüman olmuştu milletimiz. Uyuyan yılanı uyandırdılar. Şimdi milletimizi meydana getiren diğer milletlere mensup Müslüman olmuş kişiler artık Kripto Ermeni, Kripto Rum vs. haline geldiler. Yeni Kripto Ermeniler, Kripto Rumlar ortaya çıktı. “Meğer biz Ermeni imişiz, meğer biz Rum imişiz” diyen ekalliyetler Müslümanlığı bıraktı, akın akın kiliselere koşuyorlar. Vaftiz oluyorlar. Yabancı ülkelerden de kuvvet alarak yeniden kendi milletleri ile birleşiyorlar, ittifaklar kuruyorlar. Milletimizden ayrılıp, karşımıza geçiyorlar.

Bin yıldan beri kardeşçe aynı topraklarda yaşadığımız Kürtler, artık; “Biz büyük Kürt Milletiyiz” diyorlar. Düşmanlarımız onları da kendi ittifakına almış bulunuyor. Biz ne kadar “kardeşiz” desek de artık anlamıyorlar. Bir şey farketmiyor.

Bin yıldır Katolik alemi ile Ortodoks aleminin barışmasına yüksek Osmanlı dehası engel olmuştu. Bu büyük bir devlet politikası idi. Yöneticilerimiz “akılsızca” bu iki büyük alemin birleşmesine vesile oldular.

Şimdilerde; milletimizle kenetlenmiş bütün anasırın tekrar eski günlerine dönmesini teşvik eden, düşmanlarımızın birleşmesine şuursuzca sebep olan, bir tarih felsefesi, bir devlet felsefesi, bir millet felsefesi olmayan bu kaht-ı rical güruhu ile Anadolu’yu savunmak ne kadar zorlaştı!

Anadolu’da yeni Haçlı saldırılarını göğüslemek ne kadar zorlaştı. Aramızdan II. Kılıçarslanların çıkmayışı bizim için ne büyük şanssızlık!

Allah bu büyük milletin yar ve yardımcısı olsun.

Bu toprakları savunmak gerçekten artık zorlaşmıştır. Aziz milletim, bunu böyle biliniz.

Uyarmak vatan borcumdur.

Uyanınız.

 

 

 

Bakınız General Carnavey Türkler İçin Ne Diyor

 

“Burada hiç yoktan ordular yaratmak mümkün. Bu orduları ölüme doğru sürmek mümkün. Ben bu imkanlardan bol bol istifade ediyorum.

Fakat yarattığım orduları sendeleten bir engel var: Türklerin yaĢayan hatıraları!…

 

Üç-dört yıl önce her kudretli milleti yenen Türkler şimdi de silinmez hatıralarıyla her teşebbüsü sendeletiyorlar. Ölümden korkmayanlar bu hatıralardan korkuyorlar. Hemen her yürekte bu korkuyu seziyorum.

Demek ki; yalnız Türkleri değil, onların tarihini de yenmek gerek.

Bu vaziyette ben, Türklerin, düzinelerle milleti yönetebilmelerindeki başarılı sırrı anlıyorum. Onlar, milletleri bir kere yeniyorlar. Fakat, kazandıkları zaferi ruhlarda ve nesillerde yaşatmayı biliyorlar.

Bir değil, birkaç ihtilal bile Türkün iliklere işleyen gizli hakimiyetini yıkmaya yetmeyecek. Türklerde yalnız sonsuz bir cesaret değil, iradeleri sersemleştiren bir sihirbaz zekası varmış. Zaten yarı Avrupa’yı yüzyıllarca boyundurukları altına almaları başka türlü mümkün olamazdı”.

Bakınız Campenella Türkler İçin Ne Diyor

“İçinde yaşadığım şafaksız gecenin bir sabaha ermesini istiyorum. Böyle bir sabahın sonu gene gecedir. Çünkü zindanın dışında istibdat var ve istibdat hür fikirlere ancak gece vaat eder.

Ben bir „Güneş Ülke‟ nin hasretini çekiyorum. Bu ülkede gece olmasın ve insanlar karanlık mefhumunu orada tanımasın!… Güneş ülkeyi yeryüzünde bulmak mümkün mü?

Fikir hürriyetine, vicdan hürriyetine, lisan hürriyetine ilişmeyen Türklerin varlığı, hiç olmazsa yarın, böyle bir ülkenin varolacağını bana zannettiriyor. Madem ki düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur Türkler var, üzerinde yalnız hakikatin, adaletin ve hürriyetin hüküm sürdüğü bir „Güneş Ülke-Civitas solis‟ neden vücut bulmasın?…”

Bakınız Demirbaş Charles Ne Türkler İçin Ne Diyor

17. Yüzyılda Ruslarla savaşırken İstanbul’a sığınan İsveç Kralı Demirbaş Charles’ın eşine yazdığı mektuptan.

 

 

“Poltava‟da esir oluyordum. Bu, benim için bir ölümdü, kurtuldum.

Buğ nehri önünde tehlike daha kuvvetli olarak belirdi. Önümde su, ardımda düşman, tepemde cehennemler püsküren güneş!… Su beni boğmak, düşman beni parçalamak, güneş beni eritmek istiyordu. Gene kurtuldum.

Fakat bugün esirim. Türklerin esiriyim. Demirin, ateşin ve suyun yapamadığını onlar yaptılar, beni esir ettiler. Ayağımda zincir yok, zindanda da değilim. Hürüm, istediğimi yapıyorum. Lakin gene esirim. şefkatin, uluvvucenabın, asaletin, nezaketin esiriyim. Türkler beni işte bu elmas bağa sardılar. Bu kadar şefkatli, bu kadar alicenap, bu kadar asil ve bu kadar nazik bir milletin arasında hür bir esir olarak yaşamak, bilsen ne kadar tatlı!…

Bakınız Napolyon Türkler İçin Ne Diyor

Bakınız Napolyon ne diyor:
“İnsanları yükselten iki büyük meziyet vardır. Bu iki meziyetin yanı başında her iki cinsi, kadınla erkeği şereflendiren tek bir fazilet vardır:

Vatana, icabında her şeyini tereddütsüz feda edecek kadar bağlı olmak.

Bu meziyetler ve bu fazilet en büyük kahramanlığı, hayatın elemine, kederine karşı fütursuz kalmayı ve ağır hadiselerin acılıklarına göğüs germeyi doğurur. İşte Türkler bu çeşit kahramanlardır ve ondan dolayı Türkler öldürülebilir, lakin mağlup edilemezler”.

Doruk, Sayfa 77

Köyümle İlgili Hatırladıklarım

Hiç olmazsa unutmamak isterdim.
Eski geceler, sevdiklerimle dolu odalar…
Yalnız bırakmayın beni hatıralar.
Az yanımda kal çocukluğum,
Temiz yürekli uysal çocukluğum…
Ah, ümit dolu gençliğim,
İlk şiirim, ilk arkadaşım, ilk sevgim…
-Doğduğum ev.
Rahatlayacak içim duysam
Bir tek kapının sesini.
Böyle uzaklaşmayın benden, yaşadığım günler.
Güneş, getir bir bayram sabahını.
Açılın açılın tekrar
Çocuk dizlerimdeki yaralar,
Hepiniz benimsiniz:
Mektebim, sınıflarım, oturduğum sıralar…
Yalnız, hatırlamak hatırlamak istiyorum
Nerde kaldı sevgilim, seni ilk öptüğüm gün,
Rengine doymadığım o sema,
Ahengine kanmadığım ırmak.
Bırakıp her şeyi nereye gidiyorum?
Neler geçmişti aklımdan,
Nedendi ağladığım, nedendi güldüğüm?
Ah nasıldı yaşamak?
                                 Ziya Osman Saba
**********
Ah nasıldı yaşamak?
Köyümüz güzeldi! Köyümüzde hayat ne güzeldi!
Devederesi, Aşağıdere, Sankot, Aşağıdüzler, Yukarıdüzler, Yayla, Meşe…. Hepsi bizimdi…. Hepsi güzeldi. Köyümüzde hayat güzeldi!
Yırnak’ta sürülerin toplanması güzeldi. Çobanlarımız dağları taşları iyi bilirdi. Çoban köpeklerimiz bizimdi. Onlar hepimizin kapılarımızın önünde olurlardı.
Yükseklerde uluyan kurtlar bizimdi. Onları da bizden biliyorduk.
Dağa çöken duman bizimdi. Esen rüzgâr bizimdi. Çatlak, kefli dudaklar bizimdi.
O tosun gibi suratlar, kıpkırmızı buğday yanaklar bizimdi.
Değirmen bizimdi. Su savacakları bizimdi. Çayırlar bizimdi. Köprü bizimdi. Derede yüzmeyi öğrendiğimiz Gudi bizimdi.
Gummaguduz oynardık. Bizimdi. Lezli aşıklar bizimdi. Oyunlar bizimdi. Saklambaç bizimdi. Düştüğümüzde dizlerimizde açılan yaralar bizimdi.
Pağnik Köyü İlkokulu bizimdi. Köy odamız bizimdi. Kur’an öğrendiğimiz, günde beş vakit huşu içinde secdeye durduğumuz cami bizimdi. Bize sopayla döverek Kur’an öğreten Hoca bizimdi.
Pahar bizimdi. Ponsarak bizimdi.
Elleri öpülesi büyüklerimiz vardı. Eşref dedemiz, Dursun dedemiz, Murat dedemiz, Üzeyir dedemiz, Şükrü dedemiz, Sofu Ahmet dedemiz, Şaban dedemiz… Hacıgillerin büyükleri… İsimlerini bilemediğimiz daha nice canlarımız, büyüklerimiz vardı. Allah’tan hepsine rahmet diliyoruz.
Tayfur Amca, Tayyar amca, İbrahim Topçu gibi saygın büyüklerimiz vardı. Büyüklerimizin hepsi istisnasız muhterem insanlardı. O kıymetli insanların hepsi bizimdi.
Doğup büyüdüğümüz sürece hep bizimle birlikte olan, bizimle birlikte büyüyen Refik bizimdi. Bilal bizimdi.
Şoför Hüseyin bizimdi. Oğlu, muavini Enver bizimdi. Köyümüzün her türlü işine koşan o Vabis marka otobüs bizimdi.
O öküz arabaları, mazı sesleri bizimdi.
Camışlar, çoroşlar bizimdi.
Saplar, samanlar, harmanlar bizimdi. Hergler, kotanlar, sabanlar bizimdi.
Aşklar bizimdi. Çocukluk sevdalarımız vardı. Sevdalar bizimdi.
Kadınlarımızın kocalarını beklediği gurbetler bizimdi.
Seller bizimdi.
Mezarlık üstü bizimdi. Orada yatan ruhları şad olası, rahmet olası ölüler bizimdi.
Düzlerdeki alacakargalar, keklikler, tavşanlar bizimdi. Tilkiler bizimdi.
O sarp kayalardaki çaşurlar bizimdi.
O ahengine doyamadığımız sema, o berrak gökyüzü bizimdi. O, ellerimizle tutacakmışız gibi bize yakın olan yıldızlarlar bizimdi.
O hayat bizimdi.
Orada bir köy var uzakta, o köy bizimdi.
O köyün baharlarında, bahar dalları altında sonsuz bir huşu içinde yaşadığımız bahçeler bizimdi.
Hayat ne güzeldi köyümüzde.
Yaşamak ne güzeldi!
Şair ne demişti: “Açılın açılın tekrar çocuk dizlerimdeki yaralar. Hepiniz benimsiniz. “
Unutmak istesek de unutabilir miyiz?
O köy bizim köyümüzdü…
22.09.2015 05:26

Nereye Kadar?

 

 

Bazı samimi dostlarımız; “Pirincin taşlarını ayıklıyoruz” şeklinde yorumladıkları Bülent Arınç ve diğer AKP kodamanlarının AKP’ye ters düşen “aykırı” davranışları ne anlama gelmektedir?
Her türlü kuvvetin kullanıldığı, her türlü hilenin yapıldığı, tam bir savaş ortamı içerisinde bulunan ülkemizde (hatta dünyamızda), ülkemizin uçurumun kenarına gelmesinin en büyük sebeplerinden olan bu “ağır topların”, AKP karşıtı imiş gibi (hatta R. Tayyip Erdoğan karşıtı imiş gibi) davranmalarının sebebi nedir? Ne Abdullah Gül’ün, ne Hüseyin Çelik’in, ne de Bülent Arınç’ın samimi olduklarına inanmıyorum. Dolayısıyla bunların hiçbiri “pirincin taşları” değildir.
Ülkemizin, ordumuzun başına “Ergenekon” tezgâhının bela edildiği günleri hatırlayınız. Kozmik Oda olayını hatırlayınız. (Bu odaya giren savcı şu anda Merkel’in elindedir). Bu olayların bütün sorumluları bunlardır.
O günlerde Yasemin Çongar Mason “Taraf Gazetesi” için Amerika’dan gelmişti. Bu Bayan; Amerikan ordusunda görev yapan, istihbaratçı Criss Mason’un eşidir. Ve Amerika onu, Taraf Gazetesi’nin yayını için “görevli” olarak göndermişti. Bir ara Ahmet Altan’la birlikte Yasemin Çongar’ın da ifadeye çağrıldığı gibi haberler vardı. Sonucunu bilen var mı? Bunlara dokunulması mümkün değil. Çünkü bu kişiler ABD’nin bir “misyon” için ülkemizde kullandıkları insanlardır.
Taraf Gazetesi’nin yayınlanması için AK Parti hükümeti yaklaşık olarak 3,600 trilyon TL. teşvik vermişti.
Yasemin Çongar’ın, o karanlık günlerde, Recep Tayyip Erdoğan ve Bülent Arınç değerlendirmesi vardı. Şimdi bu değerlendirmeyi kendi ifadesi ile aynen size aktaracağım.
Genç Siviller örgütünün lideri ve Soros‘çu Yıldıray Oğur‘la kol kola olan Yasemin Çongar Amerika‘da eşini bırakarak Türkiye‘ye görevli gelmişti. Çongar, devleti enterne ederek, artık sivil toplum kuruluşları ile temas kuran Batının Türkiye ilişkisini ve kendi görevini Aksiyon dergisinde şöyle anlatıyor:
“Batı artık Türkiye ile ilişkilerini tamamen devlet üzerinden değil, iş dünyası ve sivil toplum üzerinden de kurmaya başladı. Sadece İstanbul ve Ankara’yla değil, Anadolu ile de temas ediyorlar artık. Taraf için döndüğümden beri, 7 ay içinde birkaç kez Güneydoğu‟ya gittim, Orta Anadolu’yu 10 yıl aradan sonra gördüm.”
Yasemin Çongar Mason, ―Baydemir‘in Çığlığı başlığını attığı makalesinde herhalde çok endişe ile karşıladığı (!) Türk-Kürt ayrışması tehlikesini bertaraf etmek için nasıl bir lidere ve bu liderin kim olabileceğine ilişkin olarak bakın neler yazıyor. Osman Baydemir‘le Milliyet’te yayınlanan bir söyleşiye dayanarak diyor ki;
“İki Türkiye var. İki Türkiye‘de de hem Türkler hem Kürtler var diyebilirim tabii. Birinin demokrasi, barış, eşitlik isteyenlerden, diğerinin demokrasiden korkan, şiddetten çıkar sağlayan, eşitliğe inanmayanlardan oluştuğunu söyleyebilirim. Bunda bir doğruluk payı da olur. Zira Baydemir’in “çığlığı”nı kendi hançeresinde hisseder Kürtler gibi Türkler de, çok eminim! Ama bu bilgi, Türkiye’de belki de ilk defa, devletin uygulamalarını da aşan bir Türk-Kürt ayrışmasına, bir tür “segregasyon-Betonun bozulmuş olması gibi bir anlama geliyormuş” tercihine, karşılıklı bir ırkçılık dalgasına kapılma tehlikesi yaşadığımıza ilişkin gözlem ve sezgilerimizi çürütmüyor. Yeni bir tehlike bu… Vahameti kadar, aciliyeti de var. Bu tehlikeyi bertaraf etmek, her şeyden çok özgüvenli, güçlü, kararlı ve birleştirici bir liderlik gerektiriyor. Emine Aynalarla olmaz, Deniz Baykallarla olmaz.
Reşadiye saldırısı ve KCK operasyonları öncesinde, Diyarbakır‘da Osman Baydemir’le sıcak bir görüşme yapan, evvelinde de, Kandil‘den dönen bir PKK‘lıya; bir insan, bir anne, bir kadın olarak bakabildiğini, onu dağa çıkmaya zorlayan koşullara isyan ettiğini ifade etmekten çekinmeyen Bülent Arınç gibi bir lider gerek mesela…
Yaratılanı sevdik Yaradan‘dan ötürü sözünü, fazla gecikmeden, gidip Diyarbakır‘da yeniden söyleyecek ve ne olursa olsun açılımda ısrar etmekten vazgeçmeyecek bir Recep Tayyip Erdoğan gerek.” Haziran 2008 Aksiyon Dergisi
Türklerin ve Kürtlerin barışması için nasıl bir lidere ihtiyaç varmış görüyorsunuz. Bülent Arınç ve Recep Tayyip Erdoğan gibi liderlere ihtiyaç varmış! Kim söylemiş: Yasemin Çongar söylemiş. Kimmiş Yasemin Çongar Mason? Amerikan ordusunda subay olan istihbaratçı Criss Mason’un eşi. Ne için gelmiş Türkiye’ye? Taraf Gazetesi’nin çıkarılması için. Taraf Gazetesi hangi görevi yerine getirdi? Ergenekon tertibi ile Türk Ordusu’nun bitirilmesi görevini. Bütün bunların toplam amacı nedir? Türkiye Devleti’nin bölünmesi, yıkılması!
Bu işleri kotaran ABD, Bülent Arınç ve Recep Tayyip Erdoğan’ı ülkemizin parçalanması için birer fenomen olarak kullanıyor. Gördüğünüz üzere bunların liderliğine ihtiyaç varmış.
Şimdi gelinen bu noktada, Bülent Arınç’ın veya diğer ekibin ayrı telden çalıyormuş gibi görünmeleri bana ciddî gelmiyor. Bunların hareketleri de oyunun bir parçasıdır.
Âcizane bendeniz böyle bakıyorum bu olaya.
ABD’nin politikalarını iyi izleyin lütfen. Tam anlamıyla “kaypak” bir politika izliyor. Düşmanlarımızı da destekliyor. PYD’nin yetkilileri ile toka yapan bir Amerikan diplomatının bu fotoğrafı size bir şey ifade ediyor mu?
Dün bir radyo programında (Erkam Radyo) Star Gazetesi yazarı Ahmet Taşgetiren’i dinledim. Çok nazik bir şekilde Amerika’nın ve İngiltere’nin dostluğuna güvenilemeyeceğini söylüyor. Ama doğrudan doğruya eleştirmiyor. Bunlarla olan stratejik dostluğun bitmesi gerekir, devletin buna göre yeniden yapılanması gerekir, demiyor. Bu şekilde yola devam, demeye getiriyor. Sonuna kadar olayları tartışın bir AKP’li ile. En sonunda “ABD olmadan Türkiye ayakta duramaz! ABD’ye ihtiyacımız var!” diyip, işin içinden çıkacaktır.
Aziz milletim! ABD ve Batı ittifakına güvenmeyiniz. Çok kolay bir şekilde ülkemizin yönetimini ellerine geçirmiş bulunuyorlar. Bunu kabul etmek mümkün değildir. “Üst akıl” dedikleri bunlar işte. “Model ortak” aldatmacası ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni stratejik olarak bağlıyorlar. Ülkemizin istikametini, politikalarını tam anlamıyla ABD tayin ediyor.
Değerli dostlar, Allah aşkına söyleyin. Bu durum nereye kadar devam edebilir?
Netice olarak; bu “aksakallı” ekibin bugünkü çıkışı stratejiktir. Bunların hareketleri ABD ve İngiliz politikalarından bağımsız değildir.
Hangi partiye bağlı olursa olsun, hangi görüşe sahip olursa olsun, milletimizin evlatlarının, ülkemizin böyle bir uçurumun başına getirildiğini bilmesi ve birleşmesi gerekmektedir. Eksik bir partizan düşünce ile olaylara bakmak hatalıdır. Bu basit bir parti dalaşması değildir. Böyle biliniz.
Bütün milletimi ülkemizin güvenliğini nasıl sağlayabileceğimizi düşünmeye davet ediyorum.
Uyarmak vatan borcumdur.

Mikdat Topçu

İhaneti Kabul Edemeyiz

Değerli dostlar,
Çok değerli tarihçi bir sayfa arkadaşımız, bir yazısında, TRT’de izlediği bir programdan ötürü infial göstermektedir. “Mahkemeye vereceğim” demektedir. Biliyorum ki mahkemelerden de artık bir netice almanın dönemi geçmiştir.

Duyarlı vatan evlatlarının mevcut iktidarın bu tür yaklaşımlarına, yayınlarına tahammül etmesi gerçekten mümkün değil.

Bu yeni “İttihatçı kadro”, “Artık eski Türkiye yok, yeni Türkiye var” diyor. “Seksen yıllık ara verilmişti” diye yorum yapıyorlar. Devletin toptan değiştiğini ifade ediyorlar.

Değerli dostlar,

Devletin bu yeni yapılanması gerçekte “millî” bir yapılanma olsaydı saygı ile karşılardık. Bu yeni yapılanma daha muhteşem derdik. Keşke böyle olsaydı. “Yeni devlet” konsepti; bütün azınlıkların haklarını vermek, Türkiye’nin parçalanmasına fırsat vermek… vb. gibi uygulamalar, 1839 Tanzimat Fermanı’nda uygulanması istenen yaptırımların bugün yerine getirilmesi anlamı taşımaktadır. Değerli Hocam gayet iyi bilir bunu.

1839 Tanzimat Fermanı’nda alınan kararları Türk milleti onaylamamıştır. Milletimiz, sahip olduğu tapusunu, batının “azınlık” dediği ülkemizdeki azınlıklarla paylaşmak istememiştir. Nitekim Tanzimat Fermanı’ndan 17 yıl sonra, 1856 yılında “Islahat Fermanı” ilan edilerek yeniden, halkın, tapusunu azınlıklarla paylaşması istenmiştir. Halk bir türlü bunu kabul etmemiştir. Abdülaziz Han’ın, Abdülhamit Hanın “hal” edilmesi, Meşrutiyet olayları, Balkan Savaşları ve nihayet Birinci Dünya Savaşı asıl mesele olan azınlıkların haklarının verilmesi esasına dayanmaktaydı. Yani “devletin yıkılması, bölünmesi” hedefine yönelikti.
Şimdi yeni dönem!

Bu dönem de aynen tarihi geçmişle örtüşmektedir. Acıdır ki o zaman Türk milletinin çocuklarının kabul etmediği “tapuyu deldirme” olayını, bugün korkunç bir propaganda ile hipnotize edilen millet evlatları kabul etmiştir. Millet evlatları, 150 yıldır paylaşmadığı tapusunu bugün azınlıklarla paylaşmaya ikna edilmiştir. O zamanki yöneticilerin hayatlarıyla ödediği bölünme ve parçalanmaya karşı mücadelelerini bugünkü yöneticiler “bir görev” olarak kabul etmekte ve vatanın bölünmesine ve parçalanmasına gönüllü olarak vasıta olmaktadırlar. Bunu, uygulamaların her safhasında görmek mümkündür. Maalesef idarecilerin anlayışı bu yöndedir. Ermeni yapılanmasına, Kürt yapılanmasına engel olmak istememişler, gereken tedbirleri almamışlardır. Çünkü kendi anlayışları da –değerli hocamın vurguladığı gibi- bu yöndedir.

Bir örnek vermek istiyorum:

Daha önce de yazmıştım.

TRT kadrosunda çalışan bir muhabir Mısır’da görev yapmakta iken Mısır’da ihtilal olmuştur. TRT muhabiri ihtilal sırasında bir camide mahsur kalmıştır. Cami uzun süre askerlerin kuşatması altında kalmıştır. Ve muhabir camiden cep telefonu ile TRT Genel Müdürü olan şahsa twett atmıştır. Aynen şunları yazmıştır: “Sayın Genel Müdürüm, şu anda Sisi kuvvetleri bizi camide kuşatmıştır. Buradan kurtulma ihtimalimiz yok gibidir. Eğer burada şehit olursam, beni, Mısır’da Galif Mezarlığı’nda yatmakta olan Mustafa Sabri Efendi’nin yanına defnedin”

Bu demektir ki Genel Müdür de, muhabir de (adını yazmıyorum) ve tabii ki onları o makamlara getiren yöneticiler de aynı fikri taşıyan insanlardır. İşte o fikir yeni Türkiye’yi oluşturan ideolojidir.

Kimdir Mustafa Sabri Efendi?
Mutafa Sabri Efendi, İstiklal Savaşı sırasında Anadolu’da İstiklal savaşı veren Kuvayı Milliye kuvvetlerinin ileri gelenlerinin idamı için hazırlanan fermana imza atan kişidir. Bu kişi aynı zamanda İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin kurucularındandır. Ve Şeyh-ül-islam’dır.

Tabii ki bu zat, İstiklal Savaşı kazanılıp devlet kurulunca ülkemizden kaçmıştır. Yunanistan’a sığınmıştır. Yunanistan’da “Yarın” adlı bir gazete çıkarmıştır. Bu gazetede yazıları ve şiirleri yayınlanmıştır. Bir şiirinde “Yarab! Türklüğümden istifa ediyorum, beni mahşerde Türk olarak haşretme” demiştir. (Daha sonra Mısır’a giderek orada ölmüştür.)

İşte Hocamın manidar bulduğu yayınları yapan TRT personelinin ana fikri budur. Anadolu’dan düşmanı kovanları hain ilan eden, onların idamını isteyen, İngiliz muhipleri cemiyetini kuran kişilerle aynı fikirde bulunmaktadırlar. Onları o makamlara getirenler de aynı fikirdedir. “Seksen yıllık” ara bunun için demektedirler.

Bugünkü İngiliz muhiplerini iyi tanımamız, düşmanın kim olduğunu iyi anlamamız gerekmektedir.

Durum böyle giderse, TRT’de de, diğer televizyonlarda da, hatta giderek okullarda da bu yönde yayınlar yapılacak ve Batı tandanslı mücadeleye, ülkemizin bölünmesine, İngiliz-Amerikan politikalarının uygulanmasına imkân verilmiş olacaktır. Milletimizin çocukları bunun anlamını elbette bilmemektedir. Keşke bu yönde yayınlar yapılsaydı. İşte yapılan programlar, milletimizin bu gerçekleri anlamaması için yapılan “perdeleme” propagandalarıdır.

Tarihçi olan değerli Hocam işte buna tahammül edememektedir. Bu aslında tahammül edememenin de ötesinde bir şeydir. Bu yeni konsept, gerçekten ülkemizin bölünmesi, milletimizin tarihin sahnesinden silinmesi anlamına gelmektedir. Yöneticilerimiz bu yönde hata üstüne hata yapmaktadırlar. Artık “hata yapıyorsunuz” demek de bir şey ifade etmemektedir. Çünkü durum artık “ihanete” varmıştır.

Aydınlarımızın çok okuması, öğrenmesi, düşmanı tanıması, nasıl mücadele edilebileceğini irdelemesi ve bu şekilde devletin parçalanmasına ve yıkılmasına engel olma mücadelesi vermesi gerekmektedir.

Milletimizin, “ihaneti” anladığında gereğini yapacağına inanıyorum.

Türk milletinin ihaneti kabul etmesi, onaylaması, tapusunu bilerek deldirmesi mümkün değildir.

Milletimizin ihaneti kabul etmesi mümkün değildir.

Değerli Hocamın da bu yönde bir mücadele içinde olduğuna, bu yönde büyük bir bilinç sahibi olduğuna inanıyorum.

Uyarmak vatan borcumdur.