Cizre’de İki Hafta – Dr. Murat K. Topçu’nun Gözlemleri – 5

Beşinci Bölüm

Sağlık Bakanı ve GATA komutanı Hastaneye ziyarete gidiyorlar

Sağlık Bakanı bir sabah hastaneye ziyaretimize geldi. Beraber kahvaltı yaptık. Daha sonra hastanede çalışanlarla yaklaşık bir saat süren sorulu cevaplı bir toplantı yaptı. Bakanın gelmesi ve sağlık çalışanları ile toplantı yapması ekip üzerinde olumlu etki yaptı.
Daha sonraki günlerde GATA’nın Dekanı Tümgeneral de acili ziyaret etti. Kısa bir konuşma sonrası acilden ayrıldı. Bu ziyaret de çalışanları olumlu etkiledi.

Operasyon süresince sivillere zarar vermeme konusunda çok dikkatli davranıldı. Öyle ki bir evden ateş açılmaktadır. Mermisi bitene kadar ateş eden kişi, mermi bitince silahını evin dışına atar. Sesler kesilince güvenlik güçleri eve girer. Evde olan kişi terörist olmadığını, ateş eden kişinin başkası olduğunu söyler. Seni buradan çıkartalım önerisine “Evden çıkarsam örgüt ailemi infaz eder, beni bırakın” der. Bu kişiye bile dokunulmaz. Evde bırakılan bu adam daha sonraki günlerde çatışma esnasında silahı ile beraber ele geçirilir.

Güvenlik güçlerinin moral düzeyini değerlendirmeye çalıştım kendimce. Zor şartlarda yaşıyor ve çalışıyor olmalarından dolayı abartılı bir şikâyetleri yoktu. Bir kısmı gayet neşeli idi, bir kısmı da çöküntü içinde idi. Ama bu iki grup sayıca fazla değildi. Geride kalan çoğunluk idare eder bir durumdaydı. Uzun süreden beri olan yorgunluk dışında genel anlamda herkes iyi durumdaydı.

Operasyonlar bittiğinde operasyondan dönen asker ve polisin yüz ifadelerini merak ettim. Zaten acilin önünden geçip odalarına çıkacaklardı. Beklemeye başladım. Dönenlerin hiç birinin yüzünde “Bak işte, biz hallettik, hepsini geberttik, zafer kazandık…” vb bir algıya sebep olacak bir yüz ifadesi yoktu. Görevini yapmış olmanın verdiği huzuru okudum geçen kişilerin yüzlerinde.

Cizre’de İki Hafta – Dr. Murat K. Topçu’nun Gözlemleri – 4

Dördüncü Bölüm

Yabancı savaşçıların varlığı efsane değildi.

Toplam 40 civarı yaralımız oldu. Birkaçını anlatayım. Bomba patlaması sonucu savrulup sırt üstü düşen ve getirilen bir polis vardı. Geldiğinde uyanıktı. Oturdu. Elinin içi daha önce yaralanmış ama kimseye dememiş, etrafta bulduğu bezlerle bağlamıştı. Oturunca “Beni bırakın, ben de bir şey yok, ben görev yerime gideyim” diye tutturdu. Düşme sonucu sağ tarafta kaburgaların olduğu bölgeye dokundurtmuyordu. Eline pansuman yaptık. Akciğer ve kaburgalar için röntgene gönderecektik. Bırakın beni, gideyim, ben de bir şey yok diye tutturdu. Sakın rapor falan da vermeyin diye ekledi. Odanın içi zaten ana baba günü gibi idi. Bir dünya adam vardı. Ortam gergindi. Havanın yumuşaması lazımdı. Yaralıya; Abi sen Trabzonlu musun diye sordum. Herkes bir anda sustu. Bana dikkat kesildi. Amacıma ulaşmıştım. “Abi senin gibi rahatsızlar ancak Trabzon’dan çıkar, Allah aşkına bir sus bir dur da işimizi yapalım” dedim. Gergin hava dağıldı, yüzlerde tebessüm oldu. “Ben Antepliyim hocam. Haritayı katlayınca Trabzon’a denk geliyor yeri, ondandır” deyince hepimiz güldük. Neyse ki röntgen sonucu akciğerde hasar ve kırığı yoktu. İstemese de ilaç verip 5 gün istirahate zorla ikna edip gönderdik.

Bir başka gün “3 yaralı geliyor” mesajı üzerine 3 oda hazırlayıp beklemeye başladık. Peş peşe 3 yaralı geldi. İlk ikisi kol ve bacaktan hafif yaralıydı ve gençtiler. Daha yaşlı olan 3. yaralı sırtından yaralıydı. Daha acil kapısından girmeden “Ben de bir şey yok, diğerlerine bakın, diğerlerine bakın, beni bırakın” diye bağırıyordu. Kurşun kürek kemiği bölgesindeydi. Kanamayı durdurup akciğerde bir hasar var mı diye röntgene gönderecektik. Diğer 2 arkadaşını görüp iyi olduklarını anlayıncaya kadar röntgene gitmeye razı olmadı.

Sonraki Sayfa »

Cizre’de İki Hafta – Dr. Murat K. Topçu’nun Gözlemleri – 3

Üçüncü Bölüm

 

Cizre Hasatanesi’nde yaşananlar

Çalışma şeklimiz belli olmuştu. Acilde gün aşırı 24 saat nöbet tutacaktık. Nöbetçi olmadığımız günde sokağa çıkma yasağı olduğundan hastane dışına çıkamadığımız için yine acilin etrafından ayrılmıyordum. Haberleşmemiz, kurulan “Whatsapp” grubu üzerinden oluyordu. “Yaralı geliyor” şeklinde mesaj atılınca herkes acil önünde hazır halde bekliyordu. Yaralı sayısı birden fazla ise o kadar sayıda oda hemen en kötü senaryo için hazır hale getiriliyordu. Yaralı geldiğinde hemen hızlıca müdahale ediliyordu. Bu organizasyon orada kaldığım süre içinde saat gibi işledi çok şükür. Yaralı asker ve polislere hızlı ve etkili tedavi yapıldı.

Orada kaldığımız 14 gün boyunca 3 şehidimiz oldu. İlk nöbetimde 6 yaralımız oldu. En ağır yaralımız karnından kurşun yiyen bir polisimizdi. (Asker polis ayırımını kıyafete bakıp yapamadığımdan ve gelenlerin çoğu polis olduğundan herkes için “Polis” diyeceğim ) Kurşun karına girmeden önce koluna çarpıp ön kol kemiğini parçalayıp hızı azalmıştı. Doğrudan karına gelse burayı paramparça ederdi. Bu haliyle bile ameliyata alındığında bağırsaklarının yarıdan fazlasının alınmasına sebep olmuştu. 6 yaralımız olsa da “Şehidimiz” olmamıştı. Buna şükrediyordum.

Sonraki Sayfa »

Cizre’de İki Hafta – Dr. Murat K. Topçu’nun Gözlemleri – 2

İkinci Bölüm

 

Cizre Hastanesi
Ankara’dan Mardin’e uçtuk. Havaalanında Mardin Sağlık Müdürlüğü’nün 2 aracı bizi bekliyordu. Bu araçlara binip hareket ettik. Midyat’ta öğlen yemeği için durduk. Canım yemek istemiyordu. En yakın camiye gidip namaz kılıp bu görevi hakkımızda hayırlı kılması için Rabbime dua ettim. Özellikle annemin ve eşimin çok üzülüp çok endişelendiğini biliyordum. Arkada bıraktıklarıma sabır ve metanet vermesini istedim. Zaten anneme söyleyip söylememe konusunda kararsızdım. Eşimin “Söyle, ana baba duası alarak git, iyi olur” demesi üzerine söylemiştim. Ve tabii en küçük oğlumun ispiyonlaması ile zorunlu olarak söylemiştim. Onlarla konuşurken “Şırnak” demiştim gideceğim yere. “Olaylar yok orası sakin demiştim” Cizre olunca bunu söylemedim. Yine Şırnak’tayım dedim. Zaten Cizre Şırnak’ta değil miydi?

Midyat’tan hareket edip Cizre’ye doğru yola çıktık tekrar. Şırnak il sınırından geçtikten sonra ilk arama noktasına geldik. Ekipte ki diğer arkadaşların çoğu endişelense de ben bu aramaların normal olduğunu biliyordum. Gerçekten son derece sakindim. Cizre’ye ulaşana kadar belki 7-8 yerde durdurulup “Kimsiniz, nereye gidiyorsunuz, kimliklere bakalım” sözlerine muhatap olmuştuk. Bazen 5 dakika bazen yarım saat bekletildik. İdil girişinde biz gelmeden önce yola döşenen bombanın patlaması sonucu polis aracı kaza yapmıştı. Silahlı çatışma ihtimalinin olması sebebiyle epeyce bekletildik orada. Sonra ön ve arkamıza iki zırhlı araç verdiler. Şoförlere; “Polis araçlarına saldırı ihtimali yüksek, hızla yola çıkıp öndeki aracı takip edin. Sakın fazla yaklaşmayın.” demeleri ekipte huzursuzluğu artırdı. Hızla yola çıkıp İdil Devlet Hastanesi’ne ulaştık. Orada çalışacak arkadaşları bırakıp, beklemeden tekrar Cizre’ye yollandık. Yine birkaç arama noktasından geçtikten sonra Cizre Devlet Hastanesi’ne ulaştık.

Sonraki Sayfa »

Cizre’de İki Hafta – Dr. Murat K. Topçu’nun Gözlemleri – 1

Birinci Bölüm

İlk Durak Ankara
Başhekim beni aradı ve “Tüm hastanelerin başhekimlerini aradığını, terör olayları sebebiyle sıkıntılı olan yerlere doktor gönderileceğini, gönüllü varsa onların gönderileceğini, gönüllü yoksa yeni mezun doktorlardan hizmet puanı en düşük olanların gönderileceğini” söyledi. Sonra da bana; “Ne dersin?” diye sordu.

Düşünmek ve ailemle istişare etmek için zaman istedim. Eşimle ve büyük 2 oğlumla konuştuk. O şartlarda yeni mezun birinin tecrübesizliği nedeniyle çalışmasındaki zorlukları düşünerek kendim gitmeye karar verdim. Benim gönüllü olarak gitmek istediğimi başhekimi arayarak bildirdim.

Allah biliyor, nereye gideceğim, nerede çalışacağım konusunda kimseye tek söz etmedim. Ama Diyarbakır’da çalışmak istemiyordum. Olacaksa Cizre veya Silopi olsun diye düşünüyordum. Rabbim Cizre’de çalışmayı nasip etti.

Sonraki Sayfa »

Yavuz Sultan Selim

Değerli dostlar,

Ecdadımız Osmanlılara hücum edenleri affetmiyorum. Kimisi “Osmanlılar Türklüğü yok etmiştir” diyor, kimisi Osmanlı padişahlarının katil olduklarını söylüyor, kimisi de “piç” olduklarını açıkça yazıyor. Bütün bu iftiraları, biz bu milletin evlatları olarak okuyoruz, görüyoruz, dinliyoruz. Ve bir şey söyleyemiyoruz.

Televizyonlarda sürekli dini programlar yapan bir Hocaefendiye, Türklerin İslama hiç mi hizmetleri yok, Türklerin gaza ile, İslamla ilgili hiç mi  menkıbeleri yok, neden bunları anlatmıyorusunuz Hocam? diye sormuştum. “Biz din adamıyız” demişti.

Milletimizin geçmişi ile bağını din adına kesenleri ve milletimizin geçmişinden bahsettiğimizde bunu ırkçılık olarak görenleri affetmiyorum.

İşte bakınız; Yavuz Sultan Selim bir evliya idi. Menkıbeyi kitaptan alıntı yaparak size aktarıyorum.

Bizler böye bir milletin ahfadıyız. Elhamdülillah.

***

Yavuz Sultan Selim’e bir rüya anlatılır. Bu rüyada; Hazreti Muhammed ve dört halifesi, Hazreti Ali vasıtasıyla kendisine selam gönderir. Rüyada ; “Kalkıp gelsin, Haremeyn hizmeti ona buyurulmuştur” işareti verilir.

Bu müjde haberini dinleyen Yavuz’un gözlerinden yaş gelir. Bunun üzerine dindar ve kahraman padişah: Biz demez miyiz ki bir canibe memur olmadan hareket etmemişüz. Ecdadımız vilayetten behremend olup kerametleri vardı, ifadesiyle, eski Türk hakan ve sultanları gibi ve şüphesiz daha büyük bir kudret ve derin imanla, Osmanlı padişahlarının da ilahî irade ile teyid olunduklarına ve evliya kudretine sahip bulunduklarına inanıyordu. Nitekim Molla Şemsedin de; İslam sultanı olan Osmanlı hanedanı Hakk’ın nazarındadır. Selim Han dahi daire-i evliyadan taşra değildir, diyordu. Başka birisi de Yavuz Selim hakkında;Ruhaniyetten behremend (nasibi olan, bilen, anlayan- MT) oluklarına müteallik kelamın tevafuku ile padişahın kerameti dasdik edilmiştir, mütalaasında bulunuyordu”

Prof. Oman Turan

Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi

Sayfa

299-300

Dün Yine Şehitlerimiz Vardı

Tabii ki milletimiz şehitlerine ağlıyor.

Bir kesim var ki, “Elbette şehitler gelecek” diyor. Şehitlerin niçin geldiğini, aslında ne olduğunu bilmiyorlar tabii! Asıl düşmanın kim olduğunu, ne yapılmak istendiğini bilmiyorlar. İsrail, mutlaka Kürt devleti kurulmalıdır, diyor. Bizim politikamız ise İsrail ile beraber. Şimdi İsrail en büyük dostumuz oldu. Şehitler acaba niçin geliyor?
Türkiye devleti son derece tehlikeli bir viraja girmiştir.
ABD’li yetkililerin PYD ile el sıkışması, özellikle Merkel’in ülkemizi ziyaret etmesi son derece manidardır.
Hatırlatmak istiyorum:
Birinci Dünya Savaşı’na girerken İngilizler ve Almanlar, Osmanlıların kendi yanlarında olması için çok mücadele etmişlerdi. Sadrazam Sait Halim Paşa, Almanların yanında olmamızı istemiyordu. O, İngiliz yanlısı idi. Bazı akıllı paşalar ise Almanlarla birlikte savaşa girmenin çok yanlış olacağını söylüyorlardı. Paris Büyükelçimiz Halil Rıfat Paşa; “Elinizi ayağınızı öpeyim, Almanlarla birlikte savaşa girmeyin. Bunlar Maren Savaşı’nda yenildiler” diye o günkü idarecileri uyarıyordu. Tabii ki fayda etmedi.
Almanya’nın İstanbul Büyükelçisi Walkenhaim çok çaba gösterdi Osmanlı ile ittifak yapmak için. Enver Paşa ve ekibini ikna etti. Hem de para vaadi ile ikna etti. Sonra bir bakıldı ki Alman gemileri Sivastopol’u bombalıyor. O günkü iktidar yetkilileri bir oldubitti ile karşı karşıya kaldıklarını anlamamışlardı bile.
Şimdi yine durum aynı! Bana göre Almanlar yine Türkiye ittifakını sağlamak için bastırıyorlar. “Göçmenler” konusu, işin perdeleme tarafıdır. Merkel Üçüncü Dünya Savaşı’nda “Türkiye İttifakı” için gelip gidiyor.
Bugünkü devlet yetkilileri de, İttihat Terakki yetkilileri gibi, işin stratejik yönünü bilemiyorlar. Bu sebeple devlet iki arada bir derede kalmış bulunuyor.
Bakınız; Rusya, uzun vadeli bir amaç için önce Kırım’ı işgal etti. Prof. Halil İnalcık bunu açıkladı. “Rusya, Türkiye hedefini ele geçirmek için Kırım’ı işgal etti” dedi. Bu görüşü çok doğru buluyorum.
Milletler uzun vadeli, orta vadeli, kısa vadeli stratejik hedefler koyuyorlar. Kurmay adamları büyük mesai sarf ediyor. Adamlar düşünüyorlar, üretiyorlar ve yapıyorlar.
Güneydoğu’da güvenlik güçlerimizle çarpışanlar arasında neden her milletten savaşçı bulunmaktadır?
Bu konuda nasıl bir politika izlenmesi gerektiğini 2010 yılında yayımladığım “Batı ve İçindekiler Çatışacak-Domuzları Köpeklere-Köpekleri Domuzlara” adlı kitabımda izah etmiştim.
Bakınız o gün bu konuyu değerlendirirken neler yazmışım:

“Bu saatten sonra düşmanın bu iç savaşı nasıl yürüttüğü ve Türkiye devletini kuşatarak sömürge haline nasıl getireceği ile ilgili teknik detayları tartışmanın faydası yoktur. ABD’nin metotlarını yorumla-manın anlamı yok artık. Dünya hegemonyasını nasıl sağlayacak? Stratejisi ne olacak? Politikası yumuşak mı olacak, sert mi olacak? Birleşmiş Milletlerle mi, NATO ile mi, İngiltere veya İsrail’le mi, yoksa tek başına mı hareket edecek? Vietnam’da, Japonya’da, Irak’ta olduğu gibi, yine atom bombası atarak mı, soykırım cürümlerini işleyerek mi bütün milletlere baş eğdirecek? Bu tartışmaların artık mevcudu tespit etmekten başka bir işe yaramayacağını anlamak gerekir.
Düşman, bütün köşe başlarını da tutarak, milletimizde akıl tutulması meydana getirmiştir. Akıl tutulmasına uğrayarak farkında olmadan düşman saflarına geçenler, kuşatmayı yarmada işimizi zorlaştır-maktadır. Çünkü askeri bilimler bakımından da, toplum bilimleri bakımından da bunun adı “asimetrik” savaştır. Kaidesi, kuralı yoktur. Artık, Anadolu’daki tabiriyle “at izi it izine karışmıştır”. Evet, bunun adı tam da İÇ SAVAŞTIR.”
Aradan yaklaşık altı yıl geçmiş. Ve ülkemiz adım adım iç savaşa sürüklenmiştir. Nizamî ordumuz “şehir gerillası” ile şehir savaşına saplanmıştır. Ve kaçınılmaz son elbette bizi bulmaktadır. Şehitlerimiz arka arkaya gelmektedir.
Bu savaş şeklini hatalı bulduğumu söylemeliyim. Kurmay aklımızı yitirmiş bulunuyoruz. 443 generali “hain” ilan ettik, 1500 albayımızı emekli ettik. Balkan savaşları arifesinde İttihat Terakki Partisi de aynı hatayı yapmıştı. 175 bin askeri terhis etmiş, dört taburu Trakya’dan alıp Yemen’e göndermişti. Aynı hatalar şimdi yapılmaya devam ediyor. Enver Paşa 32 yaşında yarbay rütbesinde iken Osmanlı ordularının başına getirildi. Ve arkadan Balkan faciası geldi.
Şimdi benzer bir durumla karşı karşıyayız.
“Şehitler elbette gelecek” diyenlerin ne demek istediklerini anlamak mümkün değildir. Yöneticilerimizin durup durum 10’ar maddelik “çözüm süreci” planları açıklamalarını anlamak mümkün değildir. Kullanılan ifadeleri kabul etmek mümkün değildir.
Bu konuda en büyük görev milletimize düşmektedir. Rahmetli Durmuş Hocaoğlu şöyle söylemişti.
“Devlet dara düştüğünde, herkesin çil yavrusu gibi dağıldığı bir ortamda, yalnız devletine kan bedeli ödemek için, yine devlet asıl kurucularının çocuklarını göreve çağırır.”
Bendeniz de şimdi devletin asıl kurucularını göreve çağırıyorum.
Şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum.

Uyarmak vatan borcumdur.

Osmanlılar Oğuz Han Soyundandır 4

Prof. Osman Turan’ın Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi eserinden devam. s. 255

 

“Osmanlılar, Anadolu’da yaşayan Türkmenlerle akrabalıklarını unutmuyorlar, müşterek Oğuz Han ataya sahip bulunduklarını, Karakoyunluların Deniz Han, Akkoyunluların da Bayındır Han neslinden geldiğini biliyorlardı. -Aşık Paşazade, s. 82”

“Türk töresi hakim olduğu için hanlar soyuna mensup olmak hükündarlık ve beylik şartı idi. Bu sebeple de büyük bir istila hareketinde bulunan ve imparatorluk kuran Timur, asla han veya sultan unvanını taşıyamamış, sadece emir unvanıyla iktifa etmiştir”

“Sultan II. Murad Büyük Gazi ve muzaffer bir padişah olduğu gibi millî şuur ve kültürün de hamisi idi. Devrinde Türçe telif ve tercüme faaliyeti ile birlikte Oğuz destanı ve ananeleri canlanmştı. Yazıcıoğlu’nun Türkçe Selçuknamesi Milli tarih şuurunun uyanışını gösterir. Gerçekten, bütün eski tarihlere göre, Osmanlılar kendi tarihlerini, Selçuklu, Büyük Selçuklu ve Karahanlı zinciri ile Oğuz hana bağlamak suretiyle, Türk devletleri arasında ilk defa olarak millî tarih şuuruna erişme şerefini kazanmışlardı.”

“Bunun gibi Türkçenin devlet dili haline gelmesi de yine Osmanlıların eseridir. Gekçekten bütün imparatorluk idnaresinin muameleleri, yabancı devletlerle muhaberat ve dünyanın en zengin Türçe arşifi Osmanlara ait olduğu gibi Orhan Gazi vakfiyelerini ilk defa Türçe yazmakla vakıf dilinin Arapça olması kaidesi de kısmen değiştirilmiştir.”

 

Osmanlılar Oğuz Han Soyundandır 3

Profesör Osman Turan’ın Türk Cihan akimiyeti Mefkûresi Tarihi eserinden devam edelim. sayfa 254

 

İlk Osmanlı tarihçileri padişahların bu yüksek neseplerini belirtmekte hassasiyet gösteriyorlardı.

“Türk mabeyninde sıhhate yetişmiştir ki ki Hazreti Peygamber zaman-ı şeriflerine karîb Bayat Boyu’ndan Korkut Ata koptı. Oğuz Ata’dan sonra ancalayın akıl ve kiyaset, fehim ve feraset sahibi ata gelmemişti. Şöyle ki; umur-i atiyeden çok nesneyi Hak Subhanehu anın kalbine ilham ederdi. Demişti ki; ahir zamanda hanlık girü Kayı’ya değe. Ellerinden kimse almaya. Muhakkaktır tir ki dedugi Âl-i Osman’dur” düşüncesi devrin Anadolu’sunda yaygın idi. Nitekim Dede Korkut kitabının başında bu Türk velisi hakimiyetin Kayı boyuna ve Osmanlılara intikal edeceğini müjdeleğini yukarıda belirmiştik.”

“Gerçekten bu parçayı nakleden Türkçe Selçuk-name; “Padişahımız Sultan Murad bin Mehmed Han… Oğuz’un kalan hanları uruğundan, belki Cingiz hanları uruğunun dahi mecmuundan ulu asil ve ulu sükük’dir. Şer’ ile ve örf ile  dahi Türk hanları ve Tatar hanları dahi kapısına gelip selam vermeğe ve hizmet etmeğe layıktır, ifadeleri, cihan hakimiyeti hakkının kendilerine aidiyetini gösterir. İlk Osanlır da hakimiyetin göçebelere ait bulunduğunu biliyorlardı. Osman Azi’nin merhum Kara Osman dahi daim bu öğütü oğlanlarına verirmiş, olmasun , ki oturak olasız, ki beylik Türkmenlik ve yörüklük edenlerde kalur dermiş, düşüncesi kayda şayandır ve kendi aıllarını muhafaza endişesini gösterir.”

Bu notlarda Osmanlıların soylarının Kayı Boyu’na dayandığını açıkça görüyorsunuz.

 

Osmanlılar Oğuz Han Soyundandır 2

Profesör Osman Turan’ın Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi eserinden devam edelim.

“Osmanlı sultanları efsanevî cihan fatihi Oğuz Han neslinden gelmekle ve destana göre yaygın olarak Oğuz boyları arasında en yüksek mevki olan Kayı Kabilesi’ne mensup bulunmakla iftihar ediyor ve hakanlık veya sultanlık hakkının kendilerine aidiyetine de inanoyorlardı. – Ahmedî İskender namesi-Nihad Sami Banarlı, İstanbul, 1939 sayfa 65)”

“İlk Osmanlı tarihçileri padişahların bu yüksek neseplerini belirtmekte müttefiktir. Sır-derya havalisindeki ilk yabgu’ların da bu boya, daha sonraları da Yazır’lara mensup olduğu rivayet edilmiştir. Selçuklular, A. İnan s. 30-43)”