Devlet Yeniden Organize Edilmelidir

Değerli dostlar,
Aşağıdaki yazıyı 2013 yılında yazmıştım. Devletin yeniden organize edilmesini istiyordum. O zaman başbakan bugünkü Cumhurbaşkanı idi. Onunla ilgili bir takım önerilerim vardı. Ama görüyorum ki hatalar yine yapılmaya devam edilmektedir. Yazıyı okuyunca ne kadar samimi dileklerle yazdığımı anlayacaksınız.
Tabii ki birçok konuyu o günün şartlarına göre düşünerek yazmıştım.
Bugünü anlamak için bu yazıyı yeniden okumanızı istiyorum. Biraz uzun belki ama okuyup değerlendirme yaparsanız sevinirim.

*********

Devlet Yeniden Organize Edilmelidir

“İkinci bombayı patlattığınızda, birinci bombayı patlatmış mıydınız?”
Bu soru, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin “Ergenekon” ve “Balyoz” davaları sebebiyle Silivri’ye hapsedilen komutanlarına sorulmuştu.
Hafızalarınızı biraz yoklamanızı istiyorum.
Hatırlayınız! Türkiye’de büyük bir savaş başlatılmıştı. Bu savaşa millet hazır değildi. Çünkü haberi yoktu. Gafil avlanmıştı.
Taraf Gazetesi tam anlamıyla büyük bir görevi üstlenmişti. Gazetenin başında Ahmet Altan ve Yasemin Çongar vardı. Ahmet Altan’ın, tam anlamıyla “ateist” olduğu halde, Amerika’nın stratejik hedeflerine hizmet için, hükümet ve cemaat desteği ile çıkardığı gazete, camilerimizin çay ocaklarında satılıyordu.
Müslümanlar, sırf ordu düşmanlığı yaptığı için, Taraf Gazetesi okuyorlardı. Mest oluyorlardı.
Mevcut hükümet Taraf Gazetesi’ne teşvik vermişti.
O kadar güzel işleyen bir strateji idi ki, kılı yağdan çeker gibi Amerika’nın BOP harekâtı devam ediyordu.
Amerikan stratejisi; “askerî vesayeti” kaldırmak için, Hükümetin ve Cemaatin bütün imkânlarını kullanmıştı.
Bir tane “paralel devlet” değil, birkaç tane “paralel devlet” kurdurmuşlardı.
Öcalan’ın dahi yıllar öncesinden haberi vardı. Ordu içindeki bir kesimin tasfiye edileceğini ta 2005 yılında haber vermişti Abdullah Öcalan. Oslo görüşmelerine katılan MİT yetkilisi, PKK yetkilileri ile görüşürken aynen şöyle söylemişti:
“Sizinle savaşan ordu mensupları ş anda içerde!”
Amerikan Dışişleri Bakanı olan hanımefendi, Clinton, “Anlaşmamız Türk Ordusu’nda tasfiye ile sınırlıydı, ileri gittiniz!” demişti.
Yani, Türk Ordusu bal gibi tasfiye edilmişti.
Hem de hırsızlıkları, katil oldukları kesin olan, Türk Ordusu’na, yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı yıllarca savaşmış PKK’lıları, yeğenlerini dahi satabilen ahlaksızları, “Gizli Tanık” yaparak Türk Ordusu’na diz çöktürülmüştü.
Türk Ordusu’nu esir almak, moralini bozmak için, Türk subaylarını esir almak için her türlü dijital plan uygulanmıştı.
Bu hükümet, o zaman bu işleri ABD istihbaratı ile birlikte yapan Cemaate “çete” demiyordu.
Meğer onlar “çete” değildi! Başbakan; “Ne istediler de vermedik?” diyordu. Cemaat üyelerini en önemli makamlara kim getirmişti?
Kozmik odalara Cemaat yetkililerini yani ABD yetkililerini kim sokmuştu?
Cemaat üyelerini “çeteleri” devletin en önemli makamlarına kim getirmişti?
Sık sık “Okyanus ötesine” teşekkürlerini, minnetlerini sunan kimdi?
“Jeostratejik Oyuncu” olduğunu iddia eden ABD, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne diz çöktürmüştür. ABD’nin gücü olmasaydı, kullandığı hükümet ve Cemaat manivelaları olmasaydı, 16 Kasım 2013 tarihinde Diyarbakır’daki, Barzani’li, Şivan Perver’li ihanet toplantısı yapılabilir miydi?
Peki, şimdi ne oldu?
Zihinlerinizin sınırlarını yoklayabiliyor musunuz? Ellerinizi vicdanlarınıza koyabiliyor musunuz? Başınızı iki elinizin arasına alıp düşünebiliyor musunuz?
şimdi ne oldu da durum bu raddeye geldi?
Bütün bu yapılanlara hiç ses çıkarmayanlar, şimdi Cemaat aleyhine ellerinden ne gelirse yapıyorlar. Cemaatin ABD’deki lideri 108.000 m2.lik şatoda (hayır fakirhanede) oturuyormuş? Bir din adamı böyle beddua etmezmiş! Türkiye Cumhuriyeti başbakanına her türlü hakareti yapan, “edepsiz” dahi diyebilen bu Cemaat yetkilileri acaba bu gücü nereden alıyordu?
Böyle bir Cemaat liderinin yaptığı beddua dahi filme alınıp, bütün dünya kamuoyuna nasıl gösterilebilir? Bunu kim yapar? Bilin ki, bunu büyük bir istihbarat örgütü yapar. Bu video büyük bir savaşta ancak propaganda aracı olarak kullanılır. Bu, tam anlamıyla ABD istihbaratının işidir.
Şimdi Fethullah Gülen için AKP’liler yeni “kök” uydurmaya başladılar. Yeni görevler yüklemeye başladılar.
Peki; biz söylediğimiz zaman bizimle kavga edenler şimdi yüzümüze nasıl bakacaklar? Bu aymazlığı nasıl izah edecekler?
Hükümet tarihi ihanete imza atmaktan çekindi. Verilen görevi yerine getiremedi. Tü-ka-ka oldu.
Bu sebeple şimdi yeni bir dönem başladı. Başbakan ve hükümeti yeni bir durumla karşı karşıyadır.
İşi zordur.
Açıkça söylüyorum. Asıl savaş şimdi başlamıştır.
Eğer Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı bu savaşı kazanmak istiyorsa şunları yapmalıdır:
1) NATO tarafından fişlenen, mahkûm edilen Türk subayları mutlaka orduya döndürülmelidir. Orduya, itibarı yeniden iade edilmeli, morali yükseltilmeli, ordu yeniden ayağı kaldırılmalıdır.
2) Tecrübeli subaylar Güneydoğu’da, ABD’nin önderliğinde yapılan isyanı, savaşı bastırmak üzere, tam yetki ile yeniden görevlendirilmelidir.
3) Böyle bir ortamda başbakanın Pakistan’a gitmesi çok doğru olmuştur. Bu bir mesajdır. Pakistan dâhil, bütün müttefiklerimizle sıkı işbirliğimiz yeniden sağlanmalıdır. Komşularımızla sıfır sorun gerçekten yeniden sağlanmalıdır.
4) Başbakan; Aziz Türk Milleti! diye başlayacağı yeni meydan nutuklarında açıkça düşmanın kim olduğunu belirtmelidir. Türk Milleti düşmanının kim olduğunu mutlaka öğrenmelidir.
5) Yer adlarının, cadde ve sokak adlarının değiştirilmesi işleminden vazgeçilmelidir.
6) Hükümet, alfabemize sokulan üç yeni harfin bize ait olmadığını, iptal edildiğini açıkça ilan etmelidir.
7) T.C.’nin kaldırılması, Türk, Türkiye, Türk Milleti ibarelerinin kaldırılmasının aslında Cemaatin (ABD’nin) isteği olduğunu, “dinler arası diyalog” programının yine aynı güçlerin programı olduğunu açıkça ilan etmeli ve bu konularda şu ana kadar yapılan uygulamalardan vaz geçildiğini, bu programların bize ait olmadığını Türk milletine başbakan mutlaka deklare etmelidir.
8) Başbakan, artık Türk Milleti’nin başbakanı olduğunu açıkça ilan etmelidir. Muğlâk tabirlerden kaçınmalı, kendisine açık bir program çizmelidir. Tüm azınlıkların Türk adaletinin sağladığı eşit imkânlardan her zaman faydalanarak, tıpkı Türk halkı gibi huzur ve güven içinde yaşayacağını ilan etmelidir.
9) “Akil İnsanlar” konusunda da hata yapıldığını, ABD politikalarının kendilerini hataya sürüklediğini, bir daha bu hataya dönülmeyeceğini Başbakan açıkça ilan etmelidir.
10) Hükümetin on iki yıldır uyguladığı stratejik ve taktik hataların tümü için Türk Milletinden özür dilenmeli, bütün bu yapılanların asıl sebebini, kimlerin teşviki ile yapıldığını, amacının, hedefinin ne olduğu açıkça ilan edilmelidir.
11) Bir endişemi dile getirmeliyim. Kamuoyu önünde sürekli Başbakan ve Fethullah Gülen, dershaneler ve yolsuzluklar sebebiyle, karşı karşıya imiş gibi gösteriliyor ve bir “düello”dur sürüp gidiyor. Korkarım ki bu da yine büyük stratejinin bir parçasıdır. Açıkçası bundan endişe duyuyorum. Bu sebeple; Başbakanın şahsında, Türk Devleti ile Fethullah Gülen arasında sıkı bir işbirliği varmış gibi, sanki Fethullah Gülen büyük bir devlet yetkilisi imiş gibi bir imaj yaratılmaya çalışılmaktadır. Bu da son derece hatalıdır. Fethullah Gülen dikkate alınmamalı, yüzü sürekli millete gösterilmemelidir.
12) ABD’nin, CHP’yi iktidara getirmek istediği açıkça bellidir. Bu son derece önemli bir stratejidir. Bu durum devletimizi Suriye gibi iç savaşa sürükler. Bunu daha önce de yazmıştım. Bu sebeple; başbakan ne yapıp etmeli, yine tek başına iktidara gelmeyi sağlamalı, partinin bölünmesini önlemeli ve bundan sonra artık milli politikalar uygulamak üzere milletin tümünün desteğini almalıdır. MHP ile mutlak surette “kutsal ittifak” kurmalı, şahsî ihtiraslardan vazgeçilmeli, her iki partinin kadrolarındaki ajanlar mutlak surette bertaraf edilmelidir.
Bilmelidir ki, Türk Milletinin tümünü yeryüzünde mağlup edecek bir kuvvet henüz yaratılmamıştır. Bu, milletimizin tarihî tecrübeleri ile sabittir.
13) Düşmanı tasfiye etmede karşılaşılan güçlükler konusundaki şikâyetler mutlaka Türk Milleti’ne yapılmalıdır.
14) Stratejik, “ümmetin birliği” meselesinin ne anlama geldiğini, düşmanın bu propagandayı ileri sürerek ne yapmak istediğini mutlaka açıkça halka anlatmalıdır. Muhakkak ki “ümmetiz!” Bunu bize ABD’nin öğretemeyeceğini bilmeliyiz.
15) Başbakan; Türk milletine bugüne kadar kaybettirilen itibarın iade edildiğini, bu milletin “Batı Türk Hakanlığı” olduğunu sürekli anlatmalıdır.
16) Devletin bundan böyle yeni bir şahsiyet kazandığını, tarihî kimlik kazandığını ortaya koymak üzere, Bolayır’daki Çimpe Kalesi yeniden restore edilmeli, önüne 17 gönder dikilmeli, 17 Türk devletinin bayrakları gönderlere büyük bir ihtişamla çekilmeli, kaleye bir askeri birlik konuşlandırılmalı, devletin yeniden ayağı kalktığı bütün dünyaya ilan edilmelidir.
17) Okullardaki eğitim sistemi yeni Türk devletinin stratejik amaçlarına uygun bir şekilde yeniden dizayn edilmeli, gerçekten “Milli Eğitim” programı uygulanmalıdır. Amerikalılarla ortaklaşa kullanılan “Milli Eğitim Talim Terbiye Kurulu” değiştirilmeli, bu anlaşma feshedilmelidir.
18) ABD ile yapılan ikili anlaşmalar, AB ile yapılan anlaşmalar ve Lozan Antlaşması yeniden gözden geçirilmeli, devletin bundan böyle yeni bir tarihi hedef belirlediğini her fırsatta beyan etmelidir.
19) Sivil Toplum Kuruluşlarının ileri gelenleri ile sürekli toplantılar yapmalı, hiç birisinin devletin milli çıkarlarına, çizilen milli hedeflere itiraz etmeyeceğine dair söz alınmalıdır.
20) Hükümet, bugüne kadar uyguladığı bütün hatalardan döndüğünü, artık Türk milleti ile birlikte hareket edeceğini belirtmelidir.
21) Bütün bu tedbirler alınırken, düşman güçlerin birbirine düşürülmesi sağlanmalı, ülkemizde cirit atan ajanlar takip edilmeli, saf dışı bırakılmalıdır.
Bu tedbirler mutlaka alınmalıdır. Devlete yeni bir yön verilmeli. Tarihi hedefler yeniden belirlenmelidir.
Asıl liderliğin burada ortaya çıkacağı unutulmamalıdır.
Türk milletinin aklı ile alay edercesine, milletin subaylarına “ilk bombayı patlattığınızda birinci bombayı patlatmış mıydınız?” şeklindeki soruların kimler tarafından sorulduğunu artık milletimiz anlamalıdır. Hesabı mutlaka sorulmalıdır.
Uyarmak vatan borcumdur.
Uyanınız.
24.12.2013

İkinci Çözüm Süreci !

 

16451

Değerli dostlar,

Yukarıdaki resim bugünkü basında yayımlandı. Resmin altına da aşağıdaki haber kondu.

“Diyarbakır’daki trafik yön ve yer belirleme levhaları artık iki dilli. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, şehrin yeni yerleşim alanlarındaki çevre yollarına Türkçe ve Kürtçe trafik yön ve yer belirleme levhaları astı.

Kırsal mahallelerde de aynı çalışmanın sürdürdüğünü belirten belediye yetkilileri, bu yıl 500 kilometrelik yol ağında yer ve yön belirleme levhaları asılacağını bildirdi.

Ulaşım Daire Başkanlığı Teknik Hizmetler Şube Müdürlüğü Trafik Atölyesi ekipleri, Aralık ayında başlayan levha asma çalışmaları bazı levhalarında yerleştirilmesiyle sona erdi.

Yapılan çalışmayla 20 noktaya tava tipi, 7 noktaya tak tipi (U ve L şeklinde) çok dilli yön bulma levhaları asıldı.

Teknik Hizmetler Şube Müdürlüğü Trafik Atölyesi’nde Ocak ayında yapılan 500 adet trafik yer ve yön belirleme levhası da kırsal mahallelere asıldı.”

Daha önce defalarca yazmıştık. “Diyarbakır’ın sokak ve caddelerinin isimleri değiştiriliyor. Sokak ve caddelerden Türkçe isimler kaldırılarak Ermenice veya Kürtçe tabelalar konuluyor”, demiştik.

Buna mevcut iktidar hiç ses çıkarmıyor. Bu girişimin Çözüm Süreci‘nin bir gereği olduğunu ve bunların normal olduğunu kabul ediyorlar.

Bu hükümeti körü körüne destekleyen kimseden ses çıkmıyor. Hiç kimse bu konularda akıl yürütmüyor. Karşı gelmiyor. Ne anlama geldiğini de bilmiyor. Anlamak da istemiyor. Şaşkın vaziyette sağa sola bakıyor yandaşlar. Bu konuyu konuşmaktan, yorumlamaktan korkuyorlar. Siz ne derseniz diyiniz; “İyi de CHP de Kur’anı” yasaklamıştı diyorlar. Görüyorsunuz, hiç alakası var mı? CHP’yi savunan var m? CHP’yi ağzına alan var mı?

İşte bir milleti böyle önce şaşkınlığa uğratırlar, sonra da elinden tapusunu alırlar. Siz de şaşırır kalırsınız.

Bu yön tabelalarını, sokak levhalarını, yer adlarını değiştmek ne anlama geliyor? Buna göz yummak ne anlama geliyor. Bugün güvenlik güçlerimizle çarpışan güçler işte bu yön levhalarının, bu cadde sokak tabelalarının isimleri kendi dillerinde olsun diye çarpışıyorlar. Adamları daha niye öldürüyorsunuz ki?

Tamam, halkımız belki bunun ne anlama geldiğini bilemez! Ama belli fikir seviyesine gelmiş insanlar, güvendiğimiz, tartışmaya değer bulduğumuz kardeşlerimiz de  bilmiyorlar mı? Bu konuda tek kelime etmeyecekler mi? Bazıları;  Türkiye Cumhuriyeti’nin misak-ı millî sınırlarını İngiltere’nin çizdiğini iddia edip duruyorlar. Anadolu’da bir İstiklal Savaşı olmadığnı, Atatürk’ün Osmanlı Devleti’ni yıktığını iddia edip duruyorlar. Bu konuda son derece profesyönelce savunmalarda bulunuyorlar. Bu sakat bilgileri nasıl ve nereden elde ediyorlar, şaşırırsınız. Ama gerçek vatan bölme konularını anlatmaya gelince bilmiyorlar. Çünkü, onları da bu şekilde şartlandırıyorlar. Üzerlerine ölü toprağı atılmış. Düşmanlarını tanımak istemiyorlar.

Değerli dostlar, “sınırlarımız içindeki bir kısım şehirlerimizi kurtardık” diyorlar. Kurtardığınız şehirlerin dili değişiyor, sokaklarının, caddelerinin isimleri değişiyor. Adamlar zaten bunun için savaşıyorlar mı?

Devlet yetkililerimizin bu savaşın “topyekûn” bir savaş olduğunu anlamaları lazım. Bu konuda strateji bilgileri, tarih bilgileri yoktur. Bunu kendilerine anlatacak danışmanları da yoktur.

Bu sebeple milletimizin bir an önce uyanması ve neler olup bittiğini anlaması gerekiyor. Bizi bu günlere getirenlerden hesap soran bir fikir seviyesine, bilgi seviyesine ulaşmak gerekiyor. Yoksa; havaalanı yaptık, köprüler yaptık  vs. gibi basma kalıp propaganda bilgileri ile içinde bulunduğumuz açmazdan çıkmamız mümkün değildir.

Hatayı anlamak, hatadan dönmek fazilettir.

Devletin devlet olarak ciddi tedbirler alması gerekmektedir. Öncelikle yer adlarınının değiştirilmesini isteyenleri, bu propagandaları kullananları, yayanları, bu propagandaları yapan siteleri ” Mesela; TESEV) , bu konuda kitap yazanları  (Mesela; Hayali Coğrafyalar ve Yer Adları) takip etmek, etkisiz hale getirmek gerekmektedir. Bu tabelaları değiştiren belediyelerin başkanlarını İçişleri Bakanı’nın görevden alması ve oralara yeni başkanlar atanması gerekmektedir.

Devletin şu anda uygulamaya koyduğu ikinci çözüm süreci de önceki gibi son derece yanlıştır. Düşmanı düşman olarak bilmek, ona göre mücadele etmek gerekir. Türk milletinin savaş anlayışı “topyekûn savaş” tır. Silahlı mücadele; siyasî, ekonomik, kültürel mücadele ile desteklenmedikçe başarıya ulaşmak mümkün değildir. Kaldı ki nizamî ordunun şehir gerillasına, kır gerillasına karşı savaşa sürülmesi de son derece yanlıştır.

Tam bir kaht-ı rical dönemindeyiz. Allah milletimizin yar ve yardımcısı olsun.

Uyarmak vatan borcumdur. Uyanınız.

Bayburt’un Kurtuluşu

Değerli dostlar,

Vatanamızın her tarafı güzel. Çok şükür, vatanın tapusu henüz bizim elimizde.. Allah zeval vermesin. Bugün Bayburt’un 98.. kurtuluş yıldönümü. Bendeniz de “övünmek gibi olmasın ama” Bayburt’luyum.

Biliyorsunuz, Bayburt’un yaşağıdığı, Ermenilerin ve Rusların zulüm yıllarını anlatan bir roman yazmıştım. Takip edenler mutlaka bilirler. Romanın adı KADIN MİLİSLER idi. İnanıyorum ki birçoğunuz okumuşsunuzdur.

 

Çok uzun yıllar Bayburt’a gitmemiştim. Çocukken çıkmıştım  Bayburt’tan. 33 yılın üzerine Bayburt’a gittiğimde köyümün mezarlığında dedemin mezarını bulamamıştım. Babamın babası olan Terzi Hasan’ın mezarı bir yerde yoktu. Bulmak için çok araştırdım. Sonra öğrendim ki, Ermenilerin Taşhanlar’da gaz dökerek yaktıkları insanlar arasında imiş. Dedemi de Ermineler yakmışlardı. Bunun üzerine araştırmalarımı derinleştirdim ve sonra birikimlerimi bir roman olarak yazdım.

Allah o günleri bizlere bir daha yaşatmasın.

Henüz aklımız başımızda iken, henüz imkânlarımız var iken vatanımızın, bayrağımızın, mukaddesatımızın ve vatan tapumuzun kıymetini bilelim.

Bu vesile ile Bayburt’un 98. kurtuluş yıldönümünü kutluyorum.

Allah bir daha bu milleti kurtuluş mücadelesi vermeye mecbur etmesin.

“Batırdılar Memleketi”

Değerli AK Parti yanlısı dostlarım,

Ülkenin mevcut durumu karşısında sizlerle polemiğe girme niyetinde asla değilim. Kimse ile hiçbir şeyi tartışmak niyetinde değilim. Sadece ve sadece ülkemizin içinde bulunduğu durumu samimiyetle görmenizi istiyorum. Hatadan dönmek bir erdemdir.

Değerli kardeşlerim,

Düşman yurdunuza girdiğinde kurmuş olduğunuz hiçbir düzen elinizde kalmaz. Yaşadığınız sırça köşkleri size kimse bırakmaz. Sıcak yuvanızı, katlarınızı, yatlarınızı, paralarınızı düşman size bırakmaz. Bunu iyi bilin. Suriye halkının durumunu gözönüne alın. Yaşadığımız Balkan faciasını düşünün.

Vatanımıza doğru yaklaşan çok büyük tehlike var. Hatta savaşın içindeyiz bana göre. Görüyorum ki size hiçbir şey etki etmiyor. Hiçbir şey sizi sarsmıyor. Şehitler sarsmıyor, bombalar sarsmıyor, yaklaşan Üçüncü Dünya savaşı tehlikesi sarsmıyor. Hala size sunulan sahte uçak gemilerine aldanıyorsunuz. Yahu hiç olmazsa sizleri
aldatmaya yönelik yapılan bu alçak propagandaların sahtelillğini, samimiyetsizliğini anlasanız. Sizlerin dikkatini, samimiyetini hiçe sayıyorlar. Sizleri çantada keklik kabul ediyorlar. Sizin gönlünüzü çok güzel alıyorlar. Aldanmayın lütfen.

Ve lütfen uyanın. Büyük tehditlerle karşı karşıyayız. Alışmış olduğunuz ortamdan çıkın. Şöyle etrafınıza bir bakın lütfen.

Bizler panik halinde iken, “neler yapmalıyız” diye düşünürken, uykularımız kaçarken, çareler ararken, sizlerin bu kadar ilgisiz kalmanız, tehlikeyi görememeniz son derece yanlış. Bu bizi çok korkutuyor. Hatta bizi en çok korkutan olay da bu. Yarın kalkıp bizim boğazımıza sarılacaksınız. Çünkü düşman propagandası sizi öyle yönlendirecek. O propagandaların da amacını anlayamayacaksınız ve gerçekten tetiği bize çevireceksiniz. Allah korusun. Bunu görür gibiyim.

Zaman zaman AK Parti yanlısı yazarların pişmanlıklarını, doğru değerlendirmelerini sizlerle paylaşıyorum. Tabii ki soruyorum, bugün bunu yazan insanlar, şimdiye kadar bu hataları neden görmediler. Neden yazmadılar. İşin bu yanı büyük bir bilmece tabii. Herhalde maddi sebeplerle partizan yazılar yazdılar. Ama günah değil mi, vebal değil mi? Bunca insanın kanına girdiler. Ve devletimizi uçurumun kenarına getirdiler. Yazık değil mi?

Bahsettiğim o yazarlardan biri Yusuf Kaplan. Yusuf Kaplan’ı şahsen tanıyorum. Samimi bir insandır. Tıpkı Ahmet Taşgtiren gibi.

Bugüne kadar Yeni Şafak Gazetesi’nde yazdı. Yeni Şafak Gazetesi yıllardır AK Parti’nin resmî yayın organı gibi yayın yaptı. Zaten “organik bağları” var, biliyorsunuz.

 

Yusuf Kaplan bu hilelere, yalanlara, akılsızlıklara dayanacak bir insan değildi. Nihayet isyan etti.

Diyanet TV.nin prgramında içini bir güzel döktü. Ve aşağıdaki sözleri söyledi.

(İlgili videoyu facebbook sayfamda paylaştım. Oradan izleyebilirsiniz.)

Bakın neler söyledi Yusuf Kaplan:

 

SURİYE’DE VE MISIR’DA HATA YAPTIK‘

Suriye’de hata yaptık, Mısır’da hata yaptık. “Sıfır Sorun” politikası fikir olarak süper, muazzam ama romantik. Hiçbir karşılığı yok bunun. Bölgedeki gerçeklerle örtüşmeyen, hiçbir karşığılığ olmayan bir şey.

‘JÖLELİLER, ŞUNLAR BUNLAR, YALAKALIKLA MEMLEKETİ BATIRDILAR‘

Ben yüreği yanan bir Müslüman olarak konuşuyorum. Millet ileri geri konuşmasın. Ben konuşmayacaksam kim konuşacak. yalakalık mı yapacağım ben burada. Yeter ya batırdılar memleketi. Yalakalık yapa yapa. Jölelilerle, şunlarla, bunlarla, habire gaz veriyorlar; memleketi batırdılar ya.

‘MANYAK MISIN SEN‘

İçeride çok büyük çatışma yaşanıyor, Türkiye’de. Nereye gidecek belli değil, dışarıda kuşatıyorlar. Basiret, feraset lazımdı. Romantizmle olmaz bu. Burada şu yapılması lazımdı. Bundan sonra yapılması gereken şeyleri söylüyorum: Kesinlikle biz ayaklarımızı rahat yere basacak durumda değiliz. Aklımızı başımıza devşirelim. AB ile ilişkilerimizi buzdolabına kaldırdık. Manyak mısın sen, Avrupa Birliği ile ilişkileri neden donduruyorsun. Bu adamlara güvenilmez. Ayaklarımızı yere basacak şekilde hazırlık yapmamız lazımdı bizim. Ayaklarımızı sağlam basacak durumda değiliz. Bizim NATO ile ilişkilerimizi devam ettirmemiz lazım. Vururlar kafamıza çökertirler.

‘AKP İKTİDARDA AMA KESİNLİKLE İKTİDAR ONLARIN ELİNDE DEĞİL’

Bu ülkenin çocukları güya iktidarda ama iktidar onların elinde değil. Hariciyesi değil, kültürü değil, medyası değil, entelektüel akemisi değil. Ayağımızı yorgana göre uzatmamız gerekiyor. Yanlış yoldayız…”

E be kardeşim, şimdiye kadar neredeydiniz? Herhalde Yeni Şafak’ta yazmana artık izin vermezler!

 

Değerli AK Parti’li kardeşlerim, hatadan dönmek fazilettir. Bu çok büyük bir savaş oyunu. Bu oyun sizlerin hataları görmenizle bozulabilir ancak.
Lütfen hatalarınızı görünüz. Bizler kardeşiz, unutmayınız. Yusuf Kaplan; “Batırdılar Memleketi” diye isyan ediyor. Memleketi batıranları lütfen siz de tanıyınız.

Uyarmak vatan borcumdur. Uyanınız.

 

Onlar Sizden Değiller

Değerli dostlar, Abdullah Alagöz üstadım, 28 kişinin şehit olduğu Ankara saldırısı ile ilgili olarak yazmış olduğu bir yazıya lütfedip bendenizi de etiketlemiş. Ben de o yazının hemen altına aşağıdaki yorumu yazdım. Sizlerin de okuyabilmeniz için burada paylaşmayı uygun buldum.

Devlet yetkililerini hedef alarak diyor ki Sayın Abdullah Alagöz: “O makamda durmanız sakıncalıdır, hemen o makamı terkedin.”


Yorumum aşağıdnaki gibidir:


Çok yerinde bir istek üstad! Bu dileğinize aynen katılıyorum.

Ama değerli üstadım, kime söylüyorsunuz bunu! Kim duyuyor, kim anlıyor? Onların işi anlamak, dinlemek değil ki! Onların işleri sizce malum!

Onlar sizin endişenizi taşımıyorlar ki! Onlar sizden değiller ki! Onlar, emin olulnuz, Atatürk’ün büyük bir öngörü ile bahsini ettiği “dahilî bedhahlar” dır.

Onlar, devlet, millet, tarih, toprak, tapu, demokrasi, özgürlük, düşman kavramlarını bilmiyorlar ki!

Onlar sizden değiller ki!

Sizden olan, hiç TRT Şeş diye bir kurumu kurar mıydı?

Sizden olan, yer adlarını değiştirip Ermeni adlarını, Rum adlarını beldelerimize koyar mıydı?

Sizden olan, Diyarbakır’ a “Amed” der miydi?

Sizden olan, isyancıların heykellerini diker miydi?

Sizden olan, sizin de buyurduğunuz gibi, Habur rezaletini, Oslo rezaletini, “açılım” rezaletini, “çözüm süreci” rezaletini bu millete yaşatır mıydı?

Sizden olan, bu kadar acı olay karşısında, bu kadar şehit karşısında, bu kadar çaresizlik, becerisizlik, öngörüsüzlük, ufuksuzluk karşısında hala görevde olabilir miydi?

Değerli Abdullah Alagöz üstadım, biliyorsunuz ki biz de sizler gibi dertliyiz. Lafı uzatmanın da faydası yoktur. Başınızı ağrıtmayayım.

Allah devletimize ve milletimize zeval vermesin.

Allah yar ve yardımcımız olsun.

Bendeniz zat-i alinize, bizi de yazıdan haberdar etme nezaketini gösterdiğiniz için, teşekkür ediyorum.

Kaleminize, yüreğinize sağlık.

Elbette Allah’ın da bir hesabı vardır. Allah hesabı çabuk görendir.

Türk milletinin suskunluğunu korkaklığına yoranların aldandığını hep birlikte göreceğiz.

Size en samimi saygılarımı sunuyorum.

Hayırlı geceler diliyorum.

Savaş Artık Bir Sır Değil

Değerli dostlar,

 

Ankara patlaması ile ilgili yorum yaparken; “Dünya sistemi ve onu yöneten üst aklın böylesine kudurması, kanaatimce yakın zamanda çökeceğinin de bir işareti” diye yorum yapmış bir çok büyük yandaş stratejist (!)

Düşmanlarımız yakın zamanda çökecekmiş. Tabii ki bunun için dua ederiz. İnşallah! En kısa zamanda deriz.

Değerli dostlar, bize düşen, parti gözlüğünü çıkararak içinde bulunduğumuz durumu bütün çıplaklığı ile görmek ve ona göre tedbir almaktır. Şimdi hamasi propagandalar yapmanın zamanı değil. Düşmanı “çökecek” diye küçümseyerek ortadan kaldırmanın imkânı yoktur. Bunun yerine bizim hazırlıklarımızın neler olduğunu tartışsak, kendi üstün savaş gücümüzle milletimize moral versek daha iyi olur.

Rusya şu anda Suriye üzerinde Türk uçaklarının uçmasına izin vermiyor. Obüslerimizle ancak 40 km. lik bir mesafeye uzanabiliyoruz. Ve elimiz kolumuz bağlı. Hiçbir şey yapamıyoruz. Bu bir gerçek.

Ankara patlamasını gerçekleştiren kişinin Suriye’den ülkemize sızan bir YPG militanının olduğu açıklandı.

Önemli olan; bu üç milyonluk göçmen kitlesi ile birlikte ülkemize giren ajanları, savaşçıları ayırıp geri gönderebilecek bir devlet gücünde olmaktı. Önemli olan, yeğenim doktor Murat’ın anılarında anlattığı Güneydoğu’da savaşan sünnetsiz Hollandalıları ayırabilmekti.

Önemli olan; mayınla döşenmiş 911 km. lik güvenli bir sınırın neden güvensiz hale getirildiğini anlamaktı. Hangi üst akıl bunu tavsiye etmişti yöneticilerimize? Neden sınırımız yol geçen hanına döndürülmüştü? Bunları izah eden var mı?

Rus uçağının düşürülmesi ile ilgili olarak birçok şey yazıldı. Bu uçak düşürme işinin bir strateji, bir yemleme olduğunu, Rusya’nın ondan sonra takip ettiği devlet politikalarının hepsini önceden planladığını yazıyor strateji uzmanları.

Bakın bir emekli general Rusya’nın hazırlıkları konusunda neler söylüyor:

“Rusya, Karadeniz Bölgesi’ne (Güney Askeri Bölgesi), ordunun savaşa hazırlık seviyesinin test edilmesi için büyük çaplı müşterek bir tatbikat yapma aşamasında. 8 bin 500 asker, 900 askeri araç, 200 uçak ve helikopter ile 50 savaş gemisinin katılacağı tatbikat, Türkiye’ye ve Suriye’ye müdahale edecek diğer ülkelere bir uyarı niteliğinde. Ayrıca, Rusya 10 Şubat 2016’da, Türkiye’ye yakın Karadeniz Bölgesi’ne 40 savaş uçağı ve helikopter konuşlandırdı.
Bu resim, Putin’in savaşı ciddiye aldığı ve Türkiye’nin Suriye’ye girmesi durumunda harekât ortamını şekillendirdiğini ortaya koyuyor.
Rusya; Hazar Denizi’nde, Karadeniz bölgesinde, Doğu Akdeniz ve Suriye harekât ortamında savaş hazırlıklarını yapmış ve konuşlanmış durumda. Türkiye’nin Suriye sınırını geçmesiyle birlikte, yurt içinde hava üsleri (İncirlik, Diyarbakır ve diğerleri), komuta-kontrol sistemleri, havaalanları, karargâhlar, silah ve mühimmat depoları, elektronik ve muhabere sistemleri, ulaştırma altyapısı tahrip edilecek şekilde Rusya’nın hedef listesini hazırlamakta olduğu bir sır değil.” (Naim Babüroğlu-Emekli Tuğgeneral. gercekgündem.com)

Hayır düşman çökmüyor. Çalışıyor, güçleniyor, ittfaklar kuruyor, bizi yalnızlaştırıyor. Bizi “mutlak yalnızlığa”, bizi “onursuz yalnızlığa” itiyor. Bunun için tam anlamıyla “devlet politikaları” izliyor. Putin Kırım’ı aldığında; “Ben Kırım’ı aldım. Meclisinin gönderine de Rus Bayrağını çektim. Rusya Kırım’ı zaptetmiştir. Nokta!” demişti. Hatırlayınız.

Biz ise kendi şehirlerimizi kurtardığımızı, kendi topraklarımızı geri aldığımızı ve kendi il ve ilçelerimize Türk Bayrağı çektiğimizi söylüyor ve övünüyoruz.

İç savaşı ve şimdi Üçüncü dünya savaşını anlamayan, anlayamayan tek ülke bizim ülkemiz.

Değerli dostlar, savaş artık bir sır değil.

Devletlerin; böyle kader günlerinin olduğu, bu günleri tanımlayabilecek, anlayabilecek, çözüm üretebilecek “devlet aklı” olan kurmay düşünürlere ihtiyacı olduğu açıktır.

Sayın büyüklerimizin danışmanları arasında çoluk çocuk da var, biliyorsunuz. 90 yıllık tecrübesi ile Prof. Halil İnalcık “Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesinin amacı Türkiye’ye saldırmaktır” diye açıklamıştı. Bu düşünce, bizim danışmanların, başdanışmanların hiçbirinin aklının ucundan bile geçmemiştir. Bizim danışmanlarımız şu anda 19 Şubata kadar orta öğretimde öğrencilerin seçmeli ders olarak Kur’an derslerini seçmeleri ile ilgili fikir jimnastiği içindeler. Bizim danışmanlar; molların, melelerin, Alevi dedeleri’nin Ortaçağ’da olduğu gibi işlevlerini nasıl yerine getirebileceklerinin büyük planlaması (!) içindeler. Bizim büyük başdanışmanlarımız halen saraydaki “uygunsuz ilişkilerin” ne aşamada olduğunu tartışma tavındalar.

Ülkemizde iç savaşın bütün şiddetiyle sürdürüldüğü, Üçüncü Dünya Savaşı’nın bölgemizde bütün şiddetiyle sürdüğü artık bir sır değil.

Ne diyordu Çin Atasözü: Düşmanını bil, yenilmez olursun.

Biz şu anda dostumuzun düşmanımızın kim olduğunu dahi bilmiyoruz. Bilen varsa beri gelsin. Rusya mı, ABD mi, Esad mı, Suriye mi, İran mı, KCK mı, PKK mı, PYD mi, YPG mi? Düşman kim?

Aziz milletime arz ederim.

Açık Konuşalım, Savaştayız!

Değerli dostlar,

 

“Açık Konuşalım, Savaştayız” başlılğı Yeni Şafak Gazetesi yazarı İbrahim Karagül’ün dünkü makalesinin başlığı idi.

Yazının içeriği başlığından daha vahim.

Bu zat-ı muhterem 13 yıldır bu günlerin hazırlandığını anlamadı. Biz anladık, dağdaki çoban anladı, sağır sultan anladı, bunlar anlamadılar.

Yapılan hatalar yüzlerce defa anlatıldı.

Bu beyefendinin aklı yeni başına geldi. Nedamet mi getirdi bilmiyorum. Bari sözcülüğünü yaptığı hükümet uyansa.

Bazı AKP milletvekilleri uyandı aslında. Açıkça uyarıyorlar da! Ama devlet idarecilerinin bataklılğa sapladıkları devlet politikalarından geri dönmesi herhalde artık mümkün değil.

Bazı dostlar “Milletim Uyan” kapakları paylaşıyorlar. Dertli insanlar biliyorum. Bu saatten sonra milletin uyanması nasıl olacak, neye yarayacak bilmiyorum.

“Tartışmanın faydası yoktur, bu bir iç savaştır” diye yazmıştım. “Bir iç savaşı nasıl kazanmak gerekiyorsa öyle poitikalar takip etmek gerekir” diye yazmıştım. “Yavuz Sultan Selim’in veya Dördüncü Murat’ın içerideki kaosu önlemek için aldıkları tedbirlere benzer tedbirlerin alınması gerekir” diye yazmıştım. En yakınlarımız duymadı!

Rahmetli Durmuş Hocaoğlu uyarmıştı. “Burası ya İkinci Ergenekon ya da ikince Endülüs olacaktır” demişti. Şimdi İkinci Endülüs olmakla karşı karşıyayız malesef.

“Bu bir asimetrik savaştır, uyanın”, demiştim. Şiddetli egolar, dünya malı hırsı, Kur’an okuyan liderlere halkın teveccühü onları şımarttı ve kaçınılmaz son geldi.

Asimetrik savaşı yürüten devletler içeriden ve dışarıdan devletimizi kuşatmış bulunmaktadır. Çok açık bir şekilde hedef olarak tespit edilen ülkemize artık açıkça saldırmaktadırlar. Yetkililerimiz bu günleri hiçbir şekilde öngörmediler.

Hata üstüne hata yaptılar. Yapılan hataları defalarca sıraladık.

Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettikten sonra 20 devletle birden savaşmak zorunda kalmıştı. Bu yirmi devleti ayrı ayrı yendi. 16 yıl süren savaşta bütün düşmanlarını birbirine düşürerek hepsini yenmeyi başarmıştı.

Tehdit altında bulunan Türkiye yetkilileri, kendisini tehdit eden ülkelerin başkentlerinde bombaları patlatmasını bilmiyorlarsa, Çeçenler vasıtasıyla Moskova havaya uçurulamıyorsa, ABD’de Hispanik ayaklanma yapmayı, yeni 11 Eylülleri meydana getirmeyi bilmiyorlarsa, Paris’i, Londrayı sarsacak dünya çapında örgütleri kullanmayı bilmiyorlarsa, yeni ETA’lar, yeni IRA’lar kurmayı bilmiyorlarsa etrafınızı saran kuşatmayı kırmanız mümkün değildir. Ukrayna’nın, Polonya’nın, Orta Asya’daki bütün Türk illerinin Rusya’yı her taraftan sıkıştırmasını sağlamak gerekiyordu. Gürcistan’ın harekete geçirilmesi gerekiyordu. Hiç olmazsa Rusya’nın Karadenizden ülkemizi kuşatmasına engel olmak gerekiyordu. Düşman gemilerinin Akdeniz’de bu şekilde konuşlanmasına daha başından engel olmak gerekiyordu.

Ama ne gezer. Devlet ortalarda yok. Yeni bir Kaht-ı rical dönemi yaşıyoruz. Yeni bir “inhitat devri” yaşıyoruz.

Fatih Sultan Mehmet, Uzun Hasan’ın Venedik’le yaptığı anlaşmayı anında haber almıştı. Ona göre yeni stratejiler çızmişti.

Şimdi sizin istihbaratınız yok. Askerî istihbaratınız yok. Askerî istihbaratın bütün cihazları MİT’e devredilmişti. Değerli dostlar; MİT’in CIA’dan, Mossad’dan bağımsız hareket etmesi mümkün mü?

Dolayısıyla kara günler gelip çatmıştır.

Bugünkü en büyük yetkili adam bari çıksa milletimize dese ki;

“Ben vatanıma, milletime, dinime hizmet etmek için yola çıkmıştım. Ama durum şimdi vahimdir. Bu iş artık beni aşmıştır. Vatanınıza sahip çıkın!”

millet belki bir şekilde hayatını kurtarmak için tedbir alacaktır. Vatanını kurtarmanın yollarını bulacaktır. Ama böyle yapmıyor, hala manipülasyon yapmaya devam ediyor. Türkiye eski Türkiye değil diyorlar. Ümmet rüyaları görmeye devam ediyorlar. Katar’ın ve Suudi’lerin dostluğuna güveniyorlar hala. Acaba Katar ve Suudlar Amerika’dan habersiz bir adım atabilirler mi?

Evet kara günler gelip çatmıştır.

Türk milleti başının çaresine bakmalıdır.

Aziz milletim, resmen büyük bir savaşın içindeyiz. “Onursuz bir yalnızlıkla” başbaşayız. Lütfen tedbirlerinizi buna göre alınız.

Bir Öneri

Değerli dostlar,

 

İçinde bulunduğumuz durumun ciddiyetini anlayamayanlar var. Çok olumlu görüşlerle ülkemizin içinde bulunduğu durum hakkında bazı basit önerilerde ve değerlendirmelerde bulunanlar var. Elbette onlara saygı duyuyorum.

Ancak, yazık ki durum öyle değil. Bütün aklı başında politikacılar, emekli generaller, köşe yazarları ve Batılı büyük gazeteler, tarafların açıklamaları, gelen şehitler, Rusya’nın kuşatmaları, açıklamaları, yığınakları, aldığı savaş tedbirleri, Türkiye’nin olayları takibi, içeride ve dışarıda karşı karşıya kaldığımız durumlar gösteriyor ki durum hiç iç açıcı değil. Yeni Şafak Gazetesi yazarı İbrahim Karagül bile bunun bir savaş olduğunu kabul ediyor ve “Savaştayız” diyor.

Açık oturumlara katılan yandaşlar artık ülkemizin bir savaş içinde olduğunu kabul eder duruma geldiler. Tabii hala durumu partizanlık açısından değerlendirip, AK Parti’ye toz kondurmamak adına olumlu görenler var. Keşke ortalık onların değerlendirdiği gibi güllük gülistanlık olsa!

Bizim de içinde bulunduğumuz bir kesim var ki, durumu son derece ciddi görüyor. Hem içeride savaş, hem dışarıdan kuşatma, hem ülkemizin içine düştüğü “onursuz yalnızlık” bu kesimi ürkütmektedir. Çareler aramaya zorlamaktadır. Bendeniz şahsen geleceğimizden son derece kaygılıyım. Milletimin, torunlarımın geleceğini son derece karanlık görüyorum.

 

Bu arada değerli bir akademisyen dostum bir öneri ileri sürdü. Bu öneriyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Elbette birçok yorum gelecektir. Yorumlarınızı bekliyorum.

Dostumun önerisi şu:

“Öncelikle; Rusya ile gelinen bu tehlikeli noktadan geri dönelim. Ne olursa olsun, Rusya ile eski günlmerimize dönelim. Yeniden dostluk kuralım. Özür dileyelim, tazminat ödeyelim. Ne yapıp edip Rusya ile yeniden dostluk bağları kuralım.

Bunun yanında Amerikan üslerinin ülkemizden çıkarılması için karar alalım. Yeni bir kuvvet dengesi oluşturalım. Bu kuvvet dengesinde Batı ve Amerika olmasın. Rusya ve diğer doğu ülkeleri olsun. (Avrasya ittifakı kuralım demek istiyor).

Böyle bir yöne girilirse başarılı olabilir miyiz? Üzerimizde dolaşan karabulutları dağıtabilir miyiz? Savaş tehlikesini atlatabilir miyiz?

Ne dersiniz?

Akademisyen dostumun önerisini sizlerin takdirine sunuyorum.

Yorumlarınızı bekliyorum.

 

 

GİT VATAN KÂBE’DE SİYAHA BÜRÜN.

 
Değerli dostlar,
 
Bugün; “Cizre’de İki Hafta” başlığı ile bir doktorun Cizre hatıralarını sizlerle paylaştım. O doktor yeğenimdi..
 
Doktor Murat’ın hatıralarına, gözlemlerine çok güzel yorumlar yapılmış. Yorum yapan değerli dostlarıma, ağabeylerime çok teşekkür ederim.
 
Özellikle Mehmet Mutluoğlu Hocam ve Emekli Albay Selahattin Arslan ağabeyim uzun yorumlar yapmışlar.
 
Bir değerli akademisyen dostum aradı. Yaklaşık bir saat konuştuk telefonda. Daha önce AKP politikalarını şiddetle savunan dostum, şimdi “Mikdat ne yapacağız, durum çok tehlikeli bir hale geldi” diye dert yandı. Arayış içine girmiş değerli dostum.
 
Biliyorum ki hepiniz arayış içindesiniz. Mevcut durumun tehlikeli olduğunu görmeyenler sadece başını kuma gömenler. Hala “Ümmet” rüyası görenler. Hala “Onlar bizim kardeşlerimiz” diyenler.
 
Durum son derece vahimdir. Devletimiz İsitiklal Savaşı ortamından daha kötü bir ortama düşürülmüştür.
İşin daha da kötüsü, şu anda bu ortamda ittifak bilglisi olan, dostu düşmanı dengeleme, kuvvetlerimizi dengeleme ilmi olan kimse yok. Koskoca Genelkurmay Başkanımız uymuş başbakana, Suudi Kralı’nın yanında büzülmüş oturuyor. Bu olacak şey değil..
 
Değerli dostlar, biliyor musunuz bizzat kendimiz bile bu tarih kokan, tehlike kokan durumu henüz kavramış değiliz. Aklımızda Mehmet Akif’in, Namık Kemal fikirleri henüz yok.
 
Mehmet Akif bir İstiklal Marşını yazacak kadar imanlıydı. Çanakkale şehitlerine şiirini yazacak kadar imanlıydı.
 
O iman, o anlayış, o dert bizlerde henüz yok. Daha ne olması gerekiyor, bilmiyorum.
 
Namık Kemal’in imanı henüz bizde yok.
 
GİT VATAN KABE’DE SİYAHA BÜRÜN
 
demişti.
 
Ne büyük insanlarmış onlar.
 
Sahi biz ne yapıyoruz değerli dostlar? Ne yapıyoruz? Ağlamaktan, ağıt yapmaktan başka ne yapıyoruz. Bizim liderlerimiz ne yapıyor Allah Aşkına!!??
 
Unutmayın, “ateşten gömlek” günlerdeyiz.
 
 
Bu geceki efkârımı ancak Namık Kemal’in bu mısrası ile dağıtabilirim.
 
 
GİT VATAN KÂBE’DE SİYAHA BÜRÜN.
 
Değerli dostlar, hepiniz Allah’a emanetsiniz.
 
 
 
 

Cizre’de İki Hafta – Dr. Murat K. Topçu’nun Gözlemleri – 6

Altıncı Bölüm

Ve Doktor Murat Kadir Topçu’nun görüşleri.

14 gün içinde Cizre’de yaşadıklarımdan kesitler anlatmaya çalıştım. Yaşam şartlarımızın ağırlığını, o eksik, bu yetersiz, şu yanlış gibi şeyleri anlatmaya gerek yok. Yaklaşık iki aydır her gün ölümle kol kola gezen asker – polisin yaşadıkları yanında bizim “sorun” olarak bunları konuşmamız yakışık almaz. Bu süre içinde üzüldüğüm konuları madde madde özetleyerek yazıyı bitireyim.

1.Şırnak iline giden 20 doktor içinde tek “Gönüllü Doktor” bendim ve bu beni ziyadesiyle üzdü. Tek kişi ben olmamalıydım diye düşünüyorum. Memleketin yarısı Ak Parti’ye oy verdi. Ak Parti’nin bu memleket için çalışan tek parti olduğunu ve hatta liderleri için ölmeye hazır olduklarını meydanlarda kefen giyerek gösteriyorlardı. CHP’liler Ak Parti’nin memleketi sattığını, hükümettekilerin hain ve satılmış olduğunu söylüyor. Gerçek vatanperverlerin kendileri olduğunu söylüyorlar. MHP ve Saadet Partili kardeşler de, diğer partililerde ve herhangi bir cemaat mensubu olan insanlar da bu vatanı çok sevdiklerini hatta ölmeye hazır olduklarını söylüyorlar. Ama iş “Şırnak’ta (savaşmaya değil) hastanede sadece 14 gün çalışmaya “ bile gelince tek gönüllü benim öyle mi? Bu durum bana göre sorgulanması gereken acı bir durumdur.

2. Bu sürede en çok üzüldüğüm olay şüphesiz Şehidlerimiz olmuştur. Bu operasyonlarda 27 asker – polis kardeşimiz şehid olmuştur. Tüm şehidlerimize Allah rahmet eylesin. Ailelerine sabır versin.
3. Başta annem, babam ve eşim olmak üzere pek çok akrabam ve arkadaşım başıma bir şey gelecek diye korkup günleri zor tamamladılar. Üstelik annem babam ve kardeşlerim Cizre’de olduğumu bilmiyordu. Beni Şırnak’ta zannediyorlardı.

Sonraki Sayfa »