Samimi Olmak Yetmiyor

Osmanlı devletini önce Balkan Savaşları’na, sonra Birinci Dünya Savaşı’na atan İttihatçılar gerçekte samimi idiler. Yaptıklarını bir başka devlet adına, vatana ihanet olsun diye yapmadılar. Zaten sonradan çok pişman oldular. Bu pişmanlıklarını dile getiren çok İttihatçı var. Tabii ki en başta Enver Paşa geliyor.

Samimi idiler. Ama yanıldılar. Yanıldıklarını kısa zamanda anladılar. İş işten geçmişti. Artık kayıpları telafi etmeleri mümkün değildi.

Demek ki sadece samimi olmak yetmiyor.

Bu durum ülkemizi şu anda idare edenler için de aynıdır. Halkımızın büyük bir çoğunluğu devleti idare edenleri samimi buluyor. Belki biz de birçok konuda samimi buluyoruz. Ama sadece samimi olmak devleti düze çıkarmak için yetmiyor.

Samimi olan kişinin, ideallerinin en doğru bir şekilde siyasetini de yapabilmesi gerekiyor. Üstün bir strateji, doğru bir metod ve ehil bir kadro ile işe başlanılamaz ise gelinecek nokta işte bugünkü kör noktadır.

  • Üstün bir strateji,
  • Doğru bir metod
  • Ehil bir kadro.

Bu ana prensipleri şiar edinemeyen hiçbir hareket, hiçbir kimse başarıya ulaşamaz.

Üstün bir metod, devlet idarecilerinde “devlet aklı” nı gerektirir. Devlet, büyük bir varlıktır. Devlet olmadan, devletin üstün gücü olmadan, devleti idare edenlerin üstün akılları olmadan, tarih bilgileri, milletlerin mücadelesi ile, medeniyetlerin çatışması ile ilgili yüksek bilgileri olmadan, bu konuda en doğru metodu en tecrübeli bir ekiple yürütmeden başarıya ulaşmak mümkün değildir. Samimi olunması yeterli değildir. İttihatçıların davranışı ortadadır. Şimdi aynı hataya AK Parti yönetimi düşmektedir.

Tabii ki şimdi büyük bir mücadele veriyorlar. Bence bu mücadele yeterli değildir. Öncelikle kafalarında oluşmuş olan hataları yenmelidirler. Anayasa değişikliği, başkanlık sistemi, azınlık vakıfları konusunda verilen tavizler, azınlıklarla ilgili verilen tavizler, tapusu Türk milletinin elinde olan bu topraklara ortak saydıkları azınlıklar konusunda kafalarını önce bir toparlamaları lazım. Kürt isyanları ve tabii ki devletin bütün Cumhuriyet dönemindeki kazanımlarını yok sayan nakıs düşüncelerini öncelikle yenmeleri lazım. Başarı önce burada başlayacaktır. Bu düşüncelerin karşısında olan, azınlıkları da kullanan Batılılar var elbette. İşte Batılıları da üstün bir politika ile saf dışı bırakacak üstün bir devlet politikası uygulamak gerekiyor. Mesaiyi bu noktalara vermek lazım. Tarihten gelen hataları aynen işlememek lazım.

Özetle İttihat Terakki’nin düştüğü hatalara düşmemek lazım.
Uyarmak bizden tabii ki…

Uyarmak vatan borcumdur.

 

Ümitsiz Değilim

Bazı dostlarımız, yakınlarımız bizim endişelerimizi asla taşımıyorlar. Hatta hükümete akıl veriyorlar. Geleceğin çok parlak olduğunu söylüyorlar. Hükümetin doğru yolda olduğunu ima ediyorlar. Birtakım varsayımlardan yola çıkarak her şeyin normal olduğunu iddia ediyorlar. Şunu da yaparsanız, bunu da yaparsanız daha da iyi olacak demeye getiriyorlar.

Bu dostlarımız;

  • Düşmanı tanımıyorlar,
  • 21. Yüz yıl Haçlı savaşlarını bilmiyorlar,
  • Ortadoğu’da her şeyin alt üst olduğunu, bütün İslam aleminin dağıldığını ve sıranın Türkiye’ye geldiğini görmüyorlar. Ya da görmek anlamak istemiyorlar. Herhalde Avrupa kapılarına dayanmış Müslümanları, yerle yeksan olmuş İslam beldelerini de görmüyorlar.
  • Anadolu, Selçuklu’nun dağıldığı gibi dağılma sürecindedir. Bunun bilincinde değiller.

Bizim yaklaşımımız farklıdır. Ülkemizin büyük bir felaketle karşı karşıya olduğunu düşünüyoruz. Ancak Türk milletinin bu felaketi göğüsleyecek çapta ve tarihî bilinçte olduğunu biliyoruz.

İnşallah bu felaketi de atlatacağız.

Aşağıya Selçuklu’nun dağılma döneminde Türk milletinin içinde bulunduğu yeniden varolma güdüsünü nasıl kullandığını anlatan bir görüşü alıyorum. Bu görüşü çok benimsiyorum ve aynen katılıyorum. Bu inancı taşıyorum. İnşallah o kudret içimizde vardır, hazırdır. Türk milletinin liderleri yeniden ortaya çıkacaktır. Bu millet mübarek millettir. Peygamber duası almış millettir. Şehitlerimizin yüzü suyu hürmetine İnşallah Allah, yar ve yardımcımız olacaktır.

İbret almak için alıntıyı lütfen okuyunuz.

“Selçuklular dağıldığında Türkiye parçalanmış, perişandı. Halk “tasavvuf ve gaza” ile teselli buluyordu. Selçukoğullarının bıraktığı yerden bin beş yüz yıllık Türk tarihinin tabii mecrasını devam ettirmesi konusunda Türk milletinin endişeleri vardı. Dağılmış bir devletin perişan halkı için bu imkansız bir şey gibi görünüyordu. Anadolu’daki Oğuz Türkü, Türkiye’nin birliğini yeniden sağlayacak, yeniden bir cihan devletine sahip olacak, belki de tarihin görmediği bir “şevket ve azamete” ulaşacaktı! İşte bu, zaviyelerde derviş-gazilerin, müritlerine telkin ettikleri bir ideal, masalımsı, efsanemsi bir hayaldi. Hangi kudret bunu gerçekleştirebilirdi? Bunu yapabilecek bir hanedan, hiçbir şahsiyet ortada görünmüyordu. Fakat diğer taraftan “ilham” aldıklarını söyleyen erenler, bunu müjdeliyorlardı. Böyle bir kudret mevcuttu, hazırdı. Mukadder an gelince ortaya çıkacaktı!” Yılmaz Öztüna, Türkiye Tarihi, cilt 3 sayfa 7

İşte nasıl o zaman yeniden doğuşu hazırlayacak kudret vardı, hazırdı ise şimdi de o kudrenin içimizde var ve hazır olduğunu düşünüyorum. Bundan hiç şüphem yoktur.

Asla ümitsiz değilim.

Devlet Dara Düştüğünde

 

 

Rahmetli Durmuş Hocaoğlu, Cumhuriyetin Kuruluşunun 80. Yıl Dönümü Vesilesiyle ‘Millî Devlet ve Türkiye Cumhuriyeti’ Paneli’nde aynen şunları söylemiş.

“Devlet dara düştüğünde, herkesin çil yavrusu gibi dağıldığı bir ortamda, yalnız devletine kan bedeli ödemek için, yine devlet asıl kurucularının çocuklarını göreve çağırır.”

Neden Hatalısınız Demiştik

AK Parti’nin siyasî tutumunu İttihat Terakki Partisi politikaları ile sürekli karşılaştırmıştım. Ve “İttihat Terakki Partisi’nin vaktiyle yaptığı hatalar aynen tekrarlanıyor “ diye uyarmıştım.
Bu koca ülkenin siyasî erkinin bizim uyarılarımızı elbette dikkate almayacağının bilincindeydim. Ama ne olursa olsun bana göre vatandaşlık görevimi yerine getirmiş oluyordum.
Tabii ki vatandaşlarımıza da, yakınlarımıza da derdimizi anlatamadık. Hata yapanları iktidara taşıyan seçmen uyansaydı, onları iktidara taşımayabilirdi. Böylece, bu iktidarın ülkenin kötü gidişine sebep olmasını önleyebilirdi. Bu mümkün olmadı. Profesyoneller bir misyon partisi olan AK Parti seçmenini her hatada ikna ettiler. Suç her zaman muhalefette ve Paralel örgütte bulundu. Vatandaşa düşman olarak hep muhalefet ve Paralelciler gösterildi. Yani hataları yaptılar ve suçu kendi yarattıkları kâğıttan kaplanlara yüklediler. Kendileri her zaman temize çıktı. Böylece suça iştirak etmiş olan vatandaş da vicdanen rahat etmiş oldu. Gerçek vatanseverlerin uyarıları böylece hep boşa çıkmış oldu.
Böylece ülkemizdeki vatan bölme faaliyetleri son safhaya gelmiş oldu.
Osmanlı Devleti de böyle yıkılmıştı. Hata üstüne hata yapılmıştı.
İttihatçılar II. Abdülhamit’i ‘hal’ ettiler. Devletin idaresini güya teslim aldılar. Bu koca ihtiyar devleti idare etmeleri aslında mümkün değildi. Bir defa sorumluluk alacak yetkili yoktu. Karşılarında dünya kadar sorun vardı. Osmanlı’nın dünya kadar düşmanı vardı. İçeride dünya kadar sorunları vardı. Azınlıkları Batılılar destekleyip duruyorlardı. Bu destekten şımaran azınlıklar azdıkça azıyorlardı. İttihat Terakki bu azgınlık karşısında hiçbir şey yapmadı. Yapamadı.
Bugünkü hükümetler gibi, azınlıklarla uzlaşma yolunu seçtiler hep. Azınlıklar ne yaparlarsa yapsınlar, iktidar hep uzlaşmak istiyordu. Yıllarca Türklerle savaşan Balkanlardaki çete liderleri ile hep kol kola giriyorlardı. Onları hep affediyorlardı. Türkleri sapır sapır doğramakla övünen çetelerin liderleriyle hep dost olmayı tercih ediyorlardı.
Hiçbir taviz, çetecileri millî siyasetlerinden vazgeçirmedi. Geçmezlerdi de! Kendisine yeni bir vatan kurmak isteyen, Osmanlı topraklarının bir kısmının kendi toprakları olduğunu düşünen çeteciler bu fikirlerinden vazgeçerler miydi?
Özellikle Ermeniler çok azgınlaştılar. Ve sık sık isyan ettiler.
İttihatçılar, II. Abdülhamit’in, ithalatını yasakladığı silahların ithalatını serbest bıraktı. Bu serbestlikten faydalanan çeteciler en modern silahları kolaylıkla tedarik ettiler ve yurda soktular.
Bu yetmedi.
İttihatçılar, Türkiye’ye girmesi yasaklanan komitacıların yurda girişine müsaade ettiler. Sürüyle Ermeni çeteci yurda sokuldu. O kadar rahat hareket ediyorlardı ki; isyancı Ermeni örgütleri merkezlerine tabela bile asıyorlardı.
Papazlar Ermeni çetelerinin başkanı oldular. Ermeni isyanlarını bu din adamları örgütledi. İsyan emirlerini onlar verdiler. Bu isyanlarda beşikteki Türk çocukları bile öldürüldü. Avrupalıların ne diyecekleri hep önemli oldu İttihatçılar için.
Ermeni çeteleri Anadolu’da resmen katliam yapıyorlardı. Ve devlet bakıyordu aval aval. Ne zaman ki halk can derdine düşüp, kendi hayatını korumak için harekete geçti, o zaman çeteciler geri çekilmek zorunda kaldı. Adana isyanında 17 bin Ermeni’yi bizzat sivil vatandaşlar öldürdü. Devlet asla bir şey yapmadı. Uyanan Türk milleti düşmanlarını yenmeyi başarmıştı.
Şimdi durum yine aynı noktaya geldi.
İktidarlar, halen İttihat Terakki acizliği içinde bulunuyorlar.
Vatan bölme faaliyetine girişen isyancılara karşı alınması gereken tedbirler bir türlü alınmadı. Alınamadı. Yaptıkları her hatalı karardan sonra halkımızı bir yolunu bulup ikna ettiler. Halkın; devletimize, ordumuza, bayrağımıza, tapumuza, canımıza kast eden isyancılara karşı tavrını, kararını, protestosunu hep boşa çıkardılar. Yoğun teknik propaganda bombardımanına tutulan milletimiz bu vahim tablo karşısında uyanmayı bir türlü başaramadı. Başaramıyor.
Şimdilik belli bir bölgemizden şehitler geliyor. O bölgelerde isyancılarla bölge halkı arasında etnik yakınlık olduğu için milletimiz gerçek düşmanları kendi etnik kimliğinden ayırıp düşmanını göremiyor. Bu sebeple uyanamıyor. Yapılan bunca zulüm karşısında ayaklanmıyor. Zaman zaman da devletimizi hatalı buluyor.
Anlaşılan o ki; yüz yıl önceki çetelerin bugünkü uzantıları, savaşı yurdun her tarafına yaymadan, milletimiz harekete geçemeyecek. Tehlike kapının eşiğine gelmeden uyanmak mümkün olmayacak. Yani hep bir “musibet” beklenecek. Daha önce uyanmak mümkün olmayacak.
Bu bir “algı” meselesi! İttihat Terakki benzeri hatalar durumu bu noktaya getirdi. Biz her hatada hemen başkaldırmıştık. Aman ha yapmayın demiştik.
Arnavut’un meşhur hikâyesini bilirsiniz.
Arnavut palabıyıktır. Ve gerçekten bıyıkları uzundur. Bir an bakar ki bıyıklarının üzerinde bir fare gezmektedir. Fareyi fark edince tabancasını çeker ve fareyi vurur. Bu durumu görenler “neden fareyi vurdun?” diye sorarlar.
Arnavut’un cevabı ilginçtir.
“Fare önemli değil, elbette bana bir şey yapamaz. Ama onu vurmasaydım bıyıklarımı yol yapardı!”
Şimdi isyancıların affedilen her hareketi “yol” oldu.
– TRT Şeş hata idi, yol oldu.
– Yer adları hata idi, yol oldu.
– Habur rezaleti hata idi, yol oldu.
– Çözüm süreci hata idi, yol oldu.
– Akil adamlar konusu hata idi, yol oldu.
– Ergenekon, Balyoz ve benzeri konular hata idi, yol oldu. Hem de öylesine büyük hata idi ki, devletimizin gücü, yerli çetelere karşı değil, dış düşmanlara karşı bile zayıflatıldı.
“Bizi kandırdılar”, “hatalıydık” gibi açıklamaların da gereği hala yapılmadı. Yapılamıyor. Çünkü her zamanki gibi azınlıkların, çetelerin arkasında duran yabancı güçler desteklerini sonuna kadar vermeye devam ediyorlar.
Ve Türkiye devleti dış düşmanlarını durduramıyor. İç savaş çıkaran güçlere dış destekleri bir türlü elimine edemiyor.
Her hata yol oldu. Ve devletimiz bu hatalarla bugünlere geldi.
Hep neden “hatalısınız” dediğimizi şimdi anlayabildiniz mi?
Ve “uyarmak vatan borcumdur” uyarımıza hak verdiniz mi?
II. Mahmut’un veciz bir sözünü hatırlatmalıyım.
“Kılıç kından çıkmayınca it sürüsü dağılmaz!”
Türk milleti uyanmayınca, düşmanlarına karşı taviz veren iktidarlara ders vermeyince bu vahim durumun önüne geçmek mümkün görünmüyor.
Yine tekrarlıyorum.

UYARMAK VATAN BORCUMDUR.

UYANINIZ!

Ey Türkler!

Bu yazı rahmetli Durmuş Hocaoğlu tarafından yazılmıştı. Yeniçağ Gazetesi’nde 29.11.2005 tarihinde yayımlanmış. Durmuş Hocaoğlu’na Allah’tan rahmet diliyorum.

Değerli dostlar, “Ey Türkler!” diye başlayan her paragrafı büyük bir dikkatle okumanızı rica ediyorum. Büyük bir dikkatle!

Gerçekten biz ne yapıyoruz? Hiç düşünüyor muyuz? İçinde bulunduğumuz vurdum duymazlık olacak şey değil! Özellikle vatanperver bildiğimiz siyasîlerimizin memleketin halini anlamazlıktan gelmeleri kabul edilebilir değil.

Ülkemizde o kadar büyük olaylar oluyor ki, o kadar büyük hatalar yapılıyor ki, o kadar büyük ihanetler yapılıyor ki! Bunları duymamak, duymazlıktan gelmek, anlamamak bütün milletimizin, torunlarımızın yarınlarına mal olacaktır. Ne olur yeniden düşünün. Bir daha düşünün. Bir daha düşünün.

İşte o yazı! (Aynen yayımlandığı gibi alıyorum)
Entellektüel, bir cemiyetin düşünen beyni ve kanayan vicdanıdır. Düşünen beynidir ve bu sebeple de, Kant’ın büyük bir isabetle belirtmiş olduğu gibi – ki O, henüz “entellektüel” ve “bilim adamı” kelimelerinin icad edilmediği ve bu sebeple her iki manayı da tazammun eden çağında “filozof” terimini kullanır – siyasete girmemelidir; çünkü, der Kant, “iktidarın gücü, aklın muhakeme kabiliyetini ifsad eder”. Yani filozof da siyasete girince, her siyasetçi gibi, siyasetin mülevves çamuruna bulaşır ve “gerçeği” söyleme kabiliyetini kaybeder. Halbuki, entellektüel, yine Kant’a göre, “gerçeğe ihanet edemeyen kişi”dir; halbuki siyaset umumiyetle gerçeğin kaatili ve hainidir. Ve yine bu sebeple, entellektüel, ancak siyasette müşavir, yani danışman, hakkın ve hakikatin yolunu gösteren ve fikirlerinin kaale alınmadığını görünce de tereddüt etmeden siyasetçiyi terkeden şaşmaz prensip sahibi er kişi olabilir; daha fazlası değil. Keza entellektüel vicdandır ve vicdan olduğu için de fiziki gücü yoktur, fiziki güç siyasettedir, ancak onun da vicdanı yoktur; binaenaleyh, entellektüel ancak manevi baskı gücüne sahiptir ve onu kullanmalıdır, bu onun için bir tercih mes’elesi değil, mecburi tek istikamettir. Ancak, bu da vicdanı olan bir cemiyette bir iş yapabilir.

İmdi, hayatı boyunca, kirlenmemek ve aklını ve muhakeme kabiliyetini fesada vermemek için aktif siyasetten uzak durmayı imanının altıncı şartı mesabesinde kesin bir prensip olarak kabul eden, cemiyetinin kanayan vicdanı olan bu hüviyetimle sesleniyorum:
******************
Ey Türkler!
Vatanınıza ve devletinize sahip çıkınız!
Çünkü Ey Türkler; vatanınız ve devletiniz elinizden çıkma çizgisinde; ağır-ağır, usul-usul, yavaş-yavaş, ceste-ceste!
******************
Ey Türkler!
Vatanınızı ve devletinizi, bir yandan AB üyeliği safsatacılığı ile ülkenizin hakimiyetini devretmek suretiyle, bir milletler-üstü oluşumun sıradan ve parçalanmış bir eyaleti olarak ve diğer yandan da çoğu da sanal olarak icad edilmiş alt-kimlikler yoluyla içten parçalanarak kaybetmek üzeresiniz.
*******************
Ey Türkler!
Ben vicdanım; vazifem ve vazifem olduğu kadar da tek imkânım, ikaz ve ihtar etmektir; bunun için de durmadan, bıkıp usanmadan sizin vicdanlarınız üzerinizde baskı yapmak mecburiyetindeyim ve bu vazife bilinciyle haykırıyorum:
****************
Ey Türkler!
Sizler ki, Asya’nın çocuklarısınız; Asya’nın, yani bütün büyük dinlerin ana rahmi, hikmetin kaynağı ve ahlakın menba’ı, Güneş’in doğduğu bu azametli kıt’anın en muhteşem çocukları! Sizler ki Asya’dan kopup Küçük-Asya’ya geldiniz, burada bütün tarihin tanıdığı en muhteşem imparatorluğu kurdunuz ve burada kendi tarihinizin de zirvesine çıktınız; geniş ve kudretli kanatlarınızın altında dinleri, dilleri, ırkları, renkleri sulh ile idare ettiniz, sonra küçüldünüz ve tekrar Küçük-Asya’nıza ric’at ettiniz; Edirne ile Ardahan arasına, bu gayri tabii hudutlara sıkıştınız.
*****************
Ey Türkler!
Ya İkinci Endülüs, ya da İkinci Ergenekon olma çizgisindesiniz.
*******************
Ey Türkler!
Anadolu, Küçük-Asya, dikkatli olmazsanız sizi boğacak bir tuzağa, İkinci Endülüs’e dönüşmek üzeredir.
Çünkü Ey Türkler, millletlerin yükseldiği yerden düştüğünü unutmayınız! Sizler ki Asya’nın bağrından kopup gelerek tarihinizin zirvesine burada çıktınız, amma, burada düşmek üzeresiniz; burada “efendi” oldunuz, amma, burada “kul” olmak üzeresiniz.
*******************
Ey Türkler!
Tarih’te bir kazananlar vardır ve bir de kaybedenler ve dahi, Tarih, kaybedenleri değil kazananları baş tacı yapar. İmdi Sizler, kaybedenleri oynuyorsunuz; ikbal yıldızınız sönmek üzere.
********************
Ey Türkler!
Keza Tarih, merhametsizdir; yere düşenlerin üstüne basarak ilerler. İmdi Sizler, yere düşmek üzeresiniz. Yere düşmeyiniz! Aksi takdirde, Tarih, ağır gövdesiyle sizi de ezer geçer ve çöplüğüne atar.
********************
Ey Türkler!
Gökler’i veYer’i yaratan ve onları direksiz ayakta tutan Rabbim, ki amenna ve saddakna, her şeye gücü yeter, amma, kendisini değiştirmeyenleri kendisi değiştirmez; ol sebebe binaen kendinizi değiştiriniz, değiştiriniz de elinizi kolunuzu bağlayarak boş yere dua etmeyiniz; burası duanın hükmünün batıl olduğu noktadır.
**********************
Ey Türkler!
Ve dahi yine O, Halık-ı Zü’lcelal, devirleri insanlar arasında döndürür, bazan birini yükseltir, bazan da diğerini; liyakatini kaybeden, uyuşan kavimleri yere indirir, genç ve dinamik olanları tepeye çıkarır.

Onun için, vicdanınız olarak haykırıyorum:
Ey Türkler!
Liyakatinizi kaybetmek ve uyuşmak üzeresiniz. Sakın ha!
***************
Ey Türkler!
Bu da geçer” demeyiniz! Sakın ha!
Aksi takdirde, elbet de geçer; lakin unutmayınız ki, “geçer amma deler de geçer” ve ölüyü diriye, geceyi gündüze dönüştüren Rabbim, efendileri kula, kulları da efendiye dönüştürür; sizi indirir, ve hatta yere çakar, çakar da dün yönettiklerinizi başınıza geçirir.
******************
Ey Türkler!
Milletler yükseldiği yerden düşer; amma, düştüğü yerden de yükselir.
**********************
Ey Türkler!
Sizlerde yükselecek güç var; sizde her şey var. Yeter ki gerçek ile sahteyi, gerçek aydın ile propagandistleri ve lobicileri, gerçek lider ile fareli köyün kavalcılarını ayırdedebilecek bir bilinç ve ferasete kavuşunuz; gücünüzü keşfediniz ve iradenizi hareket geçiriniz.

***************

Ey Türkler!
Bu bir manifestodur.
Sizi, kanayan vicdanınız olarak, hiç rahat bırakmayacağım.

Ey Türk Uyan!

Yine bugün şehitlerimiz var. Ülkemiz yangın yeri gibi. Saldırılar arka arkaya geliyor. Elbette güvenlik güçlerimiz büyük bir mücadele içerisinde. Bunu kabul etmek lazım. Allah güvenlik güçlerimize kuvvet versin.

Şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum. 

Tabii ki ülkemize saldıran bir irade var. Rastgele insanların böylesine büyük bir devlete saldırması mümkün mü? Kolay mı? Bayrampaşa saldırısını yapan o iki kız çocuğu kendi başlarına böyle bir işe kalkışabilirler miydi?

Demek ki onları kullanan, sevk ve idare eden bir kuvvet var. Biliniz ki o kuvvet, aynı zamanda Güneydoğu’da ve yurdumuzun her yerinde devletimize karşı savaş açmış bir kuvvettir. Bir devlet iradesi ile hareket etmektedir. Bu irade hangi devletindir? Bizim bunu tam olarak bilmemiz elbette mümkün değil. Bir vatandaş olarak gözlemliyoruz, görüyoruz, düşünüyoruz. Ve tabii ki üzülüyoruz. Ama ülkemize karşı savaş açmış gerçek devlet iradesinin hangi irade olduğunu ne bizim ne de diğer normal vatandaşlarımızın anlaması mümkün değil.

Bu noktada bize düşen birlik ve beraberlik içinde olmamızdır. Herhangi bir düşüncemizden ötürü bize karşı olanlar veya siyasî görüşlerini beğenmedikleri insanlara karşı tepki gösterenler, eve gittiklerinde kafalarını iki ellerinin arasına alarak düşünmelidirler. Bunu yapmamız şart olmuştur artık. Bir partinin, bir hareketin içinde olmak demek, muhakkak o partinin veya hareketin stratejisinin doğru olduğu anlamına gelmez. İçinde bulunduğumuz hareketi sevk ve idare edenler de hata içinde, hatta ihanet içinde olabilirler. Bu noktayı gözden uzak tutmamak lazım.

Bu sebeple milletimin bütün çocuklarını yeniden düşünmeye, ona göre kararlar vermeye çağırıyorum.

 

Bugün gelinen noktada milletimizin tarihî, büyük uyanışını sağlamak en büyük görevimizdir.

Mehmet Emin Yurdakul’un 1914 yılında kaleme almış olduğu aşağıdaki şiiri, halen ülkemizin içinde bulunduğu durumu anlatması bakımından, bizlerin uyanmamız bakımından, önemli buluyorum. Demek ki o yıllarda da milletimiz yine aynı şekilde zor durumda idi. Düşünen insanlar bir çıkar yol arıyorlardı. Şiiri bu gözle okumanızı istiyorum.

Sadece iki kıt’asını buraya alıyorum. İsteyen şiirin tamamını okumak isteyenler bulup okuyabilirler.

            

                          Ey Türk Uyan!

            “Sus ağlama, harabenden kalk doğrul,

            Kaldır, solgun, felaketli başını,

            Dindir kanlı gözlerinin yaşını,

            Çık meydana, kurtulmaya bir yol bul!”

 

            “Beklediğin daha hangi musibet?

            Elvermez mi, bağrındaki yaralar?

            Elvermez mi, alnındaki karalar?

            Elvermez mi, bu sefalet, bu zillet?”

 

 

                                               Ey Türk Uyan 

                                       Mehmet Emin Yurdakul

 

10 Numaralı Fotoğrafa Yorum

 

Ah Şu Fotoğraf Üstad!

Doğduğum topraklardan bir enstantane olan şu fotoğrafın bende yarattığı duygular.

Geriye İşledi Zaman

Bir hüzünlü akşamında iken
İstanbul’un
Neden şu fotoğrafı önüme koydunuz Üstad?
Bana neleri hatırlattı?

Şair ne demişti
“Ah temiz yürekli, uysal çocukluğum!”

Bana çocukluğumu hatırlattı.

Köyüme hasret gidişim yeniden yaktı yüreğimi.
Ahengine doymadığım
O sema,
Nefes nefes ciğerime çektiğim
O rayiha,
O servi boylu kavaklar,
O yemyeşil dağlar,
Serapa duygularımı yerinden oynattı.
Değişti ozanca düşüncelerim
Geriye işledi zaman.

Şu fotoğraf
Bu yaşta bana yapılacak bir kötülük değil mi?
Yarım asırlık, 60 yıllık zaman tüneline geri gitmek kolay mı?
Körpe duygulara yeniden dönmek,
Beş yaşındaki, altı yaşındaki duygulara dönmek kolay mı?
Şimdi şu fotoğraftaki yeşilliklerle
Ağaçlarla,
O rengine, kokusuna doyamadığım çiçeklerle
O tertemiz gökyüzü ile
Yeniden bütünleşmek kolay mı?
Zaman tünelinde geriye gitmek o kadar kolay mı?
Damarlarıma yeniden su yürüdü,
Değişti ozanca düşüncelerim,
Geriye işledi zaman.

Büsbütün sıla hasretim
Yüreğimi her an yakmaya devam ederken,
Çocukluğumun
O masum, o saf duyguları derin bir sükûta uğrayıp
Zifirî karanlığa gömülmüşken,
Bu resmi paylaşarak
Duygularımı
Neden bir sonsuzluk başlangıcına getirdiniz?
Köyümün,
O mukaddes toprakların hasreti
Ruhumdaki zaman tünelinde kaybolmaya yüz tutmuşken
O tertemiz güneşin getirdiği bayram sabahlarını unutmuşken,
Çocukça duygularımın tam sırra kadem bastığı bir zamanda
Sıla hasretimi neden yeniden depreştirdiniz?
Şimdi
Yeniden değişti ozanca düşüncelerim
Geriye işledi zaman.
Altmış yıldan bahsediyorum!
Şaka gelmesin size!
Ben,
O kutsal toprakların sonbaharlarının hüzünlerini yaşadım,
İlkbaharlarının yeniden can verişini toprağa!
Cemrelerini yaşadım.
Kışlarını yaşadım Üstad!
O ilkbaharları, sonbaharları, kışları
Bunca yıldır yaşamamış olmam ayrı bir hüzün içimde.
Sıla ile aramıza derin, uzun, acımasız bir zaman koyan
Bu hasretlik diyarı İstanbul’un
İçime koyduğu dertleri,
Yüreğime nakşettiği hasretleri biliyor musunuz?
Bu ayrılık diyarının, bu hasretlik diyarının
Yaz akşamları bile yıldızsız.
İlkbaharını, sonbaharını, kışlarını karıştırdık İstanbul’un.
Zaman tünelinde kaybolduğumuz bu hasretlik diyarının
Hiçbir rengi
Hayal dünyamda
Şu fotoğraftaki kadar sonsuz bir manzara yaratmamıştı.
Hiçbir dakikası
Ruhumda, şu fotoğraftaki sonsuz ufukları dile getirmemişti.
Hiçbir gemisi, gönül körfezime böylesine demir atmamıştı.

Şimdi
Umutlarım kırık
Hüzünlerim katıksız,
Vuslat içimde hıçkırık!
Değişti ozanca düşüncelerim.
Geriye işledi zaman.
Olacak şey değil!
Bu fotoğrafın;
Hayal dünyamdaki
Vatanımın, köyümün,
Zaman tünelinde kaybolmuş
Sürgün duygularımın
Yeniden çağrışım yapan
İzlenimleri
Beni geriye, altmış yıl geriye döndürdü.
Değişti ozanca düşüncelerim.
Geriye işledi zaman.
Şu fotoğraf
Yine bir hüzünlü akşamını yaşattı bana
Bu ayrılık diyarının!
Bana bir sonsuzluk başlangıcında
Yeni bir sıla sevgisi bahşetti.
Yeni bir vatan hasreti yaşattı.
Altmış yıldır kaybolan duygularım
Zihnimde yeniden yerini buldu.
Değişti ozanca düşüncelerim.
Geriye işledi zaman.

O Halde İttifak Nedir

İttifak kelimesi; güç birliği, aynı konu üzerinde fikir birliğine varmak, anlamlarına gelmektedir.

Askerî terminolojide ise şöyle tarif edilmektedir:

İttifak; bir devletin (ya da bir teşkilatın), düşmanını kendi imkânları ile ortadan kaldırması zor ise veya mümkün olmuyorsa veya düşmanını ortadan kaldırmak için fazlaca bir kuvvet kullanması gerekiyorsa, bu ortak düşmana karşı ortak sonuçlar elde etmek için diğer dost devlet veya teşkilatlarla kendi kuvvetlerinin faaliyetlerinin belirli bir ölçüde birleştirilmesi, kuvvetlerin bu ortak amaç için sevk ve idare edilmesidir.

Tabii ki biraz uzunca bir tarif! Kısaca ittifak; ortak düşmana karşı devletlerin veya teşkilatların kuvvetlerini birleştirmesidir. Bugünkü anlamda NATO herhalde bu tarife uyan en uygun düşen örnek olmalıdır!

İttifakı kuranlar arasında aslında bu çok önemli bir birlikteliktir. İttifaklar hayati önem taşıyan antlaşmalardır. Bu sebeple; böyle bir ittifakın kurulabilmesi için bazı şartların yerine getirilmesi lazımdır. Ancak bu şartlar, genellikle -bugünkü ittifakları kurup sevk ve idare eden devletlerin davranışında kendini gösterdiği gibi-, ittifakı kurmak isteyen kuvvetin şartlarıdır. Kuralları o koyar ve durumu o idare eder. İttifakı kuranın fikri, siyasi ve askeri üstünlüğü olmalıdır. Çünkü o “asıl” veya “lider” kuvvettir. NATO olayında ABD’nin oynadığı rol gibi…

İttifak yapmak isteyen asıl kuvvetin elbette ki varmak istediği ana hedefi vardır. Asıl kuvvetin veya teşkilatın, ana hedefine varabilmesi için:

1) İttifakın siyasî, fikrî ve askerî liderliğinin, yani inisiyatifin o kuvvetin elinde olması gerekir.
2) Ana kuvvetin ittifak yapılacak diğer kuvvetleri çok iyi seçmesi ve zamanla ittifak yapılan kuvvetler tarafından yalnız bırakılmaması gerekir.
3) Ana kuvvetin her halükarda ittifaka katılan diğer kuvvetlerin imkânlarından azami şekilde istifade edebilmesi gerekir.

Demek ki; asıl kuvvetin başarılı olabilmesi için müttefikler üzerinde siyasi ve kültürel üstünlük kurmuş olması gerekir. Asıl kuvvet, kendi imkânları ile birlikte müttefik güçlerin bütün imkânlarını, kuvvetlerini kendi başarısı yönünde kullanmak ister.

İttifakın liderliğini yapan asıl kuvvet, elbette ki ittifakın bütün çabalarının kendi lehine sonuçlanmasını sağlamak isteyecektir. Eğer asıl kuvvet veya lider grup, müttefikleri üzerinde bu üstünlüğü sağlayamazsa kendisi tecrit olur (yalnızlaşır), saf dışı kalır. Böylece ittifak hedefine varamaz. Bu sebeple ittifaklarda asıl kuvvet uzlaşmaz bir politika takip eder. Taviz vermemeye çalışır. Bugün ABD’nin yaptığı gibi! Hem bizimle müttefik, hem de düşmanlarımızı destekliyor.

Eğer lider devlet veya teşkilat, müttefiklerinin kuvvetlerini kullanamazsa, düşman kuvvetler karşısında yalnız kalır ve kuvvetlerini bitirir. Böylece ittifak başarısızlıkla, hareket mağlubiyetle sonuçlanır.

Netice olarak; ittifaklar, bir devletin veya bir teşkilatın, müttefiklerinin imkânlarından, düşmana karşı istifade etmek için bir “vasıta” olarak kullanılır. Yani siyasî ve askerî hâkimiyeti yaymanın bir vasıtası olarak kullanılır. İttifakta hakim kuvvet hangi devlet veya teşkilat ise, kurulan ittifak onun vasıtasıdır. O ne derse o olur.

Bizim de içinde yer aldığımız NATO ittifakı içerisinde patronun ABD olduğu gibi. Bu ittifakın içerisinde Türkiye daima son planda kalan bir ülke konumundadır. Şu anda NATO ittifakı içinde bulunduğumuz konum bu kuralların tabii sonucudur.

O halde Türkiye Cumhuriyeti Devleti yeni bir ittifak kurmalıdır. Bu yeni ittifakta kendisi lider olmalıdır. Bu ittifakı kurmak, sevk ve idare etmek acil hale gelmiştir.

Devleti yönetenlerin bu ihtiyacı evleviyetle anlaması, ittifak kuracağı kurum, kuruluş, teşkilât veya devletleri iyi seçmesi ve bir an önce hedeflerini ele geçirmesi gerekmektedir.

İttifak şu anda bizim için kaçınılmaz, tarihî bir görevdir.

Devlet Yeni İttifaklar Kurmalıdır

Devletimiz epey zayıflatılmış bulunmaktadır. Propagandanın gücü her ne kadar bazı vatandaşlara yüksek moral veriyorsa da gerçek bu değildir.
Bir dostumuz Aselsan’ın Türk Hava Kuvvetleri’ne devrettiği “Koral” adlı “Mobil Elektronik Harp Sistemi” adlı sistemi paylaşırken büyük gurur duyuyor. Doğal olarak yüksek bir özgüvenle bunu paylaşıyor. “Şimdi Rusya’nın işi bitti” demeye getiriyor. Bu paylaşıma yorum yapan bir dostu ise aynen şunları yazıyor: “… abi rusya ve putin zaten nakavt edildi..dikkat edin putin-medvedev-lawrow üçlüsü bu aralar abd ve natonun kapısından ayrılmıyor..resmen biz tek başımıza baş edemiyoruz ya sizde gelin rusya ya yardıma yada biz bu oyundan çekiliyoruz diyorlar..”
Propaganda ile şişirilmiş vatandaşın büyük bir savaşa yaklaşımı basit bir anlatımla budur. Tıpkı Balkan Savaşları öncesi üniversite öğrencilerinin “harp isteriz” diye nara attıkları gibi…
Ergenekon’du, Balyoz’du, Paralel’di, PKK idi, PYD idi, KCK idi derken devletimiz epey yıpratılmıştır. Devletin başına bela edilen yukarıdaki konuların hepsi bilerek, planlanarak, hesaplanarak yapılmıştır.
Değerli dostlar, tarihçiler; “Doğudan darbe almayan bir Türkiye’yi Batı asla yenemez” demişlerdir.
Vaktiyle Uzun Hasan’ın, Timur’un, Şah İsmail’in Türk Milleti’ne karşı yaptıkları düşmanlıklar, savaşlar, devletimizin Batı’ya karşı yapacağı bütün hamleleri sonuçsuz bırakmıştır. Eğer devletimiz, ta o zamanlar Doğu’dan gelen kendi dünyamızın kuvvetlerinden darbe almasaydı bugün Batı karşısındaki durumumuz daha kuvvetli olabilirdi. Belki Endülüs’ün başına bela gelmezdi. Belki Osmanlı İmparatorluğu yıkılmazdı.
Şimdi yine doğudan darbe alıyoruz. Yine kendi dünyamızın insanlarını Batı kullanıyor. Yine Batı rahat nefes alıyor. Uzun Hasan’ın, Şah İsmail’in, Timur’un her saldırısı Batıya rahat nefes aldırmıştır. Bayram yaptırmıştır.
Devletimizi idare edenlerin, doğu bölgemizde meydana gelen olayların bu tarihî arka planını bilmeleri gerekirdi. Görünen o ki; durum hala anlaşılmış değildir.
Ne yapmak gerekiyor:
Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldıktan sonra 20 devletle birden savaşa girmiştir. Bu savaş tam 16 yıl sürmüştür. Ve Fatih bu büyük savaştan galip çıkmıştır.
Bakınız bu zaferi Avusturyalı tarihçi Hammer nasıl anlatıyor:
“Osmanlı tarihçilerinin ifadesine göre; köpekleri domuzlara ve domuzları köpeklere düşürerek Fatih’in kazandığı bu 16 senelik Büyük Harp, Türkiye’yi, bütün dünyanın ümitleri hilafına, büyük bir galibiyetin mümessili olarak muzaffer kılıyordu. Bu muzafferiyet, Türkiye’yi emsalsiz parlaklıkta bir istikbale doğru itiyor ve Osmanlı gücünün münakaşasız şekilde cihanşümul olduğunu, hiçbir müttefikler koalisyonu tarafından mağlup edilemeyeceğini gösteriyordu.” Hammer, III. Cilt. Sayfa 247.
Demek ki, düşmanlarınız ne kadar kuvvetli ve çok olursa olsun, akıllı bir lider bütün bu düşmanları parçalayabilir. Düşmanlarını iyi bir askerî deha ile yenebilir.
Acaba devletimizi şu anda idare edenler benzer bir kombinezon kurmayı başarabilirler mi? Böyle bir düşünceleri var mı?
Burada açıkça yazmaktan çekinmeyeceğim. Yapılacak şey, öncelikle kuvvetli ittifaklar kurmaktır. İttifak şu anda hangi ülkelerle yapılabilir? Rusya ile, NATO ile, AB ile, İran, Arap ülkeleri ile ittifak mümkün değildir. Öyle bir ülke ile ittifak yapılmalı ki, o ülke de bizim düşmanlarımıza aynı seviyede düşman olmalı!
Gelecek 100 Yıl kitabının yazarı George Friedman (Amerikan düşünce kuruluşu Stratfor’un kurucusu) Türkiye’nin 2020’li, 2030’lu yıllarda Japonya ie ittifak yapacağını öngörüyor.
Evet devlet hiç zaman kaybetmeden Japonya ile gizli ittifaklar kurmalıdır. Çünkü Japon milleti bizim düşmanlarımıza düşmandır. Atom bombası yemiştir.
Düşmanlarımızın kendi topraklarında başlarının belada olması gerekir. Bugün ABD bütün dünyada rahatlıkla hüküm sürüyor. Çünkü kendi topraklarını tehdit eden bir kuvvet yok.
Değerli dostlar, aslında ABD’yi tehdit eden bir ülke var. Hem de can düşmanı bir ülke var. Meksika. George Friedman Meksika-Amerikan Savaşı’na yaklaşık olarak 80 sayfa ayırmıştır. Uzun uzun Meksika’nın ABD’yi nasıl zorlayacağını anlatmaktadır. (Tabii ki sonunda Meksika’nın yenileceğini anlatıyor. Bu Amerikalı olmasının bir gereğidir. MT)
Biliyorsunuz ki, ABD nüfusunun % 30’u Meksika veya İspanyol asıllıdır. Bu milletler ABD’nin dayattığı İngiliz dilini konuşmak istememektedir. Ve ayaklanmaktadırlar. Rahmetli Durmuş Hocaoğlu bu ayaklanmayı “Hispanik Ayaklanma” diye kaleme almıştır.
O halde Meksika ve İspanya’yı ABD’nin başına bela etmek şarttır.Kuzeyde de bazı eyaletler devlete başkaldırmaktadır.
Tabii ki Rusya’nın başına bela edilecek milletler bellidir.
Bunu ancak Fatih Sultan Mehmet gibi büyük dehalar başarabilir.
Henüz böyle bir lider çıkmamıştır aramızdan.
Milletimizin arasından böyle bir liderin çıkması artık kaçınılmazdır. Çünkü mukadder sona çok yaklaşmış bulunmaktayız.
İçinde bulunduğumuz savaş 3. Dünya Savaşı’dır. Ve İkinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi bu savaştan sarf-ı nazar etmemiz de mümkün değildir. Yani geri çekilmemiz mümkün değildir.
Ya devleti idare edenler şu yukarıda bahsedilen ittifakları bizzat kuracaklardır. Ya da yeni kurulacak gizli bir kuvvet bu ülkelerle gizli anlaşmalar yaparak düşmanlarımızın bölünmesini, geri çekilmesini sağlayacaktır. Kendi topraklarımız üzerinde 3. Dünya Savaşını karşılayamayız. Fazlasıyla yıpranmıştır kuvvetlerimiz.

Avrupa’yı yeniden 100 yıl savaşlarına sürüklemek şarttır. Çok acemilik yapılmış, Katolik ve Ortodoks aleminin barışı sağlanmıştır. Türkler bin yıl bu kuvvetleri barıştırmamıştı. Bunu defalarca yazdım. Tıpkı ittihat Terakki’nin düştüğü acemiliklere düşülmüştür. İttihat Terakki de “Kiliseler Kanunu” nu çıkararak Balkan devletlerinin birleşmesini sağlamıştır. Barışan dört devlet ittifak kurmuşlar ve Osmanlı Devleti’ne savaş açmışlardı. (Balkan Savaşları).
Şimdi düşülen hata benzerdir ve çok daha büyüktür. Ha! Önüne geçilebilir miydi? Bilemem. Bence geçilirdi. Katolik ve Ortodoks aleminin birleşmesi engellenebilirdi.
Bu ittifak çok tehlikelidir. Malumunuzdur ki, İstanbul yeniden Bizans haline getirilecek. Yeni kurulacak Bizans devletinin başına getirilecek kişi Paleologlar sülalesinden bir şahıstır. Yani yeni kral bellidir. Ve Rusya halen bu kişiyi uhdesinde tutmaktadır. Bunu rahmetli Aytunç Altındal kitaplarında yazmıştı.
Önerim şudur: 

Mutlak surette Japonya ve Meksika ile kesin ittifaklar kurulmalıdır. Güney Amerika’dan ABD sarsılmaya başlamalıdır.
Rusya coğrafyasında bizimle aynı düşünceyi, aynı kanı taşıyan milyonlar vardır. Bu milyonlar mutlaka harekete geçirilmelidir.
Nasıl harekete geçirilebilir? Oyunda oynaşta olmayınız. Oturup düşününüz, hesap kitap yapınız. Allah aşkına sizin kurmaylarınız yok mu? Hepsini Ergenekon tertibinde yok mu ettiniz? Eğer öyle ise eyvah ki ne eyvah. Gizli ödenekleri nerelere harcıyorsunuz?
Tabii ki bütün bunları ancak bir millî devlet yapabilir. Millî devletten bugünkü yöneticilerimiz bir şey anlamamaktadır. Kısa bir tarifini yapalım:
Millî devlet, uğruna kanını akıtan, nimetleri paylaşırken değil, külfetleri paylaşırken millet olduğunu ispat eden, vatanı için yeni kan bedelleri ödemeye her çağrıldığında hazır olan, severek şehit olmaya her zaman koşan, milletin devletidir.

Netice olarak yine Rahmetli Durmuş Hocaoğlu’nun bir düşüncesini aktarayım.
“Devlet dara düştüğünde, herkesin çil yavrusu gibi dağıldığı bir ortamda, yalnız devletine kan bedeli ödemek için, yine devlet asıl kurucularının çocuklarını göreve çağırır.”
Bu çağrım devletin asıl kurucusu olan Türk Milletinin bütün çocuklarınadır. Silahaltında olan olmayan, resmî görevi olan olmayan bütün kadrolaradır çağrım. Düşünen, aktif hareket edebilecek bütün millet evlatlarınadır çağrım. Gün bu gündür.
Türk Milletinin çocukları mutlaka var olma yok olma davasında yeni bir yol bulmalıdır. Yeni bir konsept belirlemelidir. Yeni ittifaklar kurarak güç toplamalıdır.
Düşmanlarımızın şakası yoktur.
Uyarmak vatan borcumdur.
Uyanınız.

Geçmiş Olsun

“Artık bir zamanız yok” başlığı ile bir yazı yazmıştım. Evet, artık zamanımız yok. Ve atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra yeni yeni uyanmalar başladı.
Aşağıdaki yazıyı İbrahim Karagül’ün bugünkü makalesinden aldım. Makalenin başlığı “Türkiye’yi Kobani’den, Kamışlı’dan Vuruyorlar”.

Aynen şöyle yazıyor:

Türkiye’nin Suriye’de PKK/PYD’yi (YPG) vurması bir başlangıçtır. Devamı gelecektir, gelmelidir de. Sadece Azez-Cerablus arasındaki bölgeyi tehdit eden PYD unsurları değil, Kuzey Koridoru diye çizilen, Kuzey Irak’tan Akdeniz’e ulaşan kuşaktaki bütün PYD unsurları vurulmalıdır. Ne kadar ABD desteği olursa olsun, ne kadar Rusya ve İran desteği olursa olsun bu yapılmalıdır. Türkiye için bu kuşağa yayılan tehditle yüzleşme, onu etkisizleştirme vakti çoktan gelmiştir. Çok az bir gecikme, ihmal bile çok ağır sonuçlara yol açacaktır.
Çünkü bu artık bir terör meselesi değildir. Hem içeride hem de dışarıda verilen mücadele, dar anlamda terörle mücadele değildir. Bir ulusal savunma refleksidir, içerideki iç işgali sona erdirme meselesidir, Suriye’den gelen ve çokuluslu bir irade ile yönetilen tehdidi ortadan kaldırma meselesidir.”

Ne demek istediğini anlamak için özel bir gayret göstermeye gerek yok. “Bu bir terör meselesi değildir.” “İçeride ve dışarıda verilen mücadele dar anlamda bir terör mücadelesi değildir.” “Bir ulusal savunma refleksidir. Çok uluslu bir irade ile yönetilen tehdidi ortadan kaldırma meselesidir.” diyor.

Açıkçası demek istiyor ki, bu bir savaştır. Biz de uzun zamandan beri bunu demek istiyoruz. Defalarca yazdık. İçeride yaşadığımız tam anlamıyla bir İÇ SAVAŞTIR. Daha genel olarak; ülkemiz tarihî manada büyük bir Haçlı saldırısı ile karşı karşıyadır. Yaşadığımız; 21. Yüzyıl Haçlı Savaşı’dır. Uzun yıllardan beri tam olarak anlatmak istediğimiz bu.
Bunu anlamak için kâhin olmak da gerekmiyor.
Ülkemizi bu ortama getirenler gırtlaklarına kadar hırsa batmışlardı. Dünya malına, mevki ve makama tamah etmişlerdi. Daha vahimi, düşman stratejileri ile işbirliği yapmışlardı.
İçinde bulunduğumuz durumun vahametini anlayamadılar.
Düşman, savaş, asimetrik savaş, strateji, taktik, milletlerin çatışması, medeniyetlerin çatışması, üniter devlet, millî devlet, devletin idaresi ve en önemlisi Türk Milleti’nin beş bin yıllık tarihini, Anadolu’nun nasıl vatan yapıldığını bilmeyenler, Horasan Erenlerini, Derviş Gazileri bilmeyenler bunu anlayamazlardı.

Anlayamadılar.
Bütün düşünce temellerini Amerikan emperyalizminin doğmalarına yaslayanlar, Şeyh Nazım Kıbrısî meşrebinden beslenenler bunu anlayamazlardı.

Anlayamadılar.
Bütün hamasetlerini Şeyh Sait’ten alanlar, Anadolu’da devlete isyan edenleri kahraman zannedenler, onların heykellerini dikenler bunu anlayamazlardı.

Anlayamadılar.
Bunu İbrahim Karagül’ün de anlaması mümkün değildi. Onun gibi yandaş yazarların da anlaması mümkün değildi. Bunu; devlet geleneği olmayan, alt yapısı olmayan, bütün alt yapısı belediye hizmetleri anlayışı ile sınırlı olan kaht-ı rical güruhunun anlaması mümkün değildi.

Anlayamadılar.
Anlayamazlardı.

Çünkü bir yanda bütün dünyada savaşmış, iradesi çelikleşmiş, milletleri sömürmüş, tecrübe kazanmış, savaşı, kavgayı, strateji ilmini iyi bilen düşman kadroları var, bir yanda bizim belediye kadrolarından gelen, gülleri, çimenleri nereye koyacaklarını iyi bilen, şehirlere su getirmeyi, salonlarda konferans vermeyi iyi bilen kadrolar var. Devlet aklı olan kadrolarımız yok. Devlet aklı olan kadroların olmayışı aynı zamanda onları aynı kafa yapısı ile destekleyen yandaş kadronun da doğmasına sebep olmuştur.
İşte yeni yeni uyanan yandaş kadrolardan bazıları “Bu bir savaştır” diyor.
Geçmiş olsun.
Biz; “bu bir savaştır. Savaşı nasıl kazanmak gerekiyorsa öyle davranılmalıdır” dedikçe, onlar bizi karşılarına aldılar. Ve vatana bizim ihanet ettiğimizi düşündüler. Bizi Müslümandan saymadılar. Bizi kendilerinden saymadılar.
İşte şimdi bıçağın kemiğe dayandığı zamana geldik. Şimdi başladılar ufak ufak başkaldırmaya. Hatırlarsanız, geçen gün yine bir Yeni Şafak yazarı olan Yusuf Kaplan isyan etmişti. “Siz manyak mısınız? Devleti batırdınız!” demişti.
Bu başkaldırıların şimdi bir kıymet-i harbiyesi var mıdır?
Bana göre yoktur.
Çünkü atı alan Üsküdar’ı geçmiştir.
Geçmiş olsun.
Savaş fiilen başlamıştır. Allah ordularımızı mansur-u muzaffer eylesin. Allah devletimize zeval vermesin.

Not:
Değerli dostlar, “Peki ne yapmalıyız diyeceksiniz?” Bunun cevabını Devlet Yeni Bir Savunma Konsepti Belirlemelidir başlıklı yazımda anlatmaya çalışacağım. Düşüncelerimi sizlerle paylaşacağım.
Artık hepimizin çözüm arayışına girmemiz gerekiyor. Vatanımızı savunacağız. Gidecek başka yerimiz yok.