İttihat Terakki-AKP ve Rejim Değişikliği Sorunu

“Doktrin; sistemleştirilmiş bir fikirler manzumesidir”

“Doktrin; hayat ve kâinatın işleyişi hakkında sistemli bilgi veren ilim dalıdır”

Doktrin kelimesini böyle izah etmişler.

Devletler kurulurken, kurucular hedefledikleri sistemi esaslı bir dünya görüşüne dayandırırlar. Yani kuruluş felsefesi belli bir doktrine dayanır.

“İkinci Meşrutiyet için mücadele eden İttihat ve Terakki aydın öncülerinin çalışmalarında, Meşrutiyet genel mefhumundan başka, doktriner bir anlayış bulmak mümkün değildir. Hulbuki; mesela, aynı devrede Rus Çarlığına karşı mücadele eden aydınlar, reformizmin her safhasından, sosyal demokrasiye ve ihtilalci sosyalizme kadar, doktriner ve bilimsel alanlarda, tamamen sistematik büyük eserler ve orijinal yapıtlar verdiler. Öyle ki; bunların bir kısmı, hatta çağımıza yeni değerler getirdi”

Sonraki Sayfa »

Durum Ciddidir, Hatta Vahimdir!

Aşağıdaki bilgileri sizlerle paylaşmak zorundayım. İnanıyorum ki, paylaştığımız düşüncelerimizden ötürü bizi eleştirenlerin, ülkemizin etrafında kopan fırtınadan haberleri yoktur.

Öncelikle şunun iyice anlaşılması gerekir. İçinde bulunduğumuz durum tam anlamıyla büyük devletler savaşıdır. Yaşanan çatışmaların anlamı: 21. Yüzyıl Haçlı Savaşı’dır.

Savaş, sorunları diplomasinin çözemediği yerde başlar. Ve savaş stratejilerini devletlerin kurmayları belirler.

Bu bilgiler ışığında şunları söyleyebiliriz:

Düşman kurmayları ülkemizde önce iç savaş çıkarmış, ordumuzu ve devletimizi zayıflatmıştır. Savaşın birinci aşamasında devletimizin hava kuvvetleri zayıflatılmış, Deniz Kuvvetleri (donanması) çökertilmiştir. “Ergenekon operasyonları” adı ile yürütülen bu stratejide TSK ve dolayısıyla devletimiz büyük yara almıştır. Bu sebeple ülkemizin içinde bulunduğu savaşın sonucunu iyi görmüyorum.

Ülkemizi şu anda idare edenler, tıpkı İttihat Terakki yöneticileri gibi, devletin var oluşu veya yok oluşu ile ilgili olarak ciddi endişeler taşımamaktadır.

Böyle bir dönemde başbakanlık krizi yaşanmamalıdır. Anayasa krizi yaşanmamalıdır. Hükümet krizleri yaşanmamalıdır.

Suyu geçerken at değiştirilmemelidir.

Sonraki Sayfa »

Yeni Kitabım Yayınladı – Ahıska Sürgünü – Menemşe

Değerli dostlar,

Yeni yayınlanan Ahıska Sürgünü – Menemşe romanım aslında Ahıska’lı bir ailenin gerçek yaşamının hikâyesidir.

Kitabın sonunda romanın kahramanı olan Menemşe babaanne ile ilgili bilgi verdim.

Amacım, Ahıska Türklerinin davalarını desteklemektir. Bliinmelidir ki gerçekte Ahıska Türkü de olsa, Doğu Türkistan Türkü de olsa, Kırım Türkü de olsa, Batı Trakya Türkü de olsa, bütün Türklerin davası bizim davamızdır. Türk dünyasının varlık davasına, özgürlük davasına sahip çıkmak hepimizin görevidir.

Romanı bu anlayış içinde yazdım. Ahıskalıların da mutlaka bir gün vatanlarına döneceklerine inanıyorum.  Ve Ahıskalıların vatanlarına geri dönme davalarını destekliyorum.

Kitabı bu anlayış içinde okuyup değerlendirirseniz memnun olurum.

Menemse-Roman-Kapak-900x615

23 Nisan Kutlu Olsun

Değerli dostlar,

Bugün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı.

Bu vesile ile aşağıdaki açıklamayı yapmak istiyorum.

Balkan Savaşları sırasında Selanik şehrini savunmakla görevli kolordunun başında bir jandarma generali vardır. Tahsin Paşa!

Tahsin Paşa, Abdülhamit döneminde, padişah hal edilmeden önce (tahttan indirilmeden önce) meğer bir ihtilas suçu işlemiş. Yani devletin malını çalmış. II. Abdülhamit bunu öğrenince bu paşayı kızağa almış, ona sert muamele yapmış ve bir köşeye oturtmuş.

İttihat Terakki Partisi, padişahı indirince, bu hırsız Tahsin Paşa’yı tekrar göreve getirmiş. Çünkü eski rejimin düşmanları onların dostu idi. Tahsin Paşa bir kolordunun başına getirilmiş. Yazık ki böyle bir adama bir Türk Kolordusu emniyet edilmiş!

Ve Selanik şehrini savunma işi Tahsin Paşa komutasındaki bu kolorduya verilmiş.

Fakat Tahsin Paşa, muazzam kolordusunun başında iken, tek kurşun atmadan, bütün silahları ile birlikte Selanik şehrini Yunanlılara teslim etmiş.

Mideniz bulandı, değil mi? Hırsız bir generale böyle bir dönemde bu görev nasıl verilir dediğinizi duyar gibiyim. Ah! Devlet adamlarımız hata yapmasalar!

Balkan Savaşları buna benzer çok büyük hatalar sebebiyle kaybedildi.

Bulgar Kralı Ferdinand, Balkan Savaşı’nı bir “Haçlı Savaşı” olarak ilan etmişti. Hedef Hıristiyan olmayanları, yani Müslümanları, daha açık bir tabirle Türkleri mümkün olduğu kadar yok etmekti. Sivil veya asker, fark etmezdi.

Bulgarlar, nizami orduları dışında çeteler kurmuşlardı. Bunlar, girdikleri Türk şehir, kasaba ve köylerinde akıl almaz kırımlar yapmışlardı.

Ama düşman bir şeyi gözardı etmişti. Türklerin, vatanlarını canlarından aziz bildiğini! Türklerin, bütün bu vahşetlerin Anadolu’da hesabını kesin olarak soracağı akıllarına gelmemişti.

İşte böyle bir zamanda, çok önemli bir diplomattan bu yönde önemli bir uyarı gelmişti. Rusya’nın Londra Büyükelçisi Kont Aleksandr Benckeendorff! Kont Aleksandr çok önemli bir uyarıda bulunmuştu.”Türkler, bu yaptıklarınızın hesabını size Anadolu’da sorar!” demişti.

23 Nisan’ı iyi anlamak için bu diplomatın görüşünü sizlerle paylaşmak istiyorum.

Diyor ki;

“Şu sırada Türkler, büyük baskı altında. Fakat Türkleri tamamen Asya’ya atmak, temenniye şayan kabul edilemez. Türkler, Anadolu’da uzlaşmaz ve korkunç bir kudret teşkil ederler. Burada Türk Ordusu kendini mutlaka toparlar. Balkanlılar, küçük ve kaynakları muhdud devletlerdir, fazla geniş toprakları ellerinde tutamazlar!”

Bu Rus diplomatı 8 yıl önceden Millî Mücadele’yi tahmin etmişti.

Anadolu’yu hiçbir kuvvetin Türklerden alamayacağını bir Rus diplotanın tahmini ne kadar büyük bir öngörüdür. İşte bu “Paslı kilitin” in ebediyyen Türklerin elinde olacağının da en büyük ispatıdır. Türkleri kimse Anadolu’dan atamazdı. Atamadı da! Ne mutlu biz Türklere ki, paslı kilit hala bizim elimizdedir. Devlet adamlarının yaptıkları hatalar sadece şehit vermemize sebep olmaktadır, o kadar.

İşte bu 8 yılın sonunda başlayan Millî Mücadele 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın kaynağıdır.

Yaşasın 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı.

Bütün çocukların bu önemli bayramını tebrik ediyorum.

Ne mutlu Türküm diyene!

 

 

 

Türklere Ders Olsun

Osmanlı ordusu Balkanları boşaltmış, çekilmiş, Türk ahali şehirlerde, köylerde korumasız kalmıştı. Osmanlı Devleti’nin hiçbir güvenlik unsuru kalmamıştı yerleşim yerlerinde. Halkın kaderi tamamıyla Bulgar komitacılarının, Bulgar askerlerinin insafına terkedilmişti.

Değerli dostlar, Türk halkının, vatanına düşman girince nelerle karşılaştığını anlatmaya gerek yoktur.

Burada Türklere ders veren bir düşman komutanına kulak vermenizi istiyorum.

Korumasız bir Türk kasabasına giren Bulgar ordusunun komutanı Osmanlı askerî okullarında yetişmiş biri idi.

Ve bu komutan, Türk şehrine girince neler yapmaları gerektiği konusunda subaylarına, askerlerine şöyle bir konuşma yapıyor.

“Dikkat ediniz kardeşler! Âli meclisin kararına muhalif bir şey yapmayasınız. Katliam içtimaî bir ilâçtır. İçtimaî vücutlar uzvî vücutlar gibi aynı kanunlara tabidir. Bir hastayı tedavi ederken fena mikropların uzviyette kalmasına müsaade etmek onların yeniden üreyip hastayı öldürmesi demektir. Bir memleket alındığı vakit ecnebi unsurun kalmasına müsaade etmek de bu mağlupların galiplerine karşı besleyecekleri pek tabiî olan kin, garazla silahlanarak üremelerini, bir gün vatanın en zayıf zamanında kalkıp intikam almalarını istemekten başka bir şey değildir. Biz bu hatayı yapmayacağız.

Medeniyet, insaniyet, merhamet gibi boş, manasız olmaktan ziyade muzır olan yalanlara inanmayacağız. Kalbimizle, sinirlerimizle değil dimağımızla, fikrimizle hareket edeceğiz.

Bakınız İpanya’ya!

İşte onlar vatanlarını kurtardıkları zaman içlerinde hiçbir yabancı unsur bırakmadıklarından bu gün ne kadar rahat yaşıyorlar. (Endülüs devleti yıkıldıktan sonra bir Arap dahi bırakmayıp kesmişlerdi.) Bir Arap tehlikesi artık onları tehdit etmiyor.

Sonra Türklere bakınız.

Bu heriflerin aptallıkları o derecededir ki, yalnız etnografyanın esaslarını kabul etmemekle kalmazlar, dünyada “kavmiyet, milliyet” gibi bir şey olduğuna inanmazlar. Kendilerinin milliyetçiliklerini bile şiddetle inkâr ederler. Tarihleri, Cengiz gibi, Hülagü gibi en büyük imparatorlarına küfürlerle doludur. Bu milliyetsizlik yüzünden edebiyatsız, sanatsız, medeniyetsiz, kuvvetsiz, ailesiz, an’anesiz kalan Türkler, tabiî en basit hakikatlere de akıl erdiremiyorlardı. Nasılsa ellerine geçirdikleri kavimleri temizlemediler. Onları yutmadılar. Türk yapmadılar. Hatta “reaya” diye en vâsi hürriyetleri verdiler. (…)

Asırlarca evvel yaptıkları budalalıkların cezasını bugün görmeye başlayan bu sersem Türklerin hali, işte bize bir derstir. Onların şimdiden sonra da bir şey anlamayacakları bu dersten biz istifade edeceğiz.”

Bulgar komutana göre “hak” yoktu, her şey kuvvetti. Ezmeyen ezilecek, öldürmeyen ölecekti. Tabiatın değişmeyen, asla gizli kapaklı olmayan âli kanunu zayıfın düşmanıydı. Bütün kâinat bir mücadeleden ibaret değil miydi?

Devam ediyordu konuşmasına.

“En büyük Avrupalı, en büyük bir Alman, Prens Bismarck harp zamanında ne yapardı? Fransız köylülerini doldurduğu evlere ateş verdirerek hepsini canlı canlı yakar, onların çığlıklarını en latif bir konser gibi dinler, sonra etrafa  savrulan alevli dumanları koklayıp gülerek piposunu çeker, “Bu Fransız köylüleri kavrulmuş soğan kokuyor” diye eğlenmez miydi?”

Fransızların Almanlardan aşağı kalan bir yanı yoktu.

İngilizlerin yaptığı katliamlar sayılamazdı. Bu ciddî, akıllı millet, bıçağının altına giren mağlubun hiçbir şeyine, ne asaletine, ne güzelliğine,ne ihtiyarlığına, ne çocukluğuna bakardı. Bu sayede değil miydi ki şimdi dünyaya, bütün dünyaya hükmediyor.

(…)

Sonra İtalyanlar… Uzağa gitmeye hacet yok. Bunlar daha geçen gün Trablus vahasını nasıl birkaç saat içinde temizleyivermişlerdi.”

Değerli dostlar, galip kumandnanın konuşmasını kısaltarak yazdım.

Türkler kuvvetli zamanlarında, galip zamanlarında acaba aldıkları topraklarda yaşayan milletleri yok etseydi, Türkleştirseydi, Müslümanlaştırsaydı, başımıza Balkan Savaşları faciası, Birinci Dünya Savaşı faciası gelir miydi? Bulgar diye, Yunan, Makedon, Arnavut, Sırp, Ulah… diye kavimler kalır mıydı? Sonra bunlar zamanla çoğalarak kalkıp devlete kafa tutabilirler miydi?

Gerçekten ne yapmalıydı Türkler? Asıp kesmeli miydi? Hayır! Bunu elbette yapmadılar. Yapmadılar ama, işte görüyorsunuz düşman komutan ne söylüyor.

İşte tarih böylesine acımasızdır. Zamanı gelince hükmünü icra eder. Başımıza gelenlerin vaktiyle yaptığımız hatalardan kaynaklandığını görmek, anlamak bize bugün ıstırap vermiyor mu? Hatta şu an elimizde kalan son kale olan Türkiye Cumhuriyeti’nin içinde yaşayan azınlıklara karşı nasıl bir politika takip etmemiz gerektiğini şu yukarıdaki konuşmadan ders alarak düşünmek gerekmez mi?

Elbette İspanyolların Araplara yaptığını,

Fransızların esir aldıkları Afrikalılara yaptığını,

İngilizlerin dünyanın her tarafında İngiliz olmayanlara yaptığını,

İtalyanların Trablusgarp’ta yaptığını

bizim de yapmamız gerekmiyor.

“Aptal Türk” olmaya devam mı etmeliyiz? Yoksa tarihi bir karar verip düşmanlarımızı acımadan, medeniyetlerine, dinlerine, milliyetlerine bakmadan toptan imha mı etmeliyiz?

Türklerin bence bu saatten sonra vermesi gereken en büyük karar budur.

Osmanlı devletinin okullarında yetişmiş, sonra Türk milletinin acımadan canını alan basit bir Bulgar subayının şu düşünceleri beni çok etkiledi. İnanıyorum ki sizleri de etkilemiş ve düşünceye sevketmiştir.

Bu noktada Türk kurmaylarının kesin bir karar vermeleri şarttır. Bu kararı veremedikçe, düşmana “düşmanca” davranmadıkça yakamızı kurtarmamız mümkün görünmüyor.

Sonuç olarak şunu ifade etmeliyim.

Bendeniz bu konuda “şahin” düşünceden yanayım. Düşman topyekûn imha edilmelidir. Yüzyıllarca bir daha ayağa kalkamayacak şekilde imha edilmelidir. Kesin kanaatim budur. Bana yetki verilseydi eğer yapacağım ilk uygulama bu olurdu. Tanzimat Fermanı’nı, Islahat Fermanı’nı, düşmanlarımızla yaptığımız antlaşmaların tümünün etkisini ortadan kaldırırdım. Türk milletini tarihen bir defa daha ayağa kaldırırdım. Zaferin ilk şartı budur.

Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’daki Rumlara, “kalkınız, dininizde serbestsiniz” demesi, onların artık Osmanlı devleti için bir tehlike olmaktan çıkması sebebiyledir. Bir komutan devletini, milletinin hayatını garanti altına almadan asla rahat uyuyamaz.

Düşmanı topyekûn imha etmek derken, onları fırınlarda yakmayı, en kötü işkencelere tabi tutmayı elbette kastetmiyorum. Harpte ne yapmak gerekiyorsa aynen onu uygulayıp, kesin zafer kazanmadıktan sonra rahat etmek mümkün değildir.

Halen içinde bulunduğumuz durum da bu konuda bir karar vermeyi gerektiren durumdur. Türk kurmay heyeti acilen bu konuda bir karar vermelidir.

Türkler tarihin bu hükmünden ders almayı bilmelidirler.

 

 

Vatan Elden Gidince

Değerli dostlar,

Balkan savaşları Türk milleti için çok acıklı olmuştur. Çok çileler çekilmiş, çok şehit verilmiştir. Ve tabii sonunda vatan elden gitmiştir.

O günlerin hikâyeleri de çok acıklıydı.

Aşağıdaki kısa yazıyı Ömer Seyfettin’in 1914 yılında Türk Yurdu dergisinde yayınlanan “Mehdi” isimli hikâyesinden aldım. Yazının tamamını uzun olur, okunmaz diye yazmadım. İnanıyorum ki bu birkaç paragraf bile  duygularınızı ayaklandıracaktır. Saçlarınızı diken diken edecektir. Okuyunca “Vatan kaybetmek böyle bir şeymiş” diyeceksiniz.

Yazıyı lütfen okuyunuz.

“Ne tuhaf, fakat ne acıklı bir tesadüftü. Serez istasyonundan bindiğimiz ikinci mevki kompartımanda beş kişiydik. Ve beşimiz de Türk ve Müslümandık.

Geçen felaket ve bozgun yılının canlanmış da kalmış uğursuz ve karanlık damlarına benzeyen birçok karga sürüleri, sahipleri öldürülen boş ve sürülmemiş tarlalarda dolaşıyordu. Tren hareket ettiği vakit hepimiz bir defacık selamlaşmış ve sonra, o yalnız esir ve perişan Müslüman memleketlerinde duyulan yakıcı ve dondurucu ağır tevekkülün taştan sükûnuyla susmuştuk. Hava pek soğuktu. Kapalı camların ince buğularından; minareleri yıkılmış, mescitlerinin üzerine haçlar asılmış tenha köyleri görüyor gibi oluyorduk. Bu köyler uzaklarda, ta ufkun nihayetindeki mor sislerin içinde idi. Şimdi ezanın sustuğu bu öksüz yurtlara, çanlarını ulutmak için Selanik’e vapur vapur gelen Kafkasya Rumları yerleşiyorlardı.

Susuyorduk.

Ve sanki bize milyonlarca kan ve din kardeşlerimizin ölümünü hatırlatan dışarısını, bu düşmanın öz vatanımızdan zorla kopardığı altın sahraları görmemek için önümüze bakıyorduk.”

Sıla Hediyesi Tuna Suyu

Vatan kaybetmek ne demektir! Bunu en iyi biz Türk Milleti bilmeliyiz.

 

Terk etmeye mecbur kaldığı vatanından gelecek bir bardak suyu “sıla hediyesi” olarak gören ve vatanına hasret giden bir vatan evladının anılarından ufak bir alıntı yapmak istiyorum. Bakın vatan elden gidince ne oluyormuş?

Anadolu’ya Tuna’dan göç eden bir babanın, Tuna’nın suyuna bile duyduğu hasret bakın nasıl dile getirilmiş.

(…)

“Artık babamın yirmi beş seneden beri içmediğine tahassür ettiği (hasret çektiği) bu mübarek Vidin’in meşhur bir şurubu olduğuna katiyyen hükmediyordum. Bana uzatılan bardağı dudaklarıma götürdüğüm vakit bu, Vidin şurubunun lezzet-i müstesnasına (eşsiz lezzetine) hazırlanan ağzıma ılık bir su doldurmuştu. Gayri ihtiyarî, “ah! Bu su!” diye bağırmıştım.

 

Babam o zaman gülerek; “evet su, oğlum” demişti. Tuna suyu! “Baban bütün çocukluğunda, gençliğinde bu suyu içti. Sen de iç, şifadır!” dedi.

Sadık efendi ta Tuna’dan “sıla hediyesi” getirdiği bu su için “zemzem gibidir” diye ilâve ediyordu.

O vakit onu bir zemzem kutsiyetiyle yavaş yavaş içmiş ve bitirdiğim vakit yavaşça, “Ya Rabbi şükür!” demiştim.

O gün Sarayiçi’ni gezerken ufacık beynimde bu Sadık Efendi’nin hediyesi yer tutmuştu. Bunu niçin bu kadar uzak yerden getirmiş diye düşünüyordum. Sonra babamın; “tam yirmi beş senedir içmedim” derken titreyen sesinin hasretini duyuyordum. Şimdi beynimde yer tutan bir nokta etrafında Tuna suyuna ait ufak ufak hikâyeler toplanıyordu. Babam gençliğinde Tuna’da yüzdüğünü söylerdi. Halam, zavallı halam, hanayın altında büyük küplere Tuna suyunun doldurulduğunu, onun orada “turna gözü” gibi durulduğunu bazı geceler anlatırdı.

İşte bugün “şifadır” diye bir sükûn-u hürmetle içtiğim Tuna suyuydu. O vakit birdenbire kalbimde Tuna’yı görmek arzusu uyanmıştı. Hatta onu evvelce görmüş, gür sularında babamın yıkanmış olduğu, hanay altndaki büyük küplerde “turna gözü” gibi durulan suları içmişim gibi bende de garip bir arzu, hasret ve iştiyak meydana gelmişti.”

Düşmanı İyi Tanıyın Demiştik

Değerli dostlar,

Yine Ankara’da büyük saldırı! Yine ölü ve yaralılar! Yine yitirdiğimiz canlar!

Ölenlerin hepsine rahmet diliyorum. Yaralılarımıza şifalar diliyorum.

Unutmayınız ki bu bir terör saldırısı değildir, askerî saldırıdır. Düşman ülkemizden toprak koparmak için, vatan parçalamak için askerî saldırılar yapmaktadır.

Yazılarımı takip edenler çok iyi hatırlayacaklardır. Sürekli olarak bir Çin Atasözünü hatırlatmıştım.

DÜŞMANINI BİL YENİLMEZ OLURSUN.

Düşmanımızı bilmiyoruz. İçinde bulunduğumuz durumun ne anlama geldiğini bir türlü anlatamadık. Bu, 21. yüzyıl Haçlı saldırısıdır, dedik sürekli.

Bu olayın faillerinin PKK’lı olması, DHKP-C’li olması hiç önemli değil. Saldırının nereden geldiğini anlamak için sadece biraz kurmay akla sahip olmak lazım.

Eğer Okyanus ötesi donanmalar, Rus donanması, Avrupa’lı donanmalar Akdeniz’de bulunuyorsa, o donanmaları, o askerî güçleri oraya yığan, Irak’ı, Suriye’yi, Libya’yı, Afganistan’ı, Yemen’i patlatan iradenin, kurmay aklın kim olduğunu sorgulamak gerekmez mi?

Eğer, bu konularda biraz kafa yormuşsak, stratejik analiz yapan bir kitap yazmışsak bu işi böyle anlarız. Onun için demiştik ki; mutlaka dnüşmanı birbirine düşürmek gerekir. Eğer bunun bir savaş olduğunu anlamış olsaydık düşman donanmalarının Akdeniz’e gelmesini daha önceden önlemiş olurduk.

Eğer savaşı anlamış olsaydık, Suriye sınırımızdaki mayınları temizlemezdik, eğer anlamış olsaydık Moskova’da, Paris’te, Londra’da, Washington’da tıpkı Ankara’dakine benzer patlamaları meçhul bir elin yaptığını ibretle izlerdik.

Bu işin binlerce yolu vardır. Ama bunu ancak “millî bir devlet” yapabilir. Bir kurmay akıl yapabilir. Belediyecilik geleneğinden gelen bir aklın bu konuyu anlaması mümkün değildir.

Paralel operasyonların yapılması bir uyanışın olduğunu gösterir. Çünkü “paralel” doğrudan doğruya ABD yapılanmasıdır Türkiye’de. Çok geç kalınmıştır uyanmada. Ve çok hatalar yapılmıştır. Geri dönülmesi mümkün olmayan hatalar yapılmıştır. Agah Oktay Güner’in, hava kuvetlerinde yetişen pilotlarla ilgili bir yazısını okumuştum. Duruma göre askerî pilotlar çok zor, pahalı ve uzun bir sürede yetişmektedir. Bu konuda uzun bir zamana ihtiyacımız var. Çünkü 800 civarında pilot istifa etmiş. Donamma da öyle… Durum içler acısı tabii… Belki uyanış oldu ama geç kalındı. Atı alan Üsküdar’ı geçti. Gerçekten büyük hatalar yapıldı…

Şimdi hiçbir şey olmamış gibi durup dururken kendi kendimize höreleniyoruz, kabadayılaşıyoruz. Yeni Osmanlıcılarımız var, Akıncılarımız var!!!

Akıncılar akıncılar diyip duruyorsunuz. Biliyor musunuz, Fatih Sultan Mehmet Venedik’le saldırmazlık anlaşması yaptığı halde Akıncıları Avrupa’nın hiçbir şehrinden geri çekmemiştir. “Türkler korktular” dedirtmemek için bu gerilla saldırılarını hep devam ettirmiştir. Düşmanı sürekli korku ve panik halinde tutmuştur. Düşman sürekli savunma halinde bulunmalıdır. Ve Türk stratejisinde savaş topyekûndür, düşman toprakları üzerinde yapılır. Halen olduğu gibi Silopi’de, Nusaybin’de, Cizre’de değil.

Oturun biraz düşünün beyler. Ne yaptığınızı biliyor musunuz? Saldırıyı yapanları kınamak, en ağır cezaları vereceğiz demek yetiyor mu? Bu kaçıncı? Hiç mi ders almıyorsunuz? Eğer kefeni gerçekten kotuğunuzun altına aldıysanız gerçek manada gözünüzü karartın, düşmanınıza gerekli dersi verin. Her şeyden önce stratejik ittifaklar kurun! ABD size hem “model ortağız!”, “stratejik ortağız!” diyor, hem de size sadırıyor. İşte gerçek düşman budur. Gerçek askerî strateji budur.

Türk aydını bunları size binlerce defa anlattı. Ama siz bunu bir türlü anlamak istemediniz.. Dünyalıklarınıza kavuşunca mal bulmuş mağribine döndünüz. Başınız döndü, kafalarınız karıştı. Unutmayınız, olan devletimize olur. Türk milleti uyandığında düşmana hesap sormasını bilir. Ama çok kan ve göz yaşı dökülür.

Öyle görünüyor ki bu son uyarımız olmayacaktır. Yine de görevimizi yapmalıyız.

Uyurmak vatan borcumdur.

Uyanınız.

Bozgun Afeti

Değerli dostlar,

İttihatçılardan bir kısmının yaptıklarından pişmanlık duyduklarını açıklamıştım. Bunlardan biri de Hafız Hakkı Paşa’dır.

Aşağıdaki yazıyı lütfen ibretle okuyunuz. Bakınız, bir vatan toprağının bırakılıp gidilmesi insanda nasıl bir infial meydana getiriyor.

Vaktiyle Balkanlar’da yapılan hataların aynısı şimdi Anadolu’da yapılmaktadır. Balkanlar’da başımıza gelen felaket, -Allah korusun- Anadolu’da da başımıza gelirse, korkarım ki, aşağıda okuyacağınız yazıyı yazacak, pişmanlık duyacak bir tane paşa bulamayacağız. Bu ağlamaklı ifadeleri duyuracabileceğimiz bir tek millet evladı hayatta kalmayacak. Bu ifadeleri yayınlayabilecek bir ortam dahi bulamayacağız. Yazının sonunda : Artık benim için hayatın yegane emeli, biricik gayesi ordunun namusuna sürülen kara lekeyi silmek ve inleyen esir kardeşlerimin bir gün imdadına yetişmektir, diyor. Ama gerçekten bu kara lekeyi silebilecek zaman bulamamış, kardeşlerinin imdadına yetişememiştir. Geçmiş olsun.

Allah Teala, aynı kaderi halen Anadolu’da yaşan biz “Batı Türk Hakınlığı” mensubu bu aziz millete yaşatmasın.

Ağlamak da bir meziyettir.

Bakınız Hafız Hakkı Paşa ne diyor:

“Rumeli’nin ortasında, Perister’in yalçın eteklerinde, çağlayanlar, ormanlar, bahçeler, yeşillikler içinde, bugün düşman ayakları altında sevimli bir Türk şehri var (Manastır-MT) .

Orada beyaz bir camiin, ince beyaz minaresinin dibinde, dallarına sarı güller sarılmış, küçük bir servinin gölgesinde yirmi sene evvel biricik kardeşimi gömdüğüm; sarı saçlarını, ela gözlerini, uçuk yüzünü, narin zayıf endamını bir daha görmemek üzere kara topraklara bıraktığım zaman, gözümün önünde cihan zindan kesilmiş idi. Ondan sonra bir kumral saç, bir ela göz, bir narin vücut, ince bir servi, sarı bir gül gönlümü elemle titretir, ruhumda fırtınalar uyandırırdı. Benim benliğime, ruhuma, kalbime ezelden bağlı olan kardeşimi elimden alan ecel canımı almak için karşıma çıksa, gözümü kırpmadan üzerine atılır, bütün maddi, manevi kuvvetlerimle uğraşırdım. Sevgili bir kardeşin ölümü, kalbimde bütün insanlar için sızlayan bir yumuşaklık, bir hassasiyet, fakat ölüme karşı ateşli bir husumet uyandırmış idi.

Bugün Manastır’ın Orizar ovasında, Gavat geçitlerinde, Pirlepe Dağları’nda kardeşim kadar sevdiğim nice canlar yatıyor… Kumanova tepelerinde, Kosova Sahrası’nda, Siroz’un altın ovalarında yüz binlerce kardeş ve kız kardeşimizin ruhları, bizlere vazifesini yapamayan, bozgun afetine kapılarak o candan aziz toprakları, düşmanlara bırakan orduya, melul ve sitemkar bakıyor.

Daha pek genç yaşımda, bir kardeş ölümünden yüreğimde duyduğum garipliği, ruhumda hasıl olan ateşli fırtınaları şimdi daha büyük, daha şiddetli, daha acı, daha ateşli, daha kanlı olarak duyuyorum. Şimdi Manastır’a pek benzeyen Bursa’nın zümrüt ovaları, ince uzun kavakları bana Manastır ovalarını hazin hazin hatırlatıyor. Şimdi bana Kızılırmak’ın uğultusu, bir çok kadınlara, kızlara, ihtiyarlara mezar olan koca Vardar’dan bir sürü şühedanın müşterek ah-u vahı gibi geliyor. Yüksek hayaller, şairane tasavvurlar uyandıran Bursa’nın Keşiş Dağı, Selanik’in Beyaz Kale bahçesinden beyaz şahikalarıyla görünen ve dünkü Yunan hududumuzda yükselen Olemp’i, Tesalya ovalarını, Çatalca’yı, Dömeke’yi hazin hazin düşündürüyor. Manzarasıyla benliğime, ruhuma kuvvet veren Fatih minarelerinden bir sürü ruhlar bana; “Ey Meşhed’i bırakan bedbaht ordunun subayı! Hala nasıl yaşıyorsun!” diyor. Bütün ordunun bozgunlukları omuzlarımı çökertiyor, yüzümü yerlere kapatıyor. Kan ağlayan kalbim kalan vatan parçalarının bütün güzellikleri için kardeşini kaybetmiş bir insan şefkatiyle titriyor. Güzel Rumeli’nin acı, ateşli hatıraları bana Konya, Erzurum, Bağdat, Mekke için yavrusu çalınan bir kartal şefkati ve hırçınlığını veriyor.

Altın mehtaplar, gümüş çağlayanlar, zümrüt ormanlar, güzel göller, çiçekler, şakıyan bülbüller, cıvıldayan kuşlar, bana hep Osmanlılığın sevgili Rumeli’sini acı acı düşündürüyor. Yüreğimde Anadolucuğumuza büyük şefkat, mübarek Rumeli’yi çiğneyenlere pek ateşli fırtınalı bir husumet uyandırıyor.

Artık benim için şafaklar kan ve şebnemli gözyaşı, davul sesi inilti, musiki feryattır.!

Artık benim için hayatın yegane emeli, biricik gayesi ordunun namusuna sürülen kara lekeyi silmek ve inleyen esir kardeşlerimin bir gün imdadına yetişmektir”.

 

Bozgun afeti gelmeden uyanmak bugün en mukaddes vazifemizdir.

Uyarmak vatan borcumdur.

Not:

Meşhed’in ne demek olduğunu açıklamalıyım:

Üçüncü Osmanlı Padişahı olan ve “Hüdavendigar” lakabıyla şöhret bulan I. Murat, 1389 yılında, Haçlı ordusunu Kosova’da büyük bir mağlubiyete uğratmıştı. Harbin sonunda Miloş adlı bir Sırp asilzadesi padişaha gizli bir şey söylemek bahanesiyle yanına yaklaşıp hançerlemişti. Birinci Murat bu yara neticesinde vefat edince naaşı Bursa’ya getirilmiş, iç organları ise Kosova sahrasına gömülüp, buraya sonra bir türbe yapılmıştı. “Meşhed-i Hüdavendigar” veya “Meşhed” olarak bilinen bu türbe halen mevcut bulunmaktadır. Bunun karşısında Sırplar, Miloş’un büyük bir heykelini yapmışlardır.

Yeni Anayasa Tartışmaları Münasebetiyle

Yapılmak istenen yeni anayasa ile ilgili olarak aşağıdaki tarihî olayı hatırlatmak istedim.

Malumunuzdur ki II. Abdülhamit döneminde de anayasa yapılmak istenmiştir. Bu anayasa yapılırken Sultan, Türklerin hukukî durumu hakkında büyük bir endişeye kapılır. Ve aşağıdaki meşhur endişesini dile getirir.

“Sultan Hamid’in Türkçü ve milleyetçi  cephesi mühimdir. Avrupa’daki Haçlı zihniyeti ve emperyalizm, bu hükümdarı bir yandan İslamcı bir siyasete sürüklerken, Avrupa’daki ve Osmanlı İmparatorluğu’ndaki gayri Türk (Türk olmayan-azınlık) kavimlerdeki mutaassıp milliyetçilik de, bu cephede bir tepki göstermesine zemin hazırlamıştır. II. Abdülhamid, Türk hakanı olduğu kadar, İslam Halifesi bulunduğunu da bir an unutmamıştır. Türklerin azınlık teşkil ettiği anavatan-sömürge ayırımının yapılmadığı bir imparatorlukta anayasa tatbikatına Sultan Hamid: Türk’ün hakkı mahfuz kalır mı? demiştir.” Yılmaz Öztuna, Türkiye Tarihi, cilt 12, sayfa 202

Görüldüğü gibi, günümüzde de aynı sorunlar devam etmektedir. Yine asıl mesele Türk unsurudur. Kendi toprağında azınlık haline getirilmek istenen, tapusu elinden alınmak istenen Türk unsuru! Türk milletinin bu topraklardaki hakimiyet hakkının mutlaka devam etmesi ve bunun anayasadan çıkarılmaması gerekir.

II. Abdülhamid zamanının Türk halkı ile bugünkü Türk halkı arasında büyük fark vardır. O zamanki halk, her şeye rağmen tapusunu aşırı milliyetçilik yapan azınlıklara kaptırmamıştır.

Yazık ki bugünkü halk, bu konuda uyanık değildir. Meseleyi tam bilmemektedir. Elinden tapusunun, devletinin gideceğini henüz idrak edememiştir. Azınlıkların haklarını onlardan daha büyük bir inatla savunmaktadır. Kendisinin azınlık haline geleceğini, vatansız kalacağını anlayamamaktadır.

Türk aydınının asıl endişe kaynağı budur. Halkın, moda haline getirilmiş olan azınlıkların haklarının verilmesi hevesine kapılması. Bu son derece yanlıştır. Türk milletinin bu konuda muhakkak surette uyarılması gerekmektedir.

Görüldüğü gibi Osmanlı Sultanı bile Türk’ün hakkı saklı kalır mı diye endişe etmiştir.

Yeni anayasa yapılırken Türk, Türk Mileti, Türkiye Cumhuriyeti gibi kavramlar mutaka muhafaza edilmelidir. Türk milleti kendi yurdunda azınlık haline getirilmemelidir. Bu durum Türk milletine tarihi boyunca yapılabilcek en büyük ihanet olacaktır.

Uyarmak vatan borcumdur