Kategori Arşivi Ülkem İçin - Page 4

Cizre’de İki Hafta – Dr. Murat K. Topçu’nun Gözlemleri – 6

Altıncı Bölüm

Ve Doktor Murat Kadir Topçu’nun görüşleri.

14 gün içinde Cizre’de yaşadıklarımdan kesitler anlatmaya çalıştım. Yaşam şartlarımızın ağırlığını, o eksik, bu yetersiz, şu yanlış gibi şeyleri anlatmaya gerek yok. Yaklaşık iki aydır her gün ölümle kol kola gezen asker – polisin yaşadıkları yanında bizim “sorun” olarak bunları konuşmamız yakışık almaz. Bu süre içinde üzüldüğüm konuları madde madde özetleyerek yazıyı bitireyim.

1.Şırnak iline giden 20 doktor içinde tek “Gönüllü Doktor” bendim ve bu beni ziyadesiyle üzdü. Tek kişi ben olmamalıydım diye düşünüyorum. Memleketin yarısı Ak Parti’ye oy verdi. Ak Parti’nin bu memleket için çalışan tek parti olduğunu ve hatta liderleri için ölmeye hazır olduklarını meydanlarda kefen giyerek gösteriyorlardı. CHP’liler Ak Parti’nin memleketi sattığını, hükümettekilerin hain ve satılmış olduğunu söylüyor. Gerçek vatanperverlerin kendileri olduğunu söylüyorlar. MHP ve Saadet Partili kardeşler de, diğer partililerde ve herhangi bir cemaat mensubu olan insanlar da bu vatanı çok sevdiklerini hatta ölmeye hazır olduklarını söylüyorlar. Ama iş “Şırnak’ta (savaşmaya değil) hastanede sadece 14 gün çalışmaya “ bile gelince tek gönüllü benim öyle mi? Bu durum bana göre sorgulanması gereken acı bir durumdur.

2. Bu sürede en çok üzüldüğüm olay şüphesiz Şehidlerimiz olmuştur. Bu operasyonlarda 27 asker – polis kardeşimiz şehid olmuştur. Tüm şehidlerimize Allah rahmet eylesin. Ailelerine sabır versin.
3. Başta annem, babam ve eşim olmak üzere pek çok akrabam ve arkadaşım başıma bir şey gelecek diye korkup günleri zor tamamladılar. Üstelik annem babam ve kardeşlerim Cizre’de olduğumu bilmiyordu. Beni Şırnak’ta zannediyorlardı.

Sonraki Sayfa »

Cizre’de İki Hafta – Dr. Murat K. Topçu’nun Gözlemleri – 5

Beşinci Bölüm

Sağlık Bakanı ve GATA komutanı Hastaneye ziyarete gidiyorlar

Sağlık Bakanı bir sabah hastaneye ziyaretimize geldi. Beraber kahvaltı yaptık. Daha sonra hastanede çalışanlarla yaklaşık bir saat süren sorulu cevaplı bir toplantı yaptı. Bakanın gelmesi ve sağlık çalışanları ile toplantı yapması ekip üzerinde olumlu etki yaptı.
Daha sonraki günlerde GATA’nın Dekanı Tümgeneral de acili ziyaret etti. Kısa bir konuşma sonrası acilden ayrıldı. Bu ziyaret de çalışanları olumlu etkiledi.

Operasyon süresince sivillere zarar vermeme konusunda çok dikkatli davranıldı. Öyle ki bir evden ateş açılmaktadır. Mermisi bitene kadar ateş eden kişi, mermi bitince silahını evin dışına atar. Sesler kesilince güvenlik güçleri eve girer. Evde olan kişi terörist olmadığını, ateş eden kişinin başkası olduğunu söyler. Seni buradan çıkartalım önerisine “Evden çıkarsam örgüt ailemi infaz eder, beni bırakın” der. Bu kişiye bile dokunulmaz. Evde bırakılan bu adam daha sonraki günlerde çatışma esnasında silahı ile beraber ele geçirilir.

Güvenlik güçlerinin moral düzeyini değerlendirmeye çalıştım kendimce. Zor şartlarda yaşıyor ve çalışıyor olmalarından dolayı abartılı bir şikâyetleri yoktu. Bir kısmı gayet neşeli idi, bir kısmı da çöküntü içinde idi. Ama bu iki grup sayıca fazla değildi. Geride kalan çoğunluk idare eder bir durumdaydı. Uzun süreden beri olan yorgunluk dışında genel anlamda herkes iyi durumdaydı.

Operasyonlar bittiğinde operasyondan dönen asker ve polisin yüz ifadelerini merak ettim. Zaten acilin önünden geçip odalarına çıkacaklardı. Beklemeye başladım. Dönenlerin hiç birinin yüzünde “Bak işte, biz hallettik, hepsini geberttik, zafer kazandık…” vb bir algıya sebep olacak bir yüz ifadesi yoktu. Görevini yapmış olmanın verdiği huzuru okudum geçen kişilerin yüzlerinde.

Cizre’de İki Hafta – Dr. Murat K. Topçu’nun Gözlemleri – 4

Dördüncü Bölüm

Yabancı savaşçıların varlığı efsane değildi.

Toplam 40 civarı yaralımız oldu. Birkaçını anlatayım. Bomba patlaması sonucu savrulup sırt üstü düşen ve getirilen bir polis vardı. Geldiğinde uyanıktı. Oturdu. Elinin içi daha önce yaralanmış ama kimseye dememiş, etrafta bulduğu bezlerle bağlamıştı. Oturunca “Beni bırakın, ben de bir şey yok, ben görev yerime gideyim” diye tutturdu. Düşme sonucu sağ tarafta kaburgaların olduğu bölgeye dokundurtmuyordu. Eline pansuman yaptık. Akciğer ve kaburgalar için röntgene gönderecektik. Bırakın beni, gideyim, ben de bir şey yok diye tutturdu. Sakın rapor falan da vermeyin diye ekledi. Odanın içi zaten ana baba günü gibi idi. Bir dünya adam vardı. Ortam gergindi. Havanın yumuşaması lazımdı. Yaralıya; Abi sen Trabzonlu musun diye sordum. Herkes bir anda sustu. Bana dikkat kesildi. Amacıma ulaşmıştım. “Abi senin gibi rahatsızlar ancak Trabzon’dan çıkar, Allah aşkına bir sus bir dur da işimizi yapalım” dedim. Gergin hava dağıldı, yüzlerde tebessüm oldu. “Ben Antepliyim hocam. Haritayı katlayınca Trabzon’a denk geliyor yeri, ondandır” deyince hepimiz güldük. Neyse ki röntgen sonucu akciğerde hasar ve kırığı yoktu. İstemese de ilaç verip 5 gün istirahate zorla ikna edip gönderdik.

Bir başka gün “3 yaralı geliyor” mesajı üzerine 3 oda hazırlayıp beklemeye başladık. Peş peşe 3 yaralı geldi. İlk ikisi kol ve bacaktan hafif yaralıydı ve gençtiler. Daha yaşlı olan 3. yaralı sırtından yaralıydı. Daha acil kapısından girmeden “Ben de bir şey yok, diğerlerine bakın, diğerlerine bakın, beni bırakın” diye bağırıyordu. Kurşun kürek kemiği bölgesindeydi. Kanamayı durdurup akciğerde bir hasar var mı diye röntgene gönderecektik. Diğer 2 arkadaşını görüp iyi olduklarını anlayıncaya kadar röntgene gitmeye razı olmadı.

Sonraki Sayfa »

Cizre’de İki Hafta – Dr. Murat K. Topçu’nun Gözlemleri – 3

Üçüncü Bölüm

 

Cizre Hasatanesi’nde yaşananlar

Çalışma şeklimiz belli olmuştu. Acilde gün aşırı 24 saat nöbet tutacaktık. Nöbetçi olmadığımız günde sokağa çıkma yasağı olduğundan hastane dışına çıkamadığımız için yine acilin etrafından ayrılmıyordum. Haberleşmemiz, kurulan “Whatsapp” grubu üzerinden oluyordu. “Yaralı geliyor” şeklinde mesaj atılınca herkes acil önünde hazır halde bekliyordu. Yaralı sayısı birden fazla ise o kadar sayıda oda hemen en kötü senaryo için hazır hale getiriliyordu. Yaralı geldiğinde hemen hızlıca müdahale ediliyordu. Bu organizasyon orada kaldığım süre içinde saat gibi işledi çok şükür. Yaralı asker ve polislere hızlı ve etkili tedavi yapıldı.

Orada kaldığımız 14 gün boyunca 3 şehidimiz oldu. İlk nöbetimde 6 yaralımız oldu. En ağır yaralımız karnından kurşun yiyen bir polisimizdi. (Asker polis ayırımını kıyafete bakıp yapamadığımdan ve gelenlerin çoğu polis olduğundan herkes için “Polis” diyeceğim ) Kurşun karına girmeden önce koluna çarpıp ön kol kemiğini parçalayıp hızı azalmıştı. Doğrudan karına gelse burayı paramparça ederdi. Bu haliyle bile ameliyata alındığında bağırsaklarının yarıdan fazlasının alınmasına sebep olmuştu. 6 yaralımız olsa da “Şehidimiz” olmamıştı. Buna şükrediyordum.

Sonraki Sayfa »

Cizre’de İki Hafta – Dr. Murat K. Topçu’nun Gözlemleri – 2

İkinci Bölüm

 

Cizre Hastanesi
Ankara’dan Mardin’e uçtuk. Havaalanında Mardin Sağlık Müdürlüğü’nün 2 aracı bizi bekliyordu. Bu araçlara binip hareket ettik. Midyat’ta öğlen yemeği için durduk. Canım yemek istemiyordu. En yakın camiye gidip namaz kılıp bu görevi hakkımızda hayırlı kılması için Rabbime dua ettim. Özellikle annemin ve eşimin çok üzülüp çok endişelendiğini biliyordum. Arkada bıraktıklarıma sabır ve metanet vermesini istedim. Zaten anneme söyleyip söylememe konusunda kararsızdım. Eşimin “Söyle, ana baba duası alarak git, iyi olur” demesi üzerine söylemiştim. Ve tabii en küçük oğlumun ispiyonlaması ile zorunlu olarak söylemiştim. Onlarla konuşurken “Şırnak” demiştim gideceğim yere. “Olaylar yok orası sakin demiştim” Cizre olunca bunu söylemedim. Yine Şırnak’tayım dedim. Zaten Cizre Şırnak’ta değil miydi?

Midyat’tan hareket edip Cizre’ye doğru yola çıktık tekrar. Şırnak il sınırından geçtikten sonra ilk arama noktasına geldik. Ekipte ki diğer arkadaşların çoğu endişelense de ben bu aramaların normal olduğunu biliyordum. Gerçekten son derece sakindim. Cizre’ye ulaşana kadar belki 7-8 yerde durdurulup “Kimsiniz, nereye gidiyorsunuz, kimliklere bakalım” sözlerine muhatap olmuştuk. Bazen 5 dakika bazen yarım saat bekletildik. İdil girişinde biz gelmeden önce yola döşenen bombanın patlaması sonucu polis aracı kaza yapmıştı. Silahlı çatışma ihtimalinin olması sebebiyle epeyce bekletildik orada. Sonra ön ve arkamıza iki zırhlı araç verdiler. Şoförlere; “Polis araçlarına saldırı ihtimali yüksek, hızla yola çıkıp öndeki aracı takip edin. Sakın fazla yaklaşmayın.” demeleri ekipte huzursuzluğu artırdı. Hızla yola çıkıp İdil Devlet Hastanesi’ne ulaştık. Orada çalışacak arkadaşları bırakıp, beklemeden tekrar Cizre’ye yollandık. Yine birkaç arama noktasından geçtikten sonra Cizre Devlet Hastanesi’ne ulaştık.

Sonraki Sayfa »

Dün Yine Şehitlerimiz Vardı

Tabii ki milletimiz şehitlerine ağlıyor.

Bir kesim var ki, “Elbette şehitler gelecek” diyor. Şehitlerin niçin geldiğini, aslında ne olduğunu bilmiyorlar tabii! Asıl düşmanın kim olduğunu, ne yapılmak istendiğini bilmiyorlar. İsrail, mutlaka Kürt devleti kurulmalıdır, diyor. Bizim politikamız ise İsrail ile beraber. Şimdi İsrail en büyük dostumuz oldu. Şehitler acaba niçin geliyor?
Türkiye devleti son derece tehlikeli bir viraja girmiştir.
ABD’li yetkililerin PYD ile el sıkışması, özellikle Merkel’in ülkemizi ziyaret etmesi son derece manidardır.
Hatırlatmak istiyorum:
Birinci Dünya Savaşı’na girerken İngilizler ve Almanlar, Osmanlıların kendi yanlarında olması için çok mücadele etmişlerdi. Sadrazam Sait Halim Paşa, Almanların yanında olmamızı istemiyordu. O, İngiliz yanlısı idi. Bazı akıllı paşalar ise Almanlarla birlikte savaşa girmenin çok yanlış olacağını söylüyorlardı. Paris Büyükelçimiz Halil Rıfat Paşa; “Elinizi ayağınızı öpeyim, Almanlarla birlikte savaşa girmeyin. Bunlar Maren Savaşı’nda yenildiler” diye o günkü idarecileri uyarıyordu. Tabii ki fayda etmedi.
Almanya’nın İstanbul Büyükelçisi Walkenhaim çok çaba gösterdi Osmanlı ile ittifak yapmak için. Enver Paşa ve ekibini ikna etti. Hem de para vaadi ile ikna etti. Sonra bir bakıldı ki Alman gemileri Sivastopol’u bombalıyor. O günkü iktidar yetkilileri bir oldubitti ile karşı karşıya kaldıklarını anlamamışlardı bile.
Şimdi yine durum aynı! Bana göre Almanlar yine Türkiye ittifakını sağlamak için bastırıyorlar. “Göçmenler” konusu, işin perdeleme tarafıdır. Merkel Üçüncü Dünya Savaşı’nda “Türkiye İttifakı” için gelip gidiyor.
Bugünkü devlet yetkilileri de, İttihat Terakki yetkilileri gibi, işin stratejik yönünü bilemiyorlar. Bu sebeple devlet iki arada bir derede kalmış bulunuyor.
Bakınız; Rusya, uzun vadeli bir amaç için önce Kırım’ı işgal etti. Prof. Halil İnalcık bunu açıkladı. “Rusya, Türkiye hedefini ele geçirmek için Kırım’ı işgal etti” dedi. Bu görüşü çok doğru buluyorum.
Milletler uzun vadeli, orta vadeli, kısa vadeli stratejik hedefler koyuyorlar. Kurmay adamları büyük mesai sarf ediyor. Adamlar düşünüyorlar, üretiyorlar ve yapıyorlar.
Güneydoğu’da güvenlik güçlerimizle çarpışanlar arasında neden her milletten savaşçı bulunmaktadır?
Bu konuda nasıl bir politika izlenmesi gerektiğini 2010 yılında yayımladığım “Batı ve İçindekiler Çatışacak-Domuzları Köpeklere-Köpekleri Domuzlara” adlı kitabımda izah etmiştim.
Bakınız o gün bu konuyu değerlendirirken neler yazmışım:

“Bu saatten sonra düşmanın bu iç savaşı nasıl yürüttüğü ve Türkiye devletini kuşatarak sömürge haline nasıl getireceği ile ilgili teknik detayları tartışmanın faydası yoktur. ABD’nin metotlarını yorumla-manın anlamı yok artık. Dünya hegemonyasını nasıl sağlayacak? Stratejisi ne olacak? Politikası yumuşak mı olacak, sert mi olacak? Birleşmiş Milletlerle mi, NATO ile mi, İngiltere veya İsrail’le mi, yoksa tek başına mı hareket edecek? Vietnam’da, Japonya’da, Irak’ta olduğu gibi, yine atom bombası atarak mı, soykırım cürümlerini işleyerek mi bütün milletlere baş eğdirecek? Bu tartışmaların artık mevcudu tespit etmekten başka bir işe yaramayacağını anlamak gerekir.
Düşman, bütün köşe başlarını da tutarak, milletimizde akıl tutulması meydana getirmiştir. Akıl tutulmasına uğrayarak farkında olmadan düşman saflarına geçenler, kuşatmayı yarmada işimizi zorlaştır-maktadır. Çünkü askeri bilimler bakımından da, toplum bilimleri bakımından da bunun adı “asimetrik” savaştır. Kaidesi, kuralı yoktur. Artık, Anadolu’daki tabiriyle “at izi it izine karışmıştır”. Evet, bunun adı tam da İÇ SAVAŞTIR.”
Aradan yaklaşık altı yıl geçmiş. Ve ülkemiz adım adım iç savaşa sürüklenmiştir. Nizamî ordumuz “şehir gerillası” ile şehir savaşına saplanmıştır. Ve kaçınılmaz son elbette bizi bulmaktadır. Şehitlerimiz arka arkaya gelmektedir.
Bu savaş şeklini hatalı bulduğumu söylemeliyim. Kurmay aklımızı yitirmiş bulunuyoruz. 443 generali “hain” ilan ettik, 1500 albayımızı emekli ettik. Balkan savaşları arifesinde İttihat Terakki Partisi de aynı hatayı yapmıştı. 175 bin askeri terhis etmiş, dört taburu Trakya’dan alıp Yemen’e göndermişti. Aynı hatalar şimdi yapılmaya devam ediyor. Enver Paşa 32 yaşında yarbay rütbesinde iken Osmanlı ordularının başına getirildi. Ve arkadan Balkan faciası geldi.
Şimdi benzer bir durumla karşı karşıyayız.
“Şehitler elbette gelecek” diyenlerin ne demek istediklerini anlamak mümkün değildir. Yöneticilerimizin durup durum 10’ar maddelik “çözüm süreci” planları açıklamalarını anlamak mümkün değildir. Kullanılan ifadeleri kabul etmek mümkün değildir.
Bu konuda en büyük görev milletimize düşmektedir. Rahmetli Durmuş Hocaoğlu şöyle söylemişti.
“Devlet dara düştüğünde, herkesin çil yavrusu gibi dağıldığı bir ortamda, yalnız devletine kan bedeli ödemek için, yine devlet asıl kurucularının çocuklarını göreve çağırır.”
Bendeniz de şimdi devletin asıl kurucularını göreve çağırıyorum.
Şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum.

Uyarmak vatan borcumdur.

Herkesi Yeniden Düşünmeye Çağırıyorum

Herkesi Yeniden Düşünmeye Çağırıyorum.

Değerli dostlar,

Biliyorsunuz, AKP’li Hüseyin Çelik “PKK’ya göz yumduk” dedi ve AKP’den istifa etti.

Ne kadar doğru bilmiyorum. İnşallah doğru bir haberdir!
Eğer doğru ise şimdi bizim her kelimemize itiraz eden değerli AKP’li dostlarımız bu durumu nasıl izah edecekler. Kimse kraldan fazla kralcı olmamalıdır. Herkes hataları görmelidir.
Ülkemiz büyük bir iç savaşın içinde. Yıkılan şehirlerin görüntüsü Suriye’den beterdir. Bu durumda arka arkaya millet evlatları “şehit” olup evlerine dönmektedir. (Allah şehitliklerini kabul etsin).
Bazı AKP’li yazarlar, ülkemizin içinde bulunduğu savaşı onaylıyorlar. AKP’nin büyük bir mücadele verdiğini, Batılı güçlerin ülkemize karşı bir Haçlı savaşı başlattığını, Recep Tayyip Erdoğan’ın Batılı güçlerin hakkından geleceğini ve “Batılıların canlarına okuyacağını” yazıyorlar.
Tabii ki bu tür yazılar AKP yanlısı camiayı ikna ediyor. Neticede AKP’nin seçmen kitlesi tıpkı bizler gibi vatansever insanlardan meydana geliyor. Bu büyük AKP seçmen kitlesi Haçlı Savaşları’na karşı Tayyip Erdoğan’ı mücadelesini desteklemek gibi bir düşünceye sahip bulunuyor. Çünkü sürekli olarak bu yönde propaganda yapılıyor. “Şehitlerin gelmesi gayet normal”, “Şehit gelmez ise eğer, devletin düşmanla savaştığı söylenemez, elbette şehit gelecektir”, diyorlar. Hâlbuki biz şehit olan evlatlarımız için üzülüyoruz, değil mi?

Doğal olarak seçmen kitlesi “böylesine kutsal mücadele içinde” olan Tayyip Erdoğan’a güveniyor.

AKP konuyu bu şekilde ortaya koyduğu sürece, bizim bu kaosun içinden çıkmamız mümkün görünmemektedir. Çünkü her şehit karşısında, her mağlubiyet karşısında, her kötü sonuç karşısında bu yazarlar çıkıp mutlaka partiye gönül veren kitleyi ikna ediyor. Seçmen kitlesi tek bir noktadan bakıyor. Tayyip Erdoğan’ın; hatalı olabileceğini, BOP ‘un eş başkanı olması hasebiyle Batılılarla ittifak içinde olduğunu ve ülkemizin geleceğini çok büyük bir tehlikeye attığını kitlenin öğrenmesi, duyması, okuması, düşünmesi, karşı gelmesi mümkün görünmemektedir.
Bu açıdan bakıldığında geleceğimiz karanlık görünmektedir. Çünkü bu büyük seçmen kitlesinin oy verdiği partinin hatasını görmesi mümkün değildir. Hâlbuki kendileri bile “kandırıldık, aldatıldık” diyorlar. İşte Hüseyin Çelik! İşte Bülent Arınç! Buna rağmen seçmen kitlesi hatayı göremiyor. Çünkü çok güzel perdeleme yapılıyor.
Başkanlık için verdikleri mücadele de çok risklidir. Çünkü büyük seçmen kitlesi, Tayyip Erdoğan’ı namaz kılan, Kur’an okuyan bir devlet başkanı olması sebebiyle destelemektedir. Ama biliniz ki Tayyip Erdoğan bu desteği yeniden sağlayıp da başkan olursa, asıl kızılca kıyamet o zaman kopacaktır.

Fransız İhtilali’nin yazarları “Devletin güvenliğinin söz konusu olduğu durumlarda referanduma gidilmesi hatalıdır. Çünkü halk bilmeden düşman kuvvetlerin temsilcilerini iş başına getirebilir” şeklinde düşünmüşlerdir. Seçmen kitlesi düşman propagandasına rahatlıkla aldanabilir.
Bendenize göre istenen “başkanlık” işi aynen şu yukarıdaki düşünceye uymaktadır. AKP yanlısı yazarların mantığına sahip olan Tayyip Erdoğan’ın başkan olması ancak referandum benzeri bir seçimle, bir baskın seçimle gerçekleşebilir. Halkın, Tayyip Erdoğan’ın devletimize karşı -bilerek veya bilmeyerek-düştüğü hataların ülkemizi nereye getirdiğini, nereye götüreceğini bilmesi mümkün değildir. Bu sebeple başkanlık seçimi yapılmamalıdır, başkanlık sistemine geçilmemelidir.

Ülkemizin güvenliği söz konusu olduğu için referandum gibi olan bu başkanlık seçimi kesinlikle yapılmamalıdır. Ülkemizin güvenliği bu durumda büsbütün tehlikeye girecektir.

Buradan bütün milletimi uyarıyorum. Herkes konuyu buna göre düşünüp değerlendirmelidir. Bu durum; bir partiye gönül vermenin, namaz kılan, Kur’an okuyan bir insana karşı gösterilen sempatinin çok ötesinde bir durumdur. Çünkü ülkemizi idare edenler düşman kuvvetlerin etkisinde kalacağından devletimizin güvenliği tehlikeye girecektir. Unutmayınız! Devletimiz yıkıldığında hepimiz altında kalırız.

Yanlış anlaşılmaktan korkarım.
Bu düşüncemi açıkça yazmaktan çekinmedim. Benim bir partiye veya bir şahsa karşı özel bir düşmanlığım yoktur. Değerlendirmelerim tamamıyla ülkemizin geleceğinin, güvenliğinin garanti altında olması içindir. Bana karşı olan olmayan herkes bu konuyu düşünmelidir.
Bilmeden karanlık bir tünele girilmesine sebep olabilecek bir sisteme oyları ile destek verenlerin bu vebalin altından kalkmaları mümkün değildir.

Herkesi sorumlu düşünmeye davet ediyorum.

Uyarmak vatan borcumdur.

Görelim Mevla Neyler!

Değerli dostlar,
Bakıyorum, milletimin samimi evlatları şehitlerimiz için infial gösteriyor. Tabii ki haklılar.
Bir İngiliz gazetesi (Financial Times-Herhalde böyle yazılıyor!) “Türk ordusu şehir savaşına saplandı” diye yazdı.
Bence çok güzel bir tespit.
Biliyorsunuz, gerilla harbinin çeşitleri var. Şehir savaşlarını şehir gerillası, kır savaşlarını kır gerillası yapar. Savaş öğretilerinde bu konu ders olarak okutulur.
Bence de Türk ordusunun Güneydoğu’da böyle bir savaşa saplanması son derece hatalıdır.
Kaldı ki mevcut yönetim şehir savaşının yapılacağı ortamı resmen şehir gerillasına hazırlamıştır. Çözüm süreci içerisinde şehirlerde savaş yapacak olan kuvvetlerin hazırlık yapmalarına imkân verilmiştir. Bu aşikâr bir şeydir. Karakolların önünden geçen gerillalara ses çıkarmadık dediler Gerilla kuvvetleri karakolların önünden geçerken güvenlik güçlerimize “bay bay” yaptılar. Bunu da açıkça itiraf ediyorlar.

Ve gerçekten bu hazırlıklar yapılmış. Bir önceki günkü haberlerde Kamışlı’dan Cizre’ye yer altından tünel yapıldığı ifadesi vardı. Siz tutar 911 km. lik sınırdaki mayınları temizlerseniz, sınırdan kimin girip çıktığı belli olmazsa, hangi yığınakların yapıldığını, hangi tünellerin kazıldığını, hangi silahların nerelere konuşlandığını bilmezseniz olacağı budur. Ve şimdi bu şekilde milli ordu ile şehir savaşına hazırlanmış olan “şehir gerillası” ile baş etmek gibi sonu olmayan bir hataya girilmiştir.

KCK’nın bütün üyelerini, hem de yasa çıkararak, salıverdiler. Şu anda devletin Güneydoğu’da ciddi bir temizlik harekâtı yapması mümkün değildir. Öldürülen 700 küsur gerilladan 300 tanesinin yabancı olduğu söyleniyor. Sırp keskin nişancılar yakalanıyor, İngiliz, Alman istihbaratına bağlı insanlar yakalanıyor. Bunlarla ilgili ciddi bir devletlerarası hukuk işletilemiyor. Öldürülen gerilla leşleri ilgili ülkenin büyükelçiliğinin kapısına atılmıyor.
Özet olarak; durum son derece ciddidir, tehlikelidir. Bu tehlikeyi yaratan de bence öncelikle devletin bizatihi kendisidir. Bu durum sürüp gidecektir. Zaten adına “terör” denmesi bile hatalıdır.
Kürt halkı ile Ermenileri birbirinden bir türlü ayırmak istemediler. Aslında bu mücadeleyi yapanların Ermeniler olduğunu, arkalarında batılı güçlerin bulunduğunu bir türlü kabul etmediler. Bence bilerek kabul etmediler ve tedbir almadılar.
Gelinen noktada nizamî ordunun şehir gerillasının üzerine gönderilmesi yanlıştır. Strateji uzmanı general, kurmay subay kaldı mı bilmiyorum. Bunun için daha başka tedbirler alınmalıdır. Ama yazık ki bu tür tedbirleri alacak millî devlet henüz ortada yoktur.
İttihat Terakki, Balkan Savaşları sırasında bir çok üst rütbeli generali ordudan uzaklaştırmıştı. Ergenekon tertibi ile birçok üst rütbeli kurmay subay ordudan uzaklaştırılmıştır.
Ülkemiz, ehil ellerde değildir. Durum son derece naziktir ve tehlikelidir.
Allah sonumuzu hayır eylesin.
Görelim Mevla neyler, neylerse güzel eyler.

Artık Zamanımız Yok!

Değerli Dostlar,
Bugün yine beş şehidimiz var. Onlara “ölüdür” demiyorum. Şehadetlerini Allah Teala İnşallah kabul eder. (Şehitlere “ölüdür” demeyiniz, zira onlar diridirler, fakat siz bilmezsiniz. – Ayet-i Kerime)
28.01.2013 ‘te yazdığım bir yazıda “Hala Bir Zamanımız Var” demiştim. Şimdi hala bir zamanımız var mı bilmiyorum.
Devlet adamlarımız, hükümetimiz, hala hata yapmaya devam ediyor. Hükûmet nasıl yönlendiriyorsa, seçmen kitlesi de aynı şekilde düşünmeye ve tabii ki hata yapmaya devam ediyor.

TRT Şeş’in kurulması, Çözüm süreci, akil adamlar meselesi, Habur rezaleti, devlet adamlarımızın Şivan Perver’le kongrelere katılması, Dersim için devlet adına özür dilenmesi, Şeyh Sait İsyanının elebaşlarının heykellerinin Diyarbakır’a dikilmesi, Mahsum Korkmaz’ın heykelinin sözde Kürt Şehitliği’nin tepesine dikilmesi, Valilere; “dokunmayın” talimatı verilerek PKK’lıların, omuzlarında roketatarlarla karakolların önünden bay bay yaparak geçmelerine seyirci kalınması, çözüm sürecinde PKK’nın bütün şehirlerimizde yığınak yapmasına müsaade edilmesi, TC’nin kaldırılmak istenmesi, Anayasanın ilk dört maddesinin değiştirilmek istenmesi, “Türk ırkı diye bir ırk yoktur” diyenlerin milletvekili yapılması, Ergenekon, Balyoz davaları, yer adlarının değiştirilmesi… Daha bir sürü hata…
Bu saydıklarımın hepsi hata idi. Devlet adamlarımız bu hataları işlediler. Sonra da “kandırıldık” dediler.
Değerli dostlar, durum “kandırıldık” demekle kurtarılacak kadar basit değildir. Devletimiz şimdi, tarihinde hiç olmadığı kadar büyük bir tehlike ile karşı karşıyadır. Ve devlet adamlarımız da, onlara gözü kapalı oy veren halkımız da durumun ciddiyetinin hala farkında değildir.
Bir yakınım, değerli kardeşim, samimiyetinden, vatanperverliğinden asla şüphe etmediğim değerli dostum, Osman Baydemir’in mecliste ağlarken çekilen resmini kullanmış ve altına şunları yazmış:
“Samimi değilsiniz, gerekeni zamanında yapmadınız, bugün ölüyorlar diye ağladığınız çocuklara silahları siz verdiniz, hendekleri siz kazdırdınız, halada devam ediyorsunuz, kardeşlik ve barış sürecini sabote edenler sizlersiniz, biz hiç kimse ağlamasın diye büyük bir risk alırken siz bunu istismar ettiniz, şimdi kendinize kızınız, kabahatli olduğunuz bu büyük ihanetten hemen vazgeçin, silahları bırakın.” (aynen aldım)
Görüyorsunuz ki, değerli dostum hala anlamamakta ısrarlı. “Kandırıldık, hata yaptık” diyenler de hala durumun ciddiyetini anlamamakta ısrarlı.
Hayır! Anlamadıklarını da anlamıyorlar. Asıl tehlikeli olan da bu!
Düşman, “bütün esbab-ı cefasın” toplamış gelmiş.
Dünyanın bütün büyük devletlerinin donanmaları şu anda bölgemizdedir bulunmaktadır.
Tarihin şakası olmadığını, savaşın ciddi bir iş olduğunu, düşmanlarımızın çok ciddi olduklarını, medeniyetimizi meydana getiren Müslüman nüfusu kırmaya devam ettiklerini, gözlerini kırpmadan kafa kestiklerini, hiç vicdanları sızlamadan bütün medeniyet tarihimizin şaheserlerini ortadan kaldırdıklarını, güvenlik güçlerimize saldırdıklarını, şehit ettiklerini her gün izliyorsunuz. Düşmandır bu, elbette yapacaktır!
Stratejinin, yere ve coğrafyaya göre kuvvet kullanma ilmi olduğunu bilmeyenlerin, “medeniyetlerin çatışmasının” farklı medeniyetler var olduğu sürece devam edeceğini bilmeyenlerin dostu düşmanı ayırması mümkün değildir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti gibi büyük bir devletin “kandırıldık” diyebilen bir ekibin elinde bulunması büyük bir talihsizliktir. Bu kadroya bu kadar büyük devlet imkânlarının sunulması başlı başına büyük hatadır. Milletimizin, propaganda mekanizmasına yenilerek bu ekibi desteklemesi tarihî manada büyük bir hata olmuştur. Bu durum tıpkı İttihat Terakki dönemine benzemektedir.
Osman Baydemir’in ağlayan resmine bakarak, “Gerekeni zamanında yapmadınız, PKK’ya silahları siz verdiniz, kardeşlik ve barış sürecini sabote edenler sizlersiniz, biz hiç kimse ağlamasın diye büyük bir risk alırken siz bunu istismar ettiniz, ihanetten hemen vazgeçin, silahları bırakın.” gibi sitemlerde bulunmak, bu konuyu hala anlayamamış olmak demektir. Çok görmüyorum, milletimin çocuklarının oy verdiği kişiler de aynı hataları yapmaya devam ediyorlar.
Değerli dostlar, dostu düşmanı iyi tanımak gerekir. Düşmana; “istismar ettiniz, ihanetten vazgeçin” demek doğru bir söylem değildir. Bu demektir ki düşman henüz tanınmamıştır. Düşmanını bilmeyen ona karşı nasıl mücadele edebilir.
Şimdi karşımızdaki PKK’nın içinde Alman, İngiliz, Fransız, Rus, Amerikan, İsrail istihbaratçıları var. Şehirlerde onlarla çarpışıyoruz. Sırp keskin nişancıları yiğitlerimizi şehit etmektedir. Bu demektir ki, mesele sadece PKK meselesi değil.

Cenevre’ye kimleri çağırıyorlar. Cenevre toplantısı niçin yapılıyor, bu toplantıyı kim organize ediyor? Bir sorun kendinize. Osmanlı devletini nasıl yıktılarsa, şimdi aynı yöntemlerle Türkiye devletini de yıkmaya çalışıyorlar. Bu apaçık görülmüyor mu?
O halde, bütün gücü ile devletimize vuran düşmana, -evet düşmana-, “ihanetten” vazgeçin denilebilir mi? Bu sizce de komik kaçmıyor mu?
Değerli dostlar, bu saatten sonra bir devletimizin, içinde bulunduğu büyük bir savaşı nasıl kazanması gerekiyorsa o şekilde savaşması gerekiyor. Bize kurşun sıkanlara, şehirlerimizi yakıp yıkanlara, milletimizi ortadan kaldırmaya ant içmiş olanlara; “kandırıldık”, “ihanette vazgeçin”, “samimi değilsiniz” gibi söylemlerde bulunmak ya büyük bir cehaletin eseridir. Ya da büyük “İHANETİN!” Devlet; düşmanlarına karşı böyle büyük hatalara düşmemelidir. Bu bir zaaf göstergesidir.
Düşman, doğudan bize darbe vurmaktadır. Bu büyük bir savaştır. Bunu önce böyle değerlendirmek gerekir.
Bit hatırlatma daha yapmam gerekiyor.
Biliyorsunuz, Vatikan ile Fener Patrikhanesi barıştı. Şimdi Ortodoks aleminin en büyük devleti olan Rusya ile Katolik aleminin en büyük devleti olan Amerika anlaşmış bulunuyor. Hatta bu devletler İran ile de anlaştılar.
Dikkat edin, İran devlet başkanı Hamaney İtalya’ya gitti. İran, İtalya ile bir dizi anlaşmalar yapıyor.
Bu durum size Fatih döneminin Uzun Hasan olayını hatırlatıyor mu? Uzun Hasan, Venedik ile ittifak yapmıştı. “Balkanlar sizin olsun, İstanbul’dan sonraki bütün İslam alemini ben kontrol edeyim, Osmanlı’yı ortadan kaldıralım” demişti Uzun Hasan. Şimdiki Uzun Hasan “Hameney” İtalya ile anlaşmalar yapıyor. Osmanlı Devleti’ne karşı kurulan “kutsal ittifak” bugün yine aynen kurulmuş bulunuyor. (Fatih, Otlukbeli Savaşı ile sonunu çözmüştü.)
O halde düşmanı iyi tanımak lazım. PKK’ya sadece PKK olarak bakmamak lazım! Öcalan’a sadece “Öcalan” olarak bakmamak lazım! Osman Baydemir’e sadece “Osman Baydemir” olarak bakmamak lazım.
HDP milletvekili, polisimizle münakaşa ederken hışımla kolunu kaldırmış ve “çekin gidin topraklarımızdan” demişti. Hatırlayınız.
Ve siz hala hata yapaya devam ediyorsunuz.
Unutmayınız, “düşmanını bilmeyen millet yok olur!”
Unutmayınız, hata yapmaya devam ederseniz tarih de, millet de sizi affetmeyecektir.
Unutmayınız, “Doğudan darbe almayan Türkiye’yi Batı asla yenemez”

Bilmiyorum, hala bir zamanımız var mı?

27.01.2016

Hala Bir Zamanımız Var Mı?

Değerli dostlar,

Bir yazımda “”Hala bir zamanız var” diye yazmıştım. Şimdi daha zamanımız var mı bilmiyorum.

Bence tarihin bize tanımış olduğu süre bitmiştir. Zamanımız kalmamıştır. Devlet adamlarımızın, milletimizin artık hata yapmaması gerekiyor.

Bu güne kadar çok hatalar yapıldı. Hep yazmıştım.

TRT 6 ‘nın kurulması hata idi.

Ergenekon, balyoz davaları hata idi.

Yer adlarının değiştirilmesi hata idi.

Andımızın kaldırılmlası, TC’NİN kaldırılmak istenmesi, Anayasanın ilk dört maddesinin değiştirilmek istenmesi, çözüm süreci, K

Görüyorum ki aynı hatalar, aynı anlayışsızlıklar, aynı parti taassupları devam ediyor.

İnsan bir şeyi anlayamayabilir. Öğrenir. Okur, sorar, soruşturur, öğrenir.

Bugün yine beş şehidimiz var. Allah hepsinin şahadetini kabu etsin.

Bakıyorum, bazı yazarlar, yandaşlar, HDP’liere karşı hatada hala ısrarla sitem ediyorlar. Değerli bir yakınım Osman Baydemir’in Meclis kürsüsünde ağladığını gösteren bir fotoğafın altına şunları yazmış:

 

“Samimi değilsiniz,gerekeni zamanında yapmadınız,bugün ölüyorlar diye ağladığınız çocuklara silahları siz verdiniz,hendekleri siz kazdırdınız,halada devam ediyorsunuz,kardeşlik ve barış sürecini sabote edenler sizlersiniz,biz hiç kimse ağlamasın diye büyük bir risk alırken siz bunu istismar ettiniz,şimdi kendinize kızınız,kabahatli olduğunuz bu büyük ihanetten hemen vazgeçin,silahları bırakın.”

İnsan bir şeyi anlayamayabilir. Okur, öğrenir.. En kötüsü anlamadığını anlamamaktır.

Bugün devlet adamlırımız da aynı hatayı yapmakta ısrar ediyorlar. Bu değerli dostum da mecliste olabilirdi. Zihniyet aynı zihniiyet. Hala gerçeği anlayamadılar. Anlamamakta da ısrar ediyorlar. Derler ya “bilmemek değil, öğrenmemek ayıptır!! diye. Aynı durum bu.

Değerli dostlar,

Savaşan taraflara, savaşın şekline, savaşın tarihi gelişimine, savaşın amaçlarına, savaşta kullanılan silahlara, bu silahların kimler tarafından temin edildiğine, düşmanın kim olduğuna, niyetine, gözünü kırpmadan adam öldürmesine, kafa kesmesine, düşmanın savaşta ısrarcı olduğuna, savaşı bütün dünyaya yaymak gibi büyük bir hazırllığı bulunduğuna, düşmanın stratejilerine, propaganda tarzına, özellikle bölgemize bütün emperyalist güçlerin donanmalarını, askerlerini yığmasına bakarak, insan biraz akllını başına toplar. Karşı karşıya bulunduğumuz durumun ciddiyetini anlar.. “barış sürecini siz sabote ettiniz, kardeşlik ve barış sürecini sabote edenler sizlersiz, biz hiç kimse ağlamasın diye büyük risk aldık, siz istismar ettiniz, şimdi kendinize kızınız, ihanetten hemen vazgeçiniz” gibi ifadeler böylesine büyük bir savaş karşısında düşmanı temsil eden insanlara söylenecek sözler değildir. Düşmandan bunu isteyemezsiniz. O zaman siz düşmanı hiç tanımamıışsınız demektir.. Savaş nedir, toprak nedir, tapu nedir, düşmanlık nedir, strateji nedir, taktik nedir bilmiyorsunuz demektir. Allah aşkına, bbu meclisin içinde kaç tane milletvekili içinde bulunduğumuz büyük savaşın farkındadı? Kaç milletvekili, hatta başbakan, cumhurbaşkanı ülkemizin içinde bulunduğu durumun ciddiyetinin farkındadır? Yandaş televizyonlarda gerçek durumun ne olduğu anlatılmamaktadır. Türk milleti içinde bbulunduğu tehlikenin ne olduğunu bilmemektedir. Yandaş hocaların hergün verdikleri vaazlarla, konferanslarla millet uyutulmaktadır. Kendileri bu işin ciddiyetini bilmeyenler halka ne anlatabilirler.

 

Değerli dotlar, anlayacağınız durum çok tehlikelidir. Durum çok ciddidir, hatta vahimdir.

Şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum. Allah şahadetlerini kabul etsin.

Biliniz ki gidiş çok kötüdür. Sonu uçurumdur. Devlet adamlarımızın, vekillerimizin, gerçekte son derece samimi olan yandaş dostlarımızın durumu anlaması gerekir. Kör partizanlıktan kendimizi artık kurtarmalıyız. Bu iş parti taasubunu geçmiştir. Birleşmenin zamanıdır. Uyanmanın zamanıdır.

 

Hala bir zamanız var mı bilmiyorum.