Kategori Arşivi Ülkem İçin - Page 3

Türkiye Cumhuriyeti Devleti Ne Yapmalıdır?

Değerli dostlar,

Devletimizin içinde bulunduğu durum bana göre son derece vahimdir. Düşmanlarımız tarih yaparken, hedeflerine doğru adım adım yaklaşırken, devletimiz yine bir sürü iç problemlerle uğraşıyor. Eski Türkiye-Yeni Türkiye diyerek rejim değiştirme egsersizleri yapmaya çalışıyor. Sanki hiçbir sorun yok gibi davranmak büyük yanılgılara sebep oluyor. Türk milleti içinde bulunduğu durumun ciddiyetini kavrayamıyor. Sanki sadece Anayasa değişikliği önemli! Sadece başkanlık önemli! Hayır! Türkiye Cumhuriyeti Devletinin alması gereken birçok tedbir var. Bu tedbirler sür’atle alınmalıdır.

Ne yapılması gerektiği konusunda aşağıda sıraladığım önerileri sizin de değerlendirmenizi istiyorum.

                 Türkiye Cumhuriyeti Devleti ne yapmalıdır? 

1- Türk Milleti’nin 1000 yıllık Avrupa (Batı) politikası incelenmeli ve ona göre yeni stratejiler belirlenmelidir. Türk Milleti’nin “devlet geleneği” iradesi kaybolmamalıdır.

2- Batı, Avrupa Birliği politikaları ile “Pan Europa” stratejileri uygulamakta ve Türkiye’nin kaderini yeniden tartışma konusu yapmaktadır. Bu yeni tartışma Türkiye topraklarında değil Avrupa’da yapılmalıdır. Türkiye’nin 21. yüzyıl Haçlı seferini Anadolu’da karşılama politikası yanlıştır.

3- Türkiye’nin her konudaki zaferi bütün İslam alemini, Balkanları, Kuzey Afrika’yı ve Orta Asya’yı bugün de sevindirir. Adımlar buna göre atılmalıdır. Yeni ittifak arayışlarına buna göre girilmelidir.

4- Strateji belirlerken, “vatanın savunulması” ve sömürgeci Batı dünyasına karşı “topyekün duruş” esas alınmalıdır. Bu, öncelikle kendi kültür ve medeniyetimizin aşkla, sevgiyle, heyecanla ve imanla benimsenmesi ile mümkün olabilir. Sonraki Sayfa »

Hırsız İçeriden Olursa

Soner Yalçın’ın, “Erdoğan Kandırıldı, Ya Genelkurmay!” başlığını taşıyan makalesini okudum. Etkilendim. Önemli bulduğum bu yazıyı özetleyerek sizlere aktarmak istiyorum. Soner Yalçın’ın yazısı bayağı uzun.

Olay hemen hemen şöyle. Kripto uzmanı binbaşı Tamer Karslıoğlu bir kitap yazmış. “O’yum Ben”. Kitapta komutanı olduğu askerî istihbarat biriminin düşman tarafından nasıl tasfiye edildiğini anlatıyor. Binbaşı Tamer Karslıoğlu GES’te (Genelkurmay Elektronik Sistemler Komutanlığı) kripto uzmanı. Devlet ve millet düşmanlarının gizli planlarını anlamak, şifrelerini çözmek konusunda uzman bir komutan. GES’te birim komutanı. Binbaşı Karslıoğlu’nun çalıştığı birimin tasfiye edilmesi için ona kumpas kurulmuş. Önce bir Rus kadını ile montajlanmış resimleri basına servis edilmiş. Sonra da evine “hayvan pornosu” cd leri konulmuş. Belli ki düşman istihbarat birimleri binbaşıya komplo kurmuş. Neden? Düşman, elbette ki düşmanlarını tasfiye etmek isteyecektir. Önündeki engelleri kaldırmak isteyecektir. Bu bir istihbarat çarpışmasıdır. Bunu başarmış düşman. PKK’nın şifreli görüşmelerini çözen, onların devlete karşı nasıl düşmanlık yapabileceklerini, yani ilerideki stratejilerini analiz eden GES çökertilmiş. Düşman, önündeki bir engeli kaldırmış. GES daha sonra MİT’e devredilmiş. Tabii ki GES MİT’e devredilince olanlar olmuş. MİT bu görevi yapmamış. Ve PKK bütün vilayetlerimizde silah depolamış. Bunu en yetkili ağızlar ifade ediyorlar. Böylesine büyük bir çatışmada devlet zaafa uğratılmış. Sorumlusu yok! Siyasîler belki bu konuyu anlayamaz. Farkında bile olamayabilirler. Ya Genelkurmay Başkanlığı! Başarısızlığın sebebini anlayabiliyor musunuz? Şimdi teröre değil teröristlere karşı başarılı bir mücadele veriyor devlet! Askerî istihbaratın ortadan kaldırıldığı zaman Millî Savunma, hükümet, devlet nerede idi? Genelkurmay nerede idi? Yoksa bunların hepsi mi akıllarını peynir ekmekle yediler? Düşman casusları ülkemizde cirit atıyor. İstihbarata karşı koyma diye bir şey yok. Hırsız evin içinden olursa kapı kilit tutmazmış! Türk atasözü. Bilmem anlatabildim mi?

Osmanlı

“Madem ki eski Osmanlı kalabalığını teşkil eden milletlerden her biri artık kendi benliğine dönüyordu. O halde bu milletler arasında Türk olan kütle için de bir millî ruh, bir millî benlik duygusu lâzımdı. Bu bir kendine dönüş ve kendini buluş demekti.

Bunun üzerine, bazı kültür hareketleri başladı. Bir şeyler arayan ve bir şeylere muhtaç olan genç ruhlar için bu hareketler büyük bir değer taşıyordu. Benim içimde de bu genç ruhlardan biri yaşıyordu. Gerçi biz evvelce de Türk’tük. Fakat kendimize Türk diyemezdik. Türk sözü, birçok ırkları, kavimleri birleştiren bir imparatorlukta, bir kavmin diğerleri üstünde tahakkümünü hatırlatır ve onları gücendirir diye düşünülüyordu.

Halbuki bu imparatorlukta yaşayan diğer ırkların, diğer milletlerin hepsi kendilerini, kendi milletlerinin adıyle tanır ve öyle anarlardı. Benim okuduğum asker mektebine Yemen’den, Kürdistan’dan veya sarayla hısım akraba olan Çerkes köylerinden getirilen imtiyazlı çocuklar, hep milliyetleriyle öğünürlerdi. Bize yukarıdan bakarlardı.

Fakat biz Türkler, kendimizi anlatmak için ırk hüviyetimizi hiçbir zaman dile getiremezdik. Irkımızı bilmez, ya da inkâr ederdik. Milletimizin adı geçmek lazım geldiği zaman kendimize sadece

OSMANLI!

der, geçerdik. Hatta dilimizin adı bile Türkçe değil, Osmanlıcaydı. Tarihimizin de Osmanlı  tarihi olduğu gibi. Reddedilen, inkâr edilen Türk adına kimsenin sahip çıkmaması için her tedbir alınmıştı. Umumî kanaate göre Türk; kaba, görgüsüz, kabiliyetsiz bir varlıktı!”

Ve bir üzümcünün hikâyesi:

Şevket S. Aydemir, bir mecmuada “üzümcü” hikâyesi okur ve dertlenir. Derin düşüncelere dalar.

“Çavuş üzümü, çavuuuuşş…

diye bağırdığı zaman sesinde, hikâyecinin yazdığına göre, eski kale burçlarında atılan naralar dile geliyordu. Bu ses, bir zaman ülkeleri fetheden süvarilerin gürültüleri gibi bambaşka, insanı saran bir şekilde tasvir olunuyordu.

Bu hikâyedeki üzümcü, tezgâh başlarında müşterilerine binbir dil döküp dalavere çeviren Rum, Ermeni bezirgânlarından başka bir insandı. Bu insan, yüksek bir soydan ve erkek bir varlıktı.

Ben, üzümcünün hikayesini ilk okuğum zaman, bu hikâyenin derin tesiri altında kaldım. Derin düşüncelere daldım. Bu hikâyenin basıldğı mecmua, diğer meseleleri de başka türlü alıyordu. Bu mecmuaya göre bilinmeyen, fakat büyük bir Türk milleti vardı. Bu milletin tarihi, Osman Gazi’nin çadır kurduğu Söğüt, yahut Domaniç yaylasından başlamıyordu. Milletin ilk varlığı da üçyüz çadır halkından ibaret değildi. Bu milletin vatanı, Osmanlı devletinin sınırladığı yerlerden bile büyüktü. Onun vatanı Türk milletinin yaşadığı her yerdi.!”

Şevket Süreyya Aydemir

Suyu Arayan Adam

Sayfa 62-63

 

Bugün sürüklenmek istediğimiz yer de aynı. Ne kadar da hazin bir tablo değil mi?

Ders alınsaydı tarih tekerrür mü ederdi?

Adnan Hoca ve A9 Televizyonu

Bu akşam (07.06.2016 akşamı) iftar sırasında A9 Televizyonu’nu izliyordum. Biliyorsunuz, bu televizyon meşhur Adnan Hoca’nın. Bir zamanlar Harun Yahya adıyla bilinen Adnan Hoca’nın. Kedicikleri ile meşhur Adnan Hoca’nın.

Adnan Hoca çok ilginç biri! İsrail’e gidip, İsrail Başbakanı Netenyahu ile kabine toplantısına bile katılabiliyor.

Kedicikleri var. Televizyonda onlarla çok güzel vakitler geçiriyor.

Ve kendisini Mehdi olarak görüyor.

Bu televizyonun yayınlarına bakarak, neden kapatılmadığını herkes gibi ben de merak etmişimdir. Sahi neden kapatılmıyor?

Çünkü;

Öyle programlar var ki, doğrudan doğruya cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ı övüyor. Onun dünya görüşünü, siyasetini övüyor. Acaba neden?

Sonraki Sayfa »

Aziz Milletime! Bilin İstedim!

Yine bugün şehitlerimiz var. Türk milletine saldırı var. Devletime saldırı var.

Yine bugün hicranım arttı. Damarlarımdaki kan yandı, tutuştu. Bu ne çaresizliktir Yarabbi!

Uzun süreden beri yazıyorum. “Bu durum, milletimizin içinde bulunduğu büyük bir savaştır”, diyorum. “Bu savaş, 21. Yüzyıl Haçlı Savaşı’dır” diyorum. Anlatamıyorum. Beni partilerinin düşmanı sanıyorlar.

Türkiye Cumhuriyeti’nin karşısındaki ittifak, önce ordumuzu yordu, böldü, küçülttü, zayıflattı. Sonra devletimize diz çöktürdü. Milletimizi aldattı. Bölünen, parçalanmak üzere olan bir devletin bu durumunu, milletimiz anlamaktan aciz hale getirildi. Büyük bir çoğunluk, “kalkınıyoruz, uçuyoruz” diyor. Hiçbir şeyden haberi yok.  Bu kesimin içinde bulunduğu ruh hali, aldıkları eğitim, düşmanı algılamaya, savaşı algılamaya, tarihi algılamaya yetmiyor. Milletin büyük çoğunluğunun aldığı kültür, milletlerin daima savaşta olabileceğini algılamak için yeterli değil. Okullardan “Milli Güvenlik derslerini” bu sebeple kaldırdılar herhalde! İnsanların, böyle bir kültürleri, böyle bir “vatan algıları” yok. Üzgünüm ki yok.

Türk milletinin aydını da 1789 Fransız İhtilali’nden sonra gelişen “milliyetçilik” akımlarını anlamaktan acizdir. 1890’ lı yıllardan sonra Osmanlı Devleti’ni ateşler içine atan Ermeni isyanlarını, 1900’lerden sonra Makedonya’da başlayan milliyetçilik isyanlarını anlamaktan acizdir. Hala da acizdir.

Bütün bu isyanların sebebi Türk Milleti’ni Anadolu’dan sürmektir. İmha etmektir. Anadolu’yu topyekûn Avrupa topraklarına katmaktır. Asıl sebep, Türk Milleti’ni yok etmektir.

Lütfen; Ermeni isyanlarını okuyun. 1903 Makedonya-Ohri İhtilali’ni okuyun. İstiklal Savaşı’nı okuyun. Asıl sebep Türk ve Müslüman milletimizi yok etmektir. Düşmanlarımızın amacı, Anadolu topraklarını geri almaktır.

Aşağıya Ermeni isyanlarının listesini aldım. Makedonya-Ohri İhtilali’ni ayrıca yazacağım. Ucu Enver Paşalara varan, İttihat Terakki’ye varan yıkılış sürecini ayrıca anlatacağım.

Sonraki Sayfa »

İstanbul Mutlaka Alınmalıydı!

Değerli dostlar,

İstanbul’un fethi münasebetiyle, 2006 yılında yayınlanan “Reconquista ve Türk Milleti’nin Mukadderatı” adlı kitabımda değerlendirdiğim ilgili konuyu sizinle paylaşmak istiyorum.

İstanbul Mutlaka Alınmalıydı!

Bu, II. Mehmed için sabit bir fikirdi. “Ya Bizans beni alır ya ben Bizans’ı” diyordu.

II. Mehmed tahta çıkar çıkmaz Karaman işiyle uğraştı. Bunu fırsat bilen Bizans, Türk-Bizans çatışması için zemin hazırlamaya çalışıyordu. Türkiye’yi tehdit ediyordu. Bilmiyordu ki, Doğu Roma’nın (Bizans’ın) fethini bu genç padişah sabit fikir haline getirmişti.

Bizans Kıralı, II. Mehmed tahta çıktığında Şehzade Orhan’ın Bizans’taki ikameti ve masrafları için Osmanlı Devleti’nin verdiği tahsisatın bir misli arttırılmasını istedi. Gerçekte Bizans İmparatoru “münasebetsiz ve beceriksiz” bir teşebbüsle Türkiye’nin eline koz veriyordu.  II. Mehmed İstanbul’un fethi için gerekli hukuki ve siyasi fırsatı Bizans Kralının bu  hatalı teşebbüsü ile yakalamış oldu.  (Bu olayların şahidi olan Prens Dukas Konstantin’in bu hareketini “budalaca bir fikir” olarak değerlendirmiştir).

  1. Mehmed, Rumeli Hisarı’nı inşa ettiriyor (1452), Anadolu Hisarı’na yeni kısımlar ilave ettiriyor, böylece Bizans’ın kuşatılmasına hazırlık yapıyordu.
  2. Mehmed, Bizans’ta Türklere taraftar kuvvetli bir gurup oluşturdu. Bu gurubun başını başbakan Lukas ve sonradan Fatih’in patrik yaptığı Gennadius çekiyordu. Bunlar, “İstanbul’un içinde Türk sarığı görmek, Latin serpuşunu görmekten evladır” diyorlardı. Bu ekol Katolik’lere muhalifti. Ayrıca Türkler’in vicdan hürriyeti hususunda mutlak manada tolerans sahibi olduğu herkesçe biliniyordu.

Sonraki Sayfa »

Yeni Bir İmparatorluk Mu Kuruyoruz?

Siyasî hayatımızda bazı önemli gelişmeler, önemli değişiklikler olmaktadır. Toplum ve devlet bünyesinde yapılmak istenen bu değişiklikleri, önceleri başbakan ve şimdi cumhurbaşkanı olan R.T. Erdoğan istemektedir.

R.T. Erdoğan;

Başkanlık sistemini getirmek istiyor. Sürekli olarak toplumumuzun Türk, Laz, Kürt, Çerkes v.s. gibi unsurlardan meydana geldiğini söylüyor.

Cumhurbaşkanının patronajındaki bütün basın yayın organları, bu organlarda yazan yazarlar, ona bağlı bütün sivil toplum kuruluşları hep bir ağızdan “başkanlık” sistemini istediklerini dile getiriyorlar.  “Ümmet bilinci” içinde olduklarını, Anadolu’da bir İstiklal Savaşı olmadığını, mevcut misak-ı millîyi İngiltere’nin çizdiğini, meclis başkanının ağzından “laik düzeni istemediklerini” ve bunun gibi birçok konuyu sürekli işleyerek devletimizi bir başka rotaya oturtmak hazırlıkları yaptıkları, R.T. Erdoğan’ın da bu iddialara ses çıkarmadığı görülmektedir.

Devletin adının değişebileceğini, İstiklal Marşı’nın değişebileceğini ima ediyorlar. Osmanlı dönemini çağrıştırmak için Osmanlı Dernekleri kurduklarına şahit olmaktayız.

Sonraki Sayfa »

İttihat Terakki-AKP ve Rejim Değişikliği Sorunu

“Doktrin; sistemleştirilmiş bir fikirler manzumesidir”

“Doktrin; hayat ve kâinatın işleyişi hakkında sistemli bilgi veren ilim dalıdır”

Doktrin kelimesini böyle izah etmişler.

Devletler kurulurken, kurucular hedefledikleri sistemi esaslı bir dünya görüşüne dayandırırlar. Yani kuruluş felsefesi belli bir doktrine dayanır.

“İkinci Meşrutiyet için mücadele eden İttihat ve Terakki aydın öncülerinin çalışmalarında, Meşrutiyet genel mefhumundan başka, doktriner bir anlayış bulmak mümkün değildir. Hulbuki; mesela, aynı devrede Rus Çarlığına karşı mücadele eden aydınlar, reformizmin her safhasından, sosyal demokrasiye ve ihtilalci sosyalizme kadar, doktriner ve bilimsel alanlarda, tamamen sistematik büyük eserler ve orijinal yapıtlar verdiler. Öyle ki; bunların bir kısmı, hatta çağımıza yeni değerler getirdi”

Sonraki Sayfa »

Durum Ciddidir, Hatta Vahimdir!

Aşağıdaki bilgileri sizlerle paylaşmak zorundayım. İnanıyorum ki, paylaştığımız düşüncelerimizden ötürü bizi eleştirenlerin, ülkemizin etrafında kopan fırtınadan haberleri yoktur.

Öncelikle şunun iyice anlaşılması gerekir. İçinde bulunduğumuz durum tam anlamıyla büyük devletler savaşıdır. Yaşanan çatışmaların anlamı: 21. Yüzyıl Haçlı Savaşı’dır.

Savaş, sorunları diplomasinin çözemediği yerde başlar. Ve savaş stratejilerini devletlerin kurmayları belirler.

Bu bilgiler ışığında şunları söyleyebiliriz:

Düşman kurmayları ülkemizde önce iç savaş çıkarmış, ordumuzu ve devletimizi zayıflatmıştır. Savaşın birinci aşamasında devletimizin hava kuvvetleri zayıflatılmış, Deniz Kuvvetleri (donanması) çökertilmiştir. “Ergenekon operasyonları” adı ile yürütülen bu stratejide TSK ve dolayısıyla devletimiz büyük yara almıştır. Bu sebeple ülkemizin içinde bulunduğu savaşın sonucunu iyi görmüyorum.

Ülkemizi şu anda idare edenler, tıpkı İttihat Terakki yöneticileri gibi, devletin var oluşu veya yok oluşu ile ilgili olarak ciddi endişeler taşımamaktadır.

Böyle bir dönemde başbakanlık krizi yaşanmamalıdır. Anayasa krizi yaşanmamalıdır. Hükümet krizleri yaşanmamalıdır.

Suyu geçerken at değiştirilmemelidir.

Sonraki Sayfa »

İkinci Çözüm Süreci !

 

16451

Değerli dostlar,

Yukarıdaki resim bugünkü basında yayımlandı. Resmin altına da aşağıdaki haber kondu.

“Diyarbakır’daki trafik yön ve yer belirleme levhaları artık iki dilli. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, şehrin yeni yerleşim alanlarındaki çevre yollarına Türkçe ve Kürtçe trafik yön ve yer belirleme levhaları astı.

Kırsal mahallelerde de aynı çalışmanın sürdürdüğünü belirten belediye yetkilileri, bu yıl 500 kilometrelik yol ağında yer ve yön belirleme levhaları asılacağını bildirdi.

Ulaşım Daire Başkanlığı Teknik Hizmetler Şube Müdürlüğü Trafik Atölyesi ekipleri, Aralık ayında başlayan levha asma çalışmaları bazı levhalarında yerleştirilmesiyle sona erdi.

Yapılan çalışmayla 20 noktaya tava tipi, 7 noktaya tak tipi (U ve L şeklinde) çok dilli yön bulma levhaları asıldı.

Teknik Hizmetler Şube Müdürlüğü Trafik Atölyesi’nde Ocak ayında yapılan 500 adet trafik yer ve yön belirleme levhası da kırsal mahallelere asıldı.”

Daha önce defalarca yazmıştık. “Diyarbakır’ın sokak ve caddelerinin isimleri değiştiriliyor. Sokak ve caddelerden Türkçe isimler kaldırılarak Ermenice veya Kürtçe tabelalar konuluyor”, demiştik.

Buna mevcut iktidar hiç ses çıkarmıyor. Bu girişimin Çözüm Süreci‘nin bir gereği olduğunu ve bunların normal olduğunu kabul ediyorlar.

Bu hükümeti körü körüne destekleyen kimseden ses çıkmıyor. Hiç kimse bu konularda akıl yürütmüyor. Karşı gelmiyor. Ne anlama geldiğini de bilmiyor. Anlamak da istemiyor. Şaşkın vaziyette sağa sola bakıyor yandaşlar. Bu konuyu konuşmaktan, yorumlamaktan korkuyorlar. Siz ne derseniz diyiniz; “İyi de CHP de Kur’anı” yasaklamıştı diyorlar. Görüyorsunuz, hiç alakası var mı? CHP’yi savunan var m? CHP’yi ağzına alan var mı?

İşte bir milleti böyle önce şaşkınlığa uğratırlar, sonra da elinden tapusunu alırlar. Siz de şaşırır kalırsınız.

Bu yön tabelalarını, sokak levhalarını, yer adlarını değiştmek ne anlama geliyor? Buna göz yummak ne anlama geliyor. Bugün güvenlik güçlerimizle çarpışan güçler işte bu yön levhalarının, bu cadde sokak tabelalarının isimleri kendi dillerinde olsun diye çarpışıyorlar. Adamları daha niye öldürüyorsunuz ki?

Tamam, halkımız belki bunun ne anlama geldiğini bilemez! Ama belli fikir seviyesine gelmiş insanlar, güvendiğimiz, tartışmaya değer bulduğumuz kardeşlerimiz de  bilmiyorlar mı? Bu konuda tek kelime etmeyecekler mi? Bazıları;  Türkiye Cumhuriyeti’nin misak-ı millî sınırlarını İngiltere’nin çizdiğini iddia edip duruyorlar. Anadolu’da bir İstiklal Savaşı olmadığnı, Atatürk’ün Osmanlı Devleti’ni yıktığını iddia edip duruyorlar. Bu konuda son derece profesyönelce savunmalarda bulunuyorlar. Bu sakat bilgileri nasıl ve nereden elde ediyorlar, şaşırırsınız. Ama gerçek vatan bölme konularını anlatmaya gelince bilmiyorlar. Çünkü, onları da bu şekilde şartlandırıyorlar. Üzerlerine ölü toprağı atılmış. Düşmanlarını tanımak istemiyorlar.

Değerli dostlar, “sınırlarımız içindeki bir kısım şehirlerimizi kurtardık” diyorlar. Kurtardığınız şehirlerin dili değişiyor, sokaklarının, caddelerinin isimleri değişiyor. Adamlar zaten bunun için savaşıyorlar mı?

Devlet yetkililerimizin bu savaşın “topyekûn” bir savaş olduğunu anlamaları lazım. Bu konuda strateji bilgileri, tarih bilgileri yoktur. Bunu kendilerine anlatacak danışmanları da yoktur.

Bu sebeple milletimizin bir an önce uyanması ve neler olup bittiğini anlaması gerekiyor. Bizi bu günlere getirenlerden hesap soran bir fikir seviyesine, bilgi seviyesine ulaşmak gerekiyor. Yoksa; havaalanı yaptık, köprüler yaptık  vs. gibi basma kalıp propaganda bilgileri ile içinde bulunduğumuz açmazdan çıkmamız mümkün değildir.

Hatayı anlamak, hatadan dönmek fazilettir.

Devletin devlet olarak ciddi tedbirler alması gerekmektedir. Öncelikle yer adlarınının değiştirilmesini isteyenleri, bu propagandaları kullananları, yayanları, bu propagandaları yapan siteleri ” Mesela; TESEV) , bu konuda kitap yazanları  (Mesela; Hayali Coğrafyalar ve Yer Adları) takip etmek, etkisiz hale getirmek gerekmektedir. Bu tabelaları değiştiren belediyelerin başkanlarını İçişleri Bakanı’nın görevden alması ve oralara yeni başkanlar atanması gerekmektedir.

Devletin şu anda uygulamaya koyduğu ikinci çözüm süreci de önceki gibi son derece yanlıştır. Düşmanı düşman olarak bilmek, ona göre mücadele etmek gerekir. Türk milletinin savaş anlayışı “topyekûn savaş” tır. Silahlı mücadele; siyasî, ekonomik, kültürel mücadele ile desteklenmedikçe başarıya ulaşmak mümkün değildir. Kaldı ki nizamî ordunun şehir gerillasına, kır gerillasına karşı savaşa sürülmesi de son derece yanlıştır.

Tam bir kaht-ı rical dönemindeyiz. Allah milletimizin yar ve yardımcısı olsun.

Uyarmak vatan borcumdur. Uyanınız.