Türkiye Cumhuriyeti Devleti Ne Yapmalıdır?

Değerli dostlar,

Devletimizin içinde bulunduğu durum bana göre son derece vahimdir. Düşmanlarımız tarih yaparken, hedeflerine doğru adım adım yaklaşırken, devletimiz yine bir sürü iç problemlerle uğraşıyor. Eski Türkiye-Yeni Türkiye diyerek rejim değiştirme egsersizleri yapmaya çalışıyor. Sanki hiçbir sorun yok gibi davranmak büyük yanılgılara sebep oluyor. Türk milleti içinde bulunduğu durumun ciddiyetini kavrayamıyor. Sanki sadece Anayasa değişikliği önemli! Sadece başkanlık önemli! Hayır! Türkiye Cumhuriyeti Devletinin alması gereken birçok tedbir var. Bu tedbirler sür’atle alınmalıdır.

Ne yapılması gerektiği konusunda aşağıda sıraladığım önerileri sizin de değerlendirmenizi istiyorum.

                 Türkiye Cumhuriyeti Devleti ne yapmalıdır? 

1- Türk Milleti’nin 1000 yıllık Avrupa (Batı) politikası incelenmeli ve ona göre yeni stratejiler belirlenmelidir. Türk Milleti’nin “devlet geleneği” iradesi kaybolmamalıdır.

2- Batı, Avrupa Birliği politikaları ile “Pan Europa” stratejileri uygulamakta ve Türkiye’nin kaderini yeniden tartışma konusu yapmaktadır. Bu yeni tartışma Türkiye topraklarında değil Avrupa’da yapılmalıdır. Türkiye’nin 21. yüzyıl Haçlı seferini Anadolu’da karşılama politikası yanlıştır.

3- Türkiye’nin her konudaki zaferi bütün İslam alemini, Balkanları, Kuzey Afrika’yı ve Orta Asya’yı bugün de sevindirir. Adımlar buna göre atılmalıdır. Yeni ittifak arayışlarına buna göre girilmelidir.

4- Strateji belirlerken, “vatanın savunulması” ve sömürgeci Batı dünyasına karşı “topyekün duruş” esas alınmalıdır. Bu, öncelikle kendi kültür ve medeniyetimizin aşkla, sevgiyle, heyecanla ve imanla benimsenmesi ile mümkün olabilir. Sonraki Sayfa »

Batı Neresidir 5

Değerli dostlar,

Ülkemizin içinde bulunduğu şartları ciddî buluyorum, önemsiyorum gelişmeleri tehlikeli görüyorum. Bu sebeple bize bu toprakları haram etmeye çalışan Batı’nın neresi olduğunu dört yazıdır anlatmaya çalışıyorum.

(Zira Batı, tıpkı Endülüs’ü düşmanından kurtardığı gibi, Anadolu’yu da Türklerden temizlemek istemektedir. Bunun adının Reconquista olduğunu uzun uzun anlatmıştım.)

Milletimiz henüz işin ciddiyetini kavramamıştır. Yine yanlış politikalarla yanlış yöne çekilmektedir Türk milleti. Balkan Savaşları’nın başlangıcında, biliyorsunuz ki, kendi tebaamız olan milletleri, Osmanlı’nın vilayeti olan milletleri Batılılar desteklemişlerdi. Bulgarlar, Sırplar, Karadağlılar, Yunanlılar, Arnavutlar milliyetçilik davası gütmüşlerdi. Bu vilayetlerimizin halklarını Batılılar ve Ruslar kışkırtmışlardı. Ama Osmanlılar da akıl almaz hatalar yapmışlardı. Yöneticilerimiz de Batı’nın ve Rusya’nın ataklarını dengeleyecek stratejik akıl yoktu. Düşünmeye zamanları yoktu. Zira, tabir yerinde ise dereyi geçerken at değiştirmeye kalkmışlardı. Devletimizin başı büyük oranda belada iken, o günün şartlarında padişahı devirme fikrine saplanmışlardı. Padişah devrilince, Meşrutiyet idaresi gelince her şeyin hallolacağını zannediyorlardı. Hâlbuki tam tersi oldu.

Savaşa hazır olunmadığı halde, içeride büyük karışıklıklar olduğu halde, acemi yöneticiler “harp” istiyorlardı. Bu sebeple yükseköğrenim gençliğine mitingler yaptırıyorlar, “savaş isteriz” diye slogan attırıyorlardı. Bu çok büyük bir hata idi. Osmanlılar savaşa girmemeliydiler. Üstüne üstlük, Birinci ve İkinci Balkan Savaşlarından sonra bir de, hiç lüzumu yokken, hiçbir hazırlığı yokken, zaten savaştan yeni çıkmışken, sırf Almanların gazına gelerek Osmanlı kaht-ı ricali Birinci Dünya Savaşı’na girmeye karar verdi.

Almanların, savaşa sokmak için Enver Paşa’yı nasıl aldattıklarını Kâzım Karabekir Paşa şöyle anlatır: Sonraki Sayfa »

Batı Neresidir 4

Bugünlerde Türk Batı ilişkileri, Balkan Savaşı öncesi zamanlarda olduğu gibi, yine ivme kazanmıştır. Batı Türkler üzerindeki tarihi emellerini gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Ortadoığu’da amacı ne olduğu bilinmeyen bir büyük savaşın içinde iken Batı ile ilişkilerimize dikkat etmemiz gerekiyor.

Balkan Savaşları öncesinde Osmanlı yöneticileri büyük hatalar yapmışlardı. Hem siyasî, hem de korkunç istihbarat hataları yapmışlardı.

Bugünkü devlet adamlarımıza, o zamanın yöneticilerinin yaptığı hatalar örnek olmalıdır. Geçmişte yapılan hatalardan ders çıkarılmalıdır.

Görüyorum ki bu ders hiçbir şekilde çıkarılmamaktadır. Savaş, “strateji” demektir. “İttifak” demektir. İttifak ilmini, siyasetini tam anlamıyla uygulamak gerekmektedir. Halen ülkemizin hiçbir ciddi ittifakı yoktur. Ve devletimiz yine tecrit edilmiş (yalnız bırakılmış) bir şekilde büyük bir harbe girmeye çalışmaktadır. Bu son derece hatalıdır.

Fatih’in ve Kanuni’nin Batı’ya karşı takip ettikleri ittifak ve parçalama politikaları unutulmamalıdır. Bu gün de benzer politikalar geliştirmek gerekmektedir.

Biliyorsunuz ki Fatih, İstanbul’u fethettikten sonra Batıyı büsbütün bölmeye çalıştı. Roma İmparatoru sıfatı ile yeni Ortodoks Cihan Patriği’ni seçtirdi. Latin kilisesine düşman olan Bizans ileri gelenlerine iltifatlar etti. Katolik ve Ortodoks aleminin birleşmesini engelledi.

Kanunî de aynı şekilde düşmanı bölmüş, parçalamıştır. Şarlken Avrupa’sını ikiye bölmüştür. Katolik ve Ortodoks alemin birleşmesini engellemiştir. Protestanlara hayat hakkı tanınmasını istemiştir. Mohaç Savaşı’nın yegane hedefi düşmanı bölmekti. Nitekim Avrupa’da büyük bölünme olmuş, Macaristan Kanuni’nin kontrolüne girmiştir. Macar yöneticilerini Kanunî atamaktaydı. Sonraki Sayfa »

Batı Neresidir 3

 

 

 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Amerika Birleşik Devletleri ile ittifakının mümkün olmadığını bütün detayları ile anlattık. Şimdi aynı şekilde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Avrupa Birliği ile ittifakının mümkün olup olmadığına bakalım.

 AB ile Türk Milletinin İttifakı Mümkün Değildir

Evet, “Avrupa Birliği”… En önemli mesele… Avrupa Batısı Türk milletinin bin yıllık komşusu… Türk milletinin devletinin bin yıllık yokuşu! Bin yıldır gelip gittiğimiz, Roma kalesinin mazgallarının önüne kadar, Baltık Denizi’ne kadar, Vistül nehrine kadar Türk akıncılarının taradığı toprakların adı: Avrupa!

 

Bir kıtanın adı Avrupa! Ama şimdi birleşmiş bir millet, yani tek devlet. Birleşmiş bir ülke. Avrupa Birliği İmparatorluğu! Neden birleşmeye ihtiyaç duyar dünün kanlı bıçaklı düşman milletleri! Kime karşı birleşirler!

 

Gerçekten; “Avrupa Birliği” deyince içimizden neler geçer! Türk milletinin içinden neler geçer!

 

Avrupa bin yıldır mücadele ettiğimiz bir coğrafyadır. Bu sebeple; bize göre, asıl üzerinde durulması gereken konu Avrupa’dır, Avrupa Birliği ile Türk milletinin ittifakıdır. Asıl konu bu ittifakın mümkün olup olmadığı konusudur.

Türkiye Cumhuriyeti Batı ittifakına girmek istiyorsa önce Sevr’i çözmelidir, Lozan’ı çözmelidir!

Türkiye Cumhuriyeti Avrupalı milletler ile iç içe yaşamak istiyorsa önce Balkanların hesabını sormalıdır!

Türkiye Cumhuriyeti onuru ile Batı ittifakı içinde yer almak istiyorsa; önce Batı Trakya’nın, Mezopotamya’nın, Hicaz’ın, Filistin’in hesabını sormalıdır!

Türk milleti Avrupa Birliği karşısında onuru ile yaşamak istiyorsa; önce Çanakkale’nin hesabını sormalıdır!

Türk milleti önce Girit’in, 12 adanın, Kıbrıs’ın hesabını sormalıdır! Türk milleti ile Batı arasındaki bin yıllık mazi önce ibra edilmelidir! Lozan yeniden gözden geçirilip ibra edilmelidir. Türk milleti Batının düşmanı değildir. Batı düşmanlığı asla yapmaz. Türk milleti kin tutan bir millet de değildir. Zaten kendisine yapılanları da unutmuştur. Ama Batı, Türk milletinin Batıya ve dünya insanlığına bu sofistik bakışına rağmen düşmanlığını hiç unutmamış, ana hedeflerini hiç değiştirmemiştir. Batı hala Anadolu ile ilgili, topraklarımızla ilgili emellerini unutmuş değildir. Batı hala “Şark Meselesi”nin peşindedir, “Sevr” peşindedir.

 

“Batı” derken asıl anlaşılması gereken coğrafyanın neresi olduğunu Türk milleti çok iyi bilmektedir.

 

Evet, Türk milletinin içinden “Batı” deyince neler geçmektedir!

 

Türk milletine göre Batı, herhalde Avrupa olmalıdır!

Batı, Bizans olmalıdır! Batı, Eflak-Boğdan olmalıdır, Bosna-Hersek olmalıdır!

Batı, Sırpsındığı olmalıdır, Varna olmalıdır, Kosova olmalıdır!

Batı, Mohaç olmalıdır, Viyana olmalıdır!

Batı, Tuna Nehri olmalıdır!

Batı, Vatikan olmalıdır, Papa Urban, Piyer Lermit (Pierre L’ermitte) olmalıdır!

Batı, herhalde hazmede hazmede Endülüs’ü bitiren yer olmalıdır!

Batı, Haçlı Seferlerinin başladığı yer olmalıdır!

Batı, Engizisyon olmalıdır, barbarlık olmalıdır, korsanlık olmalıdır! Batı 100 yıl savaşlarının, 30 yıl savaşlarının, yedi yıl savaşlarının yapıldığı yer olmalıdır!

Batı, Kapitalizmin, Komünizm’in ve her türlü sakat ve sapık, sakat ve egoist düşüncenin, her türlü sakat ideolojinin başladığı, yeşerdiği yer olmalıdır!

Batı, büsbütün ahlak kurallarının bittiği yer olmalıdır!

Tarih, işte böyle bir Batı ile Türk milletini kaderin cilvesi olarak karşı karşıya getirmiştir. Avrupa’nın topraklarımız üzerindeki emelleri, tarihi geçmişimiz bu sebeple çok önemlidir. Bin yıllık Türk-Batı ilişkileri bugün de hayatiyetini aynen korumaktadır. Orta Asya deposundan nüfus getirerek Balkanlar’a kadar etki alanı kuran Türk milletinin, Türk düşüncesinin, Türk medeniyetinin ilerlemesinin Batılılar tarafından durdurulduğu bir gerçektir. Türk milleti II. Viyana bozgunundan sonra geri çekilmeye başlamıştır. Bu geri çekiliş değişik şekillerde halen devam etmektedir. Balkan Savaşları ve sonra Birinci Dünya Savaşı ile Osmanlı İmparatorluğu bitmiştir. İstiklal Savaşı ile belki Batı kovularak yeni bir Türk devleti tekrar kurulmuştur! Ama şimdi, Türk milletinin adeta mecali tükenmiş, direnişi kırılmıştır! Tamamen tükenme, kırılma noktasına gelen bugünkü mücadele, tarihi kavrayan, mağlubiyeti anlayan, neticede Batının vuracağı son darbe ile tükeneceğini anlayan Türk milletinin yeniden uyanışı ile yeni bir boyut kazanacaktır.

 

Türk milletinin Batı’ya sitemle bakmasının asıl sebebi; bizi mağlup eden Batı’nın, Türklerin Anadolu’dan da kovulması mücadelesini sürdürmesi sebebiyle, duyduğu nefrettir. Batı, Endülüs devletini yıkarken de böyle yapmıştır. Tam anlamıyla bir “Reconquista” uygulamıştır. Kaybettiğine inandığı topraklarını geri almak için Endülüs halkına yapmadığı zulüm kalmamıştır. Bu sebeple “Batı” derken hep kavgalı olduğumuz, mücadelenin ve direnişin, yani Haçlı Seferleri’nin hala sürdürüldüğü, topraklarımızda gözü olan bir kıta Avrupa’sını anlamaktadır Türk milleti.

Ancak, Türk milletinin temsilcisi iktidarlar Batının stratejik oyunlar karşısında bir kurmay aklı ile davranıp, Batının en şiddetli düşmanlarını karşılayacak bir devlet politikası takip edememiştir.

Her şeyden önce, bin yıllık barışmaz iki düşmanın dost olmasını Türk diplomasisi engelleyememiştir. Vatikan ile Patrikhane’nin barışması, yani Katolik ve Ortodoks alemin barışmasını engelleyememek devletimizin en büyük hatası olmuştur. Türkiye Devleti, düşmanlarının barışmasını değil, aralarındaki sorunların devam etmesini, kendi aralarındaki anlaşmazlıkların büyümesini, Avrupa’nın yüz yıl savaşlarına, otuz yıl savaşlarına, yedi yıl savaşlarına geri dönmesini sağlamalıdır. Düşmanın barışmasını değil, bütünleşmesini değil, yeni yeni ittifaklar kurmasını değil, yeni yeni silahlar, yeni icatlar bulmasını değil, bilakis bütün bunları hiç yapamaması için araya büyük düşmanlıklar koyması gerekir. Devlet, düşmanın kuvvetlenmesini önleyen bir akla sahip olmalıdır.

Halbuki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni  idare edenler, tam tersine, düşmanlarını barıştırma politikası izlemektedir. Tıpkı İttihat Terakki gibi… Kiliseler ve Mektepler Kanunu’nu çıkararak düşmanları barıştırmıştı İttihat Terakki.

Hele hele 94 yıl sonra İzmir’e Yunanistan’ın, Hıristostomus’un yerine yeni Metropolit atamasını kabul etmek son derece yanlıştır. Devlet bu tür gelişmelere engel olmalıdır.

Özet olarak, Türkiye Cumhuriyeti, bin yıllık tarihinde olduğu gibi, yine büyük bir düşman saldırısı tehlikesi ile karşı karşıyadır. 93 Harbi’ni, Balkan Savaşları’nı, Birinci Dünya Savaşı’nı yaşayan bu millet aklını başına toplamalıdır. Düşmanlarımızın hiç ama hiç toleransı yoktur. Bu böyle bilinmelidir.

Düşmanlarımızı düşman bilmeliyiz. Ve düşmanı alt edecek bütün tedbirleri almalıyız.

Her şeyden önce durumun nezaketini anlayıp, büyük bir diplomasi uygulamalıyız. Diplomatik dil kullanmayı öğrenmeliyiz. Şu an devletimizi idare edenlerin bu konularda hiç tecrübeleri yoktur. Uluslararası diplomaside “kabadayı-külhanbeyi” ağzı kullanmak yanlıştır.

Avrupa Birliği aslında Avrupa imparatorluğudur. Bu imparatorluğun karşısında kendi gücümüzü toplamalıyız. İttifaklarımızı toparlamalıyız. Seferberlik anlamında topyekûn harbe hazırlıklı olmalıyız.

Özet olarak; Avrupa Birliği ile Türk Milletinin ittifakının mümkün olmadığı bilinmelidir.

Elbette ki, Türk milleti tarihi geri çekilişini durduracak, direnişini sürdürecek, vatanını savunacaktır Batıya karşı.

 

İşte hala aramızda derin ve kesif mücadelenin sürdürüldüğü bu Batı ile Türk milletinin ittifakının mümkün olmadığını sorgulamaya çalışacağız. Eğer böyle bir ittifak yapılacak ise, yukarıda anlattığımız “ittifak” kurallarına göre işbirliği içinde bulunulması lüzumunu Türkiye devletinin idarecilerine ihtar etmeye çalışacağız. Bize göre asıl konu, Avrupa Birliği ile Türk milletinin ittifakının mümkün olup olamayacağı konusudur. Türk milleti ile Batı’nın bugün kuracağı ittifakın manası, ABD ile kurulan ittifaklardan farklıdır. Kabul etmek gerekir ki, gerçekte Türk-Batı ittifakı, Avrupalı milletler ile Türklerin Avrupa Birliği İmparatorluğu içerisinde ortak bir hayat süreceği anlamına gelecektir. Bu mümkün müdür?

 

Bugün Avrupa Birliği’ni meydana getiren devletler; tarihlerindeki Yüzyıl Savaşları’nı, Otuz Yıl Savaşları’nı, Engizisyon mahkemelerini, yaptıkları barbarca istilaları dikkate alarak, ayrıca, kendi ortak medeniyetlerinin ortak paydası ile birleştirici özelliklerini de dikkate alarak, Avrupa Birliği gibi yeni bir “birliktelik” kurabilirler. Kendi tarihlerindeki çelişkileri, savaşları bir daha yaşamamak için böyle bir birlikteliği arzu etmiş olabilirler. Bu, Avrupalı düşünürlerin beş yüz yıllık hayalidir. Rönesans ve Reform hareketleri,  1789 Fransız İhtilali’nin getirdiği seküler dünya anlayışı ile belki bir zaman daha kendi aralarında huzur içinde yaşayabilirler. Batı kültür ve medeniyetinin nihai yaşam tarzı bugünkü Avrupa milletlerini böyle bir birlik içinde yaşamaya zorlayabilir, mecbur edebilir. Ama medeniyet olarak farklı bir yapıya sahip olan Türk milletinin bu yapı içinde mutlu olması asla düşünülemez. Aşağıda Avrupa’nın bugüne gelinceye kadar geçirdiği aşamaları anlatacağız. Ayrıca Avrupa devletleri arasındaki bölünmeleri ve çeşitli Avrupa devletlerinin ve milletlerinin kendi aralarında hala problemlerinin nasıl devam ettiğini de anlatacağız. Dikkatlice incelendiğinde görülecektir ki; bugün Avrupa Birliği’ni meydana getiren devletler, başlangıcından beri birbirlerine asla güvenmemişlerdir. Orijini Doğu kültürü olan Rönesans ve Reform hareketlerine rağmen, 20. yüzyılda dahi iki defa dünya savaşına girecek kadar düşmandırlar birbirlerine. Bu düş-manlık, elbette ki öncelikle Batı medeniyetinin esasını oluşturan değerlerin ahlaki ve insani olmayan temellere dayanmasından kaynaklanmaktadır. Batı medeniyeti temellerini bir türlü ilmi, insani ve ahlaki temellere oturtamamıştır. Farklı kültürler, farklı mezhepler ve farklı menfaatler, Batı medeniyetinin farklılaşmasını ve bugünkü kavgaların da esasını teşkil etmektedir. Bu tezatların ortadan kaldırılması ve savaşların önlenebilmesi hiçbir zaman mümkün olmayacaktır. Batı asla istikrara kavuşamayacaktır. Bu patolojik yapının, bu tezatlar diyarının, hangi birlik altında toplanırlarsa toplansınlar, barışı ve istikrarı sağlaması mümkün değildir.

Batı Neresidir 2

Aşağıdaki değerlendirmeyi 2010 yılında yayınlanan “Batı Ve İçindekiler Çatışacak-Domuzları Köpeklere-Köpekleri Domuzlara” adlı kitabımdan aktarıyorum.

Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı yapılan Ergenekon kumpası ile ilgili değerlendirmeler yapmıştım bu kitapta. Ve “bu bir savaştır, saıvaşı nasıl kazanmak gerekiyorsa öyle davranılmalıdır” demiştim. ABD, gerçekte Türkiye ile bir “BEŞİNCİ KOL SAVAŞI” yapmaktadır. Bunu Türk genelkurmayı, Türk siyaseti, Türk devlet adamları o gün görebilmeliydiler. Ama göremediler.

Bendeniz, aşağıda okuyacağınız üzere, ABD ile Türk milletinin ittifakının mümkün olmadığını yazmıştım. 15 Temmuz darbe girişimi doğrudan doğruyaı bir ABD operasyonudur. Fethullah Gülen bu işin sadece kılıfıdır. Uyarmak vatan borcumdur diye haykırmıştım. Ama sesimi duyan olmadı.

Şimdi gelinen noktada, Türk devletinin önünde yeni kara günler vardır. Yeni Balkan Savaşları, yeni dünya savaşları vardır. İçinde bulunduğumuz durum, Baılkan savaşları öncesi durumu hatırlatmaktadır.

Biliyorsunuz ki, Osmanlı Devleti, yapılan büyük hatalar yüzünden Balkan Savaşlarına girmiştir. Öyle bir durum meydana geldi ki, devlet savaşırken, bazı subaylar ve yöneticiler güya Abdülhamit istibdadına karşı mücadele ediyordu. Hatta rejimi değiştirmeye çalışıyorlardı. Ordu üzerinde operasyonlar yapıyorlardı.

Şimdi devletimiz yine aynı sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. O zaman yine Batılılar tarafından Makedonlar, Sırplar, Arnavutlar kışkırtılmıştı. Ermeniler kışkırtılmıştı. Şimdi yine benzer terör olayları ile devlet yıpratılmıştır. O zamanlar orduda ayaklanmalar olmuş, birçoğu siyasete girmiş ve Abdülhamit’i devrirek Meşrutiyet idaresini getirmek istiyorlardı. Onlar sorumsuzca rejim değişikliği isterken devlet savaşmaktaydı.

İttihat Terakki’nin devlete hakim olmasından sonra partizanrlık almış yürümüş, gerçek sorumlunun kim olduğu anlaşılamamış, İttihat Terakkiciler devletin değil, partinin başarısı için uğraşmışlardı.

Özet olarak devletimiz yine aynı hataları yapmaktadır. ABD ile Türk milletinin ittifakının mümkün olamayacağını devleti idarenler bilmeliydiler.

Şimdi lütfen bu konuyu işlediğim aşağıdaki yazıyı okuyunuz.

 

ABD İle Türk Milletinin İttifakı Mümkün Değildir:

 

NATO’nun içinde bulunmamız, yani ABD müttefiki olmamız sebebiyle önce bu Amerikan Batısı konusunu inceleyelim. Daha sonra asıl konu olan Avrupa Birliği (AB) ve dolayısı ile Avrupa kıtası ile olan ilişkilerimizi analiz edelim. Çünkü gerçekten de ABD ile ilişkilerimizi dirayetli bir devlet politikası ile istediğimiz rotada götürebiliriz. Türkiye devleti ciddi devlet politikası uyguladığında ABD ile ilişkilerini kendi menfaatlerini koruyarak sürdürebilir. ABD’ye, “buraya kadar!” diyebiliriz. Üslerini söküp atabiliriz. Stratejik olarak PKK ile ilişkisini kesebiliriz. Ermeni meselesindeki desteğini elimine edebiliriz. Ruhban okulu, Patrikhane ile ilgili girişimlerini boşa çıkarabiliriz. Mesela; Amerika’ya rağmen Kıbrıs harekâtını gerçekleştirdik. Eğer Türkiye devleti “devlet” olmaya karar verirse, ABD’nin bütün teşebbüslerini boşa çıkarabilir. Keza; ABD menfaatlerini teminat altına alınca de hepsini terk edip gidebilir. Bütün müttefiklerine dirsek çevirebilir. PKK’nın da, Ermenistan’ın da, Kürtlerin de ipini çekebilir.

 

ABD efsanesi; tarihi literatüre göre düşünülürse, yani tarih süresi esas alınırsa, henüz yenidir. Daha 200 yıl bile olmamıştır. Bugün bütün dünyada Amerikan Rüyasının sonu psikolojisi hâkimdir. Çünkü ABD Amerika’nın sonunun çok yakın olduğuna inanılmaktadır. Türkiye devletini idare edenler uyandığında, dünyadaki mazlum milletler uyandığında gerçekten Amerikan Rüyasının sonu gelecektir.

 

Ancak şu anda hala ABD’nin etkisi devam etmektedir. “Biz kendi meselelerimizi halletmez isek, başkası gelip halleder”[1] şeklindeki yaklaşım, bu etkinin devam etmekte olduğunu göstermektedir. Bu yaklaşım, özellikle Türk milletinin en yüce, en yüksek makam olarak baktığı; Han, Kağan, Sultan, Padişah, Hükümdar makamında bulunan kişiden gelince durum çok büyük ümitsizlik arz etmektedir. Böyle bir yaklaşım Türk milletinin büsbütün direnme gücünü kırar. Türk kavmini teslimiyet psikolojisine götürür. Bizim, tarihimizden öğrendiğimiz, ecdadımızdan miras kalan, medeniyetimizden, ailemizden aldığımız terbiye bu yönde değildir. Tarihçilere göre; Türkler, dünyayı idare etmek için yaratıldıkları şeklindeki temiz ve samimi bir inanca sahip millettir. Böyle bir milletin problemlerini başkaları “gelip çözerler” şeklinde devlet başkanı tarafından izahı bu sebeple çok manidardır. Velev ki bir kişi dahi kalsak, kendi problemlerimizi çözeriz. Bunun için en yakın tarihe, İstiklal Savaşı’na bakmak yeterlidir. Hatta daha da yakın bir örnek olarak, 1974 Kıbrıs harekâtını Amerika’ya rağmen yaptığımızı, buna kimsenin müdahale edemediğini, ambargoların bizi yıldıramadığını gösterebiliriz. Yine hatırlanacaktır; 1993 yılında yapılan Çelik harekâtı ile Türk ordusu, 35 bin askerle Amerika’nın hâkimiyet alanı olan Kuzey Irak’a girmiştir. Bu harekâta Amerika müdahale edememiştir.

 

Demek ki devlet irade gösterdiğinde ABD’yi bölgemizden uzaklaş-tırabilir. Ancak bunun için; önce Türk milletinin ABD ile ittifakının samimiyet temellerine dayanmadığını, Amerika’nın bizi hep aldattığını kabul edecek, karşı tavır koyacak, yeni dengeleri kuracak devlet adamlığı vasfına, becerisine, otoritesine sahip olan devlet adamları gerekir. Kaht-ı rical[2]  hala devam ediyorsa, gerçekten artık oturup problemlerimizi çözmek için başkalarını beklemeliyiz.

 

Bütün bu düşüncelerin ışığında şunu söyleyebiliriz ki; Türk milletinin ABD ile ittifakı mümkün değildir

[1] Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün TBB’DE yaptığı konuşma.

[2]Kahtı Rical, Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında zayıf devlet adamları için kullanılan tabir. Devlet adamı kıtlığı anlamına gelir.

Batı Neresidir 1

 Batı Neresidir!

Son zamanlarda Türkiye-Batı ilişkileri yine bin yıllık tarihi serüvenine dönmüştür. Bana göre Türkiye Batı ilişkileri ciddi bir şekilde tırmanmaktadır. Batı yine devr-i sabık yaratmaya çalışmaktadır. Bu, tam anlamıyla bir kurt-kuzu hikâyesidir. Geldiğimiz nokta Batı ile yine bir “kriz” noktasıdır. Ülkemiz bir kriz döneminden  geçmektedir. Suriye, Irak, terör ve terörle mücadele konularında ülkemiz zor bir döneme girmiştir. Ve olaylar her geçen gün çetrefilleşerek yoğunlaşmakta, büyümektedir. Elbab yakınlarındaki Türk birliğini kimin uçağının vurduğunu bile henüz bilmiyoruz. Bunun arkasından Suriye’nin de, Rusya’nın da, Amerikanın veya başka bir ülkenin de çıkması son derece korkunç sonuçlar doğuracaktır. Yani ülkemiz terör örgütleri ile savaşırken, aynı zamanda devletler arası açık bir savaşa da girmiş olacaktır. Olayların gelişmesi bunu göstermektedir. Sonuçta Türkiye Cumhuriyeti devleti büyük bir savaşa girmiş olacaktır.

Tam bu arada Avrupa Birliği ile çıkan sorun, Türkiye Devletinin uluslararası büyük bir askerî kuşatmaya girdiğini göstermektedir. Zamanlama manidardır.

Bana göre bu planlanmış bir durumdur.

Yani savaş kaçınılmaz görünmektedir.

Savaş yapacak bir ülkenin çok önceden bir takım ittifakler kurması gerekmektedir. Milletini, ordusunu ekonomisini, silah sanayiini çok kuvvetli tutması ve önceden buna hazırlık yapması gerekmektedir. Halbuki gerek Ergenekon tertibi ile, gerek 15 Temmuz darbe girişimi ile ordumuz, milletimiz, devletimiz, ekonomimiz büyük yara almıştır.

Bugünlerde Türkiye ile yapacağı bir savaşa önceden hazırlık yapan düşmanlarımız çok güzel stratejiler uygulamış ve düşmanını yani ülkemizi bihakkın yıpratmıştır. 30-40 yıldır PKK desteklenmiş, kurulan çeşitli terör örgütleri ile bıkmaz usanmaz bir mücadele vererek devletimizi düşmanlarımız yıpratmıştır. Bu durum, düşman kurmayının büyük başarısıdır. Aynı kurmay aklı ülkemizin yöneticilerinde görememek bizi üzmektedir.

Bu çok önemli konuyu birkaç yazı ile anlatmaya çalışacağım.

Öncelikle literatürde hep söylenegelen “Batı”yı analiz etmek gerekiyor.

Batı neresidir gerçekten? Türk milletine göre Batı neresidir?

“Batı” derken, hem Avrupa’yı kastediyoruz, hem de ABD’yi. Bu iki farklı dünyayı  “Batı” diye  birlikte nitelememizin asıl sebebi, öncelikle dini inançlar, yani medeniyetler konusunda aynı altyapıya, ortak medeniyet değerlerine sahip olmalarıdır. “Aynı alt yapı” diyoruz, çünkü ABD’de Evanjelist [1] bir inanç hâkimdir. Yani, Yahudileşmiş bir Hıristiyanlık anlayışı vardır. Türk milleti, Hıristiyan Avrupa’yı ve Hıristiyan Amerika Birleşik Devletleri’ni, emperyalist kültür birlikteliğinden dolayı birlikte düşünmektedir ve hepsine birden “Batı” demektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin her iki dünya ile de derin ilişkileri vardır. Ama Türk milleti bin yıl önce Avrupa Batısı ile karşı karşıya gelmiştir. Ecdadımızın derin stratejik öngörüsü Batıya gelmeyi gerektiyordu. Sıcak denizlere çıkmak gerekiyordu. Ve öyle yaptılar. Kader böylece bizi Avrupa Batısı ile karşı karşıya getirdi.

 

[1] Evangelizm (Evangelizm), genel anlamıyla İncil’ler hakkında vaaz vermektir. İsa üzerinde yoğunlaşan bu vaazların amacı Hıristiyan olmayanları bu dine davet etmektir.

Düşmanını Bilmeyen Yok Olur

İngilizlerin Malta’ya sürdüğü komutanlardan biri Olan Ali İhsan Sabis Paşa gafletten ne zaman uyanmış, görünüz.

Diyor ki;

“1/2 Mart 1919 gece yarısından sonra Haydarpaşa İstasyonuna varınca Etrafımızı İngiliz polis ve askerleriyle kuşatılmış olarak gördük. İşte o zaman acı hakikat meydana çıktı, gafletten ayıldık”  Malta Sürgünleri, 79

Kim bu Ali İhsan Sabis Paşa?

, I. Dünya Savaşı‘nda Kafkasya Cephesi ve Irak Cephesi‘nin, Kurtuluş Savaşı‘nda Batı Cephesi‘nin komutanlarından Türk asker ve siyaset adamı.

Kim tutuklamış bu Türk paşasını:  İngilizler.

Ne zaman tutuklamışlar:  1919

Nerede tutuklamışlar: İstanbul.

Gece yarısı hangi istasyonda etrafını çevirmişler: Haydarpaşa İstasyonu’nda.

Kim tarafından çevrilmiş etrafılar: İngiliz Polis ve askerleri tarafındaın.

Sonra no oldu biliyor musunuz? Türk Millî İstiklal Savaşı ile düşman yurdumuzdan kovuldu ve özgürlüğümüze böylece kavuştuk.

Dostunu ve düşmanı bilmeyenler esarete yeniden düşerler.

Türk İstiklal savaşını veren bütün komutan, er, erbaşı ve düşmanı yurdumuzdan kovmuş bütün vatan evlatlarına Allah’tan rahmet diliyoırum.

O zamanları iyi anlamayanlar yazık ki  bugün yine İngiliz muhibbi olmaya devam ediyorlar. Kafadan konuşuyorlar. Ve Türk milletini yine kandırıyorlar.

 

Uyanınız. Uyarmak vatan borcumdur.

Düşmanını bilmeyen yok olur. Tarihin kesin hükmü budur. Bu hüküm unutulmamalıdır.

Mondros Mütarekesi ve Osmanlının Sonu

Mondros mütarekesi Osmanlı Devleti’nin yıkılmasında tam olarak sonun başlangıcıdır. Çanakkale’yi geçemeyenler, büyük bir kalleşlikle Çanakkale’den üç yıl sonra, 1918’de Mondros Mütarekesi hükümlerine göre Çanakkale Boğazı’ndan geçerek İstanbul’a girdiler. Vatanımızı tam anlamıyla işgal ettiler. Bütün ordularımızı dağıttılar. Bütün komutanlarımızı ve aydınlarımızı tutukladılar.

İngilizler bu tutuklamaları Türklerin onurlarını kırarak yapmıştır. Türk’ün onuru çok kırılmıştır. Ancak Türk İstiklal Savaşı ile Türkler yeniden onurlarını kazanmışlardır.

Türkiye’yi savaşa sokan Enver, Talat ve Cemal Paşaların peşine düşmez İngilizler. Onlar zaten Almanya’ya kaçmışlardır. Onları Almanya’dan isterler ve gıyaben yargılarlar.

İngnilizlerin peşine düştükleri komutanlar kimlerdi biliyor musunuz: Cephe komutanları!

İngilizler Anadolu’da bir Ermeni devleti kurmak hayalindedirler. Buna engel olmak isteyen bütün komutanlar “savaş suçlusu” olarak tutuklanır.

Tutuklanan komutanlar ve suçları:

Nuri Paşa: Kafkasya’da eski İslâm Ordusu Komutanı. Enver Paşa’nın kardeşi.

Suçu: Azerbaycan’a asker sokmak, Ereminelere zorbalık etmek.

Mürsel Paşa: General Mürsel Bakû.

Suçu: Kafkasya’da Nuri Paşa’yı desteklemek, Türk ordusunun geri çekilmesini geciktirmek.

Şevki Bey: Yakup Şevki Subaşı Paşa. Kafkasya’da Dokuzuncu Ordu Komutanı.

Suçu:  Ermenilere, Ukraynalılara zorbalık etmek, geri çekilmeyi geciktirmek.

Ali İhsan Paşa : Mezopotamya’da Altıncı Ordu Komutanı.

Suçu: Cerablus’ta İngiliz komutanına hakaret etmek ve yağmacılık yapmak.

Fahri Paşa: General Fahrettin Türkkan: Medine Kahramanı. Hicaz Ordusu Komutanı.

Suçu: Teslim olmamak.

Galip Paşa: Yemen’de 40. Tümen Komutanı.

Suçu: Teslim olmamak.

Tevfik Paşa: Yemen’de 7. Kolordu Komutanı.

Suçu: Teslim olmamak.

Bu bir İngiliz kara listesidir. Bu sayı padişahın ve sadrazamın verdiği onlarca isimle artacaktır. Ve bu suçlular Bekirağa Bölüğü’ne tıkılacaktır.

Ermenilere kötülük etmekle, hatta “Ermeni kırımı” yapmakla suçlanan birçok komutan vali ve idareci de İngilizlerin hışmından kurtulamamamıştır. Bunlardan Diyarbakır Valisi Dr. Reşit, önce yakalanır, Bekirağa’ya kapatılır. Sonra kaçar. Beşiktaş’ta yakalanacağını anlayınca tabancasını çeker, intihar eder. Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey ise asılır.

İçlerinde Ziya Gökalp gibi düşünürlearin de olduğu kara liste son derece onur kırıcıdır. Daha onur kırıcı olan şey bu insanların, bu Türklerin, Osmanlı Devleti’ne rağmen İngiliz yasalarına göre, İngilizler tarafından yargılanmak istenmesidir. Düşününüz ki buna Fransızlar bile karşı çıkarlar.

Uzatmak istemiyorum.

Sonunda şu olur. Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey güpegündüz Beyazt’ta asılmıştır. Türk halkı buna şahit olmuştur ve onuru son derece zedelenmiştir. Ertesi günü cenaze töreninde İstanbul’da Türkler büyük bir gösteri yapmışlardır. Nihayet Türk halkı İstnanbul’da ayağa kalkmıştır. Bu durumda İngilizler geri adım atmak zorunda kalmıştır.

Biliyorsunuz ki daha sonra Türk İstiklal Harbi ile nihayet yurdumuz düşmandan temizlenmiştir.

Şimdi, yurdumuzu düşmandan temizleyenlere hakaret edenler acaba kim adına hakaret ediyorlar, merak ediyorum. O zamanki İngilizleri sevenler cemiyetinin uzantıları mı bunlar acaba?

Anadolu’da çok güzel bir söz vardır. Derler ki “bekâra karı boşamak kolaydır!”. Adına tarihçi denilen propaganda simsarları acaba o zamanki işbirlikçilerin devamı mı? Acaba hala İngiliz kara listeleri devam mı ediyor.

Acaba Türkler bu topraklarda onurlarını kurtarmak için bir daha ayağa kalkacaklar mı?

Acaba Türk İstiklal Savaş ruhu yeniden milletimizde şahlanacak mı?

 

“Allah bu milleti yeniden bir İstiklal Marşı yazdırmaya mecbur etmesin!”

Mondros Mütarekesi sonunda İstanbul’u ve bütün yurdu işgal edenler bütün aydınlarımızı ve komutanlarımızı tutuklayıp Malta’ya sürmüşlerdi.

Osmanlıyı da, Sevr’i de, Lozan’ı anlamak içi Mondros Mütarekesi’ni ve yargılamaları çok iyi bilmek lazım.

Bugün tarihçiyim diye ortaya çıkıp ıvır zıvır konuşanların amacı yine düşman emellerine yardımcı olmaktır.

Türk İstiklal Savaşı’nı verenlere ve bu güzel yurdu bağımsızlığa kavuşturanlara Allah’tan rahmet diliyorum. Bugünkü İngiliz Muhibleri emellerine asla ulaşamayacaklardır.

Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti Devleti.

 

 

Tarihten İbret Alır Mıyız?

Malta sürgünlerinin hikâyesini acaba bilen kaç kişi var aramızda! Ya da o kahrolası günleri öğrenip de bilinçli yoyrumlar yapan karç kişi var aramızda!

 

 

Aşağıdnaki satırları Bilal Şimşir’in MALTA SÜRGÜNLERİ kitabından özetleyerek ve sadeleştirerek yazdım. Tabii ki kendi yorumlarımı da kattım. İnşallah sizler de okuyunca kendi yorumlarınızı katacaksınız.

Bugünlerde Lozan çok tartışılıyor biliyorsunuz. Bir tarihçimiz (!) “Keşke Yunan gelseydi daha iyi olurdu!” diye hüküm veriyor. “Bizim gâvur elin gâvurundan daha dehşetli!” diyor.

İnanıyorum ki bu  satırları okurken hepiniz “Aman Allah’ım!” diyorsunuz. Ya da birçoğunuz bu şahsı televizyonlardan takip etmişsinizdir, videolarını izlemişsinizdir. Konuları biliyorsunuzdur.  Bu tarihçi (!) aynı zamanda mevcut idarenin de başat idolü durumunda.

Tabii ki karar sizin. Hakkında başka bir şey yazmayacağım.

Sadece bu konuları daha iyi anlamanız için, Osmanlı’nın son zamanlarında başımıza neler geldiğini anlamanız için “Malta Sürgünleri” olayını anlatacağım. Konuyu okuyunca birçok değerli dostum “Lozan” tartışmalarını ve “Yunan gelseydi daha iyi olurdu!” hükümlerini daha iyi anlayacaktır.

Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Harbi’nde yenildiğini ve çaresizliğini anlayınca düşmandan “mütareke” ister. Yıl 1918’nin Ekim ayıdır.

Mütarekeyi imzalama görevi “Hamidiye Kahramanı” Hüseyin Rauf Orbay’a verilir. Rauf Orbay henüz on günlük bir “Bahriye Nazırı” dır.

Müttefikler adına mütarekeyi İngiliz Akdeniz filosu başkomutanı Amiral Sir Arthur Calthorpe imzalayacaktır.

Rauf Orbay ve Calthorpe Limni Adası’nın Mondros limanında buluşurlar. İngiliz amirali, Rauf Orbay’ı bir düşman gibi değil, değerli bir misafir gibi karşılar.

Türk heyetini kumanda gemisinin kaptan köşkünde ağırlar. Rauf Bey, “nazik, kibar ve misafirperver İngiliz amirali” için şunları söyler: “Bizi güvertede samimi bir tarzta kabul eden amiral, istirahaatımızı sağlamak maksadıyla, geminin kendisine mahsus mevkilerini bize ayıtrmaık centilmenliğini gösterdi.”

Görüşmeler başlayınca aynı centilmenliği gösterir Amiral Caltrophe. Türk heyetine karşı yumuşak görünür. Türk heyete 24 maddelik bir anlaşma taslağı sunar. Amiral, bu 24 maddenin ilk dört maddesinin onaylanmasını başarı olarak görecektir. Ama gösterilen centilmenlik karşısında Türk heyedi 24 maddenin hepsini onaylar.

Görüşmelerde hiçbir sertlik yoktur. “Kayıtsız şartsız teslim” söz konusu edilmez. “Savaş suçlusu” gibi sözler de ağza alınmaz. Rauf Bey’in kuşkuları daha çok Yunan emelleri bakımındandır. Yunanistan konusunda endişe edilecek bir şey olmadığı konusunda sözle garanti verir Caltrophe. Türk heyetini yatıştırıcı sözler söyler. Yarım ağızla güvenceler verir. Ve Türk heyeti ufak bir iki değişiklikle bu 24 maddenin hepsini kabul eder, onaylar. 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütarekesi onaylanır. Elbette ki bu anlaşma ileride yapılacak Sevr Antlaşması’nın ilk adımı idi.

Aslında İngiliz Amiral Caltrophe kötü niyetli idi. Anlaşma metni son derece tehlikeli hükümlerle doluydu.

Rauf Bey, İngilizlerin kötü niyetli olabileceklerini hiç düşünmedi. Onlara çok güvendi. İngiliz amiral için “açık sözlü, dürüst, geniş görüşlü, anlayışlı” diyordu. İngilitere’nin Türkiye’yi yok etmek istemeyeceğini zannediyordu.

Rauf Orbay, İngilizlere güvenmekle büyük saflık yapıyordu. Yani “kandırılıyordu!” Kandırıldığını o anda anlamıyordu. Saf saf bir de demeçler veriyordu. Anlaşma 30 Ekimde imzalanmıştı. Rauf Orbay 02,11,2018 tarihli Yenigün Gazetesine konuyla ilgili demeç veriyordu. Ve “Bu anlaşma Türklerin tarihleri boyunca imzalamış oldukları en muhteşem anlaşmadır. Yaptığımız anlaşma ile devletin bağımsızlığı, saltanatın hukuku, milletin onuru tümüyle kurtarılmıştır” diyordu. Aklına İngilizlerin kalleşlik yapacağı hiç gelmiyordu. Çünkü onurlu bir Türk subayı olarak kalleşlik nedir bilmiyordu.

Mondros Mütarekesi’ni “başarı” olarak anlatır. Osmanlı parlamentosu anlaşmayı “oybirliği” ile onaylar.

Sonra ne olur biliyor musunuz?

Anlaşmanın imzalamasından on gün sonra 55 parçalık düşman donanması Çanakkale Boğazı’ndan girip İstanbul’a gelir. Dolmabahçe önlerine demirler. 22 İngiliz, 17 İtalyan, 12 Fransız ve 4 Yunan gemisi İstanbul Boğazı’na demirlemiştir. (Hiçbir Yunan gemisinin boğazdan geçmeyeceği konusunda söz vermişti Caltrophe) Ve biliyorsunuz ki 1915 yılında Çanakkale Destanı’nı yazmıştık. Düşmanı Çanakkale’den geçirmemiştik. Şimdi ne oldu. Düşman gemileri rahatlıkla İstanbul’a girdi. İstanbul, yani Osmanlı payitahtı işgal edildi.

3500 düşman askeri Beyoğlu’na çıkar.

Şimdi anlaşmayı imzalayan, nazik, kibar, centilmen, misafirperver Caltrophe İstanbul’da İngiliz Yüksek Komiseri’dir.Sömürge valisidir. İngiliz Büyükelçiliği’nde değil bir zırhlıda oturmaktadır.

Ve tabii ki bütün vatan sathında işgaller başlamıştır. Düşman orduları Suriye’den, Irak’tan, Kafkasya’dan ve Ege’den Anadolu içlerine doğru yürürler. Rauf Bey geç uyanır. Yaptığı hatayı (yani kandırıldığını) anlar. Pişman olur. Fikir değiştirir. Mustafa Kemal ile ilişki kurar. Anlar ki “İngiliz artık güvenilir bir dost değil, Türkiye’yi yok etmeye kararlı bir düşmandır.

İşte şimdi Avrupa’nın “hasta adamı” tam anlamıyla can çekişmektedir. İzmir işgal edilir. Bundan sonra Rauf Bey Atatürk’ün yanında Millî Mücadele’ye girecektir. Ama çok büyük çileler çekilecektir, çok büyük mücadeleler verilecektir.

Tabii ki İngiliz Yüksek Komiseri Caltrophe, Mondros Mütarekesi’ni birlikte imzaladıkları Rauf Orbay’ı kara listeye almıştır. Mimlemiştir. O da Malta’ya sürülecekler arasındadır.

Atatürk’le birlikte başlatacakları Türk İstiklal Savaşı ile İngilizlerin dayatmak istedikleri Sevr anlaşmasını yırtacaklar ve Lozan Antlaşması’nı imzalayacaklardı. Görüldüğü üzüre Lozan Antlaşması, her tarafı işgal edilmiş yurdumuz düşmandan temizlendikten sonra yapılmıştır. Kuvay-ı Milliyeciler kimsenin kahramanlığını kullanarak, hovardaca Lozan Antlaşmasını imzalamamışlardır. O günkü şartları bilmeyenler şimdi Lozan’ı imzalayanlara hakaretler etmektedirler. Demek ki o günkü şartlara giderek ancak konuyu anlayalbiliriz, değil mi?

Bu şartlarda yeniden kurulan bir vatanın kurucusuna hakaret etmeyi, “keşke Yunan gelseydi” demeyi, “bizim gâvur” demeyi kabul etmiyorum. Hazmedemiyorum.

Böyle bir konuda fikir yürütebilmek için insanın biraz objektif ve doğru bilgi sahibi olması gerekiyor. Lozan’ı yargılamak için biraz namuslu olmak gerekiyor. İbret almak için de biraz “insan” olmak gerekiyor. İbret almak için biraz insanın içinde “vatan” endişesi taşıması gerekiyor.

 

Acaba ibret alacak mıyız?

Bir sonraki yazımda İngilizlerin İstanbul’daki tutuklamalarını anlatacağım. O kahraman insanlar mücadele etsinler, canlarını versinler, hayatlarını versinler, siz kalkın “Yunan gelseydi daha iyiydi” deyin. Bu olacak şey mi?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hırsız İçeriden Olursa

Soner Yalçın’ın, “Erdoğan Kandırıldı, Ya Genelkurmay!” başlığını taşıyan makalesini okudum. Etkilendim. Önemli bulduğum bu yazıyı özetleyerek sizlere aktarmak istiyorum. Soner Yalçın’ın yazısı bayağı uzun.

Olay hemen hemen şöyle.

Kripto uzmanı binbaşı Tamer Karslıoğlu bir kitap yazmış. “O’yum Ben”. Kitapta komutanı olduğu askerî istihbarat biriminin düşman tarafından nasıl tasfiye edildiğini anlatıyor.

Binbaşı Tamer Karslıoğlu GES’te (Genelkurmay Elektronik Sistemler Komutanlığı) kripto uzmanı. Devlet ve millet düşmanlarının gizli planlarını anlamak, şifrelerini çözmek konusunda uzman bir komutan.

GES’te birim komutanı.

Binbaşı Karslıoğlu’nun çalıştığı birimin tasfiye edilmesi için ona kumpas kurulmuş. Önce bir Rus kadını ile montajlanmış resimleri basına servis edilmiş. Sonra da evine “hayvan pornosu” cd leri konulmuş. Belli ki düşman istihbarat birimleri binbaşıya komplo kurmuş. Neden?

Düşman, elbette ki düşmanlarını tasfiye etmek isteyecektir. Önündeki engelleri kaldırmak isteyecektir. Bu bir istihbarat çarpışmasıdır.

Bunu başarmış düşman.

PKK’nın şifreli görüşmelerini çözen, onların devlete karşı nasıl düşmanlık yapabileceklerini, yani ilerideki stratejilerini analiz eden GES çökertilmiş. Düşman, önündeki bir engeli kaldırmış.

GES daha sonra MİT’e devredilmiş. Tabii ki GES MİT’e devredilince olanlar olmuş. MİT bu görevi yapmamış. Ve PKK bütün vilayetlerimizde silah depolamış. Bunu en yetkili ağızlar ifade ediyorlar. Böylesine büyük bir çatışmada devlet zaafa uğratılmış. Sorumlusu yok!

Siyasîler belki bu konuyu anlayamaz. Farkında bile olamayabilirler. Ya Genelkurmay Başkanlığı!

Başarısızlığın sebebini anlayabiliyor musunuz? Şimdi teröre değil teröristlere karşı başarılı bir mücadele veriyor devlet!

Askerî istihbaratın ortadan kaldırıldığı zaman Millî Savunma, hükümet, devlet nerede idi? Genelkurmay nerede idi? Yoksa bunların hepsi mi akıllarını peynir ekmekle yediler? Düşman casusları ülkemizde cirit atıyor. İstihbarata karşı koyma diye bir şey yok.

Hırsız evin içinden olursa kapı kilit tutmazmış! Türk atasözü.

Bilmem anlatabildim mi?